26. bölüm · KANLI İNTİKAM

25

Elif Karakurt

Derek, kalabalığın arasından fırlayıp Melisa’yı kucaklamak için yanıp tutuşsa da, Arthur’un az önceki buz gibi uyarısı ve içindeki o karanlık önsezi onu olduğu yere mıhladı. Adeta bir heykel gibi, güneşin altında ter içinde kalmış bir halde, sevdiği kadının yıkılışını uzaktan izlemek zorunda kaldı. Bu, onun için içerideki katliamı görmekten daha ağır bir işkenceydi.

Melisa, polisin kendisini bırakmasıyla sendeleyerek geri çekildi. Bakışları kliniğin kapısında, elleri titreyerek yüzüne kapandı. Attığı o sessiz çığlık, omuzlarının sarsılmasından belli oluyordu. Kimseye bakmadan, sanki bu dünyadan tamamen kopmuş gibi, sendeleyerek gri arabasına doğru yürüdü.
Derek, onun arabaya binişini, anahtarı kontağa takmaya çalışırken ellerinin titremesinden dolayı defalarca ıskalayışını izledi. Kalbi göğüs kafesini zorluyordu ama Arthur’un eli hâlâ bir kelepçe gibi kolundaydı.
"Gitmesine izin veriyoruz," dedi Derek, sesi hırıltılı bir acıyla doluydu. "Onu bu halde tek başına gönderiyoruz Arthur!"
Arthur, gözlerini Melisa’nın uzaklaşan arabasından ayırmadan cevap verdi:
-O çok şey atlattı derek bunu da atlaticak onun iyiliği için şu ara uzak durmalisin kahraman duyarsa ve avcı aranızda bir şey olduğunu duyarsa herşey daha beter olur " Melisa, lastikleri acı bir çığlıkla asfaltta sürterek kliniğin önünden uzaklaştı. Ayten’i taşıyan ambulansın peşinden, hastaneye doğru hızla gözden kayboldu.Derek, Melisa’nın arabasının arkasından bakarken sanki ruhunun bir parçasının o egzoz dumanına karışıp gittiğini hissetti. Ellerini saçlarının arasından geçirdi, parmakları kafa derisine acıyla gömüldü. Melisa’nın o titreyen ellerle direksiyon sallaması, yalnız başına o dehşeti sırtlanıp gitmesi Derek’in içindeki koru devasa bir yangına dönüştürüyordu.
"Eğer ona bir şey olursa..." dedi Derek, sesi bir tehditten çok bir yıkımın habercisi gibiydi.
Arthur, Derek’in omuzunu sertçe sıktı;Melisa tam gaza basıp o dehşet yerinden uzaklaşırken, siyah ve ağırbaşlı bir arabanın kliniğin önüne yanaşması tüm dikkati o yöne çekti. Arabadan inen isim, hem Arthur’u hem de Derek’i hiç şaşırtmıştı.

Melisa’nın gri arabası lastiklerini yakarak caddeden çıkarken, siyah lüks otomobil tam onun boşalttığı yere, polis barikatının hemen yanına süzüldü. Kapı ağır ağır açıldı ve içinden Kemal Bey indi. Üzerindeki jilet gibi ütülü takım elbisesi ve elindeki not defteriyle o kargaşanın ve kan kokusunun ortasında tuhaf bir asalet sergiliyordu.
Derek, arabanın içinden Kemali görünce nefesi kesildi. "Kemal mi? Geç bile kaldın ak baba?"Kemal, hiçbir engelle karşılaşmadan polis şeridinin altından geçti. Normalde sivil hiç kimsenin girmesine izin vermeyen memurlar, Kemal Bey’e sanki en üst kademeden bir amir gelmiş gibi yol açtılar. Kemal Bey, kliniğin kapısının önünde durdu,
Kemal ’in klinikten çıkışı, girişinden çok daha gizemliydi. İçeride geçirdiği yirmi dakika boyunca neler gördüğünü ya da neyin peşinde olduğunu kestirmek imkansızdı. Ancak dışarı çıktığında yüzünde, içerideki katliamı görmüş bir adamın dehşetinden ziyade, eksik bir parçayı bulmuş bir koleksiyoncunun tatmini vardı.

Komiser, Kemal Bey’in yanına yanaştı. Aralarında geçen konuşma kısaydı ama Kemal Bey’in baskın tavrı uzaktan bile seçiliyordu. bir şeyler söyledi, komiser ise sadece başını sallayarak onaylıyordu. . arabaya binip gitti Sokaktaki kalabalık yavaş yavaş dağılıyor, geriye sadece sarı olay yeri şeritleri ve kliniğin önündeki o uğursuz sessizlik kalıyordu.Komiser sonra derin bir nefes alıp yanındaki memurlara sert bir şeyler söyledi ve ekipler kliniğin kapısında daha sıkı bir güvenlik koridoru oluşturdu.İki saatlik o bitmek bilmeyen bekleyiş, her saniyesi Derek’in sabrını zımpara gibi aşındırarak sona erdi. Güneş alçalmaya başlamış, sokağa uzun ve tekinsiz gölgeler çökmüştü. Polis ekipleri olay yeri incelemesini bitirmiş, sarı şeritleri bir sınır çizgisi gibi bırakıp alanı boşaltmıştı. Klinik, şimdi bir sessizlik anıtı gibi duruyordu; ama bu, huzurlu bir sessizlik değil, az önce yaşanan dehşetin soğuk yankısıydı.

Arthur ve Derek, gölgelerin içinden süzülerek kliniğin yan kapısına ulaştılar. Arthur, elindeki feneri yakmadan önce çevreyi son bir kez kontrol etti. Kapı, polisler tarafından mühürlenmişti yan kapıyı kırıp girdiler.
İçeri adım attıkları an, burnuna çarpan o ağır koku ikisinin de midesini bulandırdı. Steril ilaç kokusu, taze kanın metalik pas kokusuyla birbirine karışmıştı. Yerlerdeki cam kırıkları, botlarının altında "çıtırtı" diye yankılanırken, boş koridor her sesi büyütüp onlara geri fırlatıyordu.
Derek, fısıltıyla konuştu: "Melisa... O 5 dakika boyunca bu kokunun içinde nasıl durdu?"
Arthur cevap vermedi.Odada her şey altüst olmuştu. Devrilmiş ilaç dolapları, parçalanmış tıbbi cihazlar... Koridorun her köşesine sinmiş olan o yoğun, demir pasını andıran kan kokusu, Derek’in genzini yakıyordu. Fenerin ışığı duvarlara çarptığında, dehşetin boyutları tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Duvarlar sadece lekelenmemişti; sanki birisi elindeki kanlı bir fırçayla vahşi ve düzensiz desenler çizmişti. Yerlerdeki kan birikintileri, pıhtılaşmaya başladığı için ağır ve yapışkan bir hal almıştı.

Derek, bir adım atarken botunun kanlı zemine yapışıp çıkardığı o tok sesle irkildi. "Bu bir cinayet değil Arthur," dedi sesi titreyerek. "Bu bir ayin gibi. Arthur, özlemin' in odasına girdiğinde içerideki hava koridordakinden daha farklı, daha boğucuydu. Burası kliniğin kalbiydi ama şimdi durmuş, çürümeye yüz tutmuş bir kalp gibiydi. Arthur fenerini masanın üzerine, dağılmış kağıtlara ve devrilmiş çerçevelere tutarken kendi kendine fısıldamaya başladı. Sesi, boş odanın duvarlarında yankılanan bir dua gibiydi.
"Bir sebebi olmalı... Mutlaka bir sebebi olmalı," diyerek söylendi. Arthur için bu dünyada rastlantıya yer yoktu; Avcı gibi bir adam, bir yeri sadece kan dökmek için seçmezdi.

Derek, kapı eşiğinde durmuş, Arthur’un bu neredeyse kendinden geçmiş halini izliyordu. "Arthur, neyden bahsediyorsun? Adam katliam yapmış, sebebi saf kötülük işte!"
Arthur başını hızla iki yana salladı.
Dışarı çıktıklarında, kliniğin o ağır ve kan kokulu havası yerini gecenin serinliğine bırakmıştı ama Arthur’un zihnindeki fırtına dinmemişti. Arthur, cebinden bir sigara çıkardı ama yakmadı; sadece parmaklarının arasında evirip çeviriyordu. Gözleri hala kliniğin karanlık pencerelerindeydi.

Derek, ciğerlerini temiz havayla doldurmaya çalışırken Arthur’a çıkıştı: "İçeride ne arıyordun Arthur? Özlemin odasında ne bulmayı umuyordun? Her yer kandı, her yer vahşetti... Orada 'mantıklı' bir şey bulamazsın!"
Arthur, derin bir sessizliğin ardından konuştu. Sesi, az önceki fısıltısından daha tok ve ürperticiydi. "Saf kötülük her zaman bir iz bırakır Derek
Gece, Arthur’un eski arabasının farları altında eriyip giderken, kliniğin o uğursuz gölgesi de yavaş yavaş dikiz aynasından silindi. Ancak arabanın içindeki sessizlik, dışarıdaki karanlıktan daha ağırdı.
Arthur, direksiyonu sımsıkı tutmuş, gözlerini yoldan ayırmıyordu. Derek ise yan koltukta, hala botlarına bulaşan o yapışkan kan hissini ve genzini yakan metalik kokuyu atlatmaya çalışıyordu.

Hastanenin acil servis koridoru, dışarıdaki dünyanın aksine aşırı aydınlık ve sahteydi. Melisa, duvarın kenarındaki plastik sandalyelerden birine çökmüştü. Üzerindeki açık renkli bluzuna, kliniğe girdiğinde nereden bulaştığını bilmediği bir kan lekesi kurumuş, koyu kahverengi bir hatıra gibi yerleşmişti.
Gözleri açık ama bakışları bomboştu. Kulaklarında hala Ayten’in o bayılmadan önceki son çığlığı ve kliniğin içindeki o ürpertici sessizlik yankılanıyordu.
Melisa, ellerine baktı; titremesini durduramıyordu. o sırada, koridorun sonundaki çift kanatlı kapı açıldı. Ayten’i götürdükleri odadan çıkan hemşire, elinde birkaç formla Melisa’ya doğru yürümeye başladı. Melisa, hemşirenin botlarının yere vuruşunda az önce kliniğin içindeki o gizemli tıkırtıları duyar gibi oldu ve yerinden sıçradı.
"Melisa Hanım?" dedi hemşire yumuşak bir sesle. "Arkadaşınızın durumu stabil, sakinleştiricinin etkisiyle uyuyor.Odaya girmek istersen, sadece birkaç dakika..."
Melisa ayağa kalkmaya çalıştı ama dizleri sanki ona ait değilmiş gibi titredi. Duvardan destek alarak doğruldu. Ayten’in uyanıp o korkunç soruyu soracağı andan korkuyordu: "Ablam nerede, Melisa?" Ona ne diyecekti? Özlemin o bembeyaz odada, o korkunç kırmızılığın içinde nasıl kaldığını nasıl anlatacaktı?
Olduğu yere tekrar oturdu ağlamaya devam etti çok geçmeden hastane koridorunun başında özlem in annesi ve babasını belirdi. Annesi, Melisa’yı görür görmez adımlarını hızlandırdı ve kollarını ona sardı. Bu bir kucaklaşmadan çok, ayakta kalabilmek için verilen bir tutunma çabasıydı. Melisa'yı seviyordu onu kendi kızlarından hiç ayırmamıştı
"Melisa! Kızım,
Babası ise daha metanetli görünmeye çalışsa da gözlerindeki o ıslak parıltı ve titreyen çenesi her şeyi anlatıyordu. Nergis Teyze’nin hıçkırıkları Melisa’nın omzunda sarsılırken, hastanenin o keskin kokusu genç kızın boğazına düğümlendi. Melisa, kadının kollarındaki o çaresiz titremeyi hissettikçe sanki az önce klinikte gördüğü o kırmızılık tüm odayı kaplıyordu.
"Ayten'in size ihtiyacı var Nergis Teyze..." dedi Melisa, her kelime canını yakarken.
"Şu an sadece sizin yanınızda olması gerekiyor."
Annesi, Melisa’nın yüzünü ellerinin arasına aldı; gözleri, kızının arkadaşının yüzünde bir umut kırıntısı arıyordu. Melisa, Nergis Teyze’nin o yaşlı, kederli gözlerine bakamadı. Başını öne eğdiğinde, hastane zeminindeki beyaz fayanslarda az önceki kliniğin kanlı zeminini görür gibi oldu. Özlem artık yoktu. O cıvıl cıvıl klinikten geriye sadece o dondurucu sessizlik kalmıştı.
O sırada Ayten’in babası, elini karisinin omzuna koydu. Adamın eli buz gibiydi. Özlem in artık onlarla olmadığının, kelimelere dökülemeyen o korkunç vedasıydı. İki kadın, hastane koridorunun ortasında, zaman durmuş gibi birbirlerine kenetlendiler; biri evladını kaybetmenin yakıcı soğukluğunu hissederken, diğeri o dehşetin tek tanığı olmanın yüküyle sarsılıyordu.
Nergis , bir süre sonra titreyen elleriyle Melisa’dan ayrıldı. Yüzü bir anda on yıl yaşlanmış gibiydi. Hiçbir şey sormadı, sormaya dermanı kalmamıştı. Sadece gözlerini Ayten’in yattığı odanın kapısına dikti. Hayatta kalan tek kızına tutunmak için, sanki her adımında yer ayağının altından kayıyormuş gibi sendeleyerek kapıya yöneldi.

Nergis içeri girdiğinde, Melisa koridorda Ayten’in babasıyla tek başına kaldı. Adamcağız bir duvara, bir Melisa’ya bakıyor, sanki olanları zihninde bir yere yerleştirmeye çalışıyordu. Melisa, onun o çökmüş omuzlarını görmeye dayanamayarak başını çevirdi. Adam ona yaklaştı
"-Hadi kızım sende evine git. Ayten bizimle sende rahatsızsin yorulma buralarda " dedi ve içeri girdi. Ayten’in babasının bu kadar büyük bir acının içindeyken bile Melisa’yı düşünmesi, genç kızın yüreğine bir bıçak gibi saplandı. Adamın sesi o kadar yorgun, o kadar bitkindi ki; sanki her kelimesiyle biraz daha eksiliyordu. Melisa’yı evine göndermek istemesi, belki de bu karanlık hastane koridorlarında artık daha fazla masumiyetin solmasını istemeyişindendi.

Melisa, "Ama Amca..." diyecek oldu fakat kelimeler boğazında düğümlendi. Adam, cevap beklemeden elini hafifçe Melisa’nın omzuna koyup sıktı; bu bir veda ve bir teşekkürdü. Ardından, omuzlarındaki tüm dünyanın yüküyle Ayten’in odasına, hayatta kalan tek sığınağına doğru süzüldü ve kapıyı yavaşça kapattı.
Melisa, bomboş koridorda tek başına kalmıştı. Koridorun o floresan ışıkları şimdi daha çiğ, sessizliği daha ağır geliyordu. Ayakları geri geri gidiyordu. O odadan gelen hıçkırık sesleri, kapı kapalı olsa da Melisa’nın zihninde yankılanmaya devam ediyordu.
Hastanenin çıkışına doğru yürürken, her adımında özlem in odasındaki o kırmızılığı hatırlıyordu. Dışarı çıktığında, gece havası yüzüne keskin bir tokat gibi çarptı. Otoparka doğru ilerlerken, kendi arabasının anahtarını elinde sımsıkı tutuyordu ama direksiyon başına geçecek gücü kendinde bulamıyordu.Hastaneden ayrılıp evin yolunu tuttu. Direksiyonu sanki bir uçurumun kenarındaymış gibi sımsıkı tutuyordu. Eve vardığında, anahtarı kilide sokarken kapının ardındaki o tanıdık sessizlikten ilk kez korktu.
İçeri girdi, doğruca odasına çıktı ışıkları yakmadı. Karanlık, hastanenin o çiğ beyaz ışığından daha güvenli gelmişti. Çantasını hole fırlattı ve olduğu yere, kapının dibine çöktü.
Melisa, başını dizlerine yasladı. Gözlerini her kapattığında özlemin o cansız bakışlarını ve yerdeki o kan gölünü görüyordu. Bir sebebi olmalıydı, Özlem gibi masum bir kadının böyle vahşice katledilmesinin bir sebebi olmalıydı. Ama zihni cevaplar yerine sadece daha fazla soru üretiyordu.Bir sebebi olmalıydı, üzerindeki kanı gördü ve duşa girdi sıcak suyun altında küvete oturdu. Sıcak su, Melisa’nın omuzlarından aşağı süzülürken banyonun içini yoğun bir buhar bulutu kapladı. Ancak bu sıcaklık, içindeki o dondurucu üşümeyi dindirmeye yetmiyordu. Küvetin içine çöktü, dizlerini karnına doğru çekti ve suyun altındaki fayansların üzerinde yavaşça pembeleşen, sonra da akıp giden o ince kırmızı sızıntıyı izledi.
Üzerindeki kanlar akıp gidiyordu ama zihnindekiler oraya çakılı kalmıştı.

Suyun sesi, dış dünyadaki tüm gürültüyü; sirenleri, Ayten'in ailesinin feryatlarını sildi attı .. Melisa, başını arkaya yaslayıp gözlerini kapattığında suyun sıcaklığını değil, Özlem in odasındaki o ağır ve metalik kokuyu tekrar duydu. Sıcak su, cildini yakacak kadar ısınmıştı ama o hissetmiyordu bile.
"Neden?" diye fısıldadı kendi kendine. Sesi, buharın içinde kaybolup gitti. "Neden o oda, neden Özlem ?"Sıcak suyun buharı banyoyu tamamen kaplamış, içerisi nefes alınmaz bir hal almıştı. Melisa'nın bedeni, yaşadığı o devasa duygusal yükün altında daha fazla direnemedi. Başı yavaşça küvetin kenarına düştü; zihni, Özlem in odasındaki o korkunç kırmızılıktan kaçmak ister gibi kendini tamamen karanlığa teslim etti.

Melisa baygınlığın o derin boşluğunda, kendini tekrar kliniğin o sessiz koridorunda buldu. Ama bu sefer koridorlar bembeyaz değil, bir yazarın not defterindeki sayfalar gibi satırlarla doluydu. Ayaklarının altındaki kan, mürekkebe dönüşüyor ve geçtiği yerlerde harfler bırakıyordu.Melisa, baygınlığın o ağır ve puslu derinliğinde, kliniğin kan kokan koridorlarından çok daha eskiye, zihninin en karanlık çekmecesine ittiği o ana savruldu. Suyun sıcaklığı bir anda yerini metalik bir soğuğa ve parçalanan cam seslerine bıraktı.

Rüyasında değil, adeta o anın içindeydi. Kulaklarında yankılanan o korkunç asfalta sürtünme sesi, patlayan hava yastıklarının genzini yakan kokusu... Melisa, bir kaç hafta önce yaşadığı o büyük kazayı tekrar en ince ayrıntısına kadar hatırladı.
Direksiyonun başında sıkışıp kaldığı, etrafın dumanlarla kaplı olduğu o an... O zaman da tıpkı şimdiki gibi her yer kırmızıydı ama o günkü kırmızılık, özlemin odasındaki gibi durağan değil, yanan aracın alevlerinden geliyordu. Melisa, o kazadan mucizevi bir şekilde sağ çıkmıştı; ama zihni, o günün dehşetini bir savunma mekanizması olarak derinlere gömmüştü.
Şimdi, kliniğin ortasında gördüğü o vahşet, zihnindeki o eski yaranın kabuğunu koparıp atmıştı.Hafızasının karanlık dehlizlerinde kilitli kalan o kapı, özlem'in boğazındaki o kalın pençe izi gördüğü an büyük bir gürültüyle kırılmıştı. İki haftadir zihnini saran o yoğun sis, kanlı bir gerçeğe yer açarak dağılıyordu. Melisa, küvetin soğumaya başlayan suyunun içinde sarsılarak ağlarken, parçalar birer birer yerine oturmaya başladı.

İki hafta önceki o gece... Yolun ne kadar karanlık olduğu, motorun o son çığlığı ve ardından gelen o sağır edici sessizlik. Melisa, kaza anında bilincini kaybetmeden hemen önceMelisa’nın hafızasındaki o son perde, travmayla yırtıldı.iki haftadır "normal bir kaza" olduğuna inandırıldığı o gece, aslında doğaüstü bir dehşetin başlangıcıydı.

Melisa, direksiyonu kırıp uçuruma sürüklenmeden saniyeler öncesini gördü. Yolun ortasında duran şey bir insan değildi. Farların keskin ışığında beliren o devasa, tüylü ve kaslı gölge... Bir kurdun vahşetine, bir insanın zekasına sahip olan o Kurt Adam.
Gözleri, gecenin karanlığında kor gibi parlıyordu. Kaçmak için direksiyonu kırdığında, o yaratığın acımasızca gülümsediğini, pençelerini asfaltı parçalayarak yere geçirdiğini görmüştü. O yaratık oraya tesadüfen çıkmamıştı; Melisa’yı o uçurumdan aşağı bilerek sürüklemişti. Özlemin boğazındaki o ince, derin izler de insan eliyle değil, o pençelerin ucuyla bırakılmış birer "işaret"ti.

Melisa, banyonun zemininde titreyerek doğruldu. "O gerçekti..." diye inledi. "Hafıza kaybı değil, o şeyi gördüğüm için zihnim kendini kapattı."
Şimdi her şey yerli yerine oturuyordu. O duvarlardaki pençe izleri, o darmadağın edilmiş odalar... Yaratik, insani bir katil değildi. Yaratik, o gece Melisa’nın yoluna çıkan o canavardı.O gerçekti..." diye inledi. "Hafıza kaybı değil, gecelerce gördüğüm kabuslar gerçekti onlar gerçekti diyerek ağladı gördüğü kabusları hatırladı.nMelisa, yatak odasının zemininde dizlerinin üzerine çöktü; hıçkırıkları boş odada yankılanırken, iki haftadır"kabus" deyip geçtiği o sahneler, sanki bir film şeridi gibi gözlerinin önünde canlanıyordu. Zihni artık onu korumayı bırakmış, gerçekleri üzerine bir çığ gibi devirmişti.

Gözlerini her kapattığında gördüğü o sahneler... Hani rüyasında uyanmak isteyip de uyanamadığı, boğazında bir el varmış gibi nefessiz kaldığı o anlar.
O geceyi hatırladı: Arabanın takla attığı o sonsuz saniyeler
O kokuyu hatırladı: Islak tüy, bayat kan ve ormanın derinliklerinden gelen o küf kokusu.
O gözleri hatırladı: İnsan zekasıyla parlayan ama hayvani bir açlıkla bakan o kehribar rengi gözbebeklerini.
"Gerçekti..." diye fısıldadı Melisa, elleriyle kulaklarını kapattı. "Hepsi gerçekti. Özlemi o öldürdü. O kütüphanede bana saldırdı.
Kabuslarında hep aynı şeyi görüyordu: Kapkaranlık bir ormanın içinde koşuyor, arkasından gelen o ağır nefes sesini duyuyordu. Tam yaratık üzerine atılacakken kan ter içinde uyanıyordu. Ama şimdi anlıyordu; o rüyalar birer uyarıydı. Özlem’in boğazındaki o ince iz, o gece Melisa’yı kurtarmaya çalışırken yaratığın attığı imza gibiydi.