30. bölüm · KANLI İNTİKAM
29
Avcı, tam bir kaç gündür Melisa’yı gölgelerin arasından izletiyordu. , Melisa ne zaman sokağa çıksa, ne zaman okulun kütüphanesinde yalnız kalsa ya da ne zaman odasının penceresinden dışarı baksa, o görünmez gözler hep üzerindeydi. Avcı, Melisa’nın attığı her adımı, kimlerle konuştuğunu ve en çok da neyden korktuğunu adım adım not ettiriyordu.
Melisa ise bu süre zarfında defalarca arkasına dönüp bakmıştı. Bazen rüzgarın taşıdığı yabancı bir koku, bazen yerdeki yaprakların zamansız hışırtısı, bazen de ensesinde hissettiği o buz gibi nefes... "Birisi var," diye fısıldıyordu kendi kendine. "Biri beni izliyor."
Ama ne zaman durup o karanlığa dikkatle baksa, karşısında boş sokaklardan veya rüzgarda sallanan ağaç dallarından başka hiçbir şey göremiyordu. Takip ediliyordu, hissediyordu ama bu takipçi bir hayalet kadar sessiz, bir gölge kadar somutluktan uzaktı.
Bu gece, Daniel kapıdan çıkıp gittiğinde hissettiği o keskin ürperti, aslında Avcı'nın sabrının sonuna geldiğinin ve o görünmez pençelerin artık görünür olmaya hazırlandığının ilk işaretiydi. Melisa, farkında olmadan kendi etrafında dönen o kanlı çemberin tam merkezinde duruyordu.
Parti alanının parıltılı ışıklarından uzakta, ormanın en yüksek ve en sarp tepesinde zaman durmuş gibiydi. Aşağıdaki dünya, renkli ışıkların ve boğuk müziğin ritmiyle titrerken, Avcı o yüksek kayalığın ucunda, gecenin hükümdarı gibi duruyordu. Rüzgar, siyah paltosunun uçlarını hafifçe savururken, o sadece derin bir sessizlikle etrafı seyrediyordu. Bakışları, şehrin ışıklarına kilitlenmişti; sanki mesafeler onun için hiçbir şey ifade etmiyormuş gibi.
Tam o sırada, ağaçların arasından bir gölge sıyrıldı. Avcı’nın görevlendirdiği adam, adımlarını gizlemeye gerek duymadan, ama büyük bir sadakatle yanına yaklaştı. Adamın nefesi, gecenin soğuğunda küçük buharlar çıkarıyordu.
"Her şey hazır," dedi adam, sesi rüzgarın uğultusu arasında zar zor seçiliyordu. "Kaç gündür tek bir an bile gözümüzü üzerinden ayırmadık. Şu an içeride, arkadaşlarıyla birlikte. Ama o huzursuzluğu hissediyor... Onu izlediğimizi biliyor."
Avcı, başını hafifçe yana eğdi ama bakışlarını bir an bile aşağıdan ayırmadı. Dudaklarında, gecenin karanlığı kadar soğuk bir tebessüm belirdi.
"Hissetmesi güzel," diye mırıldandı Avcı. Sesi, kayaların arasından sızan sert rüzgar kadar keskindi. "Korku, avın tadını her zaman daha keskin kılar. Onu sadece izlemek yetmez; ona kaçacak hiçbir yeri olmadığını, attığı her adımın aslında bana doğru geldiğini anlamasını istiyorum."Avcı, tepenin ucunda dikilirken gözlerinde parlayan o dehşet verici ışık, sıradan bir öfke değil; nesiller boyu birikmiş, soğumuş ama asla sönmemiş bir intikam ateşiydi. Bu ateş öylesine büyüktü ki, tek bir kıvılcımıyla tüm dünyayı küle çevirebilir, ormanı ateşe verebilir ya da önündeki şehri haritadan silebilirmiş gibi duruyordu.
Ancak Avcı’nın ne dünyayla ne de o şehirle bir derdi vardı. Onun tüm nefretinin, tüm planlarının ve tüm karanlığının tek bir odağı, tek bir hedefi vardı: Kahramanın kızı Melisa.
Onun için asıl zafer, koca bir ormanı yakmak değil, Melisa’nın o güvenli sandığı hayatını, hayallerini ve masumiyetini parça parça yok etmekti. Onu sadece öldürmek istemiyordu; onu kendi içindeki o karanlık ateşte ağır ağır yakmak, her nefesinde o intikamın soğuk kokusunu hissetmesini sağlamak istiyordu.
Aşağıdaki şehrin ışıltıları Melisa’nın üzerinde parlarken, Avcı yukarıda fısıldadı:
"Dünya yanmasın ... Sadece kızın yansın. Sadece sen, sakladığın o yalanlarla birlikte küle dön."
Gözlerindeki kehribar parıltı, intikam ateşiyle birleşince ortaya çıkan o ürpertici renk, yaklaşan fırtınanın en net habercisiydi. Avcı, elini kayalığın sert yüzeyine bastırdı ve son emrini vermek üzereyken durdu. Melisa’nın yanmasını izlemek, onun için yıllardır beklediği tek ve en büyük şölendi.. 1.80 boyu ve geniş, kalıplı cüssesiyle gecenin karanlığını daha da koyulaştıran bir kuleyi andırıyordu. Üzerindeki siyah palto rüzgarda sertçe dalgalanırken, o heybetli duruşu sadece fiziksel bir güç değil, aynı zamanda etrafa yayılan mutlak bir korku ve otorite simgesiydi. Ormanın en yırtıcı hayvanları bile onun bu heybeti karşısında sessizliğe gömülmüş, bu devasa gölgenin nefretini solumaktan çekinir hale gelmişti.Yumruklarını sıktığında parmak boğumlarından gelen çatırtı, zihnindeki planın soğuk ritmiyle birleşiyordu.
"Melisa..." diye mırıldandı, sesi toprağın altından gelen bir gürültü kadar derindi. "Ona öyle bir darbe vuracağım ki, öyle bir canını yakacağım ki; nefes aldığı her saniye ona bir yük, attığı her adım bir azap olacak."
Dudaklarında acımasız ve keskin bir gülümseme belirdi. Bu, sadece bir ölüm fermanı değildi; bu, ruhun yavaş yavaş parçalanışının vaadiydi.
"Sonunda öyle bir noktaya gelecek ki," diye devam etti, sesi intikamın en saf haliyle titreyerek, "kurtuluşun bende olduğunu sanacak. Ölmek için ayaklarıma kapanacak, o son darbeyi indirmem için bana yalvaracak. Ama ben... Ben onun acısının bitmesine bu kadar çabuk izin vermeyeceğim."
Avcı’nın gözlerindeki o cehennem ateşi, gece mavisi elbiseli kızı hedef almıştı bile. 1.80’lik cüssesiyle ormanın tepesinden aşağıya, avına doğru bakarken; Melisa’nın dünyasının üzerine çökecek olan o devasa yıkım, artık sadece bir zaman meselesiydi.Gece yarısına gelmişti . Partinin yapıldığı alanın etrafını saran o yoğun karanlık, artık sadece ağaçları değil, yaklaşan felaketi de gizliyordu.
Parti evinin bahçe kapısında, siyah camlı araçlar sessizce belirdi. Kapılar neredeyse hiç ses çıkarmadan açıldı ve gölgelerin arasından o devasa silüet yükseldi.
Avcı, 1.80'lik heybetli cüssesiyle, gecenin kalbinden süzülüp gelen bir kabus gibi adamlarının önünde durdu. Adamları, aldıkları emir gereği çevreye birer gölge gibi dağılıp her çıkışı tutarken, Avcı ağır adımlarla bahçenin en karanlık köşesine, evin büyük pencerelerini gören o noktaya ilerledi.
Gözleri, içerideki ışık selinin tam ortasına odaklandı.
Oradaydı. Melisa, o gece mavisi elbisesinin içinde, başına geleceklerden bihaber bir şekilde arkadaşlarıyla gülüp eğleniyordu. Bir şeyler anlatıyor, ellerini heyecanla hareket ettiriyor, yüzündeki o masum tebessümle etrafına neşe saçıyordu. Selin’le şakalaşırken attığı o neşeli kahkaha, dışarıdaki buz gibi havada bekleyen Avcı’nın kulağına kadar ulaştı.
Avcı, onu uzaktan izlerken gözlerini bir an bile kırpmadı. Melisa’nın o gamsız mutluluğu, Avcı’nın içindeki intikam ateşine adeta körükle gidiyordu. Yumruklarını sıktı; üzerindeki paltonun kumaşı gerildi.
"Gül Melisa," diye geçirdi içinden, sesi zihninde yankılanan karanlık bir yemin gibiydi. "Son kez gül. Çünkü birazdan o sesin kahkaha için değil, merhamet dilenmek için yükselecek. Senin o parıltılı dünyanı, o sahte mutluluğunu kendi ellerimle yerle bir edeceğim."
Avcı, elini ceketinin iç cebine atıp beklediği işareti vermeden hemen önce, Melisa sanki bir şey hissetmiş gibi aniden pencereye doğru baktı. Gülümsemesi yüzünde asılı kalırken, Avcı gölgelerin derinliğinde sakince durmaya devam etti. Av, henüz avcıyı göremiyordu ama nefesini ensesinde hissetmeye başlamıştı.Melisa’nın o gamsız kahkahası rüzgarla birlikte kulağına ulaştığında, Avcı’nın göğüs kafesinde yıllardır kaskatı kesilmiş olan o taş kütlesi aniden sarsıldı. Gözlerindeki o saf nefretin arkasına, derin ve kanlı bir kuyu gibi sakladığı o hatıra sızdı.
Bundan tam 19 yıl önce...
Daha bir günlükken, dünyayı gormesine bile izin verilmeden koparılan kızı geldi aklına. Kahraman’ın elleriyle, o kör hırsı ve merhametsizliğiyle yok ettiği kendi canı, kendi kanı... Avcı, öz kızının yüzünü bir kez bile görememişti. Ona dokunamamış, kokusunu içine çekememiş, gözlerinin rengini bile öğrenememişti. Kahraman, ondan sadece bir evladı değil, bir babanın sahip olabileceği tüm geleceği çalmıştı.
Melisa’ya bakarken, onun her gülüşünde kendi kızının hiç atamadığı o kahkahaları duyuyordu. Onun aldığı her nefes, kendi kızının yarım kalan nefesinin çalınmış bir parçası gibiydi. 19 yıldır bu an için yaşayan o devasa adamın yüreği, evlat acısıyla bir kez daha kavruldu.
"O bir günlük bile değildi Melisa," diye fısıldadı karanlığa doğru, sesi bu kez hiddetten değil, derin bir kederden titriyordu. "Sen ise 19 yıldır onun hayatını yaşıyorsun. Kahraman seni el üstünde tutarken, benim kızım mezarı bile olmadı."
Avcı’nın gözlerindeki intikam ateşi, bu acı hatırayla birlikte sönmek yerine daha da harladı; ama bu sefer ateşe simsiyah bir keder eşlik ediyordu. Melisa’nın o masum, hiçbir şeyden haberi olmayan neşesi, Avcı için dünyanın en büyük adaletsizliğiydi.
"Kızımı göremedim," dedi dişlerinin arasından, "ama senin sonunu en ön sıradan izleyeceğim. Kahraman’a evlat acısı neymiş, o bir günlük bebeğin intikamı nasıl alınırmış göstereceğim."
Yumruğunu yanındaki ağacın gövdesine öyle bir vurdu ki, ağacın kabukları çatladı. O 1.80'lik dev cüsse, 19 yıllık bir yasın ve dinmek bilmeyen bir öfkenin altında ezilse de, gözlerini avından ayırmadı. Melisa içeride dans ederken, dışarıda bir baba, hiç tanımadığı kızının hesabını sormak için pusuya yatmış bekliyordu.Parti evinin kapısı gıcırtıyla açıldığında, dışarı süzülen sarı ışık Avcı’nın gölgeler içindeki yüzünü kısa bir anlığına aydınlattı. Melisa, yanında bir arkadaşıyla birlikte bahçeye çıktı. Aralarında geçen konuşma kısaydı ama samimiyetleri aradaki mesafeden bile seçilebiliyordu. Sonunda birbirlerine sıkıca sarıldılar; bu, veda eden iki dostun sıcak kucaklaşmasıydı.
Avcı, bu sahneyi izlerken gözlerini kıstı. Melisa’nın o parıltılı elbisesi içindeki masumiyetiyle, bir başkasına bu kadar içten dokunması, onun zihnindeki nefret duvarlarına çarpıyordu. Kahraman’ın kızının bu kadar "insan" olması, bu kadar sevilmesi ve sevebilmesi, onun adaletsizlik duygusunu daha da tetikliyordu.
Bakışlarını kucaklaşan ikiliden ayırmadan, hemen arkasında bir gölge gibi duran adamına doğru başını hafifçe çevirdi. Sesi, buz tutmuş bir gölün çatlaması gibi soğuk ve sertti:
"Bu kim?" diye sordu. "Melisa’nın bu kadar yakınında olan bu herif kim?
Adamı, fısıltıyla cevap verdi: "Efendim, o..."
Avcı, gelen cevabı dinlerken Melisa’yı izlemeye devam etti. Onun sarıldığı her kişi, onun güvendiği her omuz, Avcı’nın yıkacağı o sahte cennetin bir parçasıydı. Melisa o an kucaklaştığı arkadaşıyla vedalaşırken, aslında hayatındaki huzurlu günlerin sonuncusuna sarıldığından habersizdi. Avcı'nın 1.80'lik heybeti, gecenin karanlığında biraz daha büyüdü; intikam planına eklenecek yeni bir isim, yeni bir zayıf nokta daha bulmuş olabilirdi.
" Bu Daniel efendim," dedi adamı, sesindeki mekanik tonu koruyarak. "Yurt dışından gelen bir değişim öğrencisi. Melisa’nın buradaki en yakın arkadaşlarından biri,
diyebiliriz."Güzelll..." diye fısıldadı Avcı. Sesi, bir avın boğazına dolanan ipin çıkardığı o hafif hışırtı gibiydi. "Çok güzel."
Kendi kızının hiç arkadaşı olmamıştı. Hiç kimse ona sarılamamış, hiç kimse ona "yakınım" diyememişti. Melisa’nın bu kadar çok seviliyor olması, Avcı’nın içindeki o adalet terazisini iyice sarsıyordu.
"Demek en yakını o," dedi Avcı, gözlerini Daniel’ın üzerine dikerek. "Demek ona güveniyor. Kahraman, kızını bir fanusun içinde sakladığını sanıyor ama canından çok sevdiği bu kızın etrafındaki herkes, aslında benim ona ulaşmam için birer basamak."
Avcı, Daniel’ın partiden uzaklaşan silüetine ve Melisa’nın kapı eşiğindeki yalnız kalışına baktı. 1.80’lik cüssesiyle karanlığın içinde biraz daha dikleşti.
"Daniel’ı takibe alın," diye emretti soğuk bir sesle. "Melisa’nın canını yakmadan önce, etrafındaki bu 'güvenli' duvarları tek tek yıkacağız. Önce yalnız kalacak, sonra çaresiz... En sonunda da o kucağına sığındığı dostlarının ona yardım edemeyeceğini gördüğünde, ölmek için karşımda diz çökecek."
Melisa içeri girip kapıyı kapattığında, Avcı hala dışarıda, o karanlık ağaçların altında duruyordu. Daniel gitmişti, kapılar kapanmıştı ama Avcı’nın o intikam dolu bakışları, evin duvarlarını delip geçecek kadar keskindi.huzursuzluk yüzünden sabaha karşı ancak dalabilmişti. Selin’in sabah ona baktığında mışıl mışıl uyuduğunu görmüş ve dokunmamisti oda duymamış, ağır bir uykuya teslim olmuştu.
Uyandığında güneş çoktan yükselmiş, saatin kadranı korkutucu bir noktaya ulaşmıştı. Alelacele üzerine bir şeyler geçirip, o parıltılı gecenin yorgunluğunu silmeye çalışarak evden fırladı. Okulun büyük kapısından içeri girdiğinde, koridorlardaki o derin sessizlik dersin çoktan başladığının kanıtıydı. Tam sınıfın kapısına doğru yönelmişken, kulakları sağır eden o keskin teneffüs zili çaldı.
Saniyeler içinde kapılar açıldı ve koridorlar öğrenci kalabalığıyla dolup taştı. Melisa, kalabalığın ortasında bir an duraksadı. Üzerinde hâlâ dün geceki o tuhaf gerginliğin kalıntıları vardı.Melisa, koridordaki öğrenci akınına karşı ayakta durmaya çalışırken, bir anda önünde beliren gölgeyle adımları birbirine dolandı. Başını kaldırdığında, okulun en disiplinli ve sert ismi olan Matematik öğretmeni Mehmet ile göz göze geldi.
Hoca, gözlüklerinin üzerinden Melisa’ya öyle bir bakış fırlattı ki, Melisa bir an için tüm o gizemli olayları unutup okulun o soğuk gerçekliğine geri döndü. Hocanın elindeki kalın not defteri, Melisa’nın geç kaldığı her dakika için sanki bir ceza fermanı gibi sıkıca kavranmıştı.
"Melisa Hanım?" dedi hoca, sesi koridordaki gürültüyü bıçak gibi kesen bir tonda. "Ders biteli saniyeler oldu ve siz ancak teşrif edebildiniz. Matematik, uykudan daha az mı önemli yoksa dün geceki partinin yorgunluğu denklemlerden daha mı ağır bastı?"
Melisa, hocanın kızgın bakışları altında ezilerek kekeledi. "Hocam, çok özür dilerim... Ben, yani...
Hoca
-Bir dahaki sefere o limana sığınmadan önce, kaçırdığın konunun sınavdaki ağırlığını bir düşün derim. "
Bu arada Selin ve Ali yanlarina geldi
Selin
-"Hocam bir daha olmaz özür dileriz "
Matematik öğretmeni, Selin’in araya girmesiyle daha da sinirlenmiş gibi göründü. Bakışlarını Melisa’dan ayırıp Selin’in üzerine diktiğinde, koridordaki hava buz kesti.
"Kes sesini! Onun avukatı mısın sen?" diye gürledi hoca. "Her hatanın arkasında bir suç ortağı gibi bitmenizden bıktım. Melisa kendi cevaplarını verebilecek yaşta, senin o gereksiz sadakatine ihtiyacı yok."
Selin, hocanın bu sert çıkışıyla bir an afallayıp geri adım atarken
Öğretmen, elindeki dosyayı sanki bir silahmış gibi koltuğunun altına iyice sıkıştırdı ve o keskin bakışlarını üçünün üzerinde gezdirdi. Koridorun uğultusu, hocanın otoriter duruşu karşısında bıçak gibi kesilmişti.
"Son kez söylüyorum," dedi sesi koridorun taş duvarlarında yankılanarak. "Bir daha benim dersime geç kalırsanız, bahaneniz ne olursa olsun sıfırı yersiniz. Bu okulun kuralları sizin keyfinize göre esnemez.yavaşça Melisa’ya doğru döndü. Bakışları, az önceki genel öfkesinden daha kişisel, daha delici bir hal almıştı. Koridordaki gürültü bu ani dönüşle birlikte bıçak gibi kesildi.
"Özellikle de sen, Melisa," dedi hoca, sesini biraz daha alçaltarak ama her kelimenin üzerine basarak. Bakışları genç kızın dolan gözlerinde bir an bile takılı kalmadı. "Bugünkü dersinden 0 aldın. Bu da hem sana hem de diğerlerine bir ders olsun. Disiplin, yetenekten daha önce gelir."
Melisa, duyduğu kelimelerin ağırlığıyla sarsıldı. Zaten dün geceden beri üzerinde olan o görünmez baskı, ve üzerine çöken o tanımlanamayan korku, bu haksız cezayla birlikte birleşmişti. Boğazında bir düğüm oluştu, elleri titremeye başladı. Koridorun ortasında, o kadar öğrencinin önünde bu şekilde küçük düşürülmek ruhunu paramparça etmişti.
Gözleri doldu, görüşü bulanıklaştı. olduğu yerde küçüldüğünü hissediyordu.
Selin hemen Melisa’nın yanına sokulup kolunu tuttu,Melisa’nın gözleri artık tamamen dolmuştu, etrafındaki kalabalık bir sis perdesinin arkasında kalmış gibiydi. Boğazındaki o sert düğümü yutkunarak aşmaya çalıştı ve titreyen bir sesle hocanın arkasından seslendi:
"Yapmayın hocam... Lütfen," dedi, sesi neredeyse bir hıçkırık gibi çıkmıştı. "Bu not tüm senemi etkiler, bütün ortalamamı düşürür. Lütfen bir şans daha verin."
Matematik öğretmeni, koridorun sonunda durdu ama arkasını dönmedi. Sadece başını hafifçe yana eğerek, o buz gibi sesiyle kelimeleri kurşun gibi fırlattı:
"Yaptım bile."
Bu iki kelime, Melisa’nın kulaklarında bir ölüm fermanı gibi yankılandı. Melisa’nın dünyası başına yıkılmak üzereyken, koridorun diğer ucundan yankılanan o tok ve otoriter ses, ortamdaki tüm gerginliği bir bıçak gibi kesti.
"Neyi yaptınız Mehmet hocam?"
Herkes, sesin geldiği yöne doğru başını çevirdi. Gelen, okulun en sevilen ama bir o kadar da ağırlığı olan İngilizce öğretmeni Arthur’du. Mehmet Hoca’nın aksine, Arthur Hoca her zaman adaleti ve soğukkanlılığıyla tanınırdı. Omuzları dik, bakışları ise bir o kadar keskindi.
Mehmet Hoca duraksadı, yüzündeki o sert ifade bir anlığına yerini şaşkınlığa bıraktı. Arthur Hoca, ağır adımlarla Melisa ve diğerlerinin yanına doğru ilerledi. Gözleri bir anlığına Melisa’nın ağlamaklı yüzüne, titreyen ellerine kaydı ve ardından tekrar Mehmet Hoca’ya odaklandı.
"Bir öğrencinin tüm senesini etkileyecek bir karardan bahsediyorduk sanırım," dedi Arthur Hoca, sesi sakin ama sorgulayıcıydı. "Koridorun başından bile duyuluyor bu katı kuralınız. Bir geç kalma için bu kadar ağır bir bedel ödetmek bizim eğitim anlayışımıza ne kadar sığıyor?"
Mehmet Hoca, dişlerini sıkarak cevap verdi: "Disiplin Arthur bey, disiplin her şeyden önce gelir. Kuralları esnetirsek bu çocukların sonu ne olur sanıyorsun?"
Arthur Hoca, Melisa’nın önüne geçerek onu korumacı bir tavırla arkasına aldı. Melisa, Arthur Hoca’nın o güven veren duruşuyla biraz olsun nefes alabildiğini hissetti.
"Disiplin, korkuyla değil saygıyla inşa edilir,"Mehmet Hoca’ya doğru bir adım daha attı. Sesi her zamankinden daha emin ve otoriterdi:
"İzin verin, bu durumu daha makul bir şekilde açıklayayım Mehmet Bey," dedi, gözlerini bir an bile kırpmadan. "Onu ben görevlendirdim. İngilizce projesiyle ilgili halletmesi gereken küçük ama önemli bir işi vardı. Kimseye bahsetmemesini, sessizce halletmesini özellikle ben istedim. Geç kalmasının sebebi benim."
Mehmet Hoca, duydukları karşısında bir an duraksadı. Arthur Hoca’nın bu kadar net ve korumacı bir tavır takınacağını tahmin etmemişti. Melisa ise şaşkınlıktan neredeyse nefes almayı unutmuştu; Arthur Hoca’nın neden böyle bir yalan söyleyerek kendisini koruduğunu anlayamıyordu ama içindeki o büyük enkazın altından çekilip çıkarılmış gibi hissediyordu.
Mehmet Hoca, hırsla elindeki dosyayı sıktı. "Eğer öyleyse Arthur Bey, bunu daha önce söylemeliydi," dedi, sesi hâlâ öfkeli ama biraz daha kontrollüydü. Arthur Hoca’nın bu müdahalesini otoritesine bir saldırı olarak gördü. Elindeki dosyayı parmak boğumları beyazlayana kadar sıkarak Arthur’a doğru bir adım yaklaştı.
"Kendi dersinizde görevlendirme yapın Arthur Bey, benim dersimde değil!" diye gürledi. "Benim sınıfımın düzeni, sizin İngilizce projelerinizden çok daha mühim. Bir daha sakın benim ders saatime müdahale etmeyin."
Arthur Hoca, ortamdaki tansiyonu daha fazla yükseltmemek adına ellerini hafifçe iki yana açtı. O tok sesi bu kez geri adım atar gibi yumuşak ama yine de mesafeliydi:
"Haklısınız Mehmet Bey, düşünemedim. Kusura bakmayın, özür dilerim," dedi sakince. "Acil bir durum olduğu için nezaket kurallarını atladım sanırım. Bir daha tekrarlanmayacak."
Mehmet Hoca, Arthur'un bu hızlı ve soğukkanlı özrü karşısında söyleyecek söz bulamadı. İstediği zaferi almış gibi görünse de, Arthur’un bu kadar kolay geri adım atması onu daha da huysuzlandırmıştı. Burnundan sert bir nefes vererek, Melisa’ya son bir kez "şanslısın" der gibi bakıp koridorun karanlığında gözden kayboldu.
Hoca uzaklaşır uzaklaşmaz Selin ve Ali derin bir nefes verdi. Melisa ise hâlâ şoktaydı. Az önce bütün hayatı elinden kayıp gidiyormuş gibi hissederken, Arthur Hoca’nın bu manevrasıyla kurtulmuştu.
