24. bölüm · KANLI İNTİKAM
23 Bölüm
Özlemin ’ın cansız bedenine dokunmuş, onun son nefesinin kokusunu içine çekmiş ve ruhunun yarısını o kanlı odada bırakmıştı.
Kemal, telefonundaki Melisa’nın fotoğraftaki korku dolugozlerine son bir kez baktı. O masum kız artık yoktu. O camdan giren ve cesedin başında ağlayan kız, artık Kahraman’ın ve Kemal’in dünyasına ait karanlık bir savaşçıya dönüşmüştü.
Kemal, telefonunu sertçe cebine soktu.Cahit Komiser: "Neden Kemal? Neden bu işlerle, bu saldırılarla uğraşıyorsun? Şehrin en büyük yazarlarindan birisin. Neden elini bu kana, bu pisliğe bulaştırıyorsun?"
Kemal, elindeki kanlı fotoğraf çerçevesine, sonra da yerdeki ceset torbasına doğru işaret etti. Sesi, derinden gelen bir uğultu gibiydi.Neden elini bu kana, bu pisliğe bulaştırıyorsun?"
Kemal ona baktı
Söyledim ya araştırma yapıyorum kitabım için tamamlamak için
Peki aradığınız cevaplar biliyormusun
Kemal kliniğe baktı
Evet Cahit aradığım her şeyi buldum artık. Kemal’in bu cevabı, kliniğin o ağır ve kan kokulu havasında buz gibi bir yankı uyandırdı. "Kitap yazıyorum" bahanesi artık ikisinin arasında ince, şeffaf bir yalan gibi asılı duruyordu. Cahit, bu cevabın altındaki tehdidi ve kesinliği hemen hissetti. Kemal artık sadece bir gözlemci değil, hikayenin sonunu bizzat yazmaya karar vermiş bir cellat gibi bakıyordu.ozlem ın ölümü değildi; melisanin ölümlerden dönmesi de cevaplar arasındaydı
Cahite döndü
Artık notlarımı almam gerekiyor gerekeni yaparsınız Cahit bey deyip oradan ayrildi.Kemal’in bu sözleri, klinikteki o kan donduran atmosferi daha da ağırlaştırdı. "Notlarımı almam gerekiyor" derken kastettiği şeyin kağıt kalem olmadığını Cahit de çok iyi biliyordu. Kemal için Melisa’nın ölümlerden dönmesi, bir mucize değil, hikayenin gidişatını bozan ve düzeltilmesi gereken bir "hata" gibiydi.
Kemal, sanki bir tiyatro oyununun ilk perdesini bitirmiş gibi soğukkanlılıkla kliniğin kapısından çıktı. Güneşin altında parlayan siyah cipine binerken, Cahit arkasından nefretle bakıyordu.
Kitabınızı dört gözle bekliyorum kemal bey deyip içeri girdi.Cahit Komiser’in bu iğneleyici uğurlaması, Kemal’in yüzünde belli belirsiz, buz gibi bir tebessüm yarattı. Dikiz aynasından Cahit’in kliniğin karanlığına gömülüşünü izlerken, cipin deri koltuğuna iyice yaslandı. Cahit’in "dört gözle beklediği" o kitap, aslında bu kasabanın üzerine çökecek olan fırtınanın ta kendisiydi.İçeri giren Cahit, Kemal’in az önce terk ettiği o kan gölüne tekrar baktı. Kemal’in "aradığım her şeyi buldum" derken neden bu kadar emin olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Cahit, Özlem’ın cansız bedeninin yanına diz çöktü. Olay yeri inceleme ekibine döndü:
Cahit Komiser: "Her yeri didik didik edin! Özlemin boğazındaki pençe izini de işaret etti
- Bu izinde iyice fotoğraflarıni çekin Kemal buraya 'not almaya' değil, bir şeyi kontrol etmeye geldi. Şu kızı da bir arastirin kimmiş neyin nesiymis kemal nerden taniyor, bu kadar yeter ortalıkta bı oyunlar dönüyor ama büyükler el atıp kapatıyor artık yeter. Ben her ay ceset toplamak zorunda değilim.
."Kemal, arabaya binip kliniğe baktığında içinde pişmanlık vardı ":Çok özür dilerim özlem, benim yüzümden oldu senin ölümüne ben sebep oldum.Affet beni ama sana söz veriyorum bunun sorumlularını ortaya çıkaracağım.
Kasabanın üzerine çöken o puslu hava, sadece yaklaşan fırtınanın değil, yıllardır toprağın altında uyuyan o gizli dehşetin de habercisiydi. "Dağ Aslanları" dendiğinde yaşlıların dudaklarını büzüp haç çıkardığı, gençlerin ise korkuyla birbirine bakıp sustuğu o karanlık efsane, şimdi Kemal’in ağzından dökülen bir gerçekliğe dönüşmüştü.
Bu dehşet, sadece bir çete ya da suç örgütü değildi; kasabanın iliğine kemiğine işlemiş, devletin içine sızmış, kurbanlarını sessizce yutan ve arkasında asla iz bırakmayan bir canavardı. Özlem’ın kliniği, bu dehşetin sırlarını saklayan son kaleydi ve o kale artık düşmüştü.
Dışarıda fırtına öncesi o tekinsiz sessizlik hakimken, içeride sadece şöminenin çıtırtısı duyuluyordu. Arthur, elindeki eski bir haritayı inceliyor, derek ise Melisa’dan haber bekliyordu. Derken, o eski model telefonun kulak tırmalayan sesi odayı böldü.
Arthur, ağır adımlarla telefona uzandı. "Evet?" dedi tok bir sesle. Ancak karşıdaki ses konuşmaya başladığı an, Arthur’un elindeki harita yere düştü. Rengi saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz oldu, göz bebekleri korkuyla büyüdü.
