7. bölüm · BİR SİPER UZAK 1
6. BÖLÜM
...
“Biz Turfanı yarattık uyku uyurken Batı
Nuh doğmadan kişnedi ordularımızın atı.
Sorsan şöyle diyecek gök denilen şu çatı:
Türk gücü bir yıldırım, Türk bilgisi bir deniz.”
...
Hüseyin Nihal Atsız
26 Aralık 2022 / ANKARA
“Komutanım şey,” diyor Mert elimdeki sudoku kitabına masum masum bakarken. Hala anlamamış gibiydi. Biraz zordu evet, kabul ediyorum. Ama anlatacağım diye yedi sudoku çözmeme rağmen Mert’in hala anlamaması da isyan sebebiydi.
“Anlamadın değil mi?” diye soruyorum yorgun bir bakış atarken. Gözlerini kaçırarak, başıyla onaylıyor beni. Tatlı, fazla tatlı ama ucundan bir kıtlık var. “Valla Merto, öğreteceğim diye yedi tane zor seviyede sudoku çözdüm. Beynim çalışmıyor şu an.”
“Kusura bakmayın, komutanım.” diyor çekinerek. Yüzümde belli belirsiz bir tebessüm oluşurken sudoku kitabını kapatıp bacağımın üstüne koyuyor; Ardından da uzanıp Mert’in saçlarını karıştırıyorum.
“Sorun olmaz.” Masum bir gülümsemeyle bana bakıyor. “Ama emeklerimi de boşa çıkarma be!” diyorum.
“Söz, öğreneceğim komutanım!” diyor tatlı tatlı. Dostça omzunu pat patladıktan sonra sudokuyu bacağımdan alıp önümdeki sehpaya hafifçe atıyorum. Diğerlerine göz gezdirdiğimde kimisi diğerine musallat oluyor, kimisi adam akıllı oturup biriyle konuşuyor, kimisi de tek oturuyordu.
Yüzbaşı yoktu. O yüzden bu rahatlık vardı. Ben de pek karışmıyordum onlara. Onun verdiği bir özgüven de vardı. Amuda da kalkarlardı, emindim.
Onları izlemeyi bırakıp kendi önüme dönüyorum. Önümdeki boş çay bardağına bakıyorum. Çaykolik bir insandım. Kalkmaya üşenmesem gidip alacaktım ama üşendim. Kahretsin ki gene üşendim! “Çay getireyim mi komutanım?” diye soruyor hemen yanımdaki Mert. Lan çömez falan da valla tatlı!
Tam ağzımı açıp gelen teklifi kabul edecektim ki çalan telefonum konuşmamı engelliyor. Elimle bir saniye işareti yaptıktan sonra cebimdeki telefonumu alıp ekranda kim olduğuna bakıyorum. Kayıtsız. Açmazdım pek. Ama o an açmak istedim.
Telefonu açıp kulağıma götürdükten hemen sonra “Evet?” diyorum. Alo falan olması gerek lakin şu an umurumda değil.
“Üsteğmen Kılıç,” diye tanıdık bir ses duymamla ciddileşiyorum. Yüzbaşı Arslan.
“Emredin komutanım.” diyorum ayaklanıp çıkış kapısına yönelirken.
“Kamil Yarbay’ın odasına gel.” Gerisi yok. Sadece kapandıktan sonra gelen bip bip bip sesi. Tek kaşımı istemeden havaya kaldırırken telefonu kulağımdan çekip cebime koyuyorum ve kapıdan çıkıyorum. Asker göndermek yerine telefondan araması da garip gelmişti. Bunları düşünürken de merdivenlere varıyorum. İkişer üçer merdivenlerden çıkarken odanın neden ikinci katta olduğunu da sorguluyorum. Dağa çıkıyorum tamam, ama merdiven çıkmaya karşıyım. En sonunda kapının önüne geldiğimde her ihtimale karşı hazırlıklı olmam gerektiğini kendime tembihleyip kapıyı tıklatıyorum. Anında gelen “Gel.” emri ile kapıyı açıp içeri birkaç adım atıyor, ardından durup asker selamı veriyorum.
İçeride rahatta bekleyen ve sırtı bana dönük olan kişiyi tahmin etmemek zor olmamıştı. Yüzbaşı Arslan. Kim bilir neler olacaktı. “Beni emretmişsiniz komutanım.” diyorum hazır olu bozmadan.
“Gel evlat,” demesiyle kapıyı kapatıp Yüzbaşının hemen yanına, soluna geçiyorum. “Rahat.” Denileni yapıyorum. Kamil Yarbay, ikimizi de süzdükten hemen sonra derin bir nefes alıp veriyor. Ardından da bakışlarını masasının üzerindeki bir dosyaya kaydırıyor.
“Gizli bir görev var.” diye konuya ucundan giriş yapıyor. Bakışları tekrar bizi bulurken ellerini birleştirip yanımdaki Yüzbaşıyı dikkatle tekrar süzüyor. “İkiniz de kabul ederseniz, birlikte bu göreve çıkacaksınız.” Sessizlik. İkimiz?.. Yok komutanım benim cesedimi bulursunuz!
Göz ucuyla Yüzbaşıya baktığımda onun da bana baktığını fark ediyorum. Anlıyorum ki ben ne dersem o da onu yapacak. Önüme dönüyorum. “Ben kabul ediyorum, komutanım.” diyorum bir anda. Zaten buz gibi olan ortam, o an daha da soğuyor. “Ancak Yüzbaşı Arslan ben varım diye kabul etmezse, kabulüm.” diyorum ardından da.
“Ömer?”
“Kabul ediyorum.”
“Güzel.” derken yüzünde memnun bir ifade, sırıtış vardı. “Yalnız görevde kavga, tartışma istemem.” dediğinde bakışları beni buluyor. “Birbirinize güveneceksiniz.” derken de Yüzbaşıya bakıyor. Önündeki dosyayı alıp bana doğru uzattığında tereddütsüz dosyayı alıyorum. “Sonra incelersiniz.”
Geri yerime geçerken Kamil Yarbay, boğazını temizlemek ve dikkatleri çekmek için hafifçe öksürüyor. “Kısaca durum vereyim,” diyor. Sesi fazlasıyla kararlı olan Yarbay’a şahsen ben bir kez daha hayran aklıyorum. Duruyor. İkimize de kısaca göz gezdiriyor. “Son iki aydır güneydoğuda küçük ama örgütlü bir hücre hareketlenmesi var.”
Sessizlik. Yarbay, oturduğu koltuğundan ayağa kalkıp tam karşımıza dikiliyor. “İstihbarat birimi geçen hafta birkaç güvenilir kaynakla çapraz teyit aldı. Bu hücrenin merkez üssü olarak kullandığı bina eski bir depo.” diye devam ediyor. “Önümüzdeki kırk sekiz saat içerisinde önemli bir taşıma gerçekleştirecek. Müdahale sizde.”
“Kaç kişilik?” diye aklımdan geçirdiğim soruyu soruyor Yüzbaşı.
“En az on, en fazla kırk beş.” diye bir cevap alıyoruz. Peki. Kolay gibi. “Sivil risk orta. Ve ben sizden sızmanızı istemiyorum.” Ortam tekrardan sessizleşiyor. “Çok acil bir durum olmadan içeri sızmıyorsunuz.” İkimiz de başımızla onaylıyoruz bunu.
“Eğer destek gerekirse telsizinize Bozkurt ordusu demeniz yeter. Tim anında sahaya inmek için hazırlık yapacak.” Gene sessizlik. Kamil Yarbay derin bir iç çektiğinde gözlerini Ömer’e dikiyor. “Birbirinizi koruyun çocuklar.” Gene sessizlik. “Anlaşıldı mı?”
İkimiz de hazır ola geçtiğimiz esnada “Emredersiniz komutanım!” demeyi ihmal etmiyoruz.
“Allah yardımcınız olsun.”
“Sağ olun komutanım!”
***
Saatlerdir terk edilmiş köydeki boş olan evde, yoldaşım İsimsiz ile terörist gözlemekten sıkılmış durumdaydık. Yanımdaki Yüzbaşının muhabbeti ayrı sardığı için da keyfim yerindeydi (!). Beş saate yakındır burada olmanın ve hala bir hareketlilik olmamasının sıkıcılığı ile ekip arkadaşımın, komutanımın bir kelime dahi etmemesi de sıkıcıydı. Hayır aramızda buzdan dağlar olduğunun bilinmesine rağmen birlikte göreve çıkmamız da saçmaydı.
Başımı dayadığım silahımdan çekip kapattığım sol gözümü açarken iç çekmeden edemiyorum. Aynı pozisyonda kalmaktan yavaştan uyuşan bedenini çok az da olsa hareket ettiriyorum. Başımı çevirip Yüzbaşıya baktığımda dürbünüyle etrafı gözetliyordu. Sabır.
Geri önüme dönerken sağ işaret parmağımı kütletiyorum. “Neden buradayız?” diye beklemediğim bir soru yöneltiyor Yüzbaşı. Gerçekten, neden buradayız? Birlikte?
“Kamil Yarbay’ın emri.”
“Neden birlikteyiz?” Sol kaşım usulca havaya kalkarken başımı sağıma çevirip bakıyorum ona. Göz göze gelmemizi o an umursamıyorum. “Başka eleman mı yoktu?”
“Bana soracağına, sitem edeceğine Yarbay’a etsene!” diyorum belli olan bir sinirle. Madem beni istemiyordun, ben de dedim Ben varım diye istemezse kabulüm diye; Kabul etmeseydin be adam! Şizofren mi ne?
“Senin gazına gelip yaptık bir hata!” diyor benim gibi sinirle. Benim gazım mı? Pardon ama ne?
“Ne alaka?”
“Sen ‘Kabul ediyorum.’ deyince ben de gaza geldim.”
“Ha ben mi suçluyum?” Sessizlik. İç çekip önüne döndüğünde ben de göz devirip önüme dönüyorum. Gerçekten sabır gereken bir yerdeydim. Komutandan çok musallat olan bir varlıktı! “Grubu nasıl yok edeceğiz?” diye soruyorum silahımın dürbününden az önce baktığım yöne tekrar bakarken.
“Bilmiyorum.” Bunu derken ilk kez soğuk ve planlı değildi. Gerçekten kafası karışıktı. “Aslında bakılırsa, bu görevin neden ikimize verildiği belli.” diyor. Ona dönmüyorum ama kaşlarımı çatıp ne diyeceğine odaklanıyorum. “İkimizin de mantıklı fikirleri var. Birleştirince bir grup yok olabilir gibi.”
Cevap vermiyorum, ancak benim de fikirlerimi mantıklı bulması garip gelmiyor değil. Ve bunu durup dururken demesi, ayrı garip! “Mayın olayında haklıydın laf sokmakta.”
“Laf sokmadım,” diyorum tekrar başımı o yöne çevirirken. “Doğru olanı söyledim.” Onun da başını çevirmesiyle gene göz göze geliyoruz. Bu göz göze gelme olaylarının dozu biraz arttı. Hatta baya.
“Doğrularınla laf sokuyorsun.” diyor gözlerini gözlerimden ayırmadan. “Garip olan da bu zaten.”
“Garip olan doğrularım mı, yoksa bu doğrularla seni baş başa bırakmam mı?” Sessizlik. Gene ben öndeyim komutan, farkında değilsin.
Sırıtma isteğime engel olarak önüme tekrar dönüyorum. Homurdanıyor. Ancak kayla almıyorum. Şu an dikkatim başka yönde. Bulunduğum köye sonunda yaklaşan iki araç vardı ve yüksek ihtimalle terörist gruptu. Ancak bu grubun çeyreği falandı. “Gelenler var.” diyorum. Hemen yanımdaki Yüzbaşı hareketlenirken alıyorum ki o da dürbünle bakacak.
“Grubun tamamı olamaz.” diye sesli düşünüyor. “Çeyreği falan.”
“Ebenin-” diyorum ancak gerisi gelmiyor. Aynı şeyleri saniye farkı ile düşünmemiz korkunçtu. Fazlasıyla. Aynı insana dönüşecektik ve bu korkunç!
“Ne?” diyor fısıltıyla.
“Aynı şeyleri saniye farkı ile düşünemeyiz!” diyorum ona dönerken.
“Asker değil miyiz?”
“Tamam da,” Gerisi gelmiyor. Derin bir of çekip önüme dönüyorum. Adamlar araçtan inerken ya teker teker, ya da ikişer ikişer evleri kontrol için dağılmaya başlamıştı. Bizim bulunduğumuz eve doğru bir kişi geliyordu.
Grubun dörtte biri gelmesi çok kötü olmuştu. Ayrıca evleri aramaları da kötüydü. Bizim direkt grubu, hatta örgütü yok etmemiz gerekiyordu. Bu şu an imkansız sayılırdı.
Aşağıdan gelen adım sesleriyle başımı silahımdan kaldırıp sağıma çevirince gene göz göze geliyoruz Yüzbaşı ile. Bu sefer sessizdik. Gelen adamı etkisiz hale getirmemiz gerekiyordu. Aklıma bir plan geliyordu ama kabul eder miydi?
Önüme dönüyorum ve aşağıda adam var mı diye bakıyorum. Yok. Şans sanırım. Ya da Allah yanımızda. “Adam gelince vur.” diyorum tekrar ona dönerken. Kaşlarını çatıp olumsuz anlamda başını sallıyor. “Planım var!” diyorum ayaklanırken. Bir yandan da Yüzbaşının yerdeki silahı ve çantasını alıyorum. Odanın görünmeyecek kısmına sakladığımda anlamsız gözlerle beni izliyor. Ardından tabancasını çıkartıyor. Ve bu, beni dinlediği anlamına geliyor.
“Seni dinlediğime inanamıyorum!”
“Emin ol, bende.” diyorum, Yüzbaşının sakladığım çantasını kurcalıyorum. Aradığım şey kelepçe. Evet. “Benim İsimsizimi ver.” diyorum kelepçe aramaya devam ederken. Ağzında bir küfür homurdanarak silahımı bana uzatıyor. Ben de bulduğum kelepçeyi alıp silahımı onunkinin yanına koyuyorum.
Yaklaşan adımlarla bir an duruyorum. Planı anlatmazsam her şey için geç olabilirdi. “Dinle beni, komutanım.” diyorum dikkatini çekmek için. Bakışlarımız buluşuyor. Umursamamaya çalışıyorum. “Geldiğinde adama ateş edeceksin. Ses çıkacak, amaç da bu.” Duruyorum. Derin bir nefes veriyorum. “Bu adamın kılığına girmen gerek. Yüzün gözükmemeli.”
“Sen?”
“Teslim olacağım.” Sessizlik. “Sözde.” Gene sessizlik. Ne de olsa gerektiğinde içeri sızmayacak mıydık? Al işte, sızıyorduk! “Bu şekilde ikimiz de içeri sızmış oluruz. Tamam, birimizin hareket alanı kısıtlı. Ama ikimiz de içerideyiz.” Kelepçeyi ona uzatıyorum.
“Zeynep,”
“Biliyorum bana güvenmiyorsun.” diyorum bir anda. Bunu bahane etmeyecektim ancak şu an yapmamız gereken buydu. “Ama bir kez olsun, lütfen dediğimi uygula.” diyorum. Bir yalvarış yoktu ses tonumda. Sadece istek vardı. Bana güvenmesini istemiştim. Neden istemiştim?
“Sana güvenmiyorum, evet.” Gözlerinin içine bakmaya devam ediyorum. “Tabancanı ver.” İşte bu afallamama neden oluyor. Yine de bozuntuya vermeden tabancamı kılıfından çıkartıp ona uzatıyorum. Önce elimdeki kelepçeyi alıyor. “Ama ekip arkadaşımı da göz göre göre riske atamam.” diyor ardından da tabancamı alırken.
“Onay veriyorum ama.” diyorum fısıltıyla.
“Bu onay senin canına mal olacaksa ben de vermiyorum.” diyor benim gibi fısıltıyla. Sessizlik oluşuyor aramızda. Bolca göz temasını da yok saymayalım.
“O yüzden mi tabancamı aldın?”
“Sana bir şey olmayacağını bildiğim için aldım.” diyor arkama geçip bileğimi kavradığı esnada. Kelepçe sesi kulaklarıma ulaşıyor. Hemen ardından da metalin soğukluğu tenime işleyince garip hissetsem de bozuntuya vermiyorum. Bana güvenmiş olması şu an en büyük şeydi. “Ama olursa, yakarım seni.” diye klasik üstünlüğünü de koruyor.
“Emredersin, komutanım.” diyorum belirsiz bir ses tonuyla. Kelepçeyi takması bitirdiği esnada adım sesleri de susuyor. Ben daha bakışlarımı o yöne çevirmeden yükselen ateş sesiyle başımı çevirip arkama, Ömer Yüzbaşıya bakıyorum. Ateş eden oydu. İyi olduğunu anladığım anda sessiz sedasız bir iç çekiyorum. Hemen ardından hızlı hareketlerle az önce vurduğu adamın üzerindeki birkaç parçayı alıyor. Kendi kamuflajlı montunu çıkartıp bir köşeye fırlatırken homurdanmaya başlamıştı. “Uğraştığımız şeye bak!” diye homurdanırken teröristin kıyafetlerini giymeye devam ediyordu. “Sikerler.”
“Elimi erken kelepçeledin.” diyorum ayağa kalkarken. “Kelepçelemesen şu herifi de ben taşırdım bir yere.”
“Sus,” Fikir sunmuştum. “Otur,” Aynen, buraya böyle laks diye oturayım. “Teslim olacaksan ol!” Oldum zaten! “Ama sus Zeynep!” derken de az önce çıkarıp bir kenara fırlattığı kendi kamuflaj montunu ona giydirip teröristin maskesini iyice kapatıyor. Kendi maskesini de kafasına geçirdiği esnada gerçekten teröriste benzemişti.
“Oldu.” diyorum omuzlarımı silkerken. Aslında kıvırcıklarından dolayı başı kabarık olmuştu ama ne yapalım? Bu dediğime ters bir bakış atarken teröristin silahını alırken tabancamı da öldürdüğü adamın yanına bırakıyor. “Tabancam, İsimsiz? Onlar ne olacak?”
“Ha onlar senden önemli yani?” diye sorduğum soruya soru ile karşılık veriyor. “Lan tabanca, silah geri gelir! Alırız, temin ederiz.” Sessizlik. “Seni nasıl temin edeceğiz Zeynep? Sana ne olacak?” diyor. Bu dediği de beni afallatmaya yetiyor. Bana bir şey olmasından korkuyor gibiydi. Teslim olmamdan da rahatsızdı. Gözlerinden belliydi ve gözler yalan söylemezdi. Korkuyordu.
“Olmayacak.” diyorum emin bir şekilde. “Sen varsın, yanımdasın. Yetmez mi?” diye soruyorum. Bu sefer afallayan taraf o olmuştu. Hoş bunu bu kadar hızlı söylemeyi ben de düşünmemiştim. Aşağıdaki kapı bir hışımla açılırken hızlı adımlarla gelip elindeki silahı bana doğrultuyor.
“Bu silah olayını yüzüme sürekli vur. Lütfen.” diyor dişlerini sıktığı esnada, fısıltıyla.
“Asla.”
Bulunduğumuz yere gelen iki eleman böyle bir sahne beklemediği için önce yanımdaki Yüzbaşıya, sonra bana, sonra da yerde yatan arkadaşlarına bakıyordu. “Ne oldu?” diye soruyor diğerine göre uzun ve maskesiz olan eleman. Yan gözle baktığım Yüzbaşı, başıyla beni işaret ediyor. Soruyu soran adamın dudakları usulca kıvrılırken öldürücü bakışlarımı attıktan hemen sonra göz deviriyorum. Sözlerime hakin olabilirim ama bakışlarıma ve mimiklerime asla!
Usulca yanıma gelip karşımda dikildiğinde düşündüğümden daha genç ve uzun olduğunu o an fark ediyorum. Bir doksan vardı. Aramızda yirmi, taş çatlasın yirmi beş santim fark vardı. Ona bakmak ve göz göze gelmek için her türlü boynumun ağrıması gerekecekti. “Yenisin sen.” diyor beni baştan aşağı süzerken. Aksanı müthiş değildi. Ancak bu zamana kadar karşılaştığım terör mensupları kadar da özürlü konuşmuyordu.
Bu dediğine bir şey demeden gözlerinin içine bakıyorum. Arkadan kelepçeli olan sağ elimi hafifçe hareket ettiriyorum. Pek de sıkı yapmamıştı. Ancak kurtulmam için de efor sarf etmem gerekecekti.
Eleman, yüzüme doğru hafifçe eğilince istemeden yumruğumu sıkıyorum. Bir santimi bırak, nefes bile yaklaşırsan… “Rütben ne?” diye soruyor saçma bir merakla.
“Seni ilgilendiriyor mu?” diye ilk kez onunla konuşmaya dahil oluyorum.
“Elbette!” derken sesi oldukça neşeliydi. Salak, geri zekalı özürlü! “Unutmamak için.” derken çapkınca göz kırpıyor.
“Rütbem yerine yüzümü hatırla sen.” Sırıtırken sol kaşı usulca havalanıyor. “En son bu yüzü göreceksin çünkü.”
“Sevdim bunu,” diyor arkasını dönüp diğer elemana baktığı esnada. “Hırçın.”
“Göt,” diye mırıldanıyorum kendimce. Sinirleniyordum abim dışında biri bana iltifat edince. Rahatsız olmuyordum, sinir oluyordum. İltifat severdim. Ama abimin ağzından. Onu o iltifatta, hayranlıkta boğasım geliyordu.
Hayran olmak zorunda mısın? Olma. Sevme. İstemem. Ben sevmeyi bilmem. Ben abim dışındaki kimseyi sevmeyi bilmem! İstemem. İsteyemem. Onun dışında kimseye sığınamam. Çünkü sen gözümde bir şeyken o her şey.
“Nasıl yakalandın sen ya? Hiç ses seda da çıkartmamışsın.” Susuyorum. “Yumruk atmayı mı bilmiyorsun?” diye soruyor yüzüme biraz daha eğilirken. Bir küfür savururken en sonunda eğilmesini fırsat bilip kafa atıyorum. İki adım geri gidip burnunu tutarken en sert bakışımı atıyorum.
“Bak bilmiyorum.” diyorum sıktığım dişlerimin arasından nefes nefese. Yutkunuyorum. Hemen yanımdaki Yüzbaşı hafifçe bir adım geri çekildiğinde ben de nefesimi toparlamaya çalışıyorum.
“Bulaşma bence,” diye fikrini sunuyor Yüzbaşı. Adam burnunu tutmaya devam ederken ters bakışlarla Yüzbaşıya bakıyor. “Kadın diye küçümseme. Asker mi, asker. Türk mü, Türk.” diye açıklama da yapıyor. Lan şimdi beni savundu diye yakalanacağız!
“Bizden olduğuna emin misin lan sen?” diye en sonunda konuşmaya katıldı arkada kalmış eleman. “Götüreceksek götürelim, öldüreceksek öldürelim!” dedi sinirle. Vallahi haklıydı. Yani Yüzbaşının da bu adamla bunu tartışacağını düşünsem hiç bu planı uygulamazdım.
Elini en sonunda burnundan çeken adam, bana ters bakışlar atarken hızlı adımlarla yanıma gelip kolumu kavrıyor ve çekiştirmeye başlıyor. Direnmiyorum, planın bir parçası. Buraya kadar her şey tamamdı. Ama ya Yüzbaşının asker olduğu anlaşılırsa?..
***
“Benden haber bekleyin Ali.” derken sesi oldukça ciddiydi Ömer’in. İçinde hala Zeynep’i kendi elleriyle düşmana vermesi; Timinde savaşan adamını, güvenmeyi denediği kadına silah doğrultmanın verdiği rahatsızlık ve vicdan azabı vardı. Zeynep’in ne yaşayacağını bile bile bunu yaptığına hala inanamıyordu.
Tim komutanı olduğu için onun yerini öğrenmeye çalışacaklardı. Neden orada olduklarını soracaklardı. Zeynep konuşmayacağı, hatta laflarıyla düşmanı kışkırtacağı için acımasızlaşacaklardı. Bu da işkenceye başvuracakları anlamına geliyordu.
Ona zarar gelmesini istemiyordu Ömer. Hem bir kadın olarak, hem de askeri olarak. Onu koruması gerektiğinin farkındaydı. İşte bu yüzden, köyden ayrılmadan etrafa bakınmak bahanesiyle kısa süreliğine gözden kaybolmuş, timine tetikte olması için haber vermişti. Her an her şey olabilirdi.
“Emredersiniz komutanım,” diye telsizden gelen Ali’nin sesiyle kafasında çoktan kurmaya başladığı senaryolardan uzaklaştı Ömer.
“Ben Zeynep’i çıkartmadan on beş dakika önce size haber vereceğim. Emir komuta Emre’de olur.” Sessizlik. Bu Ali’nin onayladığı anlamına geliyordu. “Emir verdiğim an gelmeyin, koşun, ışınlanın!”
“Anlaşıldı.” Ömer onay aldıktan hemen sonra telsizi kapattı. Bu telsiz ileride ona değil, Zeynep’e lazım olacaktı. Zeynep’in bir planı varsa, Ömer de devamını getirecekti…
Ali ise telsiz sessizleşir sessizleşmez derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp düşündü. Bu haberi vermeli miydi?.. Emin değildi. Bu kolay verilebilecek bir haber değildi. Uzakta, başka şehirde, komutanlıkta olsa da komutanı olan Kerem Binbaşının kesin ve net emri vardı: Zeynep’le ilgili her şeyi eksiksiz bana ilet.
Kısa süre de olsa birlikte savaşmaları ve takılmaları aralarında anlamsız bir bağ oluşturmuştu. Ali, komutanı Binbaşı Kılıç’ı her mekanda anlatmaktan asla çekinmemişti. Ona güvenmişti. Sevip saymış, abi gibi görmüştü. Üstelik ikisinin de ortak özelliği olan sessizlik yakınlaşmalarına neden olmuştu.
Zeynep Ankara’ya geldiğinde tüm karargahı araştıran Binbaşı, eski askerlerinden Ali’yi görünce iletişime geçmiş; İyisiyle kötüsüyle ondan kardeşi hakkında bilgi almaya başlamıştı. Ali de çekinmeden bu bilgileri vermişti. Çıktığı operasyonda ne yaptığı, hedefi kaç metreden vurduğunu, aldığı verdiği emiri, çıkıştığı insanları, yaralı mı, sağ mı, ölü mü… Kısaca her şeyin bilgisini alıyordu. Tabii Zeynep bu durumdan haberdar değildi.
Şimdi ise Ali kardeşin düşmanın elinde diye nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Söyleyemezdi. “Adamı kalpten götürmek için iyi yöntem.” diye huysuzca mırıldanırken cebinden telefonunu çıkartmaya çalışıyordu. “Tövbe Allah’ım!” diye homurdanırken en sonunda telefonunu eline almıştı. Ancak hala emin değildi.
İç çekerken telefonu açtı ve şifresini girdi Ali. Arka plan duvar kağıdında beliren Atatürk ile kısa bir süre bakıştı Ali. Çoğu insan gibi gök mavisi gözlere o da hayrandı… Usulca yutkunurken gözlerinde bir çaresizlik vardı Ali’nin. Karşısındaki Atatürk’ten yardım ister gibi bir hali vardı.
Bir iç daha çekerken telefon rehberine girdi. Usulca kaydırırken bu son konuşması olmaması için yaradana da yalvarmayı ihmal etmedi. En sonunda aradığı ismi buldu, üstüne tıkladı. Artık dönüşü yoktu.
Telefonu kulağına götürürken gözlerini kapatıp içinden onuncu kez ne diyeceğini tekrar etti. Telefon bir kez çaldı. İkinci çalmadan Ali’nin işittiği “Efendim?” kelimesi onu ürpertmişti. Gözlerini hızlıca açtı Ali.
“Has…” diye kendi duyacağı şekilde mırıldandı. Bu kadar hızlı açılmasını beklemiyordu telefonun. “Komutanım,” diyor Ali çaresizce. “Müsaitseniz, bir şey demem gerek.”
“Dinliyorum.” Durdu Ali. Dinleme diye geçirdi içinden. O kadar prova suya düşmüştü o an. Neyi nasıl diyeceğini daha çok karıştıracaktı şimdi.
Derin bir nefes aldı. Sakin kalmaya çalıştı. “Zeynep Üsteğmen, şu an içerisinde bulunduğu özel görevde içeri sızmak için bilerek teslim oldu, komutanım!” dedi Ali, bir cümleyi tek nefeste söyleyerek. Saçma şekilde gerilmişti. Telefondaki sessizlik de ayrı germişti onu.
“Yani?” dedi Kerem sakince. Durdu Ali. Böyle bir tepkiyi beklemediği için afallamıştı.
“Bilginiz olsun diye şey etmiştim ben.” dedi çekinerek. Telefondan bir iç çekiş sesi geldi Ali’nin kulağına. “Sakin olun komutanım.” diye az önceki gibi kendi duyacağı şekilde mırıldandı.
“Zeynep kolay teslim olmaz.” diye konuşmaya başladı Kerem. Kardeşini gayet de iyi tanıyordu. “Teslim olduysa da planı vardır.” Haklıydı. Ali, onayladığına dair bir mırıltı çıkardı. “Yine de sağ ol, eyvallah.”
“Ne demek komutanım.” dedi Ali ama hala şaşkındı. Karşısındaki adam kriz geçirmemişti şu ana kadar. “Ben… İzninizle.” dedi Ali aynı şok ve çekingenlikle. Telefonu kapatmak için izin aldığına inanamıyordu. Bu şok ona hiç iyi gelmemişti.
“Haber et.”
“Emredersiniz.” dedikten hemen sonra kapattı telefonu. Az önce yaşadıklarını düşündü bir an. Boşuna panik yaptığını fark ettiği an önce kendine sövdü, hemen ardından da göz devirerek telefonunu cebine koydu. Usulca timinin yanına doğru adımlamaya başlarken, hala şoktaydı…
Diğer yanda Ankara’dan, kız kardeşinden saatlerce ve kilometrelerce uzak olan Kerem; Aldığı habere rağmen soğuk davranmaya çalışıyordu. Tanıyordu kardeşini. Bir bildiği vardı ki girmişti o cehenneme. Ama çıkmama ihtimali de vardı ve bu Kerem için bir kaçış; Ölmeden öldüğü bir andı.
Kendisi babasından sonra aynı kanı taşıdığı birini daha kaybetmeyi; Bir ekip arkadaşını, bu vatan için ter döken birini kaybetmeyi göze almak istemiyordu. Oturduğu sandalyede usulca geriye doğru yaslandı. Aklına getirmemeyi denedi ama her an aklında olan birisini aklından çıkartamazdı.
“Zeynep,” dedi. Ardından usulca gözlerini kapattı. “Beni yanıltma be güzelim. O cehenneme aklında plan olmadan girmemiş olma abicim. Yapmamış ol.” diyor usulca. Korkuyordu. Hem de ne biçim korkmak. Ama güveniyordu, biliyordu ve seviyordu.
İç çektikten hemen sonra gözlerini açtı. Şu an abi olmanın sırası değildi. Şu an o sadece bir asker, Binbaşı Kerem Kılıç’tı…
***
Fazlasıyla sinirli adımlarla sağlık ocağına giriş yaptı genç kadın. Sıra alma gereksinimi duymadan kendinden emin adımlarla ezbere bildiği odaya ilerledi. “Göreceksin.” diye tısladı dişlerinin arasından.
Odanın önüne geldiğinde hiç tatlı ve masum bir kız olamayacağını bir kez daha fark etti. Kapı koluna uzandı, tıklatma gereksinimi duymadan, hasta mahremiyetini hiçe sayarak hızla kapıyı açtı. İçeri kararlı adımlarla girdiğinde ona bakan iki kişi vardı: Taha ve yaşlı, hasta bir teyze.
Taha, kaşlarını çatıp karşısındaki nişanlısına baktı. “Aslı,” dedi usulca. “Görmüyor musun hastam var.” diye uyardı. Takmadı aslı. Kararlı adımlarıyla ileri doğru ilerleyip nişanlısının masasının karşısında durdu. Gözlerindeki ateşi fark etmek hiç de zor değildi.
Teyze, ne olduğunu anlamadan ikisine de baktı. “Kusura bakma hanım teyze.” dedi Aslı, gözlerini bir saniye bile karşısındaki adamdan ayırmadan. “Ama bu avanak piç var ya!”
“Aslı! Ne oluyor?”
“Ananın amı!” Bunu duyan Taha, hırsla oturduğu sandalyeden kalktı. Onun da gözlerinde bir ateş belirmişti.
“Düzgün konuş, elimde kalırsın!” dedi Taha işaret parmağını kaldırıp karşısındaki kadına doğru tehditle sallarken.
“Denesene.” dedi Aslı başını dik tutarken. “Deneyemezsin. Çünkü bunu yaparsan, o her akşam işim var deyip de çıkıp, koynuna gittiğin sevgilin seni terk eder, değil mi?” Aslı bunu der demez Taha, anlık bir şaşkınlığa büründü. Kaşlarını çattı, öfkeyle soludu.
“İçtin mi sen?”
“Aynen içtim!” diye patladı Aslı. “Mayıs görmüş sizi. Kanıtım var.” Sessizlik. “Aldatıyorsun beni!” O ana kadar sessiz duran teyze, bunu duyar duymaz cıklamaya başladı. Bu cıklama, klasik gençlik bitmiş cıklamasıydı.
“Saçmalama, Aslı.” dedi Taha. “Ben seni aldatır mıyım?” dedi daha sakin çıkan ses tonuyla.
“Götünle dinleme lan! Kanıtım var diyorum, uydurduğun yalana bak.” Sessizlik tekrardan oluştu. Aslı, sağ yüzük parmağındaki yüzüğü hiddetle çıkartıp karşısındaki adama fırlattı. “Ama güzel bahane oldu biliyor musun? Bir orospu ile olmak istemezdim!”
Bunu der demez arkasını dönerek kapıya yöneldi Aslı. Arkasından seslenen adamı dikkate dahi almadan, hızlı ve sert adımlarıyla odadan çıktı. Sert bir şekilde odanın kapısını kapattığında çıkan ses, tek tük insan olan koridorda yankılandı.
Arkasına dahi bakmadan çıkışa ilerledi. Rahat hissetmişti aslında. Bahane arıyordu, kardeşi Mayıs da vesile olmuştu. Şans eseri okuldan dönerken Taha ve sevgilisini görmüş, gizlice fotoğraflarını çekip ablasına göstermişti. Aslı da gerekeni yapmıştı.
“Hanımefendi,” Dönmedi, bakmadı Aslı. Taha ya da değil, kayla almadı. “Bakar mısınız?” Ses, ısrarla dönüp bakmasını istiyor, hatta peşinden geliyordu. “Bir da-”
“Ne var?” diye durup hızla arkasını dönen Aslı, bu ani hareketini beklemeyen ve peşinden gelen bedenle çarpıştı. İkili de ufak bir afalla yaşarken Aslı, kendini ilk toparlayan oldu. “Ne takip ediyorsun?” dedi çenesini yukarı dikerken.
“Bir sorun mu var?” diye sordu adam. Sakindi.
“Yok. Vardı, hallettim.”
“Kaos yaratarak mı?”
“Sana ne!” dedi Aslı sinirle. “Bas git, kalbini kırmayayım.” Adam durdu. Ona göre kısa olan kadını hafifçe süzdü. Gözlerinin içine baktığında o saf ateşi gördü.
“Hasta mahremiyetini ihlal ettiniz yalnız.” dedi adam aynı sakinlikle. Aslı derin bir iç çekti, gözlerini devirdi.
“Lan sana ne!” dedi Aslı dişlerini sıkarak. “Siz erkeklere güven olmadığını bir kez daha anladım işte, fena mı?” dedi ardından da. Karşısındaki adam, buna bir şey demedi. Aslı da bir an sessiz kaldı. Aralarında tahmini yirmi beş – otuz santimetre fark olan adamla bakıştı. “Şimdi bas git, uğraştırma beni.”
Aynı hızlı tavrıyla arkasını döndü Aslı. Bu sefer pek de sert olmayan adımlarla ilerlerken gerisinde iki erkek bıraktı. Biri hayatından komple çıkmıştı, bu kesindi. Ama kader, yeni tanıştığı bu adama şans vermesi için onu zorlayacak gibiydi…
***
“Kadın ha?” deyip sırıtarak etrafımda aptalca dolanan liderimsi adama göz deviriyorum. Kadınım lan! Evet, kadın bir asker, bir nişancıyım. Nesi var? Ölümü benim elimden olacak diye korkması gerekirken sırıtması da ayrı ikonikti!
Tam önümde durduğunda beni baştan aşağı süzüyor. Ben ise sakinleşmenin formülünü aramaya çoktan başlamıştım. Arada göz göze geldiğim Yüzbaşı gözleriyle adeta sakin olmamı söylüyordu ama ben bunu başaramıyordum! Bir kafa daha atsam rahatlayacaktım aslında ama ortamda Yüzbaşıyla birlikte yedi silahlı adam vardı. Planı bozamam. Gerçi… Bu dakikadan sonra plan yok. Allah’a emanetiz.
Adamın benimle aynı boyda olması, onunla direkt göz teması kurmamı sağlıyordu ve bu gıcık bir şeydi. “Ne bakıyorsun?” diyorum kafamı hafifçe sallarken. “Azmanı gerektiren bir durum mu var?” diye soruyorum. Bana doğru bir adım attığında göz devirmeme engel oluyorum. Yavşarsa sikerdim.
“Bakmak suç mu?”
“Azanlara suç.” diyorum. Yüzündeki sırıtış yavaş yavaş kaybolurken ben de ona doğru bir adım atıyorum.
“İki kişi miydiniz, başka biri var mıydı?” diye soruyor tamamen ciddileştiğinde.
“Bilmem.” diyorum ben de omuz silkerken. “Yüzbaşıyı arıyorsan cebimde değil. Burada olmadığı da aşikar.” diyorum ardından da. “Ama bak, çok mantıklı bir şey söyleyeceğim,” diyorum fısıltıyla. “Karargahta olabilir.”
“Adam akıllı cevap ver lan!” diyor sinirle. Ben nasıl cevap verdim göt?
“Yerini bilmiyorum. Aramızda buz dağları var.” Sessizlik. Göz ucuyla ona baktığımda göz devirdiğini fark ediyorum. Geri önüme dönüyorum. “Ama karargah bizim ya hani, orada oluyoruz ya. Orada olması yüksek bir ihtimal.”
Ses etmese de elini yumruk yapmasından fazlasıyla sinirlendiğini anlıyorum. “Ayrıca,” diyorum bir adım daha atarken. Aramızda iki adımlık mesafe vardı artık. “Bilsem de söylemem sana.”
“Götürün lan bunu!” diyor sinirle. Kudurtmayı başarmıştım anlaşılan. “Naza, al bunu.” diyor aynı sinirle. Bir adamına emir veriyor lakin kim bilmiyorum.
Naza denen herif bana doğru bir adım atacakken Yüzbaşıdan gelen “Ben hallederim.” lafıyla duruyor eleman. Ortam bir anda sessizleşirken ben de hemen sol çaprazımdaki komutanıma bakıyorum. Ne yapmaya çalıştığını anlamasam da düşündüğüm kadarı ile beni bu elemanlara bırakmak istemiyor.
Diğerlerinden alacağı eleştiri veya onayı dinlemeden hızla yanıma gelip hafifçe kolumdan tutuyor. Nereye gideceğimizi nereden biliyor lan?
Ben bunu düşünürken hızlı adımlarla ilerliyordu. Kolumdan tutuğu için ben de ona ayak uydurmak zorundaydım. Aklımdaki soruyu da sormaktan çekinmeyerek “Nereye götüreceğini nereden biliyorsun?” diyorum fısıltıyla, ona bakarken.
“Bir ara gözden kayboldum ya, o ara bunlar konuşuyordu. Oradan öğrendim.” diye açıklama yapıyor. Ve bunu düşünmeden yapıyor. “Bizim de bir planımız var yani.”
“Bence yok.” Bu dediğime başını çevirip baktığında göz göze geliyoruz. “Allah’a emanetiz.”
“Var.” diyor emin bir şekilde. “Bana emanetsin.” Geri önüme dönüyorum.
“Birine emanet olmama gerek yok.”
“Didişmeden iki dakika geçirmeye çalışıyorum burada. Yardımcı olmaya ne dersin?” diye soruyor hafif bir sinirle. Peki. Ama olmaz.
“Hayır derim.” Bir an susuyorum. “Yapamayacağım şeyler istiyorsun, komutanım.” diyorum ardından da. Sanırsam ki bulunmam gereken odaya geldiğimde kolumdan hafifçe çekiştirmeye devam ederek odaya giriyor.
“Zor birisin.” diyor kolumu bırakırken. Hemen ardından da girdiğimiz odanın kapısını kapatırken.
“Kim kolay ki?” Kapıyı kapattıktan hemen sonra bana bakıyor. Her kelimesine bir cevap bulmamı beğenmiş değildi. İlk günden beri böyleydi. Ama benim doğamda vardı bu. İlk birine haklı şekilde cevap verip hazırcevap olduğumu fark ettiğimde üç yaşındaydım. Bu özel güçtü benim için çocukken. Evet havalı bir şey değil, ama laflarla dövmek yüz göz morartmaktan çok daha iyi.
“Zeynep,” diyor ve gözlerimin içine bakıyor. “Lütfen her dediğime bir cevabın olmasın.” diyor ardından da.
“İmkansız şeyler isteme benden komutanım.” diyorum onun yaptığı gibi gözlerinin içine bakarken. “Planın neyse uygula, sonra da hayatına devam et.” Sessizlik. “Bir de, burada bulunduğumuz sürece kimsenin bana dokunmasına izin verme.”
İşte bu son dediğim onu afallatıyor. Savunmasız değilim elbette ama bir kadınım. Her an her şey olabilir. Meslek fark etmiyor, yaş fark etmiyor.... Karşımdaki Yüzbaşı da bu dediğime kaşlarını çatıyor. Sonra gözlerini usulca kapatıp derin bir nefes veriyor. Sağ elini de usulca yumruk yaptığında “Yaktın beni.” diye mırıldanıyor.
“Sen benimle adam akıllı konuşmak istiyorsun ya, al sana konuşma!” diyorum geriye doğru bir adım atarken. Gözlerini açtığında tekrar gözlerimin içine bakıyor. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslatıyor.
“Bu bir yalvarış, farkında mısın?”
“Rica.” diyorum usulca. Aramızda sessizlik oluyor ancak göz temasını asla kesmiyoruz. Gözleri konuşuyor gibiydi. Bir geçmiş, acı barındırıyordu ama saklıyordu. Kendi içinde boğuluyordu… “Lütfen.”
“Yapma!” diyor dişlerini sıkarken. “Hani korunmaya ihtiyacın yoktu?” diyor fısıltıyla, tek kaşını kaldırdığı anda.
“Şu an var.” O an tanıştığımızdan beri ilk kez sert bakışlar atmıyorum ona. “Şu an kendimden çok sana güveniyorum.” diyorum gözlerimi kaçırdığım esnada. Yalan yoktu. Burada beni koruyacak önce Allah, sonra da Yüzbaşı vardı.
İç çekiş sesini duyduğum an başımı kaldırıp bakıyorum ona. Bana doğru bir adım atarak aramızdaki mesafeyi az da olsun kapatıyor. Ancak rahatsız olmayayım diye de başka bir adım atmıyor. Ben ise sessizce bir şey demesini bekliyorum. Beklediğim ise oluyor ve “Sana söz,” diyerek konuşmaya başlıyor. “Kimse sana dokunmayacak.” diyor. Lakin bunu derken sesi oldukça yumuşak ve güven doluydu. Düne kadar timden gitmem için türlü yol arayan komutan, bugün bana yardım ediyordu…
Aramızda bir sessizlik oluşuyor. Aklından ne geçiyordu bilmiyorum, ancak benim aklımdan buradan ikimiz de ölmeden çıkabilir miyiz, o geçiyor. “Ama söz verdik diye sen de vazgeçme.”
“E yani.” diyorum hafif bir sinirle. “Elim bağlı, aklım değil.”
“Belli.” diye mırıldanıyor. Kısa bir süre düşünüyor. “Seni birkaç saat misafir edeceğiz, pek konforlu değil ama idare et.” diyerek oynaması gereken kimliğe bürünüyor. “Kontrol bende.”
“Öyle umuyorum.” Bunu duyduktan hemen sonra arkasını dönüp usulca odadan çıkıyor. Lakin çıkmadan hemen önce, başını hafifçe çevirip bana bakmayı da unutmuyor. Bedenen diğerlerinin yanında, ama akıl olarak burada olacağına emindim.
O odadan çıktığı esnada ben de etrafıma bakınıyorum. “Ketumsun, gıcıksın, sinir hastası edersin ama komutansın diye kendimi öne atıyorum Yüzbaşı. Belki bir anayı evlat acısıyla sınayacağım, belki abime sarılamayacağım, ama yine ben ön plandayım.” diye kendimce konuşmaya başlıyorum. Bunu yaparken de etrafa bakınmaya devam ediyorum. “Kıymetini bil.”
İkimiz de içerideydik, ben de bunu istiyordum. Ama benim rehin olmam da mantıksız olmuştu. Bu örgütü çökerteceksek, benim de ellerimin çözülmüş olması gerekirdi.
Ama bakınca yaptığım bir tık da mantıklıydı. Çünkü örgütte öldürüp veya etkisiz hale getirebileceğim herhangi bir kadın yoktu. Sızsam bile fark edilirdim. En azından şu an o yönle dikkatler üzerimde değildi. Kadın bir asker olarak dikkatler üzerimdeydi ki bu çok sinir bozucuydu. Yan bakan, sırıtan, süzen… Ölmek istiyorlar, belli…
