BİR SİPER UZAK 1 kitap kapağı

25. bölüm / 27

BİR SİPER UZAK 1

24. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunivane Nels

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 24. BÖLÜM

…
"Ayırma gözlerimden çocuksu gözlerini,
O sakin, o yalansız, o kuytu gözlerini…”
Ümit Yaşar Oğuzcan

Model: Bir Varmış Bir Yokmuş
Little Mix: Power

1 Şubat 2023 / ANKARA
Operasyon hazırlıkları için hangara geçmiştik. Yüzbaşı ve Emir dışında. Aniden bir telefon geldiği için meydanda yoktu Yüzbaşı. Kendisi kaybolduğu gibi Emir’imi de çalmıştı. Herkeste de bir ciddiyet hakimdi. Lakin bu ciddiyet, helikopterden indiğimiz an sıfırlanacaktı. Genelde öyle oluyordu. Ha bu sefer Binbaşı da yanımızda diye susarlarsa onu bilemeyecektim.

Telefonumu sessize alıp kamuflajımın iç cebine koyuyorum; ardından zaten her zaman hazır olan çantamı tam ayağımın dibine koyuyorum. Güzel kızım, İsimsiz’ime yöneliyorum. Bakımlarını zamanında ve eksiksiz yaptığım için çok kontrol etmiyorum o kısımları. Sadece dürbününü vs. kontrol ediyorum.

Hemen yanımda hazırlanan Binbaşı da benim gibi gayet seri şekilde çalışıyordu. O da hem tabancasını, hem de tüfeğini kontrol ediyor. Tam telefonunu sessize alıp cebine atacakken gözü ekrana takılıyor. Bir süre açık olan ekranla bakışıp kaşlarını çatıyor. Çenesi anında kasılıyor; elini de yumruk yapmasıyla yanına doğru usulca adımlıyorum. “Komutanım,” diyorum, diğerlerinin duymayacağı sesle. “Bir şey mi oldu?”

Bir şey demeden ekranı bana doğru hafifçe, görebileceğim şekilde çeviriyor. Mesajdı bu gelen. “Tarih tekerrürden ibarettir derler.” diye başlıyordu. “Ama bazen sadece isimler değişir, kader baki kalır. Bir Umay gitmişti, bir Umay gelmiş. Bir Binbaşı eksilmiş, bir Binbaşı daha eklenmiş… Bozkurtlar geçmişin leşini temizlediklerini sanıyor ama avcı hala aynı ormanda. Üstelik bu sefer av daha lezzetli, daha tanıdık. Kılıç kınından çıksa ne yazar, paslandıkları yerden kırılacaklar. Ama bu sefer seyirci koltuğunda değil, başrolde…”

“Bu ne şimdi?” diye mırıldanıyorum okuduktan sonra. Bakışlarımı abime çeviriyorum. “Kim bu?”

“Bilsem veya bulsam kurşuna dizeceğim de,” diyor, bakışlarını bana çevirerek. Cümleye devam edemiyor ve omuz silkmekle yetinip önüne dönüyor. Bu bize gelen ikinci mesajdı. İlk gelenle aynı numaradan gönderilmemişti. Ki numara da tek kullanımlıktı zaten. Bu da büyük ihtimalle öyleydi.

Görev öncesi yazmasa iyiydi. İkimizin da aklı bu mesajda olacaktı çünkü. Çünkü hedef doğrudan bizdik. Kimdi, neyin nesiydi ve bize nereden musallat olmuştu bir fikrim ve bilgim yoktu.

Umursamamayı deneyerek Binbaşı da ben de kalan hazırlıklarımıza devam ediyoruz. Yarbay bize on dakika demişti helikopter pistinde olmamız için, biz hala buradaydık. Neden? Aptal lülüklüyle biricik kıvırcığım yoktu ortalıkta. On dakikayı da geçmişti süre. Yarbay topuğumuza sıkacaktı.

“Ömer kaçtı mı lan?” diyor Binbaşı, tabancasını belindeki kılıfına sokup time dönerken. Düşüncelerimi dile getirdiği için içimden bir teşekkür yollasam da susup işime bakıyorum. Ancak göz ucuyla da bizimkiler süzüyorum.

“Emir de yok.” diyor Ali, beline şarjörünü takarken.

“Ömer’in babası, Ömer’le Emir’in evliliğine karşı çıkınca kaçmışlar.” diyor Hürkan sırıtarak. Ortamda bir sessizlik oluyor. Öyle ki Emre bile gülmüyor kankasına. Hatta ters bir bakış bile fırlatıyor.

“Bu espri olmayan espriyi çok düşündün mü?” Gayet de mantıklı bir soru gelmişti Umut’tan. “Lütfen çok düşünmemiş ol ona göre tepki vereceğim.”

“Ne yaptım gene ya?” diyerek ellerini iki yana, isyan edercesine açtı Hürkan.

“Götüne hiç G3 girdi mi, Hürkan?” diye soruyor canım Binbaşım, Hürkan’a doğru dönüp tüm içtenliğiyle. Şimdi isyan eden Hürkan, ellerini anında indirip suç işleyen bir çocuk gibi olduğu yerde resmen küçülüyor. Başını hafifçe eğiyor.

“Yok komutanım.”

“Girmesini ister misin?” Gülmemem gerekiyordu. Binbaşıda bunu yapacak potansiyel vardı çünkü. “Tüm içtenliğinle cevap vermeni istiyorum.”

“Yok komutanım.”

“Dua et kıçına girmekle kalsın.” diyor gene aynı içtenlikle. “Seni helikopter pervanesine asıp uçurtma niyetine uçurmamı istemiyorsan kes sesini.”

Hürkan’ın yutkunma sesi resmen hangarda yankılanmıştı. Az önceki gevşekliğinden eser kalmamış, mum gibi dikilmişti. “Emredersiniz komutanım!” diyerek inletti hangarı.

Başıyla onayladı Binbaşı, Hemen sonra da gözleri etrafta gezindi. Ardından bakışlarını kolundaki saate çevirdi. “Çömez,” dedi, başını kaldırmadan. Mert için demişti bunu. “Git bul şu iki salağı. Yarbay gelecek.” dedi başını kaldırıp doğrudan Mert’e bakarken.

Verilen emri anında alıp koşar adım uzaklaştı Mert. Haklıydı. Yarbay gelecekti ve kimse, görev öncesinde azar işitemezdi…

***

15 Dakika Önce
Yüzbaşı Ömer Arslan’ın içinde operasyon öncesi hiç hissetmediği, anlamlandıramadığı bir huzursuzluk vardı. Zeynep’in söylediklerinden dolayı mı böyleydi, çok mu düşünmüştü bilmiyordu lakin huzursuzluğu hayra alamet değildi.

Usulca timini takip etse de aklı başka yerdeydi. Zeynep’te, söylediklerindeydi. Zeynep’in “Çünkü ben artık senin arkanda değilim.” dediği cümle hala kulaklarında çınlıyordu. Bulmuşken kaybetmenin acısı vardı içinde. Bir kez daha kaybetmenin acısı…

Tam o esnada, hangara girdiği anda cebindeki telefonunun titrediğini hissetti. Ne çıkartıp bakmak, ne de açıp cevaplamak istedi. Ancak yapmadı. Telefonu ailesine haber vermek için her türlü açacaktı.

Adımlarını biraz yavaşlatıp elini cebine atıp telefonu çıkarttı Ömer. Ekranda herhangi bir isim yoktu, numara vardı. Umursamadan telefonu açıp kulağına götürdü Ömer. Başta karşı taraftan bir ses gelmedi. Ancak hemen sonrasında karşı taraftan bir nefes sesi işittiğinde damarlarındaki kanın durduğunu hissetti. Bu sesi iki buçuk senedir duymamıştı.

“Yüzbaşım,” dedi hat üzerinden gelen boğuk, alaycı ses. Korkut’tu bu. “Sesimi özlediniz mi?”

Etrafındaki arkadaşlarına göz gezdirdi Ömer. Bir şey çaktırmaması gerekiyordu. Dişlerini sıktı, göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Kerem Binbaşıyı, görevi, timini umursamadan hangardan hışımla çıktı. “Sen ne cüretle arıyorsun lan beni?” diye sordu fısıltıyla. Sesi fısıltı dahi olsa kükremeyi andırıyordu. “Neredesin lan sen?”

Hattın diğer ucundan hafifçe güldü Korkut. Bu gülüşün arkasında delirmiş bir adamın intikam hırsı yatıyordu. Ömer bu gülüşü ezbere bilirdi. “Nerede olduğumun bir önemi var mı?” diye sordu aynı alaycı ses tonuyla. “Sen beni bulamazsın, ama ben sizi izliyorum Ömer. Özellikle de,” O an durdu Korkut. Hafifçe kıkırdadı. “Yeni nişancını. Zeynep Umay Kılıç.”

Ömer’in kalbi tekledi, adımları olduğu yerde çakıldı kaldı. Zeynep’in adını Korkut’un ağzından duymak, sırtına bir bıçak saplanmış gibi hissettirdi. “Zeynep’ten uzak duracaksın.” dedi Ömer anında, sesini sabit tutmaya çalışarak. “Onun ne seninle, ne de geçmişle bir bağı var.”

“Var Ömer,” dedi Korkut anında. “Hem de çok büyük bir bağı var.” Sesi birden buz kesmişti. “O kadın benim kardeşimi öldürdü. Canımı aldı!” diye telefona hırladı Korkut. “Şimdi sıra bende.”

“Aptal!” diye gürledi Ömer. “Kardeşin teröristti lan senin! Piçin tekiydi!” diye patladı Ömer. Lakin çevresindeki askerler ona bakmasın diye sessiz davranmaya çalışıyordu. “Zeynep değilse ben, ben değilse Emir, Emir değilse de sen vuracaktın onu! Eninde sonunda kendi kanında boğulacaktı.”

“Kes sesini!” Bunları duymaya tahammülü yoktu Korkut’un. “Umurumda değil. Anladın mı?” dedi dişlerinin arasından. “Abisiyle onu aynı mezara koyacağım.” Bir an duraksadı. Telefonun diğer ucundan Ömer’in sıkışan nefesini dinledi ve sinsi bir tonla “Seviyorsun, biliyorum.” diye ekledi. “Gözlerinden anlıyorum Ömer. Ona nasıl baktığını görüyorum.”

“Korkut-”

“Ama yine izleyeceksin Ömer. Benim izlediğim gibi, sen de sevdiklerinin yok oluşunu izleyeceksin.”

Telefon Ömer’in yüzüne kapandığında elleri istemsizce titriyordu. Zaten bir kere kaybetmişti, bir daha mı kaybedecekti? Bir Umay daha mı kaybedecekti?..

Adımlarını hızlıca hangara yönlendirdi. Aklında tek bir isim vardı: Emir. Emir, Korkut’la zamanında en iyi anlaşan askerdi. Duruma el atarsa, belki bir şeyler değişebilirdi.

“Emir!” dedi hangara girdiği esnada. Bozkurt timinin üyeleri, anında dönüp kendisine baktı ancak umursamadı Ömer. Emir’le göz göze geldi. “Gel benimle.” Geldiği hızla geri çıktı, hangardan uzaklaştı. Emir ise elindeki tabancasını kılıfına yerleştirip onu takip etmeye başladı.

Arka bahçenin tenha bir noktasına geçtiklerinde -Ki hangar arka bahçede- Ömer düşünmeden ileri atılıp her ne kadar kendisinden uzun olsa da -Beş santimetre kadar- Emir’in yakasına yapıştı. Umursamadı Emir. Sarsılmadı bile. “Korkut aradı,” dedi Ömer, hırçınlığına rağmen sesi boğuk, ağlamaklı çıkmıştı. Sinirdendi. Korkudandı. Kaybetmektendi.

Kaşlarını çattı Emir. Onun dışında yüzünde herhangi bir kas oynamadı. “Ne diyor?” diye sordu.

“Öldürecek,” dedi Ömer, Emir’in yakasını bırakırken. Elleri yanına düştü. Başını eğdi. “Emir bir şey yap,” dedi ,, başını kaldırıp tekrar Emir’e bakarken. “Kıyacak Emir. Durdurmazsan kıyacak.”

Emir, belki de ilk kez Ömer’in söylediklerinden bir şey anlamamıştı. Korkut kime kıymak isteyecekti ki?

“Öldürecek Emir,” dedi çocuk gibi. “Kılıçlardan birisini hayattan silecek.” O an beyninde ampul yanmıştı Emir’in. Zeynep, Korkut’un kardeşini öldürmüştü. Emir de fark etmişti bunu. Tabii çok sonradan.

Korkut askerdi. Başçavuş Korkut Ardıç. Ailesiz büyümüş, kardeşini kendi büyütmüş birisiydi. Babası da askerdi. Korkut küçükken evlerine düzenlenen bir saldırıdan kendisi kurtarmıştı kardeşini. Babası ve annesi ise ölmüştü. Delik deşik olmuşlardı…

Dağ başındaki bir karakola sığınmışlar; askerin birisi de onlara yuva olmuştu. Korkut, o günden sonra kendini vatana borçlu hissetmiş, asker olmak istemişti. Ancak kardeşi Boğaç intikamla yanıp tutuşmuştu. İki kardeş de en sonunda düşman olmuştu. Korkut vatana hizmet ederken kardeşi terörist olup onu, Türk askerini avlamaya çalışmıştı.

Sonu Zeynep’in elinde bitmişti. Hak ettiğini almıştı. Lakin Korkut, her şeye ve herkese rağmen kardeşini çok seviyordu. Ölümü onu sarsmış olacaktı ki Zeynep’i veya Kılıçları hedef alıyordu.

“Zeynep’ime kıyacak!” diyerek söylendi Ömer. Emir, bunun da farkına varmıştı. Ömer’in Zeynep’i deli gibi sevdiğini. Yıllardır aklında olduğunu. Şu an Ömer, Zeynep’i bir kez daha kaybediyordu. Bunu istemiyordu. Ona çok yakınken kaybetmek istemiyordu Ömer. Eğer kaybederse karanlıkta kalacaktı. Ömer karanlığı sevmezdi…

***

Operasyona mı gelmiştik, çiçek dükkanı açmaya belli değildi. Operasyonun yapılacağı noktaya intikal ediyorduk; helikopter bizi operasyon noktasından üç buçuk kilometre geride bırakmıştı. Bu da Kamil Yarbay’ın emriydi. Sessiz bir sızma ve intikal istiyordu. Ancak canım arkadaşım Emre, sıkıntıdan kafayı yemiş olacaktı ki timdekilere favori çiçeklerini soruyordu. Salak bu çocuk.

“Lale ne lan?” diye tepki gösteriyor Emre, onu geçiştirmek için kafadan bir çiçek ismi sallamış olan Umut’a. “Lale çiçek mi?"

“Ne Emreciğim, böcek mi?” diye bıkkınlıkla cevap veriyor Binbaşı.

“Soğan lan o!”

“Geri zekalı, hayatında kaç defa lale yedin, mal!” Bu içten tepki de Yüzbaşıdan gelmişti. “Zambakgillerden o.” Genel kültürü de maşallah ne güzeldi!

Son günlerde fazla kurulmuştum kendisine. Kendi isteyerek kurulmam dışında bir de bilinçaltımın oyunları yüzünden de kurulmuştum. Artık nasıl sinir olduysan sokaktaki her kıvırcık insanı Ömer zannediyordum ve bu durum çok can sıkıyordu.

“Komutanım, sizin ne?” diyerek tüm dikkatleri bana yönlendirdi Emre. Aman aman çiçek sevmezdim ki ben. Bizim mermilerin yanında çok masum, zararsız kalıyordu.

“Yok,” diyorum isteksizce. Yalandı. Sarı papatyalara bayılırdım. Görünce koparmadan duramazdım.

“Nasıl yok?” dedi Emre inanamayarak. “Umut’un varsa sizin de vardır.” Buna cevap vermiyorum. Göz devirip önüme dönsem de anlamsızca cevap da vermek istiyorum. Bazen böyle davranınca çok sıkıcı, kalp kıran bir insan olduğumu düşünüyordum. Hevesle denilen bir şeyi reddedince mesela. Şu an Emre’ye de aynısını yapmıştım. Çocuk gibi, tatlı bir heyecanla sormuştu ama cevap alamamıştı. Alınmazdı aslında. Ama benim vicdanım öyle demiyordu.

Böyle hissetmekten de, hissettirmekten de nefret ederdim. Çünkü babamın vefatından sonra hevesle babamı her soruşumda geçiştiriliyordum, bu konuda önemsenmiyordum. Dört yaşındaki bir kız, babasının şehit olduğunu ve geri gelmeyeceğini nereden bilebilirdi ki?..

“Sarı papatya.” Çoktan çöken sessizliği bir anda bozmamla benim önümde yürüyen Emre dönüp bakıyor bana. Hafifçe kaşlarını çatıyor. “Sevdiğim çiçeği sormadın mı?” diyorum tek kaşımı kaldırırken. Başıyla hafifçe onaylıyor beni. “Söyledim işte. Sarı papatya.”

“Sarı olmasa olmaz mı?”

“Olmaz.” diyorum hafifçe, belli belirsiz gülümserken. Yüzüne koca bir tebessüm yayıp önüne dönüyor Emre. Sarısız papatya, mermisiz tabanca, babasız da biz olmazdık. Ama bazen hayat tam olarak da bunu yapıyordu işte. Beyaz papatya da vardı, operasyonun ortasında mermin de biterdi, baban da şehit düşerdi…

Şehit düşer, geride yıkık bir aile, birkaç evlat ve dul bir kadın bırakırdı…

“Yüzbaşım!” diyerek sessizliği bozdu Emre. Benimle yan yana yürüyen Ömer, bıkkınlık dolu bir bakış fırlattı Emre’ye ancak Emre bunu umursamadı. “Siz sever misiniz çiçek?”

Hiç düşünmeden “Severim.” diye yanıtladı Yüzbaşı. Sever miydi gerçekten?..

“Vay anasını,” dedi Emre şaşkınlıkla. “Siz ve çiçek? Yan yana gelecek en son ikili!” diye de devam etti. “Neymiş o kutsal çiçekler?”

Bu soruyla durdu Yüzbaşı. Bakışları anlamsızca beni buldu. Gözlerinde gene anlamlandıramadığım birçok duygu vardı. Ama onu her ne kadar bırakmama, üstüne gitmeme rağmen tek bir hayal kırıklığı, vazgeçmişlik yoktu. Anlamsız bir hırs vardı.

Gözlerini benden ayırmadan dudaklarını araladı ancak konuşamadı. Bir şey demek istedi ama yapamadı. Beklenmedik bir anda da “Kardelen.” diye mırıldandı.

O an adımlarım istemsizce olduğu yerde, benden izinsiz durdu. Göğsüme bir mermiden çok daha ağır, çok daha keskin bir sancı saplandı. Kulaklarımda babamın bana küçük kardelen dediği anlar çınladı. Babam ne zaman bir derdi olsa hep saçlarımı okşar, “Benim güzel kardelenim, kara inat büyüyenim.” derdi.

Yürümeye devam ederken kardelenlerden bir kez daha nefret ettiğimi fark ettim. Çiçekten de, Ömer’in bu kelimesinden de, çocukluğumdan da, kendimden de bir kez daha nefret ettim…

Ömer Yüzbaşının yanına ulaştığımda doğrudan, düşünmeden yanına ilerleyip kolunu kavradım. Kaşlarını çatıp bir kez daha bana çevirdi gözlerini. Sinirimi, hıncımı ve ağlama isteğimi bastırmak için dişlerimi sıkıca sıkarken eş zamanlı olarak Ömer’in de kolunu sıktım ve biraz daha yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Kalan öfkemi de tüfeğimin kabzasına binen parmaklarıma akıttım.

“Bir daha,” diyorum sesimin titremesine izin vermeyerek. “Bana bakıp da o çiçeklere olan hayranlığını kusma bana!” diyorum ardından da. Yüzbaşı, gözlerini bir süre daha gözlerimden ayırmadı; sanki en derine bakmak istermiş gibi, gözlerimi ezberlemek istiyormuş gibi baktı. Bir anda da bakışları anlık olarak, kısa bir süreliğine dudaklarıma kaydı.

Yutkunma isteğime engel olamadım o an. Ne yapacağımı da bilemediğim için elimi kolundan çekip hafifçe itiyorum onu. Daha da bakmadan, adımlarımı hızlandırarak kendisini arkamda bırakarak ön taraflara doğru gidiyorum. Neden böyle hissediyordum ki? Neden bana güvenmemesine, benden bir şey saklamasına rağmen onu seviyor gibi hissediyordum?..

Emir’in yanına gelince adımlarımı yavaşlatıyorum. Bakmadan bile benim geldiğimi anlamış olacak ki belli belirsiz sırıtıyor. Ancak anında eski ciddiyetine de geri dönüyor. “Bana niye anlatmıyor?” diye soruyorum, geçmişi ele alarak.

“Korkuyor.” Neyden, kimden bahsettiğimi anında anlayıp cevap vermesiyle kendisine çeviriyorum başımı. Çözmüştü artık beni. Gözlem yeteneği çok iyiydi. Ama ben onu hala çözememiştim.

“Benden mi?”

“Geçmişinden.” Başını bana çevirdiğinde göz göze geliyoruz. Artık birileriyle göz göze gelmeyi istemiyordum sanırım.

“Korkarsa korksun!” diyorum, istemsizce dişlerimi sıkarken. “Ben, bana anlatmadığı sürece, mecbur kalmadıkça yanında durmam.” diyorum kararlılıkla.

Beni başıyla onaylayıp önüne dönüyor lakin ben bakışlarımı ondan ayırmıyorum. “Niye geldin?” diye soruyor soğuk bir sesle. Emir ne zaman Ömer kadar sıcaktı ki?..

“Niye sordun?” diyorum önüme dönerken.

“Genelde birinin peşinden koşmazsın.” Doğruydu. Boşuna demiyorum çözdü beni diye.

“Seni biri olarak görmediğim için geldim.” diyorum. Ben bunu dedikten sonra aramızda bir sessizlik oluşuyor. Ben de göz ucuyla kendisine baktığımda gözlerinin bende olduğunu, sanki bir duygu arayışındaymış gibi olduğunu fark ediyorum. “Korkma,” diyorum, güven veren bir sesle. “Aşk itirafı değildi.”

“Şapşal mısın sen?” diyor, hafif alaycı bir sesle. Bu sorusuna yüzümü ekşitiyorum. Halimi görmüş olacak ki ilk kez yanımda, hafifçe kıkırdıyor. Ancak hemen sonra kendi ciddiyetine geri dönüyor.

“Ne?” diyorum huysuzca. “Sana platonik olmadığımı kanıtlıyorum işte!” diye çemkiriyorum bir anda. Tabii sadece onun duyacağı şekilde.

“Bir şey demedim.” diyor, teslim olurcasına ellerini hafifçe yukarıya kaldırırken. “Çemkirme hemen.” Bülbül gibi ötesi gelmişti kıvırcığın. Bu durumdan da gayet memnun gibiydi. Bülbül gibi ötmekten değil, beni sinir etmekten! Aramızda bir sessizlik oluyor. Alışkındım yersiz konuşup susmalarına.

Hiç beklemediğim bir anda “Zeynep,” diyerek sessizliği bozuyor Emir. Ast-üst ilişkisine önem veren Emir, şu an bunu umursamadan ismimle seslenmişti ve bu gaipti. Genelde görevlerde yapmazdı bunu.

Konuşmuyorum; lakin onu dinlediğime dair bir mırıltı çıkartıyorum. “Dikkat et.”

“Ne?” Başımı istemsizce tekrar çeviriyorum Emir’e. “Ne alaka? Bir şey mi oldu?” diye soruyorum merakla. Emir böyle bir insan değildi. Şimdi neden böyle yapmıştı?

“Bir şey olduğu yok.”

“O zaman?”

Durup gözlerini bana çeviriyor. Gözlerinde anlık olarak anlam veremediğim bir duygu yoğunluğu beliriyor ve belki de ilk kez tedirginliği seziyorum o gözlerde. Omuz silkiyor, gözlerini kaçırıyor. “Hiç,” diyor, zaten kısık olan sesini biraz daha kısarken. “Sadece kimsenin seni yıkmasına izin verme.”

Ben daha bir şey demeden beni geride bırakarak ilerliyor, Ali’nin yanına gidiyor. Bu neydi şimdi? Neyin uyarısı, tedirginliğiydi? Ortada neler dönüyordu da ben gene bilmiyordum?..

***

Size pusulardan nefret ettiğimi söylemiş miydim? Söylememiştim. Peki ya vücudumun her noktasında vurulsam bile göğsümden vurulmak istemediğimi?..

Pusulardan nefret ederdim çünkü babam ve timi de pusuya düşmüş; babam o pusuda şehit olmuştu. Eğer o gün pusuya düşmeselerdi, babam belki de yaşıyordu.

Göğsümden vurulmak istemem çünkü babam göğsünden vurulmuştu. İki kurşun yarası vardı. Birisi de tam kalbine denk gelmişti. Nasıl oluyorsa her zaman koruyan yelek, bu sefer korumamıştı babamı. Onu hayattan, bizden almıştı. Ama yelek onu korusaydı, babam belki de bana ve abime dualar okuyup yolumuzu gözlüyordu.

Nefret ettiğim ilk şey şu an gerçekleşmişti: Pusuya düşmüştük. Öyle aniden gelişmişti ki ne Emir, ne de ben nişancı konumuna geçmek için bir yere geçebiliyorduk. Tim kendince ateş ediyor, bizse bekliyorduk. Evet tabancalarımız vardı, lakin Kerem Binbaşı henüz kullanmamızı istememişti.

Sayıları bizden fazlaydı. Bozkurtlar olabildiğince sayıyı azaltıyordu. Ortam o kadar garipti ki… Bir tarafımız dümdüz, çiçekler falan vardı. Bir tarafımız ise mağara. Ancak bu mağara pek hayra alamet değildi. İçeride bir hareketlilik var gibiydi. Her an sıkılacak bir kurşun, açık hedef olacak biz vardık sanki. Ben nişancıyım, tecrübeliyim ve az önce, her ne kadar aman aman içerisi gözükmese de bir gölge fark etmiştim.

Elimdeki tüfeğimi yanımdaki Emir’in kucağına bırakıyorum. Ona bakmadan, sürünerek -Gelen mermiler yüzünden- mağaraya doğru gidiyorum.

Kimsenin şu an seni gördüğü yok, herkes kendi canının derdinde. Abin bile! Umursamadım canım iç sesimi. Geberip gitsen umurlarında olmayacak!.. Belki de öyle. Zaten öyle. Ama geberip gideceksem bile timimin arkadan mermi yemesini önlemem gerekiyordu.

Mermilerin gelmediği kör bir noktaya ulaştığımda belimde, kılıfında duran tabancamı aldım elime. Sürünmeyi bırakıp sessizce ayaklandım. Benden öce tabancam girdi mağaraya.

Mağaranın derinliklerinden gelen bir rutubet, barut kokusu vardı ve bu benim genzimi yakıyordu. Arkamda hala gün yüzünün ışığı olmasına rağmen düşündüğümden daha karanlıktı ancak bir nişancının görmediği karanlık yoktu. Gözlerim anında alışmıştı bu karanlığa.

Sağ çaprazımdan gelen hafif bir postal sesiyle olduğum yere çakılıyorum. Yalan yok geç bile hareket etmişti. Ama keskin nişancıysan sadece uzaktan vurmayı değil, adam boğmayı da bilecektin. Ki ben, harp akademisini her ne kadar beşinci bitirsem de dövüş tarafında birinciydim. Yani bu birinciliğin hakkını vermem gerekiyordu.

Üzerime atılan iri bir gövdeyle birlikte elimdeki tabancamı da uzanabileceğim bir noktaya fırlatıp ben de hamle yaptım. Gerçekten düşündüğümden çok daha profesyoneldi. İlk yumruğu tam çeneme doğru savurdu; başımı milim farkla sola kırıp yumruğundan sıyrıldım. Tüm gücümle adamın karaciğerinin olduğu tarafa sol kroşeyle gömülüyorum. Benden bu kadar hızlı karşılık beklemiyor olacaktı ki birkaç şey homurdandı, acıyla hafifçe büküldü.

Boynuna kilit atmak için boşluğundan yararlanıp arkasına geçmeye çalışıyordum ki beklenmedik bir hızla belimden kavrayıp havaya kaldırdı beni. Hemen sonra da acımadan, gözünü dahi kırpmadan mağaranın sert zeminine fırlattı.

Sırtım yerdeki taşlara çarptığında ciğerlerimdeki tüm havanın bir anda boşaldığını hissettim; istemsizce hafifçe inledim. Acı eşiğimi çoktan aşmıştım. Daha nefesimi toparlayamadan uzanabileceğim tabancamı ayağının ucuyla itiyor. Bir kez daha üzerime çullanıyor; sol dizini karın boşluğuma bastırırken boğazıma da yapışmayı ihmal etmiyor.

O an dünyanın en pis ve hırıltılı gülüşünü duyuyorum. Bir eli boğazımda, diğer elini belindeki tabancayı çekip buz gibi namluyu çeneme dayıyor. Parmağını tetiğe yerleştiriyor. Sağ elimi kaldırıp tabancayı tuttuğu sol elinin bileğine yerleştiriyorum dişlerimi sıkarken.

“Kardeşimi neden öldürdün?” Beklemediğim yerden gelmişti bu soru. Zaten ben bu elemanın hareketlerini hiç bu kadar hızlı ve profesyonel beklemiyordum. Başka bir şey vardı bunda. Sanki… Askerdi bu.

“Ne?” Sesim, nefesimin kesilmesinden dolayı fısıltı gibi çıkmıştı. Adam, bir an durup kaşlarını çattığı anından yararlanıyorum. Eş zamanlı olarak bileğini döndürürken sol elimle de tam elmacık kemiğine yumruk atıyorum. Adam sarsılıyor. Sağ elini boynumdan çekip yüzüne götürüyor. Bu sarsılmayla da tetiğe asılıyor.

Başımı soluma çevirip kurşundan kaçmayı deniyorum. Kurşun, tam kulağımın dibinden geçiyor. Yerden sekip biraz ilerimizdeki duvara kıvılcımlar saçarak saplanıyor. Ben, kulağımın dibinde patlayan tabancadan ve ölümle bu kadar yakın olmaktan hafifçe, küçük bir çığlık atıyorum lakin ilk toparlayan da ben oluyorum.

Sol dizimi kaldırıp diz kapağımla adamın ensesine dikkat dağıtmak için vuruyorum. Bu esnada da sol bileğinin hassas noktalarından birisine baskı yapıp bükmeye devam ediyorum ki tabancayı bıraksın.

Beklediğim oluyor. Tabancayı bıraktığı an bacaklarımı dolandırıp beline kilitledim ve gövdemi köprü pozisyonuna getirerek bütün gücümle yana doğru döndüm. Şimdi üstte olan bendim işte!

Adam can havliyle yakama yapışıyor. İnanılmaz bir hırsla beni geriye doğru iterken; göğsümde sert bir kopma hissi, ardından da metalin metale çarpma sesi yankılandı. Boynumda, artık aşinası olduğum metal parçasını hissetmemem kalbimin teklemesine sebep oluyor.

Künyem. Üzerinde adımın, soyadımın, kan grubumun; kısaca beni ben yapan şeylerin yazılı olduğu metal şu an bu piçin elindeydi! Abim kendi elleriyle takmıştı onu bana. Şimdi emanetim bu adamın pis ellerinde kalmıştı!

Afallamış olmamdan yararlanıp beni hırsla geriye iterek aramızdaki mesafeyi açıyor. Künyemi avucunda sıkıştırırken alaycı bir sırıtış beliriyor yüzünde. “Bırak onu!” diye resmen kükrüyorum, üzerine bir kez daha atılmak için hareketlenirken.

“Sakın!” diye bağırıyor, künyem ve benim aramda mesafe bırakırken. Askerliğim, namusum, abimin emanetinin yarısı artık karşımdaki itin elindeydi. “Gel de al.” diyor burnundan soluyarak. “Yoksa künyen uğruna ölmekten mi korkuyorsun?”

“Kes!” Bağırırken aynı zamanda yere de sert bir yumruk indiriyorum. Çakıl taşlarının elime batması canımı yakmıştı ancak o an umurumda bile olmadı.

“Ver lan kıza künyesini, it!” Adam, hiç beklemediği bir anda gür bir ses duyduğunda irkildi. O an benim bile tüylerim diken diken oldu. Kerem Binbaşıydı gelen. Kimseye eyvallahı olmayan Kerem Binbaşı, öfkeden deliye dönmüş bir aslan gibi mağaranın girişindeydi. Adam afallayarak sesin geldiği yöne başını çevirirken ben de ani bir kararla biraz ileride duran kendi tabancama uzanmak için hamle yapıyorum.

Aslında parmaklarım metale değmişti; tam uzanıp kavrayacaktım ki adam son bir hamleyle partalının tabanını tabancaya uzandığım koluma geçiriyor. Hemen sonrasında kolumu çektiğim için de bir tekme göğsüme yiyorum.

Acıyla inleyerek geri çekilmek zorunda kalıyorum o an. “Şerefsiz!” diye mırıldanmadan da edemedim haliyle. Adam hiç umursamadan benim tabancama uzanıp kavrıyor kabzasını. Saniyeler içinde de namluyu abime çeviriyor. Abimin tam göğsüne hem de.

“Hayır!” Belki de hayatımda ilk kez, acılarımı, darbelerimi bile umursamadan feryat ediyordum. Belki de ilk kez korkuyordum. Toprağa birisini daha saklamaktan deli gibi korkuyordum.

İki el silah sesi mağaranın duvarlarında yankılandı. Öyle ki kendi çığlığım, feryadım bile duyulmadı. Canımı yakan bu değildi. Mermiler benim namusum saydığım silahımdan çıkmıştı. Tabancam canımdan çok sevip koruduğum abime doğrultulmuştu.

Nasıl oldu bilinmez lakin babamı korumayan yelek abimi o an korudu. İlk kurşun yeleğine saplanıp etki etmezken diğeri sağ omuzunu sıyırıp geçti ve benim tabancam abimi vurdu. Kendi tabancamla abimin vurulması, az önce göğsüme yediğim tekmeden çok daha ağır gelmişti bana. Çok daha fazla canımı yakmıştı.

Acısına rağmen yerinden oynamadı Binbaşı. Dişlerini sıktı, kanı yavaş yavaş kamuflajını boyamaya başladı ama yıkılmadı.

Baban olsa çoktan yıkılmıştı. İç sesim bugün neden böyleydi bir fikrim yoktu. Ancak karşımdaki de zaten benim babamdı ki. Abim benim babamdı…

Kendimi toparlayıp öne doğru atılıyorum. Zaten yerde olan adamın üzerine bir kez daha çullanıyorum. Az önce benim boğazımı nasıl sıktıysa ben de öyle sıkmaya başlıyorum boğazını. İçimde saf bir intikam duygusu vardı o an.

Yanıma yaklaşan tanıdık adım sesleri vardı ancak duymadım, umursamadım. Hemen sonra bu adım sesleri çoğaldı. Ortama bizim tim de girmişti, mağaradaydılar. “Zeynep!” Bana resmen üç metre öteden bağıran, adımı sayıklayan Ömer Yüzbaşıydı. Adamın boğazındaki elimi istemsizce gevşetip bakışlarımı Yüzbaşıya çeviriyorum ancak o bana bakmıyordu. Yerdeki piçe kitlenmişti.

“Korkut?” Bunu diyen de Emre’ydi. Bu adamı tanıyorlar mıydı yani?

Elimi tamamen boğazından çektiğimde hırıltılı bir nefes alıp öksürmeye başlıyor Korkut dedikleri şahıs. Can çekişmesine rağmen yüzünde alaycı bir sırıtış vardı. Öksürmeleri yavaşça kesildiğinde bu seferde hızlıca, kesik kesik alıp verdiği nefesleri duyuluyordu. “Komutanım,” dedi, yutkunup bakışlarını tepesindeki Yüzbaşıya çevirdi. “Rakibimin beni zorlayacağını neden söylemedin?” diye soruyor acıyla dişlerini sıkarken.

“Kes lan sesini!” diye gürlüyor Yüzbaşı. Sonra bakışlarını bana çeviriyor. Yüzüme baksa da konuşacak yüzü bulamıyor kendinde.

“Ay yazık,” diyerek tekrar söze giriyor Korkut. “Sana da anlatmadı bu duygusuz Yüzbaşı, değil mi?” Bakışlarımı kendisine çeviriyorum bu sefer. Yalandan bir üzüntü takıyor yüzüne, dudağını büzüyor. “Canım benim, kıyamam ben sana.” Bir anda ciddileşip doğrudan gözlerimin en derinine bakıyor. “Demek ki güvenmemiş Yüzbaşım sana.”

Belliydi zaten güvenmediği. Sen gidip kucağına atladın adamın. O sana zerre güvenmedi!

Hırsla yerden doğrulup Ömer’in karşısına geçiyorum. Benim ona adımladığımı ve burnumdan soluduğunu fark ettiği an bir adım geri gitmeye yelteniyor lakin yakasından tutup onu kendime çekiyorum. “Neyi anlatmadın bana?” diye soruyorum sinirle. “Neden güvenmedin bana?”

Gözlerini kaçırmakla yetiniyor o an. Susuyor ve ben buna daha da sinir oluyorum. Elimi kaldırıp düşünmeden bir tokat atıyorum yüzüne. Sarsılmasına izin vermeden bir kez daha yakasından tutup kendime çekiyorum. Korkut, arkadan neşeli ama kısa bir kahkaha atıyor. Hemen sonrasında ise “İşte aradığım aksiyon!” diye söyleniyor”

“Kim bu adam? Bana anlatmadığın ne var Ömer?” diyorum dişlerimin arasında, onu sarsarken.

“Ömer,” dedi Korkut. “Bence gerçeği söyle.”

Emir, sanıyorum ki Korkut’un bu gevşekliğinden sıkılmış olacak ki anında yanına gelip ensesinden tutarak kaldırıyor onu. Korkut her ne kadar “Bırak!” diye çırpınsa da Emir dinlemiyor bile. Korkut’un hala elinde olan künyemi bir çırpıda elinden çekip alıyor.

Metalin şakırdamasıyla dikkatim dağılıyor tabii. Başımı Emir’e çeviriyorum. Kopmuştu, kırılmıştı ama görünürde benim gibi sağlamdı. “Anlatacağım.” Bakışlarımı tekrar, bu sefer konuşan Ömer’e çeviriyorum. “Ama burası olmaz.”

Alayla sırıtıp istemsizce gülüyorum bu dediğine. “Sana göre hiç olmaz zaten.” diyorum tek kaşımı kaldırırken. “Zamanı değil, mekanı değil, sırası değil.” Yakasını bırakıp sertçe itiyorum. “Bugün anlattın anlattın; anlatmazsan tayin dilekçemi de sen imzalarsın!”

Kimsenin bir şey demesini, tepki vermesini umursamadan Emir’in elindeki künyemi hırsla alıp kendimden emin ve hızlı adımlarla çıkıyorum mağaradan…

***

Helikopterde çıt çıkmıyordu. Öyle ki Korkut bile susmuştu. Bu gerginlikte konuşursa götüne sokardım tüfeğimi. Bunu da anlamış gibiydi, şimdilik kudurtmaya çalışmıyordu.

Mert’in, Kerem Binbaşıya yarasına bakma konusunda ne kadar ısrar ederse etsin kabul etmemişti Binbaşı. Gözü bendeydi. Farkındaydım. Bana toplam üç kişi bakıyordu: Binbaşı, Yüzbaşı ve Emir. Binbaşının bakışları direkt boynumda, çoktan kızarmış, belki de morarmaya başlamış boynumdaydı. Emir gözleriyle beni süzüyor, iyi olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu. Ömer… Af diliyordu resmen. Ona karşı ne hissettiğimi anlamaya çalışıyordu.

Bende İsimsizin emniyetini açıp kapatıyordum ancak göz ucuyla da bu üç adamı süzüyordum. Başka yaptığım bir şey yoktu. Abimi düşünmekten başka bir şey yapmıyordum. Kan kaybediyordu, canı yanıyordu ama belli etmiyordu.

Helikopter en sonunda hafif sarsıntılarla alçaldığında herkes birer birer iniyor helikopterden. Bizi bekleyen bir Kamil Yarbay da vardı tabii. Bırak bizim timi, koca karargahta gözünün içine bakarken bile nefes aldırmayan bir Yarbaydı. Hiçbir asker yanında bağırmaya, karşı çıkmaya cesaret edemezdi. Ancak Kamil Yarbay bu otoritesine rağmen her birimizi de evladı yerine koyardı, severdi. Şimdi de ellerini arkasında bağlamış halde bizi bekliyordu.

Her zamanki sıra düzenini almıştık. Kahretsin ki Yüzbaşı, Binbaşı ile aramda kalmış oluyordu. Nefesini hissettikçe boğasım geliyordu!

Kamil Yarbay tam önümüzde duruyor. Gözleri, önce benim sayemde kan ter içinde kalmış Korkut’a, ardından üstü başı toz toprak olan bana, en sonda da kanaması olan Binbaşıya kaydırdı. Dağda ne yaşandığını bilmese de artık tahmin edebiliyordu.

“Geçmiş olsun arkadaşlar,” Sesi babacan ama bir o kadar da otorite doluydu Yarbayın. “Gösterdiğiniz başarıdan dolayı her birinizi teker teker kutlarım.” Gözlerini Korkut’a çeviriyor. “Seninle sonra özel olarak ilgileneceğim.”

Korkut’un asker olduğunu helikopterde Kaan’dan duymuş, öğrenmiştim. Ali’den de Ömer'e karşı sitem dolu birkaç küfür ve cümle gelmişti. Kalanı da sessizlikle geçmişti.

Belli ki zamanında Korkut bu timdendi. Ama yediği boklar yüzünden ya atılmıştı, ya da özel görevdeydi. Öğrenecektim. Yani… Umarım öğrenecektim.

Yarbay, bakışlarını bu sefer de bize -Ben, Yüzbaşı ve Binbaşı- çeviriyor. Anlıyor bizim birbirimize saldırdığımızı. Kerem Binbaşı da ben mağaradan çıktıktan sonra Ömer’i yumruklamıştı da.

“Bu arada,” Bu sefer bakışlarını bize -Doğrudan bana ve abime- çeviriyor Kamil Yarbay. “Meslektaşlarımızı da dövmüyoruz.” diyor kınayan bir sesle.

Aynı anda abimle birbirimize bakınca göz göze geliyoruz. Bu duruma gene aynı anda göz devirip derin bir nefes veriyoruz. “Çok da umurumda.” diye aynı anda söylenip önümüze dönüyoruz. Kamil Yarbay bizim söylenmemizi duymuyor lakin umursamadığımızı da anlıyor. Buna rağmen bozuntuya vermiyor.

“Kılıçlar,” diye tekrar söze giriyor Yarbay. “Yüzbaşı Arslan ve Başçavuş Ardıç. Derhal benimle gelin.” Beklediğim bir olaydı Yarbay’ın bizi çağırması. Azarlayacaktı sanırım. Peki benim umurumda mıydı, hayır.

İçeriye girdiğimizde Yarbayın doğrudan üst kata, odasına çıkmasını beklemiştim aslında. Lakin o doğrudan revirin yolunu tutmuştu. Kapıyı açıp boş olan bir noktaya geçip içerideli doktorlerı çıkarmaya başladı. Ne oluyor lan?

“Hırslarını kapıda bırakın Kılıçlar.” Doğrudan bize bakıp konuşmuştu. “Çünkü dövdüğünüz bu adamların pansumanını bizzat siz yapacaksınız.” dedi, parmağıyla önce Korkut’u, sonra da Ömer’i göstererek. Af edersin ama ne?

“Komutanım!” diyerek aynı anda itiraz ediyoruz Kerem Binbaşıyla.

Ben buna günahımı sikseniz vermem komutanım!” diyor Kerem Binbaşı, işaret parmağıyla çoktan sedyeye yerleşen Korkut’u gösterirken. “Ne pansumanı? Daha kardeşime adam akıllı pansuman yapmadım ben!” Bu doğruydu yalnız. Genelde ben reddetmiştim her yapmak istediğinde.

“Komutanım,” diyerek Yarbay’ın dikkatini üzerime çekiyorum. “Sizce Yüzbaşının durumu mu daha vahim, Binbaşının mı?” diyorum Binbaşının kanayan kolunu göstererek. “Buna pansumana gerek yok.”

“Yapacak mısınız, ben zorla mı yaptırayım?” Bize tehditkar bir bakış fırlatıyor. Bu duruma sesli bir iç çekip başımı çevirerek abime bakıyorum. Onun da bakışları Korkut denen herife kayıyor ve anında burnundan solumaya başlıyor. “E hadi!”

Sabır çekip pansuman malzemelerinin olduğu dolabı açıyorum. Gerekli şeyleri alıp sinirle kapatıyorum kapağı. Kapak sesi, çıt bile çıkmayan odada yankılanınca haliyle tüm bakışlar bana dönüyor. Canım Yarbayım tek kaşını kaldırıp bana bakıyor. “Yavaş.” diyor tok bir sesle.

Dişlerimi birbirine bastırıp yumruğumu sıkmamak için kendimi zor tutuyorum. Sırf Yarbaya inat dolap kapağını açıp bu sefer daha hızlı kapatıyorum. Gözlerinden okunur bir sinir görüyorum o an. Ama onu da umursamıyorum.

Binbaşının yanına geçip kendisine bir pamuk uzatıyorum. Önce ben, sonra da o pamuğa batikon damlatıyor. Bunu gerçekten yapacak mıydık?

Ömer Yüzbaşının karşısına dikilip sinirle bakıyorum kendisine. Dudağını patlatan bendim; kaşını yarıp elmacık kemiğini morartan da Binbaşı. “Sabır.” diye mırıldanıp pamuğu dudağının kenarına, hıncımı almak, eti kemikten ayırmak istercesine bastırıyorum. Ancak o acıya rağmen ses çıkartmıyor.

“Geber!” diye fısıldıyorum, yüzümü yüzüne yaklaştırırken.

“Amin, inşallah.”

“Ciddi söylüyorum.” diyerek üste çıkıyorum. “Geber!”

“Bende ciddi söylüyorum.” Doğrudan gözlerime bakıyor. “Amin, inşallah.”

Pamuğu bu sefer daha sert bir şekilde kaşına bastırıyorum ve hemen çekmiyorum. Batikonun açık yarayı yakmasını istiyorum çünkü.

“Keşke Korkut abimi değil de seni vursaydı da geberip gitseydin!”

“Geberirim,” diyor anında. Sesi fazla derinden çıkmıştı. “Senin elinden olacaksa, ona da razıyım.” Durup yutkunuyor. Başını hafifçe eğiyor. “Ama kaçma, dinle.”

Zaten dinleyecektim aptal! Sen anlatmıyorsun ki!.. Tüm bağırma arzularımı kenara atarak bir kez daha iç çektim. Elimdeki pamuğu çekip Ömer’in suratına doğru fırlatıyorum. Artık burada nefes almaya bile tahammülüm yoktu!

Arkamı dönüp Yarbayı bile umursamadan kapıya doğru ilerliyorum. Kararlı ve yere sağlam basan postal seslerim beni bir kez daha gururlandırıyor.

“Nereye?”

Yarbayın bu sorusuyla kapı kulpuna uzanan elim duruyor. Başımı hafifçe arkaya çevirip omuzumun üzerinden Yarbaya bakıyorum. “Bu ikisinin olmadığı bir yere.” diyorum fazla net ve karalı çıkan sesimle.

“İşini bitirmeden hiçbir yere gidemezsin!” diyor Yarbay hırsla. “Sana çıkmanı söylemedim!” diyor aynı sinirle.

Normalde karargahtaki herhangi bir askerin bırakın kapıyı açmayı, izin almadan nefes bile alamayacağı bu kutsal nizamda bunu umursamıyorum. Belki de karargah tarihinde Yarbay Kamil Demirer’e karşı çıkan ilk asker oluyordum.

“Sizden çıkıp çıkmamak konusunda izin alıp almadığımı hatırlamıyorum!” diyorum gayet düz ve otoriter bir şekilde. Ve o an karargahtaki tüm hiyerarşiyi sıfırlamış oluyorum. Kapıyı açıp arkamdan hızlıca çarparak çıkıyor ve karargah tarihinde ilk kez bir asker, Kamil Yarbayın suratına karşı böyle bir res çekmiş oluyor. Yani ben. Bu durumdan de zerre pişmanlık duymuyordum. Zamanında ne generaller, ne Albaylar çıkmıştı karşıma, durduramamıştı beni. Bir Yarbay mı durduracaktı?..

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

91okunma 17beğeni 5yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18