20. bölüm · KANLI İNTİKAM

19 Bölüm

Elif Karakurt

Selin’in neşesi sokağın sessizliğini dağıtmış, Melisa’nın üzerindeki o ağır hastane havasını bir anda silip atmıştı. Zeynep , Selin’in bu bitmek bilmeyen enerjisine alışık olduğu için yorgun bir tebessümle karşılık verdi.
"Hoş bulduk Selin ablacığım,E nasılmış hastamiz " dedi Zeynep " Çok iyi şükür. Doktor Selim Bey de onayını verdi, artık evinin huzurunda tamamen toparlanacak."
Selin hemen Melisa’nın diğer koluna girdi
"çok sevindim ben melisa'yı bir kaç saatliğine alsam olurmu Ali ve arkadaşlar onu görmek istiyor .
Zeynep bu teklifi duyunca bir an duraksadı. Ancak Selin'in gözlerindeki o ısrarcı ışığı ve Melisa'nın "hastane" kelimesini bile duymak istemeyen o yorgun ama umutlu yüzünü görünce kalbi yumuşadı.

"Ali ve diğerleri mi?" dedi Zeynep teyze, elindeki anahtarı çantasına atarken. Selin’e hafifçe kaşlarını kaldırarak baktı.
"Daha yeni geldik Selin, doktor 'dinlensin' dedi. Hemen yormayalım kızı."
Selin hemen savunmaya geçti, Melisa'nın kolunu daha sıkı tutarak:
"Abla, söz veriyorum hiç yormayacağız. Sadece mahalledeki o küçük kafede oturacağız. Hem temiz hava ve arkadaşlarının enerjisi ilaçlardan daha iyi gelir, inan bana. Ali de çok merak ediyor, kaza gününden beri içi içini yiyor çocuğun."
Melisa, "Ali" ismini duyunca gülümsedi. Melisa teyzesine döndü,
"Lütfen teyze... Gerçekten kendimi iyi hissediyorum. O dört duvar arasında kalmak beni daha çok yoruyor. Söz veriyorum, kendimi kötü hissedersem hemen döneriz," dedi en masum sesiyle.
Zeynep teyze derin bir nefes aldı.
"Pekala," dedi pes ederek. "Ama sadece birkaç saat! Ve Selin, gözün üzerinde olsun. En ufak bir halsizlikte hemen eve getiriyorsun."
Selin zafer kazanmış bir komutan edasıyla, "Emredersiniz komutanım!" diyerek Melisa’yı arabanın olduğu tarafa doğru tekrar yönlendirdi.Selin’in o meşhur "şeytani" gülümsemesi arabanın içine yayıldığında, Melisa aslında ne olduğunu çoktan anlamıştı ama yine de kalbinin küt küt atmasına engel olamadı. Selin, vitesi büyütüp gaza basarken dikiz aynasından Melisa’ya muzip bir bakış fırlattı.
"Nereye gidiyoruz biliyorsun değil mi?" dedi Selin, sesi macera dolu bir heyecanla tınıyordu.
Melisa derin bir nefes aldı, elleri heyecandan hafifçe titriyordu.
"Ali ve diğerleri bir bahaneydi, değil mi?" diye sordu, cevabını bildiği halde.
"Beni ona götürüyorsun."
Selin kahkaha attı. "Ali mi? Çocukcağızın ruhu bile duymaz! Seni evden çıkarmanın tek yolu buydu. Derek iki saattir beni mesaj yağmuruna tuttu, 'Geldiler mi?', 'İyi mi?', 'Çıktınız mı?' diye... Adam heyecandan hastanelik olacaktı neredeyse."
Melisa camdan dışarı bakıp gülümsedi. Şehrin ışıkları ve binalar yavaş yavaş geride kalıyor, Selin arabayı daha sakin, ağaçların ve huzurun olduğu bir yöne doğru sürüyordu.Selin’in arabası uzaklaşırken arkasında bıraktığı toz bulutu, ormanın sessizliğine karıştı. Melisa, üzerinden günler geçmiş olmasına rağmen sanki her şey daha dün yaşanmış gibi hissettiği o tanıdık manzaraya baktı. Derek, tam da o günkü gibi, ağaçların gölgesinde bir anıt gibi duruyordu. Ama bu sefer duruşu kaskatı değil, sabırsız ve bir o kadar da korumacıydı.

Melisa arabadan indiğinde, ayaklarının altındaki toprağın yumuşaklığı ona herşeyi unutturuverdi. Derek, motor sesini duyar duymaz başını çevirmişti. Melisa’nın yavaş hareketlerini izlerken yüzünde, sanki dünyadaki en büyük mucizeye tanıklık ediyormuş gibi bir ifade belirdi.
"İki saat sonra gelirim!" diye bağıran Selin’in sesi uzaklarda yankılandı ama ikisi de buna cevap vermedi. Selin gitmişti; orman, rüzgar onlara kalmıştı.
Melisa bir adım attı, sonra bir adım daha. Derek ona doğru yürümek için hamle yaptı ama durdu; sanki Melisa’nın kendi gücüyle ona gelmesini izlemek istiyordu. Aramızdaki mesafe kapandıkça, Melisa’nın kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı.
"Hala burada bekliyor gibisin," dedi Melisa, sesi rüzgarda hafifçe titreyerek. "Hiç gitmemişsin gibi."
Derek, aralarındaki son birkaç adımı da atıp Melisa’nın önünde durdu. Gözleri, Melisa’nın yüzündeki en küçük detayı bile ezberlemek ister gibi tarıyordu.
"Gitmedim," dedi Derek, sesi her zamankinden daha derinden ve güven verici geliyordu.
"Sen o kapıdan çıkana kadar ben hep buradaydım aklım kalbim burda kaldı." Melisa gülümsedi ve ona baktı
"Benimde" Melisa’nın bu kısa ama derin itirafı, aralarındaki o görünmez bağı çelikten bir halata dönüştürdü.
"Benim de," dediğinde, aslında sadece o 4 günü değil, hastane odasındaki her sessiz anı, her uykusuz geceyi ve her nefesi kastettiğini Derek çok iyi anladı.
Derek, bu cevapla birlikte sanki omuzlarındaki o devasa yükün bir kısmının hafiflediğini hissetti. Melisa’ya biraz daha yaklaştı; şimdi aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Melisa onun sıcaklığını ve o tanıdık orman kokusunu ciğerlerine kadar çekebiliyordu.
"Hastaneden çıktığın anı hayal ettim," dedi Derek, sesi bir fısıltı gibi ama rüzgardan daha güçlüydü. "O kapıdan dışarı adımını attığında, derin bir nefes aldığında yanında olmayı ne kadar çok istedim, bilemezsin."
Melisa başını hafifçe kaldırdı, ela gözlerindeki o hüzünlü pırıltıyla ona baktı. "Yanımdaydın zaten," dedi. Derek, elini tereddütle uzattı ve Melisa’nın rüzgarda uçuşan bir tutam saçını yavaşça kulağının arkasına itti. Parmak uçları Melisa’nın tenine değdiği an, ikisi de aynı elektriklenmeyi hissetti.O an, ormanda zamanın akışı durmuş gibiydi. Ne esen sert rüzgar, ne yaklaşan akşamın serinliği, ne de geçmişin o karanlık gölgesi aralarına girebildi. Derek’in kolları Melisa’yı sardığında, bu sadece bir sarılma değil; bir yaralı ruhun, evine geri dönüşüydü.

Melisa, başını Derek’in göğsüne yasladığında duyduğu tek şey, adamın kalbinin o güçlü ve hızlı ritmiydi. "Kalbimdesin, aklımdasın," demişti ya hani; şimdi o kalbin atışlarını tam kulağının altında hissetmek, ona dünyadaki tüm ilaçlardan daha iyi geliyordu. Derek’in elleri Melisa’nın sırtında sabitlendi, onu sanki kırılacak bir pırlantayı korur gibi ama bir daha asla bırakmayacak kadar sıkı sarmaladı.
Sustular.
Bazen kelimeler, hissedilenlerin yanında çok sığ kalırdı. Konuşsalar, büyü bozulacaktı. Ama sustuklarında, sadece "buradayız" ve "birlikteyiz" diyorlardı. Melisa, Derek’in boynuna sinen o taze çam ve toprak kokusunu içine çekti.
Derek, çenesini Melisa’nın saçlarının üzerine yasladı ve gözlerini kapattı. Günlerdir, hatta o kaza anından beri ilk kez nefes aldığını hissetti. Melisa onun kollarındayken, dünya artık o kadar da tehlikeli bir yer değildi.Derek, Melisa’yı sanki kutsal bir emaneti taşıyormuş gibi incitmeden yönlendirdi. O açıklık, o meşhur "pırlanta" gibi parlayan çiy damlalarının olduğu yer, şimdi öğlen sonunun ılıklığına boyanmıştı. Çimenlerin üzerine, o geceki anıların tam kalbine oturdular.

Derek’in alnına bıraktığı o öpücüğün sıcaklığı hala oradaydı; sanki o küçük temas, zihnindeki tüm kötü sahneleri silen bir silgi olmuştu.
"Burası," dedi Melisa, başını arkaya atıp gökyüzüne bakarak. "huzur bulduğum tek yer. " Rüzgar hafifçe saçlarını savururken Derek’in gözleri, gökyüzündeki güneşten daha sıcaktı, Derek’in parmakları arasındaki elini hafifçe sıktı.Onun sesi, ormandaki ağaçların hışırtısından bile daha huzurlu geliyordu kulağına. "Yeni bir hayat..." diye fısıldadı Melisa.Açıklıkta oturdukları o yer, sanki dünya üzerindeki tek güvenli sığınaktı.Bizi düşünmek..." dedi Melisa kendi kendine. "Bu, hayal edebileceğim en güzel iyileşme yöntemi."Sadece dinlemek istiyorum," diye fısıldadı Derek, bu isteğe sadece Melisa'yı biraz daha kendine çekerek karşılık verdi. Melisa için gerçek olan tek şey, şu an başını yasladığı bu omzun ve duyduğu bu kalp atışının ona hissettirdiği sonsuz huzurdu.
Derek'in kalbi, sanki Melisa'nın varlığıyla sakinleşiyor, ama ona olan tutkusuyla hızlanıyordu. Melisa gözlerini kapattığında, o kalp atışlarının her bir vuruşunda "güvendesin" kelimesini duyabiliyordu. Derek, bir elini Melisa’nın elinin üzerine koymuş, parmak uçlarıyla küçük daireler çizerek bu sessizliği kutsuyordu.
Ormanın derinliklerinden gelen bir baykuş sesi ve yaprakların hışırtısı, Derek’in kalbinin sesine eşlik eden bir orkestra gibiydi. Melisa, kaza sonrası ilk kez zihninin bu kadar duru, kalbinin bu kadar hafif olduğunu hissetti. Hiçbir şey konuşmaya gerek yoktu; bu sessiz teslimiyet, binlerce cümleden daha çok şey anlatıyordu.
Zeynep markete gitmişti arabaya binmek üzereyken arkasından ses duydu yavaşça elini silahına götürdü tam cekecekken kişi konuştu
"Bunu burada yapmanı tavsiye etmem Zeynep...Zeynep’in parmakları silahın üzerinde donup kaldı. Bu ses tonu, bu vurgu Arthur?" dedi sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir bıçak kadar keskindi.Zeynep elini ceketinden çıkardı ama gözlerini Arthur’un üzerinden bir an bile ayırmadı.
"Seninle konuşmak istiyorum," dedi Arthur. Sesi, sınıfta öğrencilerine ders anlatırken kullandığı o yumuşak tondan tamamen arınmıştı.
Zeynep, market poşetlerini arabanın arka koltuğuna savururcasına bıraktı ve kapıyı sertçe çarptı. "Konuşacak bir şeyimiz kaldığını sanmıyordum Arthur.
Zeynep’in buz gibi bakışları, Arthur’un kararlı duruşuna çarptı. Market otoparkının sarı, cılız ışığı ikisinin arasında uzayan gölgeleri daha da keskinleştiriyordu. Zeynep arabanın kapısına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi; bu,
"Anlat ama vaktimi boşa harcama" demenin profesyonelce bir yoluydu.

"Ama kaldı," dedi Arthur, sesindeki o sarsılmaz eminlikle. Bir adım daha yaklaştı.Zeynep’in kanı dondu. Arthur’un ağzından çıkan her kelime, yıllardır bastırmaya çalıştığı o karanlık korkuyu gün yüzüne çıkarıyordu. Onunla geçirdikleri o tehlikeli yılları, edilen yeminleri ve ödenen bedelleri bir anlığına yeniden yaşadı.

"Kahraman yaptıklarının bedelini kızıyla ödeyecek..." Zeynep bu cümleyi tekrar ederken sesi titremese de gözlerinde fırtınalar kopuyordu. " Babasının cezasını kızına kesiyorlar melisaya herşeyi anlatmanız gerekiyir"
Zeynep güldü doğrulup adım attı ."Ona, 'Baban aslında bir muhasebeci değil, bir avcı mı diyeyim?" dedi Zeynep, dişlerinin arasından tıslayarak. Arthur’un gözlerinin içine bakarken sesi titriyordu.
"Ona, o çok sevdiği, örnek aldığı babasının ellerinde onlarca insanın kanı olduğunu mu söyleyeyim? 'Baban bir sürü masum öldürdü, şimdi de o masumların hayaletleri senin peşinde' mi diyeyim?
"Zeynep," dedi Arthur, sesi şimdi daha alçak ama daha korkutucuydu. "Melisa'ya kurt adamları, avcıları ve içinde bulunduğu bu kan davasını anlatmak zorundasınız."
Zeynep sarsıldı. "Melisa buna hazır değil Arthur! O daha kendi yaralarını saramadı. Ona 'Baban kurt adamlari avlıyor ve şimdi o canavarlar senin peşinde' mi diyeceğim? Bu bir delilik!"
Arthur bir adım daha yaklaştı, gözlerinin içindeki o karanlık parıltı Zeynep’in ruhuna işliyordu.
"Delilik olan, onu bir kuzu gibi kurtların ortasında bırakman!Zeynep derin bir nefes aldı, gözlerini kapatıp o geceyi hayal etmeye çalıştı. "
Melisa bir şey hatırlamıyor kazayla ilgili hic birşey yok "Arthur cevap verdi
"Hatırlamıyor olması kötü daha savunmasız kalıyor onu korumaniz gerekZeynep, babasının günahlarını çekecek" , o adam sadece görev yapmadı, o bir kıyım yaptı! Sen onu tanıyorsun , onunla aynı yollarda yürüdün neler oldugunu biliyorsun O, masumla suçluyu birbirinden ayıran o çizgiyi çoktan geçti."
" Ona nasıl derim Arthur?" diye sordu Zeynep, çaresizlikle. "Karşısına geçip 'Melisa, hani o masallardaki canavarlar var ya, işte onlar gerçek... Kurt adamlar aramızda yaşıyor ve biz de onları yok eden avcılarız' mı diyeceğim? 'Senin o gece uçurumdan aşağı yuvarlanma sebebin dağ aslanı değil, babanın geçmişte yaptığı o kanlı kıyım yüzünden peşine düşen intikam atesiyle yanan Avcı' mi diyeceğim?"
Arthur sessizce bekledi. Zeynep’in gözlerinden süzülen bir damla yaş, yıllardır saklanan bu ağır yükün artık taşınamadığının kanıtıydı.
Zeynep derin bir nefes alıp devam etti: "Kızın babasını bir kahraman sanarak büyümesi için her şeyi yaptı. Şimdi ona babasının bir katil olduğunu, bizim de ellerimizin kanlı olduğunu nasıl anlatırım inanırmı? Bu gerçeği duyduğunda bizden nefret edecek. Onu korumaya çalışırken, aslında onu kendi ellerimizle bu karanlığın tam ortasına bırakıyoruz."
"Ama onu korumak için bunu bilmesi gerekiyor Zeynep!" dedi Arthur, gözlerini bir an bile ayırmadan. "Melisa artık o küçük, masum kız çocuğu değil. O gece uçurumdan aşağı yuvarlandığında o dünya zaten yıkıldı. Eğer bu gerçeği—kurt adamları, babasının avcı geçmişini ve peşindeki intikamı—kaldıramazsa, ölecek."
Zeynep, Arthur'un omuzlarından tutup onu sarsmak istiyordu ama elleri sadece titriyordu. Arthur devam etti: "Onu bir yalanın içinde yaşatmak, onu gözleri bağlı bir şekilde mayın tarlasına sürmekle aynı şey. Melisa'nın hayatta kalması için, içindeki o 'avcıyı' uyandırması gerek."
Zeynep derin bir iç çekti. Gözlerindeki yaşları elinin tersiyle sildi. "Onu öldürmeyen kaza değil, bu gerçek olacak," diye fısıldadı. "Ama haklısın. Onu savunmasız bırakmaya hakkımızda yok."
" Derek her zaman onu koruyamaz, yanında olamaz Zeynep," dedi Arthur, sesi ormanın derinliklerine yayılan bir uyarı gibiydi. "O çocuk ne kadar güçlü olursa olsun, peşlerindeki sürünün büyüklüğü karşısında sadece bir engel. Melisa’nın hayatta kalması için başkasının kalkanına değil, kendi kılıcına ihtiyacı var. İçindeki o uyuyan avcıyı uyandırması gerek."
Zeynep derin bir nefes aldı. "Onun kanında avcıların kanı var," diye mırıldandı. "Savaşmak onun doğasında var ama kahraman o doğayı bastırmak için yıllarını verdi. Şimdi onu bir gecede bir savaşçıya dönüştürmemizi mi bekliyorsun?"
"Zamanımız yok," dedi Arthur. "Ay yükseliyor ve koku çoktan alındı. Eğer o avcı uyanmazsa, önümüzdeki günler onun son günleri olur."
Zeynep’in omuzları çöktü. Kahraman'ın Yıllardır bir kale gibi savunduğu o yalan duvarı, Arthur’un gerçekleri ve yaklaşan tehlikenin soğuk nefesi karşısında yerle bir olmuştu. Pes etmeliydi ; artık Melisa’yı bir fanusun içinde tutamayacağını anlamlıydı

"Haklısın," dedi Zeynep, sesi yorgun ve pürüzlüydü. "Melisa, Selin’le kafeye gitmişti. Şimdi onları arayacağım, buraya gelmelerini söyleyeceğim. Geldiklerinde..." Duraksadı, boğazı düğümlenmişti. "Geldiklerinde bu kabusu onların kucağına bırakacağız."Zeynep’in elindeki telefon neredeyse yere düşecekti. Kalbi, göğüs kafesine sığmayan yaralı bir kuş gibi çarpmaya başladı. Arthur’un kurduğu cümle, Zeynep’in zihnindeki tüm güvenli alanları bir anda havaya uçurmuştu.
"Melisa kafede değil Zeynep" Zeynep ona bakakaldi
"Nerde " Arthur ellerini cebine attı
"Derekle birlikte ormandalar"
"Ne?" diyebildi Zeynep, sesi boğazında düğümlenerek. "Ne demek ormanda? Selin bana kafeye gideceklerini söylemişti. Melisa bana yalan söylemez Arthur!
"Ormanda derekle buluştular artık birlikteler
Derek ve Melisa önceden de tanışıyor Zeynep . Tesadüftü ama tanıştılar ve birbirlerine aşık oldular geçmişte bizim olduğumuz gibi . , sesi uzaklardan geliyormuş gibiydi. Zeynep
"Tıpkı bizim gibi mi dedin? Bir avcıyla bir kurt adamın imkansız hikayesi bu Arthur?"
Arthur, "Melisa, Derek'in ne olduğunu bilmeden ona aşık oldu. Derek ise onun bir avcı kızı olduğunu öğrendiğinde çoktan kalbini kaptırmıştı. Tıpkı yıllar önce seninle benim birbirimize düştüğümüz gibi. Ama biz sonunu biliyoruz. Zeynep "Bu hikayeler her zaman kanla biter."Eğer Kahraman, kızının bir kurt adama—ya da o dünyadan birine—aşık olduğunu öğrenirse," dedi Zeynep, sesi titreyerek, "İşte o zaman asıl kıyım başlar. Kahraman, Melisa’yı korumak için Derek’i kendi elleriyle parçalar.Onlar sevgili oldu ve sen buna izin mi verdin?" diye bağırdı Zeynep. Sesi öfke ve hayal kırıklığıyla doluydu.
"Arthur, sen onu tanıyordun! O kızın kim olduğunu, babasının neler yaptığını ve Derek’in ne olduğunu biliyordun. Bunu nasıl yaparsın?"
Arthur, Zeynep’in hiddeti karşısında geri adım atmadı. Bakışlarını uzaklara dikti, sanki yıllar öncesine bakıyordu. "Aşkın önüne hiçbir şey geçemez Zeynep," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Bunu en iyi bizim bilmemiz gerekmez mi? Biz bile geçemedik."
Zeynep bir an sustu. Arthur haklıydı. Kendi geçmişleri, bir avcı ile bir yabancının imkansız ittifakı ve sonrasında gelen o büyük yıkımla doluydu. Ama bu farklıydı. Bu, Melisa'ydı.
"Bizim sonumuzun ne olduğunu unuttun herhalde," dedi Zeynep, sesi bu sefer daha kısık ve yaralıydı.
"Biz bittik Arthur. Birbirimizi paramparça ettik. Melisa’nın da aynı şeyi yaşamasına nasıl göz yumarsın? Kahraman bunu öğrenirse... Melisa’yı korumak için Derek’i sadece öldürmez, onu yok eder. Ve Melisa bunu asla affetmez."
Arthur ciddiyetle cevap verdi:
" . Derek onu korumak istiyor çünkü ona aşık. Ama bu aşk, ormandaki o intikamcı sürüyü durdurmaya yetmeyecek. Melisa'nın hayatta kalması için hem Derek'e hem de babasının o lanetli mirasına ihtiyacı var."Zeynep, Arthur’un "Aşkın önüne hiçbir şey geçemez" cümlesini duyduğu an içindeki öfke kontrol edilemez bir boyuta ulaştı. Arthur’u orada, otoparkın ortasında öylece bırakıp arabaya atladı. Motoru öyle bir kükretti ki, lastiklerin yaktığı kauçuk kokusu havayı kapladı.
Zeynep, direksiyonu kırarken dikiz aynasından Arthur’un arkada kalan siluetine baktı. Arthur haklı olabilirdi; aşk engel tanımazdı ama bu dünyada aşk, gümüş mermilerden veya kurt dişlerinden daha hızlı öldürürdü.

Araba, asfaltı ağlatırcasına orman yoluna daldı. Farlar karanlığı bir bıçak gibi yararken Zeynep’in zihni sadece iki görüntü arasında gidip geliyordu: Melisa’nın masum gülüşü ve Kahraman’ın kanlı elleri.Ormana geldiğinde , arabanın kapısını bile kapatmadan aşağı atladı. Frenlerin çığlığı ve açık kalan kapıdan gelen uyarı sesi, ormanın o ağır ve ürkütücü sessizliğini bıçak gibi böldü. Zeynep’in parmağı kornada asılı kalmıştı; "BİP! BİP! BİİİİP!" sesi ağaçların arasında yankılanıyor, adeta
Melisa ve Derek, az önce dünyanın geri kalanından kopmuş, sadece birbirlerinin nefesini duydukları o derin ve sessiz sohbete dalmışlardı. Melisa, Derek’in omuzlarına yaslanmış, çocukluktan kalan eksik parçaları onun varlığıyla tamamladığını hissederken; Derek ona geçmişin acılarını unutturacak kadar yumuşak sözler fısıldıyordu.
Ancak kornanın sesiyle birlikte o huzur anı saniyeler içinde dehşete dönüştü.