9. bölüm / 27
BİR SİPER UZAK 18. BÖLÜM
Bölümler 27Şu an: 8. BÖLÜM
- 1 GİRİŞ623 kelime
- 2 1. BÖLÜM5.593 kelime
- 3 2. BÖLÜM5.708 kelime
- 4 3. BÖLÜM4.882 kelime
- 5 4. BÖLÜM7.102 kelime
- 6 5. BÖLÜM2.572 kelime
- 7 6. BÖLÜM4.680 kelime
- 8 7. BÖLÜM5.875 kelime
- 9 8. BÖLÜM3.777 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 9. BÖLÜM5.220 kelime
- 11 10. BÖLÜM7.916 kelime
- 12 11. BÖLÜM4.697 kelime
- 13 12. BÖLÜM5.763 kelime
- 14 13. BÖLÜM4.173 kelime
- 15 14. BÖLÜM2.827 kelime
- 16 15. BÖLÜM3.073 kelime
- 17 16. BÖLÜM2.605 kelime
- 18 17. BÖLÜM3.063 kelime
- 19 18. BÖLÜM3.643 kelime
- 20 19. BÖLÜM5.075 kelime
- 21 20. BÖLÜM3.946 kelime
- 22 21. BÖLÜM2.212 kelime
- 23 22. BÖLÜM5.169 kelime
- 24 23. BÖLÜM3.140 kelime
- 25 24. BÖLÜM4.880 kelime
- 26 25. BÖLÜM8.154 kelime
- 27 GELECEK KİTAP ALINTISI89 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Gözlerinde erimek
Sevmekse eğer
Sevmiştim galiba”
…
Canan Tan
1 Haziran 2002 / ANKARA
Genç kız her zamanki sorunsalını yaşıyordu: Uykusuzluk. Geceleri yattığında kolay kolay uyuyamıyordu. Beceremiyordu. Üstelik o gece, ona kızacak bir gürültüsü de yoktu.
Sinirle yataktan doğruldu Zeynep. Gözleri alışmıştı artık o karanlığa. Bu sefer saat umurunda değildi. Artık bakmayı bırakmıştı saatlere. Anlamıştı artık babasının saklandığı yerden çıkmayacağını. Anlamıştı artık toprakta saklanmaya devam edeceğini…
Yaz ayına girdikleri için üzerinde olan pikeyi usulca kaldırıp çekti üzerinden. Bacaklarını da yatağında sarkıttığı esnada kapalı olan kapısının altında hafif bir ışık fark etti. Biri uyanıktı. Ev ona Pazar gibi kalabalıktı. Her odadan birinin çıkmasından sıkılmıştı artık.
Yatağından kalkıp kapıya doğru adımladı ve kapının hemen önüne gelince durdu. Kulağını kapıya dayayıp dışarıda ses olup olmadığını dinlemeye başladı. Ancak ses yoktu. Buna kaşlarını çatmadan edemedi. Doğrulup kapının kolunu aşağı bastırıp açtı. “Umarım açık unutmamışsınızdır.” diye mırıldandı kendi kendine. Açık unuttularsa tüm hevesi kaçacaktı çünkü.
Uyuyan diğer ev halkını uyandırmamak için sessizce ilerledi. “Lütfen uyanık ol abi.” diye az önceki gibi fısıltıyla konuştu Zeynep. Ama bilmediği bir şey vardı: Kerem, kardeşinin uyuyamadığını zaten biliyordu. Bu yüzden her gece uyanık beklerdi. Okul olsa da olmasa da, yorgun olsa da olmasa da… Çünkü Zeynep’in er ya da geç yolunun ona tekrar düşeceğini bilirdi.
Zeynep, ışığı yanan salona ulaştığında istediği manzara ile karşılaştı. Abisi kollarını göğsünde kavuşturmuş, gülümseyerek onu bekliyordu. “Nöbet bölgesini terk etmiş bir asker görüyorum.” diyor aynen bir komutan edasıyla.
“Uyuyamadım.” diyor Zeynep, gözlerini kaçırdığı esnada. Kardeşinin bu dediğine gülümseyen Kerem, elini kaldırıp hafifçe hemen yanında, koltuğa vuruyor.
“Gel bakalım asker, rapor yazacağız.” Asker diyordu çünkü rütbe vermek istemiyordu. İstemiyordu çünkü her türlü rütbeyi yapacağına ve yakışacağına emindi.
Zeynep, abisinin yanına gelip usulca oturdu. “Babam olsa,” dedi fısıltıyla. “Şimdi ‘Hadi gözüm, devriye sende.’ derdi.” Durdu Kerem. Babaları Harun, Kerem’le oynarken ve yatma saati geldiğinde böyle deyip gönderirdi yataklara. Zeynep’e hiç dememişti ama Zeynep, bunu bir yerlerden hatırlıyordu. Harun, kızına bunu hiç dememekle birlikte kızına bir şeyler de öğretemeden gitmişti. En acısı da Zeynep de bunun farkındaydı…
Kerem, yutkunduktan hemen sonra sağındaki bir yastığa uzanıp alıyor. “Ciddi bir sorun var, asker.” diyor aynı komutan edasıyla. “Düşman unsurlar salona sızmış olabilir.” diyerek de olmayan bir şeyi rapor ediyordu. “Hazır mısın?”
Zeynep’in anında bakışları parladı. Anlamıştı ne olacağını. Yastık savaşı! “Hazırım!” diyor kendisi de yastık alırken.
“Ama sessiz oluyoruz. Düşmanlar bizi fark etmesin.” Aslında düşman dediği şey annesiydi. Fark etmesin dediği şey de uyanmasındı. Yani Kerem, dikkat et annem uyanmasın, dinlensin diyordu. Zeynep de anlamıştı bunu. Başıyla onaylamıştı.
Kerem, kardeşinin kafasına elindeki yastığı hafifçe fırlatır. Zeynep de aynısını yaptığında salonda kısa sürede bir kaos çıkar. Sessizce gülerler, sessizce didişirler ama eğlenirler. Çocukça bir neşeyle dövüşürler o yastıklarla.
Birkaç yastığı yemiş olan Kerem, en sonunda “Vuruldum!” diyor fısıltıyla, aynı zamanda nefes neese. Zeynep, elindeki yastığı da abisinin kafasına fırlatıp isabet ettirince kıkırdıyor Kerem. Kıkırdadıktan hemen sonra da koltuğa yaslanıyor.
“Vuruldun, ama görev tamam.” diyor Zeynep. Sonrasında abisinin yanına usulca geliyor. Kerem, kardeşinin ne yaptığını anladığında gülümsüyor. Sol kolunu hafifçe kaldırıp göğsünde yer açıyor. Zeynep, başını abisinin omzuna koyduğunda Kerem de kolunu kardeşinin bedenine sarıyor.
“Düşünüyorum da,” diyor Zeynep gözlerini kapatırken. “Sence babam bizi görüyor mudur?”
Kerem, sessizce kardeşinin saçlarına bir öpücük konduruyor, ardından da omzunu usulca sıvazlamaya başlıyor. “O bizi her zaman görüyor, Zeyno.” Hemen ardından kardeşinin sıvazladığı omzunda olan elini kaldırıp kardeşinin başına koyup saçlarını okşamaya başlıyor Kerem. “Hatta, şimdi, tam şu an oturup nöbetimizi izliyordur.” diyor Kerem başını geriye yaslarken.
“Keşke büyümeseydik abi.” diyor Zeynep çoktan uyuklamaya başlarken.
“Büyümeseydik,” dedi Kerem gözlerini kapatırken, kardeşinin saçlarını hala okşamaya devam ederken. “Hep çocuk kalsaydık.”
***
27 Aralık 2022 / ANKARA
“Ne demek Yüzbaşı kendini feda etti? Ne demek Yüzbaşı, kendinden önce seni düşündü?” diye patlama yaşıyor telefonun ucundaki abim. Caner abi, onun abartılı tepkilerine gülmekten ikiye yarılırken ben de göz devirmekten yorulmuştum.
“Bitti mi söylenmen?” diye soruyorum sinirle.
“Bitmedi!”
“Siktir git!” Bu dediğime de kahkahayı basıyor Caner abim. Evet, abimle birbirimize ana avrat söver, sonra gene yan yana savaşırdık. Ne güzel bir ilişki!
“Düne kadar sövüyordun adama. Sarılmak ne?” diye soruyor. Olabilir, olabilir. Ama kendini feda etmişti yani.
“Ya ne bileyim?” diyorum yüzümü ellerimle avuçlarken. “Caner abi sus!” diyorum ona da sinirle.
“Ve Caner hiçbir bok yapmadı, öyle mi?” diyor gene tüm siniriyle. “Lan ben seni bunun için mi gönderdim?” diye soruyor. Hoparlörde olan telefonda, Caner abim, abimin gür sesini duyunca sırıtmayı bırakıyor. Allah’ım sesi yeter!
“Şöyle, Binbaşım-”
“Neyle, Başkomiserim?” diye anında köşeye sıkıştırıyor abim. Canım abim! Kumralım! Paşam! Her şeyim…
“Ben gayet gözlerimle tehdit ettim!” diye savunuşa geçiyor Caner abim. “Zeynep şahidim.” Bu dediğine sırıtıyorum. Yanında kahkahayı patlattığım nadir insanlardandı Caner abim. Adı üstünde abim.
“Ya onu bunu boş verin,” diyorum ciddileşirken. “Biz hastanedeyiz. Yüzbaşı ve Ali Astsubay için geldik. Görünürde bir şeyleri yok ama Mert’i kıramadılar.” diye açıklama yapıyorum. “Ben sizi daha müsait bir zamanda arayı tekrar rapor veririm, komutanım.” diyorum abime. Kısa bir sessizlikten sonra onayladığına dair bir mırıltı çıkartıyor.
“Eve geçince ara.”
“Emredersiniz.” Uzatmadan kapatıyorum telefonu. Caner abimle de konuşmadan timin yanına ilerliyorum. Kaan’ın sözlüsü Sena, Ali ve Ömer Yüzbaşıyı muayene etmiş gibi görünüyordu. Sadece Yüzbaşının kaşında bir açılma vardı. Onu da içeride kaos yaratıp iftira attığı adam yapmıştı. Ben gittikten sonra olmuş olay.
Ali ayakta, Yüzbaşı da Sena’nın işini kolaylaştırmak için sedyede oturur durumdaydı. “Geçmiş olsun, Astsubayım.” diyorum Ali’nin yanında durduğum esnada. Başıyla teşekkür ederken başımı, duyduğum hafif bir bağırışa çeviriyorum. Hasta yakını olduğunu düşündüğüm bir adam, hemşire olduğunu düşündüğüm bir kadına bağırıyordu. Bu duruma istemeden kaşlarımı çatarken aynı istemsizlikle adama kitleniyorum.
Şaşırtıcı taraf, kadın da ses etmiyordu. Ya da etmeye zaman bulamıyordu. “Sen kimsin de bana emir verirsin lan?” diyor adam gür bir sesle. Kadın tam ağzını açıp bir şeyler söyleyecekti ki adamın kaldırdığı eli ile susuyor. “Ne biçim doktorsun lan sen?” Ah peki. Benim olaya el atma zamanım geldi!
Olacakları umursamadan Ali’nin yanından hızlı adımlarla ayrılıp olay yerine doğru ilerliyorum. İlerliyorum iyi hoş, ama hemen arkamda bir adım sesi daha duyuyorum. Timden mi, değil mi umurumda değildi o an. Umurumda olan tek şey o kadın.
Ben, bir kadının yardım çığlını umursamayan adamdan bir yumrukla ayrılmış insanım. Sevgilimden. Yumrukla. Tek yumrukla dudağını patlatarak ayrılmış bir kadındım. Sevgilim denecek ite acımamıştım, bu piçe mi acıyacaktım?
“O eli bir daha kaldırsana.”
“Ne dediysen tekrar etsene.”
Arkamdan gelenin bir kadın olduğunu o an fark ediyorum. Başımı hemen sağıma, kadının olduğunu o an fark ediyorum. Bana yetişmişti ve göz göze gelmiştik. Umurumda değildi kim olduğu. Kadın mı, kadın. Sever mi, sever. Siker mi, siker.
İkimiz de önümüze döndüğümüzde adam, ben ve yanımdaki kadına anlamsız gözlerle bakıyor. Yanımdaki kadın, az önce hakarete uğrayan kadının yanına “İyi misin Derya abla?” diyerek giderken, ben de adama doğru ilerliyorum.
Üzerine doğru ilerlediğimi gördüğünde geriye doğru bir adım atıyor. “Ne o? Üniformamdan mı korktun, yoksa benden mi?” diye soruyorum yakasına yapışırken. “Ben az önce ne dediğini duymadım. Tekrar etsene.”
“Komutanım-”
“Siktir git.” Bence gayet açıktım. Gitmesi için tuttuğum yakasını da bırakıyorum. Yutkunup hızlı adımlarla yanımızdan uzaklaşırken ben, arkasına bakmadan kendimi alamıyorum.
“İyi misin, Derya?” diye soran Sena ile başımı çevirip bakıyorum hemşire hanıma. Sena da gelmişti. Başımı çevirip time baktığımda hepsinin ayakta, bu tarafa baktığını görüyorum. Bunu da umursamadan önüme dönüyorum.
“İyiyim.”
“Dokundu mu, vurdu mu?” diye soruyor peşime takılan kadın. Yaş olarak benden küçüktü, yirminin başlarında veya ortasında. Hemşireden de küçüktü. Boyu hemen hemen benimle aynıydı. Benden iki santim falan kısaydı.
“Yok, iyiyim Hale.” diyor hemşire.
“Niye savunmadın kendini?” diye soruyorum onu baştan aşağı süzerken. Süzmem bittikten sonra da istemeden göz göze geliyoruz. Otuzlu yaşlarının başında olduğu kesindi, büyüktü benden.
“Konuşunca suçlu oluyorum.” diyor gözlerini kaçırırken.
“Susunca da haksız.” Tekrar göz göze geliyoruz. Yeşil olan gözleri ona çok yakışmıştı. Ona doğru bir adım atıyorum. “Hakkını yedirme. Çünkü benim haksızlığa tahammülüm yoktur hemşire hanım. Seni daha güçlü görmek isterim.” diyorum hafifçe tebessüm ederken.
“Teşekkür ederim, komutanım.” diyor benim gibi tebessüm ederken. Sağ elimi tanışmak için uzatıyorum ona.
“Zeynep.” Uzattığım elimi sıktıktan sonra tebessümü büyüyor.
“Derya.” Aynısı bende de olurken onu başımla onaylayıp elimi çekiyorum.
“Timim bekler. İyi akşamlar.” diyorum ve onları arkamda bırakıp time doğru ilerliyorum…
***
29 Aralık 2022 / ANKARA
Bir gün içerisinde tüm aksiyonları yaşadıktan sonra aksiyon kalmamıştı bugüne. Timle yemekhanede oturmuş, emekli olunca ne yapsak muhabbetine maruz kalıyordum. Gerçekten emekliliklerini düşünüyorlardı. Emre, tatlıcı mı yoksa kuru yemişçi mi açsa diye timden oy topluyordu!
Önümdeki çay bardağına bakıp iç çekiyorum. Sıkıldım. Tamam, kurdukları hayaller güzeldi ama ben o zamanları görebileceğime inanmıyordum. Yine de Allah bilir.
Hemen sağımdaki sandalye çekilince başımı çevirip o yöne bakıyorum. Ben bakana kadar çoktan çektiği sandalyeye oturmuş olan Ömer Yüzbaşı ile göz göze geliyorum. Şu son olaydan sonra eskisi gibi değildi. Gelip konuşuyor, nadir de olsa gülümsüyordu. Şimdi de o zamanlardan birindeydik.
Ben, yine de işimi sağlama alıp o konuşmadıkça konuşmuyordum. Bence en doğrusu buydu. Gene öyle olacaktı, o konuşmadan konuşmayacaktım. Bu yüzden başımı çevirerek önüme dönüyorum. “Kaldın mı bunların muhabbetine?” diye soruyor. Sesindeki resmiyet gitmişti o an. Başımla onaylamakla yetiniyorum. Derin bir nefes alarak dikkatimi ona vermem gerektiğini işaret ediyor. Ben de başımı çevirip ona bakıyorum. “Yeniden başlayalım mı?”
“Neye?”
Sağ elini bana uzatırken gözlerimin içine bakıyor. Peki. Sanırım şu gözlere bir çare bulmamız gerek! “Yüzbaşı Ömer Arslan.” diyerek sanki yeniden tanışmışız gibi konuşmaya başlıyor. “Sertim, ketumum. Ama güvenirsem, kolay kolay bırakmam.” Tek kaşımı kaldırıp alayla sırıtıyorum. Uzattığı elini sıkıyorum.
“Kıdemli Üsteğmen Zeynep Umay Kılıç.” diyorum onun gibi. “İnat biriyim, sertim. Ayrıca nişancıyım.” diyorum kendimden emin bir şekilde. “Abim var, Binbaşı Kılıç.” derken tokalaştığım elimi çekiyorum. “Bize bulaşmayın derim.” diyorum önüme dönerken.
Abimin adını duyan Ömer, bir anlığına sessizleşiyor. Kerem Kılıç korkusu her yerde! “Binbaşı Kılıç nasıl?” diye soruyor sert olmasını umduğu sesiyle. Pek işe yaradığı söylenilemez ama olsun.
“İyi,” diyorum kollarımı göğsümde birleştirirken. “Size çok güzel dilekleri var!” Sövmek de onun iyi dileği ben ne yapayım…
“Sövdü, değil mi?” diyor umutsuzca. Buna gülmemek için dudağımı ısırıyorum. Bakmadan, sanki hiçbir şeyi bilmiyormuş masum köylüyü oynayarak omuz silkiyorum. “Gerçekten çok güzelmiş dilekleri, nişancı kız.” diye mırıldanıyor.
Yemekhanenin kapısı açılınca konuşmaya dalmış canım Bozkurtlarım susup o yöne bakıyor. Haliyle ben de bakıyorum. Bana doğru gelen ve benden alt rütbeli bir askeri görmemle kaşlarımı çatıyorum. Yanıma geldiğinde esas duruş -Hazır ol- alıp baş selamı veriyor. “Komutanım, ziyaretçiniz var.” diyor.
“Kim?”
“Bilmiyorum komutanım, kendilerini tanıtmadılar. Ama iki bayan.” diyor resmi şekilde. Sinirle ayağa kalkıyorum. Evet, Yüzbaşıdan izin almadan!
“Kadın o.” diyorum ters bir bakış atarken. Sonra da Yüzbaşıya dönüyorum. “İzninizle.” Beni başıyla onayladığında askerden önce adımlıyorum.
“Odanızdalar, komutanım.”
“İn mi, cin mi bilmeden odama yönlendirmiş!” diye söyleniyorum kendi kendime. “Allah’ım sabır ver.” Yemekhaneden hızlı adımlarla çıkıp kendi odama ilerliyorum. Gelenler kim bilmiyorum. Aslı ve Mayıs?.. Haber vermeden gelmezlerdi ki. Sena?.. Beni niye görmek istesin?
Odamın önüne geldiğimde olan sinirimi yutup derin bir nefes alıp kapıyı acıkıyorum. Karşımda, hastanede hakkı yenilen Derya hemşire ve benimle yardıma gelen kadını görmeyi beklemiyordum. Bu da bir anlığına afallamama neden olsa da odama girip kapıyı kapattıktan sonra hafif bir tebessüm ediyorum. Koltuklara oturmuş olan Derya hemşire ve adını bilmediğim kadın ayaklandığında onlar da benim gibi tebessüm ediyor.
“Kusura bakmayın, rahatsız ettik.” diyor hemşire mahcup bir ifadeyle.
“Estağfurullah,” diyorum sevecenlikle. Tamam, rahat olmalıyım. “Buyurun lütfen.” diyorum koltuğuma yönelirken. Oturmalarını söylediğimi anlamışlardı. İkisi de oturduktan sonra ben de oturuyorum. “Ne ikram edeyim size?” diye soruyorum ikisine de bakarken. Benimle hemşireye yardıma gelen kadın, o anki gibi sert değildi. Çok tatlıydı.
“Hiç gerek yok, kalkacağız zaten.” Diyor Derya hemşire. “Ben, olaydan sonra gerçekten mahcup hissettim.” Ciddileşiyorum. Hemen yanından küçük bir hediye paketi çıkartıp bana uzatıyor. “Teşekkür hediye.”
“Derya Hanım,” diyorum gözlerine bakarken. “Ben görevimi yaptım. Hiç gerek yok.” diyorum. Sesim, ciddi olmama rağmen yumuşak çıkmıştı. Buna mutlu olmuştum işte!
“Biliyorum,” diyor gözlerini kaçırırken. “Ama yapmazsam içim rahat etmezdi.”
“”Peki,” diyorum uzattığı paketi alırken. “Sağ olun.” diyorum gülümserken. Hafifçe, rahat bir nefes verirken o da benim gibi gülümsüyor. “Ama siz de en azından bir çayımı kabul edin!” diyorum, hemen yanımdaki telefona uzanırken. Hemşire ve hala adını bilmediğim güzel kız bakışıp birbirlerini onayladıktan sonra bana bakıyorlar.
“Peki madem.” diyor Derya hemşire.
“Herkese uygunsa üç çay söylüyorum?” diyorum önce Derya Hanım’a, sonra da diğer kadına bakarken. “Bu arada, tanışmadık sizinle.”
“Evet!” diyor çocuksu bir heyecanla. “Hale ben.” diyor elini uzattığı esnada. Uzattığı elini sıkıyorum.
“Zeynep.” dedikten hemen sonra da aşağıdan çay istiyorum…
***
“Lan dur!” diyor Kaan sinirle. Günün son saatlerindeydik. Timce dışarı çıkmış, yemek yemiştik. Şu an da Kaan ve Sena çiftinin evleri için ufak eşyalar bakıyorduk. Daha doğrusu bakmaya çalışıyorduk. Mert’im, çömezim kumalığını yapıp Kaan’a bulaşıp duruyordu. Sena ise kumasından gayet memnun, koluma girmiş Ömer ile olan güven dağını dinliyordu.
Emir, zorla her yere sürüklenmişti. Bu durumdan mutlu olduğu söylenemezdi. Bizim birkaç adım ilerimizde, elleri cebince ilerliyordu. Arkada kıyamet kopsa umurunda olmayacaktı.
“Ay hala inanamıyorum!” diyor Sena heyecanla. “Bu adam seni timden kovmuştu, Zeyno!” Haklıydı. “Birbirinize güvenmeniz için diğerinin fedakarlık mı yapması gerekiyordu yani?”
“Demek ki.” diyorum omuz silkerken. Ankara’ya geldiğimden beri dertlerimi anlattığım iki kişi vardı. Sena ve kuzenim Aslı. Bu ikiliyi tanıştırıp acilen dedikodu yapmalıydık!
Gözüm istemsizce Emir’e takılıyor. Sessizliğinde yatan bir şeyler vardı. Ancak sormaya cüret edemezdim. Korkmuyordum ama geçmişi kötüyse hatırlatmak istemezdim. “Emir!” diyorum bir anda. Yürümeyi bırakmıyor, başını hafifçe çevirip bakıyor bana. “Niye önden gidiyorsun?” Cevap vermek yerine omuz silkiyor.
Başımı çevirip Sena’ya bakıyorum. “Bir dakika, çözmem lazım kıvırcığı.” diyorum. Ne yapacağımı anlayan Sena, girdiği kolumdan çıkıyor. Birkaç adım atarak Emir’in yanına geliyorum. Koluna girmiyorum, veya temasta bulunmuyorum. “İyi misin?” Başıyla onaylıyor. Tamam, anladım.
“Sessizsin. Bu sadece bana özel mi, herkese özel mi?” diye soruyorum. Bunu bilmeye hakkım vardı sanırım.
“Herkese.” diye kısaca cevap veriyor.
“Peki. Ama ben seni Ali ve Umut’la konuşurken gördüm.” Bunu der demez başını çevirip bana bakıyor ve yani der gibi bir baş hareketi yapıyor. “O zaman onlar herkes değil?” Başıyla onaylıyor. Adımları yavaşlatıp önüme geçmesini sağlıyorum. Bu şekilde de geride olan Sena, bana yetişirdi.
Öyle de oluyor. Sena, gelip koluma girdiği esnada tek kaşımı havaya kaldırıyorum. “Garip birisi, değil mi?” diye soruyor merakla.
“Onun da kendince sıkıntıları vardır.” diyorum. “Yargılamamak lazım.”
“Sen de haklısın.” Gülümsüyorum bu dediğine.
“Arkadaşlar!” diye arkamızdan duyduğumuz Emre’nin sesi ile Sena ve ben durup arkaya bakıyoruz. Emir o an ne yaptı bilmiyorum, şu an umurumda da değildi. Emre, toplanmamızı işaret ederken iç çekip bizimkilere doğru yaklaşıyoruz.
“Ne var?” diye soruyor Kaan. Fazla mutluydu (!).
“Malum yılbaşı geliyor!” diyor Emre neşeyle. “Biz de hazır AVM’deyiz, çekiliş yapıp birbirimize hediye alalım.” diyor aynı neşeyle.
“Gereksiz.” diye mırıldanan Emir’di. Gelmişti. Ancak dönüp bakmıyorum.
“Asker adamız. Uğraştırma bizi.” diyor Umut. Haklıydı. Ancak onu kayla dahi almıyor Emre. Yıllardır bu anı bekliyormuş gibi, küçük bir poşet çıkartıyor cebinden. “Adam hazırlıklı gelmiş.” diyor Umut, elini alnına götürürken.
“Her zaman!” diyor Emre poşetteki kağıtları karıştırırken. “Bir saat sonra her burada oluyor.” diyor ardından da. Poşetteki kağıtları karıştırma işi bitince bize -Sena ve bana- doğru ilerliyor.
“Hanımlara öncelik yani?” diyorum sırıtırken. Bu dediğime göz kırparken Sena, poşetin içine elini daldırıp usulca bir kağıt çekiyor. Açmıyor. Açmak yerine bana bakıyor. Başımı hafifçe sağa ve sola salladıktan sonra ben de elimi daldırıp bir kağıt çekiyorum. Emre, kalan kağıtları diğerlerine dağıtmaya giderken ben de kağıdı açıp açmamak arasında kalıyorum. Ancak hemen yanımdaki Sena kağıdını açınca, ben de açıyorum.
Kağıtta yazan isme bakıyorum: Emir. Çok güzel! Bu adam ne sever ben nereden bileyim ki? Hayır, Emir dışında başka birileri çıksa, onları da bilmezdim.
Son kağıdı Yüzbaşı çekerken, herkese göz gezdiriyorum. Emre, kendi kağıdını çoktan çekmiş olmalı ki sırıtıyor. “İyi de haksızlık var.” diyorum. “Ben sizi aman aman tanımıyorum. Ne seversiniz, ne istersiniz bilmiyorum.”
“O konuda biz de seni bilmiyoruz.” diyor Ömer Yüzbaşı. “Gönlünden ne koparsa.”
“Çok yardımcı oldunuz, komutanım.” diyorum göz devirirken.
“Sivildeyiz. Rütbe yok. Ömer de.” diyor anında. Bu kadar samimi olduk mu?.. Başımla onaylıyorum. Kimse şu ana kadar tekrar kura çekilmesini istememişti. Demek ki kimse kendine çıkmamıştı.
“Hiçbir şey bulamazsan para koy abla.” diyor çömezim. Miniğim. Aklını yerim lan senin!.. Kuralları konuştuktan sonra hepimiz ayrılıp bir yerlere gidiyoruz. Tabii ben, Emir ne sever bilmediğim için ne almalıyım, nereye gitmeliyim bilmiyordum. En iyi kitap desem de, ne tür sever onu da bilmiyordum… Lan ben ne alacağım?
Geziyordum ama gezmek için geziyor gibiydim. Gerçekten ne yapacağımı bilmiyordum. Tamam, okusa da okumasa da kitap alacağım. O yüzden ilk gördüğüm kitapçıya giriyorum. Türlere göre ayrılan raflarda ilerlerken Nihal Atsız’a takılıyor bakışlarım. Edebiyat için de, Türklük için de önemli yere sahipti. Ben de çok severdim. Caner abim de severdi. Abim hastasıydı.
O an aklıma sadece iki kitap geliyor: Bozkurtlar ve Deli Kurt. Abimle ne okuduk var ya… Hiç düşünmeden ikisini de alıyorum. Ne de olsa belli bir bütçe ve hediye sınırı yoktu. Umarım okumamıştır. Yine de belki bir şeyler gözüme çarparsa diye diğer raflar arasında da gezinmeye devam ediyorum. Dolaşırken aklıma bir şey daha geliyor. Atkı…
***
Ömer, elleri cebinde, aklında hiçbir fikir olmayarak ilerliyordu. Ne alması gerektiğini asla bilmiyordu. “Ne seversin ki sen, nişancı kız?” diye kendi kendine söylendi. Zeynep çıkmıştı ve Ömer, ne yapması gerektiğini asla bilmiyordu.
Aklında bir şey vardı aslında, ama emin değildi. Ona göre tatlı ve zarif bir anlamı olan bir şeyi, bir askere, sert bir kadına almalı mıydı bilmiyordu. “Hayır ben ne bileyim ne seversin?” diye hordandı kendi kendine. “Sana akıl verdik de, ben de bilmiyorum ki.” diye de devam etti.
Kolye düşündü bir an. Sonra vazgeçti. Binbaşı Kılıç’ın kulağına gitse yanlış anlaşılabilirdi. Hatta Binbaşı, onu o kolyeyle boğardı. Bu yüzden bundan vazgeçti. Bileklik de düşündü. Sonradan hatırladı. Sivilde denk geldiklerinde hiç bileklik, bırak bilekliği takıya denk gelmemişti Ömer. Bundan da vazgeçti.
Silahlara olan bir bağlılığı var gibi hissetmişti Ömer. Ama silah alacak hali de yoktu. Minyatür bir şeyi de nereden bulacaktı?.. İç çekip son kararı verdi. Aklındaki şeyi alacaktı. Kar küresi. Sevip sevmemesi tabii ki umurundaydı ama o an, aklına başka bir şey gelmiyordu.
Hem kitapçı, hem de hediyelik eşyaların bulunduğu bir mağazaya girdi Ömer. Daha önce ablasına da hediye alırken uğradığı bu mağazayı hatırlıyordu. Bu yüzden vakit kaybetmeden daha önce gördüğü kar kürelerinin yanına doğru ilerledi.
Aman aman büyük olmasını istememişti o an. Nedeni yoktu. Daha küçük ve tatlı olmasını istemişti. Orta boydaki kar kürelerine baktığı esnada gözü bir tanesine istemsizce takıldı. Sokak lambasının altında duran bir kardan adam. İncelerken sırıttı Ömer. O küçücük şey, o an ona çok tatlı gelmişti.
Detaylıca işlenmişti kardan adam. Burnundaki havuç hafifçe yamuk duruyordu. Şapkası da aynı şekilde. Gülümsüyordu. Ömer, bir an ters çevirdi. Sağlamlık testi yaparken fark etti altında küçük bir buton olduğunu. Sırıtmayı bırakmadı ama kaşları istemsizce çatıldı. Butona basıp küreyi çevirdi. Lamba yanıyordu! Az önceki çevirmeden de içerideki karlar dökülüyordu. Bulmuştu Ömer.
Butona tekrar basıp ufak sokak lambasını söndürdü. “Aldık seni.” dedi kendi kendine. Hediyesi tamamdı aslında. Ancak kitaplara da bakmak istedi. Kitaplara da göz gezdirmeye başladı. Belki bulurdu bir şeyler. İhtimali vermişti kendine.
Ancak ne kadar gezindiyse gezinsin bulamamıştı. Kasaya, küreyi ödemek için gittiğinde girdiği sırada, önünde üç kişi olduğu için sırasını beklemeye başlıyor. Beklerken de etrafa göz gezdirmeyi ihmal etmiyor Ömer.
Hemen ardından gözü bir kitaba takılıyor. Nihal Atsız Ruh Adam. Belki de hayatı boyunca okuduğu en iyi kitaptı bu. Birkaç adım atarak kitabın olduğu noktaya gelip hiç düşünmeden alıyor kitabı. Aradığını bulmuştu. Onun için en iyi ve değerli olanı birine hediye edecekti. Sevdiği birine…
***
Hürkan, aynı anda iki mutluluğu yaşıyordu. En yakın arkadaşının -Emre’nin- ona çıkması ve şu an ona hediye almadı. Geçenlerde yaptıkları bir muhabbette Emre, forma almak istediğini söylemişti. Futbol bağımlısı birsi değildi aslında. Ama sivilde, ya da timce halı saha yaptıklarında forma gitmeye bayılırdı. Hürkan da bunu bilirdi.
Ve Hürkan, şu an paraya kıyıp arkadaşı için Real Madrid forması almıştı. Arkasına bir isim veya numara yazdırmamıştı. O zevki arkadaşına tattırmak istiyordu.
Bir de muhabbet bulamayınca konuştukları bir konuya gönderme yapmak için Ronaldo’nun futbolcu kitabını almıştı. Belki de kimse anlamayacaktı ama Emre, gördüğü an kahkahayı patlatacaktı. İşi dalgaya vurmaya bayılırdı ikisi. Tabii iş operasyon olunca rahat durulardı. Genelde.
Kasada, aldığı formayı ödemek ve paket yaptırmak için önündeki müşteriyi bekliyordu Hürkan. Diğerlerine kimin çıktığını çok merak ediyordu. Özellikle de timin yeni üyesi Zeynep, kimse çıktıysa biraz zorlayacak gibi hissettirmişti ona.
“Lan çok güzel oldu!” diye duyduğu sesi istemeden hatırlıyor gibi oldu Hürkan. Kaşlarını istemeden çatıp sesin geldiği yöne doğru baktığında, hastanede karşılaştığı, ortalığı kaosa çeviren kadını görmüştü. Yani Aslı’yı. O günküne nazaran daha sakin, tatlı ve uysal duruyordu.
“Tam oturdu var ya!” dedi Aslı, karşısında forma deneyen kadını süzerken. “Takım mı tutsam?” dediğinde formalı kadın gülümsedi.
“Valla Fener’im Bahçe’m bekler seni. İstersen kapı açık ablacım.” dedi kız tüm neşesiyle. Üzerindeki Fenerbahçe forması çok yakışmıştı ona. Normalde takım tutmayan Hürkan’a bile o an çok güzel gelmiş, takım tutma isteği artmıştı.
Aslı’yı hatırlasa da, yanındaki ondan küçük olan kızı görmemişti Hürkan. “Sen de mi küçüksün Ankara?” diye homurdandı Hürkan önüne dönerken.
“Beğendiysen al hadi. Zeynep haber bekler.” Hürkan, ona tanıdık gelen isimle tekrar o yöne başını çeviriyor. Evet, tek Zeynep komutanı değildi ancak anlık gelişmişti. Üstelik adını bilmediği, hastanede gördüğü kadının komutanı Zeynep Kılıç’ı az çok andırması da ona tesadüf gelmemişti.
Genç kız, üzerindeki formayı çıkartmak için kabine girdiği esnada Aslı da kafasını hafifçe sağa sola sallayıp kasaya doğru çevirmişti başını. Ancak beklenmedik bir şey olmuştu: Daha önce karşılaşmış iki genç insan, göz göze gelmişti. Aslı aniden ciddileşip kaşlarını çatarken, Hürkan da önüne dönmüştü.
Aslı, o an fark etti Hürkan’ın hastanedeki çocuk olduğunu. Yardım etmek için Aslı’nın peşinde koşmuştu, ama Aslı pek sıcak bakmamıştı buna. Hatırlamıştı. Anlık bir utanç hissetti Aslı. Ama umursamadı ve düşünmeden ileriye doğru ilerlemeye başladı.
Neden yaptığını bilmiyordu, ancak özür dilemesi gerektiğini hissediyordu. Taha’ya olan sinirini başkasından çıkartmak garip hissettirmişti. O yüzden gidip özür dilemesi gerekiyordu. Sertti, umursamazdı, çoğu şeye tahammülü yoktu belki ama haksızlık ettiyse de özür dilerdi.
“Pardon,” dedi Aslı, Hürkan’ın hemen yanında durduğu esnada. Bunu beklemeyen Hürkan, başını çevirdiğinde ondan kısa, hastanedeki kadını da görmeyi beklemiyordu. Az önce göz göze gelmeleri hiçbir şeyi değiştirmemişti onun için.
“Buyurun?”
“Geçen hastanede bir olaydan dolayı size patlamıştım ben.” diye hiç çekinmeden konuya giriyor Aslı. Başıyla onayladı Hürkan, ancak hala şaşkındı. “Ben, sinirliydim o gün. Nişanlım olacak adamın beni aldattığını öğrenmiştim de.” diye açıklama yapmaya devam ediyor. “Siz de gelince… Size patladım.” Gözleri kaçırmadan edemedi Aslı o an. Hürkan, onun şu anki masum haline sırıtmamak için kendini zor tutarken bunu da engellemek için etrafa gezdirmeye başladı. Ancak hızlıca, tekrar Aslı’ya döndü. “Kusura bakmayın.”
O an tekrar göz göze geldiler. Hürkan, anlık olarak ne diyeceğini bilemedi. Omuz silkmekle yetinde. “Sorun yok.” dedi hafifçe gülümserken. “Yani, erkeklere güven olur mu en iyi siz bilirsiniz.” diye de ekledi Hürkan. Aslı da o an hafifçe tebessüm etti.
“Hala birçoğuna güvenmeme taraftarıyım!” dedi Aslı kollarını göğsünde bağlarken. “O an peşimden de koşturdum sizi. Tekrar kusura bakmayın.”
“İstemsiz oldu. İçgüdüsel olarak çevre güvenliği sağlamam gerekiyordu.” Aslı bunu duyunca bir an durdu. Hafifçe kaşlarını çattı.
“Polis misiniz?”
“Askerim.” dedi Hürkan. Sesindeki gururu o an onu dinleyen herkes fark ederdi. “Teğmen.” dedi Hürkan belli belirsiz bir şekilde.
“Subaysınız yani?” Kuzenleri Zeynep ve Kerem’den dolayı rütbelerin bir kısmını biliyordu Aslı. Asker olmazdı ama severdi.
Bunu beklemeyen Hürkan, anlık olarak kaşlarını çattı. “Kuzenlerim asker.” diye açıklama yaptı Aslı. Birbirlerinin isimlerini bilmeden, ayaküstü sohbet ediyorlardı. İkisi de farkında değildi aslında bu durumun. Ve farkında olmadıkları bir şey daha vardı: Bu kader ve hayat, onları bir araya getirmek için her şeyi yapacak, her yolu deneyecekti…
Bölüm etkileşimi
