BİR SİPER UZAK 1 kitap kapağı

23. bölüm / 27

BİR SİPER UZAK 1

22. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunivane Nels

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 22. BÖLÜM

"Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz. mı?"
Victor Hugo

2 Kasım 1998 / MUŞ
Yaşı küçüktü belki, ama karşısına alacağı şeyler çok fazlaydı. Boyu kısaydı belki, ama dikleneceği ve haklı çıkacağı konular çok fazlaydı. Çoğuna göre bir çocuktu belki, ama çoğu şeyin de farkında olan oydu.

O kız yaşına, boyuna, çocukluğuna rağmen korkusuzdu. Dikti. Ama ilk kez bir şeyden korkuyordu: Şimşek. Gelecekte hayran kalacağı bu havadan, şu an deli gibi korkuyordu küçük kız. Cama bakamıyor, aniden gelen beyaz ışık ve sesten irkilip duruyordu. Babasına gitmek istiyordu ama kıyamıyordu. Görevden geldiğini görmüş, anlamıştı. Babasının acısını gizlemeye çalıştığını da anlamıştı.

Annesine gitmek istiyordu ama yeteri kadar da peşinden koşturup yormuştu onu da. Kadıncağız eşinin yokluğunda kızının istediği her şeyi yapmaya çalışmıştı. Yapmıştı da. Zeynep her ne kadar babasının üniformalı haline hayran hayran baksa da asıl hayranlığı annesineydi.

Abisine gitmek istedi. Ama yarın sınavı vardı. Çok çalışmıştı abisi. Kendisinin yanına bilr gelememişti, sarılıp öpmemişti abisi küçük kızı. Gene tek kalmıştı.

Aklına başka bir isim geldi. Abisi ile aynı okula ve sınıfa giden, gene bir abi olarak gördüğü ve her şartta onunla olan Caner abisi. Sınava çalışmak için onlara gelmiş, Aysel Hanım da Caner’in annesi Zühre Hanım'dan izin alarak burada kalmaya ikna etmişti. Zaten iyi anlaşan Zühre Hanım da kabul etmişti.

Zeynep, önce yatağında oturur pozisyona geçti; hemen ardından da yatağından inip küçük ve sessiz adımlarla odasından çıktı. Aysel Hanım, Caner'e Kerem’le kalması için ısrar etmişti ancak Caner, Kerem de rahat etsin diye salonda yatmayı seçmişti. Böyle de düşünceliydi deli oğlan...

Zeynep, ezbere bildiği koridordan ilerlerken her adımında bir kez daha gök gürüldemesin diye yalvarıyordu Allah'a. Pek işe yaradığı söylenemezdi ama rahat hissediyordu.

Sonunda salonun önüne gelip durdu Zeynep. Uyumasını beklediği Caner abisi hala ayakta, elindeki matematik kitabından bir şeyler okuyordu. Zeynep’i fark etmemişti.

Salonun kapısından içeriye girdi Zeynep. Yağmur camlara vuruyordu, etraf karanlıktı. Sadece Caner korkmasın diye getirilen gece lambasının ışığı odayı aydınlatıyordu. Ama Zeynep korkuyordu.

"Abi," dedi tatlı tatlı. Caner, Zeynep’in sesini duyduğu an başını kitaptan kaldırdı ve sese doğru çevirdi başını. Karşısında korkmuş bir Zeynep görmeyi beklemiyordu. Karşısında kaybettiği kardeşi Ceylan'a benzeyen bir Zeynep görmeyi beklemiyor ve istemiyordu.

Bu duyguları, düşüncelerini içine attı. Yutkunup sustu. Gene sustu. "Cimcime?" dedi kaşlarını çatıp kitabı masaya bırakırken. "Ne oldu, kabus mu gördün?" Bu soruya olumsuz anlamda başını salladı Zeynep. Hafifçe dudak büzdü ve olduğu yerde hafifçe, tatlı tatlı bir sağa bir sola sallanmaya başladı. Bu hareketi bir babasına, bir de Caner abisine yapıyordu.

"Ne oldu o zaman cimcimeme?" diye sordu Caner. Tam o esnada bir gök gürültüsü daha duyuldu dışarıdan. Aniden gelen bu sesle istemsizce irkilde Zeynep. Sallanmayı bıraktı. Zaten kocaman olan gözleri korkuyla biraz daha açıldı.

Anında durumu kavradı Caner. Oturduğu sandalyeden kalkıp Zeynep’in tam karşısına geçti. Boylarını eşitlemek adına dizlerini büküp yere çöktü. "Korkuyor mu benim cimcimem?" diye sordu, karşısındaki kızın gözlerinin içine bakarken.

Başıyla onayladı Zeynep. "Işık geliyor," dedi göz kırpıştırırken. "Bulutlar ses çıkartıyor. Korkuyorum." dedi ardından da.

Buna gülümsedi Caner. Zeynep’e göre ses çıkartan bulutlar, Caner'e göre çığlık atıyordu. Feryat ediyordu. İki farklı düşünce, tek bir havada buluşuyordu.

"Ses çıkartıyorlar, evet." dedi Caner, uzanıp Zeynep’in minik ellerini tutarken. "Ama sen kork diye değil, gül diye."

"Nasıl?"

"E bu yağmur boşuna değil!" dedi Caner. "Kar yağacak. Kardan adam yapacağız beraber." Bahar gelmesini tercih ederdi Caner. Kardan nefret ederdi. Zeynep, o yaşında seviyordu. Çünkü çocuktu. Asıl nefreti babası şehit olunca başlayacaktı...

"Benim sana sözüm var!" diye neşeyle yerinde zıpladı minik Zeynep. "Beraber Kerem abimin kalesini alacağız!"

Kıkırdadı Caner. "Öyle, alacağız." dedi. Sonra durup karşısındaki kızın gözlerine baktı. Ceylan gözlüydü onun için Zeynep. Gözleri kocamandı. Öyle tatlı bakıyordu ki çektiğin yelkenleri indirmeden edemiyordu insan.

"Benimle yatmak ister misin?" Hevesle onayladı Zeynep. Tatlı bir gülümseme gönderdi karşısındaki abisine. Burukça tebessüm etti Caner. Doğrulup Zeynep’i kucağına aldıktan sonra koltukta onun için yapılan yatağa geçti. Önce Zeynep’i yatırdı, sonra kendisi yattı. Üstlerine yorganı örttükten sonra yan dönüp bir kolunu Zeynep’in küçük bedenine, ağırlık yapmayacak şekilde sardı.

"Abi,"

"Ceylan gözlüm?"

"Parmaklarını sayabilir miyim?" Durdu Caner. Zeynep korktuğu veya uyuyamadığı zamanlarda bunu yapardı genelde. Kerem'e ve Caner'e. İki elin parmaklarını da sayar, en sonunda da 'Tamam, buradasın.' derdi.

Yutkunmasına engel olamayarak hafifçe doğruldu Caner. İki elini de Zeynep’e uzattı. Zeynep, yüzünde tatlı bir gülümseme ile Sağ işaret parmağını uzattı. Caner abisinin Sağ elindeki parmakları saymaya başladı. "Bir," dedi ve bir parmağa dokundu. "İki, üç, dört, beş..."

Durup sol ele geçti Zeynep. "Altı, yedi, sekiz, dokuz, on." Saymayı serçe parmakta bıraktı. "Tamam, buradasın." dedi ve usulca gözlerini kapattı.

Bir kez daha yutkundu Caner. Gözleri doldu. Geri uzandı, kolunu tekrar küçük bedene doladı. "Buradayım." diye mırıldandı. "Her zaman yanındayım."

***

29 Ocak 2023 / ANKARA
"Bozkurt, iki kişilik gruplara ayrılın." Şu an eğitimdeydik. Operasyon olmayınca Ömer Yüzbaşı ve Kerem Binbaşı timi eğitime adamıştı. Yüzbaşının talebi üzerine Binbaşı da timin başına geçmişti. Kesin pestilimiz çıkacaktı.

Aslında operasyonlar oluyordu. Ama ufak, daha kolay operasyonlar oluyordu. Bunlara da bizim timi gönderip yormak istemiyorlardı. Daha çok yeni birleşen timleri gönderiyorlardı.

Bugün sabah da benim Börü'den sağ kalan İsmail ve Aykut'un, Kamil Yarbay aracılığı ile karargaha geldiğini öğrenmiş ancak gitmek için fırsat bulamamıştım. Kamil Yarbay birilerini çağırdıysa, üstelik bunu başka ilden yaptıysa kesin hayırlı bir işti.

İkisi de hem fiziksel, hem de psikolojik olarak çok daha iyiydi. Tabii ki yaşadığımız kayıp unutulamazdı. Yirmi dört gün geçmişti. Neredeyse bir ay olacaktı ama kimseye belli etmesek de o acıyı ilk günkü gibi hissediyorduk. Özellikle de aileleri.

Az önce Binbaşı'nın iki kişilik gruplara ayrılma emriyle durup öylesine göz gezdiriyorum time. Çömezim bugün aramızda değildi. Annesi rahatsızlandığı için üç günlüğüne izin alıp memleketi Kırıkkale'ye gitmişti. Ciddi bir şeyi yokmuş ama çömezim rahat edememişti.

"Astsubay Yıldırım," Emir, kendisine seslenen Binbaşıya doğru hafifçe dönüp baş selamı verdi. "Seç."

Önüne döndüğünde bakışları otomatik olarak beni buldu Emir'in. Seçmekle seçmemek arasında gelip gittiği her halinden belliydi.

"Üsteğmen Kılıç." dedi. Emir'in hemen yanındaki Yüzbaşı, kaşlarını hafifçe çatsa da bu duruma sessiz kalmıştı.

Kalanlar da istediği ile eşleşmişti. Kaan ve Emre, Ali ve Umut, Hürkan ve Ömer. Fazlasıyla saçma bir eşleşme olduğunu söyleyebilirim. Onlar için. Hürkan'ı çekemezdi mesela Yüzbaşı. Kaan da eğer eğitim sırasında Emre rahat durmazsa onu gırtlaklayabilirdi.

"Üç dakikanız var." diye başladı Binbaşı. "Yaralı taşıma görevi. Birisi yaralı olacak diğeri de onu taşıyacak." Basitti, basitti de Emir nereden baksan bir doksan falandı. O beni taşırsa eyvallah. Ama ben onu taşırsam biraz sıkıntılı olabilirdi.

"Yaralılar yere!" Gelen emir netti, yerindeydi. "Süre başladı." dedi Kerem Binbaşı, elindeki kronometreye basıp süreyi aktifleştirirken.

Bu emir karşısında Emir’e dönüp 'lütfen sen yaralı ol dileyen' bakışlar fırlatıyordum ki, saniyesinde yüzünde gamsız bir tebessümle kendini çimenlerin üzerine bırakıverdi. Üstelik hiç acımadan, boylu boyunca uzandı. Bir doksanlık gövde, sanki Malatya ovasına serilen kilim gibi yayıldı önüme.

"Komutanım," dedi Emir, gözlerini masumca kırpıştırırken. "Ağır yaralıyım, bilincim gidip geliyor." Ellerimi belime koyup anlamsız bir bakış fırlatıyorum yerdeki Emir'e. "Beni buralarda bırakamazsınız herhalde?"

"Emir," dedim dişlerimin arasından, yanına çömelirken. "Sen yaralı taklidi yapmıyorsun, direkt beton kütlesi taklidi yapıyorsun. Kalk ayağa, ben yatayım." Kendime güveniyordum. Ama oldu da şans benden yana değil, kendimle birlikte bu adamı da sakatlamak istemiyordum.

Ama yapacak da bir şey yoktu. Diğerleri -genel olarak- itfaiyeci taşıma denilen yöntemi kullanıyordu lakin ben bunu yaparsam pestilim çıkar, vurularak şehit olma hedefim ezilerek gerçekleşmiş olurdu. O yüzden bunu yapamazdım. Çünkü yaparsam, Emir'i sırtıma aldığım an diz kapaklarımın ters dönme ihtimali bir hayli fazlaydı.

"Peki bu sözde yaralı, ama çenesi ilk kez bülbül gibi laf eden asker yürüyebilir mi?"

"Yürürsem size gerek kalır mıydı?"

"Salak, benden destek alarak?"

Olumlu anlamda başını salladı Emir. Ben de sağ elimi sol koluna atarak boynuma doladım ve ona destek olarak, kendime de zarar vermeyecek şekilde ayaklandım. Emir kendini tamamen serbest bırakmıştı, yani tam anlamıyla ölü ağırlığı taşıyordum. Gözlerimi kapatıp bütün gücümle doğrulduğumda, sırtımdaki kemiklerin Biz ne günah işledik? diye feryat ettiğini duyar gibi oldum.

"Dua et de seni düşürmeyeyim Yıldırım." dedim dişlerimin arasından.

"Hah, şöyle." dedi Emir, sırıttığını belli eden bir sesle. "Gidiyoruz valla."

"Sus!" diye resmen tıslıyorum.

O sırada az ötemizdeki curcunaya gözüm kaydı. Kaan, Emre'yi sırtına almış, "Oğlum bir dur, düzgün dur, düşeceksin!" diye bağırıyordu.

Emre ise Kaan’ın sırtında sanki at biniyormuş gibi, "Deh Kaan'ım deh! Bas gaza, Binbaşı bakıyor!" diye dalga geçiyordu.

Kaan en sonunda dayanamayıp, "Ulan ağır yaralısın, neyin neşesi bu? Bırakacağım şimdi seni çamura!" diye gürledi. Ama bırakamadı, çünkü Kerem Binbaşı elleri arkasında, dik dik onlara bakıyordu. Eğitim sonrası birilerinin topuğuna sıkacaktı.

Yine de bu ortama rağmen öne geçmeyi başarmıştık. Daha hala yerde boylu boyunca yatıp "Şu an ağır yaralıyım Yüzbaşım. Kalbimin üzerinden vurdular beni. Tek umudum sizsiniz." deyip de Yüzbaşıyı darlayan bir Hürkan vardı.

Bu duruma "Felçli taklidi yapmayı kes!" diye gürleyen de bir Yüzbaşı vardı. İlişkileri gözlerimi yaşartmıştı!

"Ağır yaralısın dediysek de felçli gibi tüm yükünü komutanına verme Astsubay!" Bu uyarı da Binbaşıdan gelmişti. Abi adamın her yerde gözü vardı be. Korkuyorum bu durumdan.

Emir anında yükünü hafifletip toparlanmayı denerken "Emredersiniz." diye de mırıldandı.

Son beş metreyi, resmen hayatta kalma güdüsüyle, dişlerimi sıkarak koştum ve bitiş çizgisini geçer geçmez Emir’i çimenlerin üzerine fırlatıyorum. Kendimi de yanına sırtüstü bırakırken gökyüzüne bakıp ciğerlerimi hava ile doldurdum.

"Rekor Üsteğmen Kılıç'ta." dedi Binbaşı, sert bir şekilde. "Bir dakika yirmi bir saniye." Hafifçe sırıtıyorum.

"Gitti güzelim belim," diye söylendim, doğrulmaya çalışırken. "Ama değdi." Beni sadece başıyla onayladı Emir. Gereğinden fazla bile konuşmuştu bugün. Normalde üç ayda edeceği, kuracağı cümleleri bir dakika yirmi bir saniyede kurmuştu.

"Ne biçim yaralısın lan sen?" diye esip gürleyen Yüzbaşıya yüz buruşturup doğruluyorum ve üzerimdeki otları temizlemeye başlıyorum. Bizden sonra çizgiye ulaşan diğer grup da şaşırmadığım şekilde Ali ve Umut oluyor. Umut, kendisinden biraz daha kalıplı arkadaşını, aynen benim Emir'e yaptığım gibi yere fırlatıp çimenlere yüzüstü uzanıyor. Buna sırıtırken uzanıp sağ elimle saçlarını karıştırıyorum Umut'un.

Diğerleri de sırasıyla gelip birbirlerini fırlattıktan (!) sonra rahat bir nefes alıyorlar. Kendi aralarında şakalaşıyorlar.

Üzerimdeki otları temizlerken, bir yandan da göz ucuyla hâlâ yerde yatan Emir’e "kalk" gibisinden ters bir bakış fırlattım. Emir, Binbaşının uyarısından sonra uslu bir çocuk gibi toparlanmış, çimenlerin üzerinde bağdaş kurmuş oturuyordu.

"Eğitim bitti demedim!" Kerem Binbaşı’nın gür sesi meydanda yankılanınca, timdeki tüm gülüşmeler bıçak gibi kesildi. "Süreleri aşanlar ve eğitim sırasında at bindiğini zannedenler,

Bakışları doğrudan Kaan ve Emre’ye döndü. İkisi de anında hazır ola geçti ama Emre’nin yutkunma sesi buraya kadar gelmişti.

"Elli şınav, ardından tam teçhizat kırk dakika koşu." Buna ben de dahil miydim ya? "Ömer, timin başında duruyorsun. Kaytaran olursa süreyi ikiye katla."

"Emredersiniz komutanım!" dedi Ömer Yüzbaşı, yüzünde adeta intikam ateşiyle yanıp tutuşan bir tebessüm belirirken. Hürkan’a doğru ters bir bakış attı. Hürkan ise az önce felçli taklidi yaptığına pişman olmuş gibi gökyüzüne bakıyordu.

Binbaşı arkasını dönüp karargah binasına doğru ilerlerken, bana doğru hafifçe başını salladı. "Üsteğmen Kılıç," dedi Binbaşı, bakışlarını bana çevirirken. "Yarbay seni odasında bekliyor."

Anında ayaklanıyorum. Önden ilerleyen Binbaşının peşine takılıyorum. Malum benim iki adımım onun bir adımı edince ufaktan bir yetişme zahmetine giriyorum. Sağ olsun o da durmadığı için buna söylenmeden de edemiyorum.

"Konunun ne olduğunu biliyor musunuz, komutanım?" diye soruyorum sonunda kendisine yetiştirken.

"Çağırmamı söyledi. Bilmiyorum." Gayet düz bir şekilde, sanki abim değilmiş gibi konuşmuştu. Buna alışkındım zaten.

"Umarım kötü bir şey değildir."

"Ne alaka?" Bu dediğine tek kaşımı kaldırıp yandan bir bakış atıyorum.

"Sizce?" diyorum omuz silkerken. "Geldiğimden beri her türlü bela geldi başımıza."

"Sanmam." Bazen bu hallerine sinir oluyordum ama büyüğüm diye saygı duyuyorum.

Yarbay'ın odasının önünde ikimiz de duruyoruz. Geçen geceki olayı anlatmamıştım. Kardelen... Pişman mıydım? Asla. Ama bilmeye hakkı var mıydı?.. Aman kime ne?

"Siz?" diye soruyorum, içeri girip girmediğini öğrenmek adına.

"Evraklar var. Geç sen."

Başımla onaylayıp kapıyı tıklatıyorum. Gür bir "Gir!" emriyle de kapıyı açıp selam veriyorum. İçeri girmek için de onay alınca girip kapıyı kapatıyor, sonra da odada olan İsmail ve Aykut'la göz göze gelerek rahatta olan arkadaşlarımın yanına geçiyorum. Esas duruşumu bozmuyorum.

"Rahat." Bu emirle ben de diğerleri gibi rahata geçip bakışlarımı, karşımda sandalyesinde oturan Kamil Yarbay'a dikiyorum. Omuzlarım dik, duruşum kusursuz, bir hayli kendimden emindim. Bu odaya her böyle girdiğimde salya sümük çıkıyordum aslında ama olsun.

"Evet gençler," dedi, dirseklerini masasına dayayıp ellerini birbirine kentlerken. "Malum, sizi sarsacak bir durum oldu." Börü... İçim cız etse, kalbim sıkışsa da belli etmemeyi denedim. "Belki onları geri getiremeyiz, ama yaşatabiliriz." Öyle.

Konu neye varacaktı bir fikrim yoktu. Bir an önce sadede gelmesini de istiyordum aslında. "Yeni atanan askerlerle değil de, profesyonel birkaç askerle bir tim kurmak gibi planlarımız vardı." Durup İsmail ve Aykut'a gururlu bir bakış atıyor. "Eğer isterseniz, sizi buraya atayabilirim evlatlar."

Başımı çevirip yanımdaki Aykut'a bakıyorum. Gözlerinin parladığına, içinin kıpır kıpır olduğunu görüyorum o an.

İsmail'le ufak bir bakışma yaşıyor. Bakışlarıyla anlaşmış olacaklar ki ikisi de Yarbay'a dönüyor. "Nasıl uygun gördüyseniz komutanım." diyor İsmail. İso'm, tatlı çocuğum...

"O halde aldım sizi." Manavdan karpuz seçer gibi asker seçmesi komiğime gitmişti. Ama artık beraberdik. Eksik, ama beraber. Farklı timde, ama aynı çatı altında...

"Sana gelirsek, Üsteğmen," Bakışlarını bu sefer de bana çeviriyor. "Bu timin başına geçmeni isteyemem, olmaz. Bozkurt'larla iyisin sen." O zaman neden buradayım?

"Bu time uygun bir lider, komutan tanıyor musun?" Bu muydu görevim?

Yalan yok daha çok şey beklemiştim. Ama aslında en büyük görev bana verilmişti. Bu time iyi bir lider lazımdı. Gözünü kırpmadan canını timi için verebilecek bir lider...

Aklımda bir isim vardı aslında ama emin değildim. İsteyip istemeyeceğini bilmiyordum. Kendi timiyle gayet mutlu da olabilirdi.

"Var," Ağzım, beynimden önce ortama ayak uydurmuştu. "Ama ister mi emin değilim." diye durumu toparlamayı deniyorum.

"Nasıl yani?" diyor Yarbay, kollarını göğsünde birleştirip arkasına yaslanırken.

"Kendi timiyle mutlu olabilir."

"Kendi timinle sen de mutluydun." dedi anında. "Ama buradasın." Gayet mantıklıydı bu. Adam istediğinde herkesin kendi birliğine geleceğini resmen söylüyordu.

"O halde," diyorum kendimden emin bir şekilde. "Kıdemli Üsteğmen Yavuz Karaman." Affet Yavuz'um. Ama sen yakışırsın buraya.

Yarbay, tek kaşını kaldırıp bana hayranlık dolu bir bakış atıyor. "Sen nereden tanıyorsun?" diye sordu merakla.

"Destek için gittiğimiz operasyonlardan birisinde tanıştık komutanım." dedim ciddiyetle. "Gayet iyi bir komutan."

"Etkilendin mi?"

"Devrelerime düşecek kadar alçalmadım komutanım."

Bu dediğimi memnun bir sırıtışla karşılıyor. "Doğru." diyor ardından da. "Öyle birisi değilsin sen." İçimden bir eyvallah çekiyorum. "Ömer doğru yolda." diye mırıldanıyor kendi kendine ama duyuyorum ben bunu. Sadece duymamazlıktan geliyorum...

***

Canım Caner abimin bugün yas günüydü. Biricik kardeşi yıllar öncesinde maalesef vefat etmişti. Abimin her dakika aklındaydı kardeşi. Bugün de ölüm yıl dönümüydü. Biz bunu Kerem abimle bir tık unutmuş olabilirdik. Eve geçerken Caner abimin aramasıyla hatırlamıştık.

Caner abim de böyle günlerde genelde rakıya, biraya falan yatardı. Gene öyleydi. Allah bilir kaç kadeh rakı içmişti. Telefonda iki kelimeyi zar zor bir araya getirmesinden belliydi aslında.

Şu an evdeydik ve kendisini ayıltmayı deniyorduk. Ayıktı aslında. Ancak iki kupa kahve bitirmesine rağmen rakının etkisinden çıkamamıştı.

Koltukta yarı oturur pozisyondaydı Caner abim. Ruh hali değişip duruyordu. Az önce de abim videosunu çekerken ufak bir yastık savaşı olduğu için dağılmıştı ortalık.

Caner abim doğrulmaya çalıştı ama beceremeyip koltuğa geri yığıldı. Gözleri dolmuş gibi yaptı. "Zeyno," dedi. Burnunu çekti. "Cimcimem. Sen benim canımsın. Bu abin... Bu abin senin için merminin önüne atlar biliyorsun di mi?" Az önce iki kelimeyi bir araya getiremeyen adam bana olan sevgisini dile getiriyordu işte.

Beni, kaybettiği kız kardeşi yerine koyduğundandı hepsi.

Tam ağzımı açıp bir şeyler diyecektim ki Caner abim başını Kerem abime doğru çevirdi, dudaklarını büzdü. "Kerem," dedi gerçek ve yalan karışımı bir hüzünle. "Bir kere güzelim demedin bana."

Bu cümleye yüzünü buruşturup elindeki kahve kupasını sehpaya bıraktı abim. "Salak mısın lan sen?" dedi sinirle. "Niye sana diyeyim oğlum?"

"Sevmiyorsun demek ki."

"Hay aklını sevdiğim bu fikir nereden esti?"

İkisinin didişmelerine bir kahkaha patlatırken sehpanın hemen yanındaki, abimin bulup getirdiği tavşan olan Huysuz'u eğilip alıyorum. Bir anda gülmekten sarsılan birisinin kucağına gelmekle etrafa boş bir bakış atsa da umursamıyorum.

En sonunda gülmeyi bırakıp abime dönüyorum. "Bence bunu suya sokalım." diye fikrimi sunuyorum. "Ayılacağı yok."

"Elimize yüzümüze bulaştırmayalım?" Evet üçümüz birleşince bu potansiyel oluyordu ama kim bunun derdinde.

"Ortalığın ağzına tükürseniz de ben toplayacağım zaten!" diye homurdanıyorum. "Kalk." diyorum ardından da abime. Onunla birlikte ben de ayaklanıyorum. Kucağımdaki tavşanı koltuğun üstüne bırakıyorum. O an da abimle göz göze geliyoruz. "Ne?"

"Ya fıtık olursam?"

"Abart." diyorum ciddiyetle. Ama en az benim kadar o da ciddiydi. Anlamsızca göz kırpıştırdım bir süre. Hemen ardından da bir göz devirdim. "Saçmalama abi!"

"Lan bu kütük gibi!" diye mızmızlanmaya başladı bir anda.

"Ben mi sırtlayıp götüreyim abi?" diye soruyorum kollarımı göğsümde birleştirirken. "Ya ne kadar ağır olabilir abi Allah aşkına?" diye bir anda yükseliyorum. "Uzaylı görmüş masum köylü gibi bakmasana!"

"Ne bağırıyorsun lan?" diye o da yükseliyor. Allah’ım ne mal insanlar vardı çevremde...

"Bağırma minik böğrülceme." Bunu diyen de Caner abimdi. Böğrülceyi çok severdi, eyvallah. Ama ben ne alaka?

Buna yüzümü ekşitiyorum ve Caner abime de ters bir bakış atıyorum. "Kalk sen de!" diyorum arkamdaki koltuktan bir yastık alıp tam suratına fırlatırken.

Abim derin bir nefes verip kollarını sınıyor. Ardından Caner abime doğru adımlıyor. Koltuktaki Caner abimin kolunun altına girip onu tek hamlede yukarı doğru çekiyor. Caner abim, çuval gibi abimin omzuna yığılırken "Kardeşim... Beni nereye?.. Şehitler ölmez... Vatan bölünmez!" diye mırıldanıyordu.

Abim, Caner abimi banyoya doğru sürüklerken "Ulan ne şehidi, banyoya gidiyorsun banyoya!" diye söylenmeye başlamıştı bile.

Ben de ikisini bırakıp banyoya geçiyorum. Duş başlığını elime alıp musluğu soğuk suya çeviriyorum ancak açmıyorum. Önce abimlerin gelmesi lazım.

Abim, Caner abimi banyoya sokmayı denerken arkasındaki halıyı da nasıl becerdiyse toplamıştı. Halı yamuk duruyor, bir ucu kıvrılmıştı. Caner abimi de resmen duşkabinine fırlatmış, hiç "Yavaş!" diye inlemesini dinlememişti.

"Abi, emin miyiz?" diye soruyorum. "Elimize yüzümüze bulaşmasın, sonra bu ayı bizi banyoya kilitler."

"Bulaşmaz yavrum, ver sen onu bana," dedi abim, elimdeki duş başlığını alırken.

Uzanıp suyu açtığında soğuk su Caner abimin kafasından aşağı boşanır boşanmaz, banyoda adeta bir şok dalgası yaşandı. Caner abim, sanki pusuda basılmış gibi aniden gözlerini fal taşı gibi açtı, yerinden sıçradı.

"Ananı!" diye bağırdı Caner abim, ıslak saçlarını geriye atarak. Ayaklanmayı denedi o şokla. Ama zemin kaygandı ve alkolün etkisi geçmemişti. Ayaklanmıştı ama dengede duramayıp abimin üzerine doğru devrildi.

"Lan dur! Tutunma bana!" diye kükredi abim ama geç kalmıştı. Caner abim, abimin tişörtüne tutunup onu da kendisiyle birlikte duş kabininin içine doğru çekti ve tekrar yere yapıştı. Üstelik abim de onun üzerine düşmüştü!

Abimin elindeki duş başlığı artık beni ıslatıyordu. Hem de tam yüzüme doğru geliyordu su! "Abi, çek şunu!" diye bağırıyorum ellerimi yüzüme kapatırken. Ama dinleyen kimdi?

"Ulan Caner!" diye kükredi abim. "Lan it! Allah senin belanı vermesin!" diye de devam etti. "Seni kurtaranın-"

Devam etmesini beklemeden bana gelen suyu umursamadan abimin elindeki duş başlığını kapıp onlara doğru tutuyorum. Caner abim, bir kez daha soğuk su yemenin etkisiyle istemsiz bir çığlık atıyor.

Daha adam akıllı ıslanmamış abim de şu an ıslanıyordu. Hem de onlara tuttuğum su direkt abimin yüzüne geliyordu.

"Zeyno!" diye kükredi abim, kolunu kaldırıp yüzünü kapatmayı denerken. "Çek şunu!"

"Pusu!" diye beklenmedik bir anda resmen çığırdı Caner abim, suyun altından çıkmak için çırpınırken. Lakin üzerinde abim vardı. "Lan kaçın kurtarın kendinizi!"

"Ulan Caner, bir sus be adam!" diye bağırdı abim, bir yandan gözüne gelen sulardan kaçmaya çalışıp bir yandan da beni yakalamak için kabinden dışarı doğru hamle yaparken.

"Zeyno, say say bittin kızım sen!"

Gülmekten artık duş başlığını düzgün tutamıyordum bile ama geri adım atmaya da hiç niyetim yoktu. "Ayıl artık Başkomiser!" diye bağırdım, suyu tam abimin göğsüne doğru nişan alarak.

Abim o sırılsıklam haliyle, bir aslan çevikliğiyle duş kabininin kapısını tamamen açtı. Ben daha ne olduğunu anlamadan, uzun kolları sayesinde tek bir hamlede bileğimden yakaladı.

"Kaşındın sen ha." dedi abim, yüzünden süzülen suları hırsla silerken. Gözlerinde o hınzır, intikam dolu parıltı vardı.

"Abi dur! Vallahi şaka yaptım-"

Cümlemi tamamlamama izin bile vermedi. Beni tek bir hareketle duş kabininin içine doğru çekti. Caner abimin sırılsıklam gövdesinin üzerine, oradan da Kerem abimin kucağına doğru yuvarlandım. O sırada duş başlığı elimden kayıp yere düştü ve banyonun tavanına doğru su fışkırtmaya başladı.

Artık üçümüz de duş kabininin zemininde, sırılsıklam bir halde birbirimize dolanmıştık. Tepemizden yağan soğuk su hepimizi titretirken, banyonun içinde feryat figan koptu.

"Lan!" diye inledi Caner abim, benim ayaklarımdan biri onun karnına denk gelince. "Böğrülcem, kaburgamı kırdın böğrülcem..."

Bunu diyordu ama benim de kalçam acımıştı mesela. Ne yapacağız şimdi?

"Su boşa gidiyor!" diye yakındı abim.

"Geri zekalılar, musluğu kapatsanıza!" diyorum dişlerimin arasından. İki abim de bir anlığına bakışıyor.

"Bu kız zeki." diyor ikisi de aynı anda. Kerem abim uzanıp musluğu kapattığında sonunda su duruyor. Su kesildiğinde banyoda sadece üçümüzün ağır ağır alıp verdiği nefesler ve benim durduramadığım kıkırdamalarım hakim oldu.

Caner abim sırtını duvara yaslamış, ıslak saçları yüzüne yapışmış bir halde tavana bakıyordu. Gözleri tamamen açılmıştı, o sarhoş halinden eser kalmamış gibiydi ama hala algıları tam yerinde değildi. Başını yavaşça Kerem abime doğru çevirdi.

"Kerem," dedi, sesi titreyerek.

Abim tişörtünün önünü sıkıp suyunu sıkmaya çalışırken ters ters ona baktı. "Ne var yine? Ne istiyorsun?"

"Çok güzelmişsin lan." dedi Caner abim tamamen ciddi bir yüz ifadesiyle. "Sırılsıklam olunca hatların falan ortaya çıktı."

"Oha!" diyorum Caner abime inanmayan gözlerle bakarken. Abim de 'tövbeler olsun' dercesine ters bir bakış atıyor. Etrafına kısa bir göz gezdirip yerde, ıslanmış bir bez görüp Caner abimin kafasına fırlatıyor.

"Azdı ya," diyor abim dramatik bir sesle. "Gene azdı ya!" diyor ardından da. "Allah seni bildiği gibi yapsın oğlum! Allah’in salağı!"

En sonunda abim, duş kabininden destek alarak, her yerinden sular damlaya damlaya ayağa kalktı. Tabii kalkarken beni de kolumdan tutup bir çuval gibi yukarı çekti.

"Yürü Zeyno," dedi, sesindeki o sahte otoriteyi korumaya çalışarak. "Bu adam harbi delirdi." diyor, dolaplardan bir tanesini açıp bana doğru bir havlu uzatırken. "Sabaha kadar o soğuk fayanslarda yatsın da akıllansın."

"Lan! Beni burada mı bırakacaksınız?" diye arkamızdan bağırdı Caner abim. Islak saçlarını arkaya atmaya çalışırken elini yüzüne bulaştırmış, duvara tutunarak ayağa kalkmaya çalışıyordu. "Kardeşlik bu kadar ucuz mu be?"

Banyodan dışarı adım attığımızda her bir basışımızda arkamızda küçük göletler bırakıyorduk. Salona geçtiğimizde bizi ilk karşılayan, koltuğun tepesinden bize siz ne tür salaklarsınız? der gibi bakan Huysuz oldu. Kulaklarını dikmiş, sırılsıklam halimize o kadar boş bakıyordu ki, ona bakıp yeniden gülmeye başladım.

"Gülme sende!" diye homurdandı abim. "Şu halimize bak ya. Biraz daha çabalasak birbirimizi boğacağız, haberiniz yok!"

"Ben mi başlattım lan?" diye soruyorum, elimdeki havluyla koluna bir tane geçiriyorum. "Sen düştün."

"Sen de su tuttun!"

"Sen de bana tuttun!" diye dinleniyorum.

Tam o sırada banyo kapısından bir ses yükseldi. Caner abim, üzerinde sadece sırılsıklam olmuş kot pantolonuyla, üstü çıplak bir şekilde, duvara tutuna tutuna salona teşrif etmişti. Saçlarından dökülen sular göğsünden aşağı süzülüyordu. Ama gözleri hala tam odaklanamamıştı.

Gidip, az önce abimin zorla kaldırdığı koltuğuna geri otururken derin bir nefes de veriyor.

"Ooo komutanım?" dedi Caner abim, Huysuz'un uzun kulaklarına bakarak. "Siz ne ara rütbe aldınız ya? Kulaklar falan telsiz anteni gibi olmuş."

Kerem abim elindeki havluyla kalakaldı. Bana döndü, yüzünde pes eden bir ifade. ardı. "Biz bunu neyle besledik de bu hale geldi?"

"Rakı abi, saf rakı," dedim koltuğa ilişirken. Caner abim bir anda doğruldu, Huysuz'u ürkütmeden; ya da Huysuz artık onun bu hallerine alıştığı için hiç istifini bozmadı, kucağına aldı. Tavşanın kafasını öyle bir şefkatle okşuyordu ki, bir an yine o duygusal faza geçeceğini anladım.

"Kerem," dedi, gözlerini abime dikerek. "Bana güzelim demedin ama, bu tavşan var ya beni anlıyor."

Abim derin bir nefes aldı, Caner abimin yanına adımladı ve elindeki havluyu hırsla onun kafasına geçirip bodoslama kurulamaya başladı. "Ulan Caner! Yat zıbar artık ulan! Tavşana da yürüme bari, hayvanın psikolojisini bozdun!"

"Ah! Yavaş lan!" diyerek abimin elini itelemeyi denedi Caner abim. "Beyin sarsıntısı geçiriyorum!" diye inledi havlunun altından. Ama bir yandan da kucağındaki Huysuz'u sıkı sıkı tutuyordu. "Zeyno, kurtar beni bu gaddarın elinden."

Havluyu omuzlarıma atıp ellerimi yukarı, teslim olurcasına kaldırıp arkamı dönüp gidiyorum. Yesinler birbirlerini aman! Bana ne.

***

30 Ocak 2023 / ANKARA
Caner'in kafası hala az da olsa hoş olduğu için onu salmamıştı Kılıç kardeşler. Zeynep, Caner abisinin kendi odasına yatırmayı denemiş ancak Caner kabul etmeyip salondaki koltuğa kıvrılmıştı. Tıpkı yirmi beş sene önce olduğu gibi.

Sığmıyordu koltuğa. Ne enine, ne de boyuna. Ama umurunda da değildi. Zaten yorulmuş, rakının etkisiyle de; biraz da kardeşini rüyasında görme isteğiyle çoktan uykuya teslim olmuştu.

Gece saat bire doğru yaklaşmışken sehpanın üzerindeki telefonu acı acı çaldı Caner'in. Yılların verdiği alışkanlıkla direkt uyandı Caner. Telefonlara bakmama gibi bir huyu yoktu. Sadece operasyonlarda bunu yapamıyordu.

Anında gözlerini açtı, yattığı yerden dirseklerinden destek alarak oturur bir pozisyona geçti. Uzanıp sehpanın üzerindeki telefonunu aldı ve ekranda yazan yazıya baktı. Resmi birisini, bir amirini, üstünü görmeyi bekleyen Caner; Ece yazısını görünce kaşlarını çattı. Kalbi kendinden habersizce çarpmaya başladı.

Telefonu açıp anında kulağına götürdü. Daha kendisi konuşamadan Ece'nin "Caner!" diyen endişeli sesi yankılandı. "Caner yardım et!"

"Neredesin?" Direkt konuya daldı Caner, üzerindeki yorganı bir hışımla çekip ayaklanırken.

"Evdeyim!" dedi Ece, sesi titrerken. "Seyit kapıya dayandı! Yardım et. Yalvarırım yardım et."

"Tamam," dedi Caner kendi aracının anahtarlarını alırken. Üstü müsaitti zaten. Olmasa da umurunda olmazdı. Ceketini bile almadan kapıyı açıp çıktı. "Sakin ol. Kapının önüne ağır bir şeyler çek. Telefonu da kapatma!" Ayakkabılarını giymeyi bitirip az önce açtığı kapıyı hızlıca çekti Caner. Merdivenleri üçer beşer inmeye başladı. Kalbi deli gibi atıyordu.

"Ne olursa olsun kapatma telefonu. Konuş benimle!"

"Masa?" dedi Ece.

"Dolap yok mu?" Daha ağır bir şeyler lazımdı. Ece'yi hayatta tutacak bir şeyler.

Birkaç takırtı geldiğinde Caner de arabasındaydı. Kontağı çevirdi, aracı çalıştırdı. "Ece, işin bittiyse konum at." dedi burnundan solurken. Seyit'e bu saatten sonra acımayacaktı. Bir an, bir saniye hatta salise bile acımayacaktı.

Bir bildirim düştü telefonuna. Ece konumu atmıştı. Caner, konumu açtıktan sonra gaza bastı. Kulağı hala telefonda, gözü yolda, aklı Ece'deydi.

"Şimdi?"

"Asaf'ın yanına, bir odaya geç. Kapıyı kilitle. Oraya da bir şey çek." diye talimat verdi Caner. Emir değildi bu. Caner hayatında ilk kez emir verememişti.

"Caner," dedi Ece, ağladığı belli olan bir sesle. "Lütfen yetiş."

Bir anlığına gözlerini kapatıp nefes verdi Caner. Hemen ardından açıp gaza biraz daha yüklendi. Bir kadının ona yalvarmasını asla istemezdi.

"Yetişeceğim," dedi Caner. "Bu sefer yetişeceğim." Telefonun diğer ucundan, Ece'nin olduğu yerden tok bir ses geldi. Hemen ardından da Ece'nin küçük bir çığlığı. Seyit kapıyı zorluyordu. Bu her şekilde belli oluyordu.

"Caner gelecek!" dedi Ece panikle. "Caner n'olur gel." Telefonun diğer ucundan gelen son bir çatırtı sesiyle hat birden kesildi. Düşen arama sesi arabanın içinde yankılanırken Caner öfkeyle direksiyona bir yumruk indirdi. Dişlerini birbirine kenetledi, ibre hızla sağa devrilirken direksiyonu sert bir hamleyle kırıp Ece’nin sokağına daldı.

Sokak sessizdi ama Ece’nin oturduğu apartmanın önü o sessizliği kusuyordu. Seyit’in arabası kaldırıma gelişigüzel fırlatılmış, sürücü kapısı bile açık bırakılmıştı. Caner freni kökledi. Araba acı bir çığlıkla durur durmaz, emniyet kemerini tek hamlede söküp kendini dışarı attı.

Apartman kapısı zorlanarak açılmış, kilidi patlatılmıştı. Caner, belindeki tabancasını çekerken namluyu çoktan kurmuş, mermiyi namlunun ucuna sürmüştü. Artık salondaki çakırkeyif adam değildi; koruması gereken bir kadın için kurşun yiyip kurşun dizecek bir insandı.

Adımları hızlı ama sıfır sesle ilerliyordu. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanırken gözü açıyı kontrol ediyor, namlu her dönemeçte potansiyel tehdide odaklanıyordu.

Üçüncü kata geldiğinde Ece’nin dairesinin dış kapısının aralık olduğunu gördü. Birkaö kişi vardı ama korkularından içeri giremiyorlar, sadece ellerindeki telefonla polise sığınıyorlardı. İçeriden "Ece, aç lan o kapıyı!" diye bağıran Seyit ve ahşap bir kapıya inen sert darbelerin sesi vardı.

Caner’in gözü döndü ama nefesini bozmadı. Tetikteki parmağı sabitlendi. Kapıyı ayağıyla hafifçe itip içeri sızdı. Antre darmadağındı; devrilmiş bir vestiyer, kırık vazolar... Seyit, koridorun sonundaki odanın kapısına vuruyordu. Ece’nin kurduğu barikatı aşmak üzereydi.

Caner hiçbir uyarı yapmadı. Teslim ol çağrısı, dur ihtarı. Hiçbiri bu anın hukuku değildi.

Seyit tam kapıya bir tekme daha savuracakken, Caner arkadan yaklaşıp adamın omzunu kavradı ve onu tek hamlede duvarın sert betonuna çarptı. Seyit ne olduğunu anlamadan sırtı duvarla buluştuğunda, Caner’in silahının soğuk namlusu tam çenesinin altına, derisine gömülecek kadar sertçe bastırılmıştı.

"Kımıldarsan," dedi Caner. Sesi o kadar kısık, o kadar derinden ve o kadar buz gibiydi ki Seyit’in damarlarındaki kan dondu. "Seni burada harcarım. Kimsenin de ruhu duymaz."

Seyit, karşısındaki adamın gözlerinde anlık bir korku belirdi. Ancak sadistliği ve egosu, korkusundan daha fazlaydı. "Bırak lan!"

"Ben seni daha kaç kez uyaracağım lan it!" diye ilk kez gürledi Caner. "Ha? Daha kaç kez Azrail'in olacağım?"

"Olma," dedi Seyit, sinsi bir tebessümle. "Karım değil mi?"

"Lan bak," dedi Caner, tabancayı biraz daha Seyit'in çenesine bastırırken. "Dilini söküp alırım senin. Dilinin kemiğini sikerim!"

"Vuracak mısın? Sen polis misin, yoksa katil mi?" diye hala ileri gitmeye devam etti Seyit.

"Özel harekatım." diyor Caner gururla. "Senin gibi leşleri dağda temizleyip hiç de iz bırakmıyoruz." dedi ardından da, dişlerinin arasından. "Seni de gebertip iz bırakmadan gideyim mi?"

Karşısındaki adamın blöf yapmadığını, gerçekten o tetiği düşürse veya o boğazı sıksa gece yatağına gidip deliksiz uyuyacağını o an anladı Seyit. Alnından soğuk bir ter damlası şakağına doğru süzüldü.

Tam o sırada iç odanın kapısının kilidi tıkırdadı.

Seyit’in gözü anlık olarak o tarafa kayarken, Caner fırsat vermedi. Sol eliyle Seyit’in boğazını kavrayıp onu duvara öyle bir çiviledi ki Seyit’in nefesi kesildi, ayakları yerden kesilir gibi oldu.

"Ece, kal içeride! Açma kapıyı!" diye bağırdı Caner, arkasına doğru. Sesi Ece’ye emir vermiyor, onu korumak için bir kalkan oluyordu.

Kapının arkasından Ece’nin hıçkırıklar arasından gelen titrek sesi duyuldu: "Caner, yalvarırım bir şey yapma ona." dedi Ece, masum bir çocuğu andıran bir sesle. "Değmez. Senin başının yanmasına değmez."

"Değer!" diye bağırdı Caner, gözünü Seyit'ten ayırmadan. "Senin canını acıttı bu herif. Gözünden yaş akıttı. Sana çile çektirdi!" Bunlara asla tahammülü yoktu Caner’in. Bunların hepsini de yapmıştı Seyit. Şimdi Caner öldürmeyip ne yapacaktı?.. "İzin ver geberteyim şunu."

"Hayır!" diye içeriden bağırdı Ece. Kapının kilidini çevirdi, kapıyı açtı ve dışarıya, Caner'in yanına fırladı. "Caner hayır! Yapma, değmez. Vallahi değmez." dedi Ece panikle. "Kurşununa değmez, üniformana değmez. Benim için bu adamı öldürmenin bir manası yok! Bana değmez!"

"Değer!" dedi Caner, sesi bu kez tüm evi titretecek kadar gür ve kesin çıkmıştı. Bakışları Seyit'ten saniyeler sonra ilk kez koptu ve Ece’nin ağlamaktan kızarmış gözlerine kenetlendi. "Senin tek bir damla gözyaşın için dünyayı yakarım ben, duymuyor musun beni? Değer!"

Ece, Caner’in gözlerindeki o hırslı, sarsılmaz kararlılığı görünce duraksadı. Hayatında ilk kez biri onun için her şeyi, üniformasını bile yakmayı göze alıyordu.

Caner, Ece'nin bu anlık şokundan faydalanıp bakışlarını tekrar Seyit’e çevirdi. Seyit, Ece’nin araya girmesiyle biraz cesaretlenir gibi olmuştu ama Caner’in gözlerindeki o ölümcül vaadi görünce o cesaret de boğazına tıkandı.

Caner, Seyit'in yakasını sertçe bırakıp onu antrenin zeminine doğru fırlattı. Seyit sırtüstü yere kapaklanırken, Caner tabancasını belindeki kılıfına pürüzsüz bir refleksle yerleştirdi. Polis olmanın verdiği soğukkanlılık, Ece'nin varlığıyla geri gelmişti. Öldürmeyecekti... Şimdilik. Ama bu herifin canını cehenneme çevirecekti.

"Ece için dua et şerefsiz," dedi Caner, Seyit'in tepesine bir kabus gibi çökerken. "Onun o temiz kalbi, senin bu pis kanının benim elime bulaşmasını istemedi. Şimdi, kalk ve siktir git!"

Seyit, yerdeki kırık vazoların arasından zorlukla toparlandı. Boğazını tutarak, tek kelime edemeden, Caner’e nefret dolu ama korkudan titreyen bir bakış fırlatıp açık olan dış kapıya doğru sendeleyerek kaçtı. Merdivenleri apar topar iniş sesi apartmanda yankılandı.

Kapı kapandığı an, evdeki o ağır öfke yerini derin bir sessizliğe bıraktı.

Caner derin bir nefes verdi, omuzlarındaki gerginlik yavaşça indi. Arkasını döndü. Ece hâlâ olduğu yerde, koridorun ortasında zangır zangır titriyordu.

"İyi misin?" diye sordu Caner, Ece'ye doğru dönerken. "Bir yerine bir şey oldu mu?" diye sordu ardından da. Olumsuz anlamda başını salladı Ece. Gözlerini kaçırdı.

"Teşekkür ederim." dedi fısıltıyla. "Seni de yordum."

O an bir şeyler demek istedi ama başaramadı Caner. Hem karşısındaki kadının bu halinden, hem de anlık olarak aklına gelen bir fikirden.

Ya istemezse? dedi iç sesi. Tınlamadı Caner. Hem kendi çıkarı için, hem de Ece için en iyisiydi belki de.

Ya rahatsız olursa? diye bir soru daha yöneltti iç sesi. Onu da umursamadı Caner. En azından kabul ederse aklı ne Ece'de, ne Asaf'ta, ne de Ceylin'de kalacaktı. En azından yaparlarsa Ceylin’i evlat edinebilirdi...

"Ece," dedi Caner bir anda. Beyni işliyordu ama ondan izinsiz hareket ediyordu.

Başını kaldırıp Caner'e baktı Ece. Caner, bir kez daha Ece'nin sarsılmış, titreyen halini görünce afalladı ama çıktırmadı. "Biz," Durdu. Emin miydi? "Evlenelim."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

103okunma 16beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18