BİR SİPER UZAK 1 kitap kapağı

17. bölüm / 27

BİR SİPER UZAK 1

16. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunivane Nels

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 16. BÖLÜM

…
“Seni beklemek,
Sabırla büyümek demek.
Yaz gelene kadar kışın,
Yemiş verene kadar dalın,
Pişene kadar aşın,
Ağrısı geçene kadar başın
Nazını çekebilmek demek.”
…

Oya Erişmiş

15 Temmuz 2019 / ANKARA
Aradan üç sene geçmişti. Üç koca sene. Savaşın ortasında yeşeren umutlardan birisi de sadece iki saniye gördüğü bir çift gözdü Ömer için. Onu o cehennemden çıkartıp yaşama tutunmasının tek sebebiydi belki de.

Gene aynı yerdeydi. Her sene yaptığı gibi gene oradaydı. O sokaktaydı. O gün kalabalık olan sokak şu an aman aman kalabalık değildi. O gün de öyle sakin olmasını isterdi Ömer. Bir dönüm noktası değil de, sıradan bir gün olmasını dilerdi. Belki o zaman bırakmazdı. Bir pardonla arkasından bakmak zorunda kalmazdı.

Elindeki bira şişesini kafasına dikledi Ömer. Yaptığı salakçaydı, farkındaydı. Ama engel olamamıştı kendine. Zihni bulanıklaşırken aklında bulanıklaşmayan ve dönüp duran tek şey, o kadının gözleriydi. Bir gün döner mi, şu an yaşıyor mu yaşamıyor mu, nerede ne yapıyor diye düşündüğü kadındı. Kadının gözleriydi aklındaki.

Bir insan altı ile on sekiz ay sonra unutulurdu. Ama Ömer, aradan on sekiz ay -Bir buçuk yıl- geçmesine rağmen unutmamış; otuz altı ay gibi bir rekor kırmıştı. Bunu çevresindekilere dese onu aptal zannederlerdi. Deli sanılırdı. Ama Ömer’in aklı gayet yerindeydi. Gayet de yerinde bir bekleyişti bu. Başkaları için delilik sayılan bu otuz altı ay, Ömer için nefes almak kadar doğaldı. Gözlerini her kapattığında o iki saniyelik görüntünün netleşmesi, ona yanılmadığını kanıtlayan tek pusulaydı.

Yanına yaklaşan tanıdık adım sesleri duydu. Bu, timindeki Ali’den başkası değildi. Artık ezberlemişti Ömer timindekileri.

Ali, yanına gelip Ömer gibi kaldırıma çöktüğünde bakma zahmetine bile girmemişti Ömer. Ali’nin gelip de Umay’dan bahsetmeyeceğini biliyordu. Hatta Ali’nin konuşmayacağını da biliyordu. Yine de huzursuz hissetmişti. Bunu gizlemek için hiç beklenmedik bir anda söze girdi:

“Değişmiş midir?”

“Ne?”

“Gözleri, bakışları değişmiş midir Ali?"

Cevap vermedi Ali. Anlamıştı kim olduğunu. Darbe gecesinde, o kalabalığın arasında, savaşın ortasında Ömer’in çarpıştığı ve sadece iki saniye gördüğü kadındı bu. Ömer’in o an yüzüne değil de gözlerine odaklandığı kadın. Ömer’in iki saniyede görüp o gözlere tutulduğu kadın. Ömer’i hayatta tutan o kahve gözlü kadın…

“Ne yapıyordur sene?” dedi Ömer, gözü çoktan dalmıştı. Çoktan aklındaki kadının gözlerine bir kez daha dalmıştı. “Yaşıyor mudur?” dedi ardından da.

“O gün şehit olsa haberde acı geçerdi.” dedi Ali. Haklıydı. Ama Ömer için yetmezdi bu. O gün ölmemişti belki. Ama ya bugün öldüyse? Onu hayattan kopartan bir mesleği var mıydı bilmiyordu. Ama ya varsa? Ya kadın askerse, polisse ve bugün çıkmış bir çatışmada sessiz sedasız şehadet getirdiyse?..

Bu sorular Ömer’in aklını kemiriyordu. Her zaman mantığını kullanan Ömer, bu sorular karşısında tökezliyordu. İlk kez çaresiz hissediyor, ihtimallerle boğuluyordu. Ancak beklemeyi de ihmal etmiyordu. Çünkü hissediyordu: O kadın ona bir şekilde gelecekti…

***

12 Ocak 2023 / ANKARA
Sıkılmıştı Caner. Biraz da özlemişti. Kardeşini. Ceylan’ını. Arabasına atlamış, önce mezarlığa gidip küçücük mezarın başında saatlerce beklemiş, mezarı temizlemişti. Şimdi de direksiyonunu şehrin daha sakin, daha huzurlu bir malikanesine kırdı. Küçük, bahçeli bir evin önünde durdurdu aracını. Hızlı davrandı ve araçtan indi.

Geveydi. Kendi evinde değildi. “Umarım uyumamışsındır.” dedi kendi kendine. Cebinden bir anahtar çıkarttı; burası onun gizli sığınağıydı. Dünyadan kaçtığı tek yerdi. Anahtarı deliğe sokup kapıyı usulca açtı. Açtığı an burnuna anında ferah bir koku geldi. Çocuk şampuanı. Caner’in en sevdiği koku.

Hafifçe gülümsedi Caner. İçeri adımını atıp kapıyı kapattı. “Abi?” diyen tatlı bir ses duymasıyla da gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı Caner’in. Bu Ceylin’den başkası değildi.

Sekiz yaşındaydı Ceylin. Caner, iki sene önce bir operasyonda, rutubetli bir hücreden onu kucağına alıp çıkartmıştı. Ceylin o zaman altı yaşında olsa da hayata dair tüm umudunu kesmişti. Sevdiği herkes bir it sürüsü -Teröristler- tarafından öldürülmüştü. Ama Caner abisi onu kurtarmıştı.

Aslında Caner, onu evlatlık edinmek istemiş; yanında, gözünün önünde olsun istemişti. Ama evli değildi. Her ne kadar otuz yaşını geçse de başvurusu anlamsızca kabul edilmemişti. Bunu her hatırladıkça sinirleniyordu Caner. Ama pes etmiyordu, etmeyecekti.

Yakın bir arkadaşının kardeşi Özlem vardı. Ceylin’e o bakıyordu. Ancak şu an gözükmüyordu. Özlem de gayet memnundu Ceylin’den. İkisi birlikte kalıyordu. Caner de genelde, elinden geldiğince buraya uğramaya çalışıyordu.

Kapı sesini duyan Ceylin, anında Caner’in yanında bitmiş, Caner abisinin bacağına çoktan sarılmıştı bile. Caner sevmişti onu. Kaybettiği kardeşi yerine koymuştu. Ona da fazlasıyla benziyorken bırakmak istememişti.

Başkomiser kimliğini kapının eşiğinde bırakıp diz çöktü Caner. Ceylin’in mis gibi kokan saçlarına uzandı; önce kokladı, sonra da öptü. “Niye uyumadın sen?” dedi Caner, sesi şefkatten titrerken.

“Seni bekledim.” dedi Ceylin tatlı bir cilveyle. “Resim yaptım. Bak!” dedi ve boya olmuş elini gösterdi. Caner, Ceylin’in ona gösterdiği elini tutup avucuna bir öpücük kondurdu. Ceylin’se kıkırdadı bu duruma. “Görmek ister misin?”

Olumlu anlamda başını salladı Caner. “Özlem ablan nerede?” diye sordu, etrafa hafifçe göz gezdirip ayağa kalkarken. Ceylin, abisi ayağa kalkar kalkmaz elinden tutup ona salona doğru çekiştirdi.

“Uyudu.” dedi aynı cilveyle. “Yorulmuş.” Gerçekten de öyleydi. Özlem, salondaki koltuklardan birisine kıvrılmış, uyuyakalmıştı. “Sessiz ol, uyanmasın.” Bu uyarıya da gülümsedi Caner. Ceylin küçüktü belki. Ama fazlasıyla olgun hareketleri vardı. Zeynep gibiydi. O çocuk kalbiyle her şeyi hissediyor, her düşünceye kucak açıyordu.

Ceylin az önce boyamayı bitirdiği resmini masadan alıp Caner’in yanına geldi ve resmi ona uzattı. Caner tekrar eğilip dizlerinin üstüne çöktü. Eline alıp incelemedi. Sadece baktı. Resimde kendisi ve Ceylin vardı. Dev gibi çizilmiş bir Caner ve yanında küçücük kalmış bir kız çocuğu. Ceylin’i her şeyden koruyan bir Caner çizilmişti.

Aklına gene kardeşi Ceylan gelmişti. Şu an herkesi koruyordu Caner. Ama Ceylan’ına sahip çıkamamıştı. Bu yükün ağırlığında ezilmekten de yorulmuştu. Resme bakarken yutkunamadı Caner. Canı bir kez daha yandı, kardeşinin zamanında hayat dolu mavi gözleri tekrar aklına geldi.

Ceylin, abisinin yüzündeki o hüzünlü ifadeyi hemen fark etti. Küçücük olan sol elini kaldırıp Caner’in yorgun yüzüne koydu. “Yine mi kardeşini hatırladın?” diye sordu masumca.

Caner, az önce yaptığı gibi Ceylin’in elini tekrar tuttu ve avucuna bir öpücük daha kondurdu. “Onu hatırladım.” Yalanlamamıştı bu durumu. “Ama sonra seni buldum.” dedi Ceylin’in mavi gözlerine bakarken. “İyi ki varsın be güzelim.”

Ceylin, Caner’in boynuna sıkıca sarıldı. Caner, çoğu insanın ve çocuğun hayatını kurtarmıştı belki. Ama altı yaşındaki Caner, o soğuk morgun önünce hala duruyordu. Bir onu kurtaramamıştı. Bir kendini kurtaramamıştı Başkomiser…

***

13 Ocak 2023 / SINIR
Kulaklarımdaki çınlama, yerdeki toz bulutu ve genzimi yakan barut kokusu… Benim için mahşer yeri tam da buydu. Operasyondaydık. Köy okulunda bulunan teröristlerle uğraşıyorduk. İçeride çocukların olması bizi biraz zorluyordu. İçerideki çocuklar varken tetiğe basmak her zamankinden daha ağır geliyordu. Özellikle de ben, nişancı pozisyonunda tek kaldığım için bir tık zorlansam da sorun yoktu.

Ömer Yüzbaşı, timi ikiye böldüğümüz için Emir’i diğerlerine nişancı göndermişti. İkiye böldük derken, otuza yakın grubun yarısı okulda, yarısı da köydeydi. İkiye ayrılanlardan birimiz okulda -Ben, Kaan, Ömer, Hürkan ve Mert- okulda, diğerleri -Emir, Ali, Umut ve Emre- de köye sızmıştı.

Başta her şey gayet iyiydi. Yarısı okulda, yarısı da köyde olan otuz adamın birçoğunu bize fırlatılan el bombalarına rağmen indirmiştik. Şaşırtıcı olan şuydu ki bu el bombalarını bu itler kolay kolay bulamazdı. Arkalarında başka birisi, birileri vardı.

Marş söylemeye bile zaman bulamayan ben, parmağım hala tetikte; başımı bir milisaniyeliğine tüfeğimin dürbününden çekiyorum ama gördüğüm şeyle duruyorum. Bu tür şeyleri neden hep ben fark ediyorum bir fikrim yok, ancak bunlara destek geliyordu! Üç tane pikap geliyordu. İçeride dört kişi, arkası açık bagajda iki kişi var desek… Nereden baksan yirmi kişi vardı. Tabii bunun üstü bir sayı da olabilirdi.

“Komutanım,” diyorum telsizin mandalına basarken. “Batı, saat üç yönü. Destek ekip geliyor.” diyorum. Bir de burada işini bitirmediğimiz on kişi olsa, otuz kişi. Mühimmatı azalan da bizim timdi ve sanırım bizim de destek istememiz gerekiyordu.

“Kaç kişi?”

“Üç pikap.” diyorum. “Yirmi ve üzeri adam kesin vardır.” Ufak bir sessizlik oluyor telsizde. Tabii aşağıdaki mermi sesleri bir an bile susmuyordu. Buradan çıkabilir miydik ki? Şehit veremden, tek parça buradan ayrılabilir miydik ki?

“Karargahla iletişime geç Zeynep. Destek iste.”

“Emredersiniz.”

“Bir de,” Duruyorum. Sakın helallik falan istemesin, şu an o helalliği kaldıracak durumda da değilim. “Son bir mermi sakla. Kendin için. Olur da çıkamazsak kendi canını kendin al.” Yutkunuyorum. “Onların almasına dayanamam.” Sesinde her zaman yer edinen sarsılmaz otorite gitmiş, yerine ilk kez duyduğum, insanın içini sızlatan bir çaresizlik gelmişti. Bu dediği bir emir değildi. Bu, ruhunun en kuytu köşelerinden kopup gelen bir feryattı.

Son zamanlarda bana karşı kurduğu cümleler fazla anlamlıydı. Garip hissediyordum. Anlamsız geliyordu ama altında bir şeyler yatıyordu. Ayrıca son mermiyi her zaman kendime saklamakta bir numaraydım. Kanım onların elinden akacağına intihar ederim, kafama sıkarım daha iyi! Kendi kanımı kendim o bayrağa akıtırım, ama onların silahsız bir beni öldürmesine, şehit etmesine asla izin vermem.

Telsiz frekansını değiştirip karargaha bağlanıyorum. “Merkez,” diyorum az önce yaşananları umursamayarak. Nişancı ateşini de şimdilik kesmiştim. “Üsteğmen Kılıç. Tim köşeye sıkıştı, terörist gruba destek gelmiş durumda.” diyorum sert, ama emin ve tane tane çıkan sesimle. “Yüzbaşı Arslan’ın emri ile destek ekip talep ediyorum!”

Destek istemek travma olmuştu bende. Mete Albay’dan da istediğimde türlü türlü bahane uydurup destek göndermemişti. Kendi imkanlarımızla kaçmıştık. Hatırladıkça sinir oluyordum!

“Binbaşı Kılıç,” dedi telsizdeki ses. Heh bir de abim denk gelmişti, çok iyi! “Yerinizi söyle Üsteğmenim.”
“Güneydoğu kanadındayız. Batı’dan destek grup geliyor. Sayıları fazla.” diyorum, tüfeğimin dürbününden gelen pikaplara bakarken.

“Üsteğmenim mevzini koru.” İlk emir gelmişti. “Talebin yerine getirilecek. Destek tim en fazla yirmi dakikaya orada. Dayanır mısınız?” diye soruyor. Sesi sertti, kusursuz bir Binbaşı otoritesi vardı. Ama içi öyle değildi. Buna emindim. Meraktan deli olacaktı. Eğer benden veya timden haber alamazsa taş üstünde taş bırakmaz, bu sınırı yerle bir ederdi.

“Anlaşıldı, dayanırız.” Daha da uzatmadan tekrar işime odaklanıyorum. Gelen pikaplardan birsini hedef alıp lastiklerinden birisine ateş ediyorum. Bakılınca adamlara fırsat veriyordum. Ama bu durumda ilk hedefim lastiklerdi. Araçtan inmeleri gerekiyordu.

Öyle de oluyor. Araç durduğu an içinden beş, kasadan da üç kişi iniyor ve ben, gözüme kestirdiğim ilk adamı vuruyorum. Aklımda onlarca marş çalsa da bunu söyleyecek zamanım yoktu bile! Nefes aldığıma şükrediyordum.

Destek ne zaman gelirdi bilmem de, sinirim tepemdeydi. Her yerden mantar gibi türemelerine sinir oluyordum. Ayrıca aklım diğerlerindeydi de. Onlara da destek gelmiş miydi? Ne yapmışlardı acaba?

“Komutanım,” diyorum telsize. Bir yandan da gözüme kestirdiğim teröristleri öldürmeye devam ediyordum. “Destek ekip en fazla yirmi dakikaya burada.” diyorum.

“Yirmi mi?” diyen sesini duyuyorum anında. “Yirmi dakika nasıl dayanalım Zeynep, hiç düşündün mü?” diye soruyor ardından da. Ya bu adamın götü başı oynuyor ama. Az önce ne güzel duygusal bir konuşma yaptı, şimdi beni azarlıyor!

“Düşündüm.”

“Çıkardığın sonuç da yirmi dakikada götümüzü kurtaracağımız mı?” diye soruyor. Şeytan diyor ki şu lülüklerini kana bula! Ama işte yapamıyorum. Kıyamadığımdan değil, üniformamın Ömer yüzünden alınmasını istemem.

“Ne istiyorsun?” diyorum bir adamı daha indirirken. “Işınlanmayı bulamadık, kusura bakma!” diyorum sinirle.

“Başladılar gene!” diyen Hürkan’a göz deviriyorum o an. “Öleceğiz lan!” diyor ardından da. Bu dediğini umursamadan namlunun ucunu bir başka adama dikiyorum. Adam hareketli olduğu için odaklanmak zor olsa da bu imkansız değildi. Tetiği hafifçe basıyorum ancak beklemediğim bir şey oluyor. Hedefimi bir başkası hedef alıp vuruyor! Adam yere kapaklanırken anlık bir boşluğa düşüyorum bende. Boş boş göz kırpıyorum.

“Ben vuracaktım onu!” diyorum telsize sinirle. Oyuncağımı kim elimden aldı lan?

“Bana ne.” diyen Yüzbaşı ile bir kez daha boşluğa düşüyorum. “Git başkasını vur sen.”

“Ya,” diyorum bir çocuk gibi. “Ya ama…” Gerisi gelmiyor. Harbi üzülmüştüm. “Niye yaptın ki?” diyorum masumca, bir başkasını hedef alırken.

“Sus da işine bak!”

“Bok ye!” diyorum sinirle. “Asıl sen işine bak!” diyorum ardından da. “Ayı. Komutan bozuntusu. Aptal lülüklü!” diyerek telsize nefretimi kusuyorum. “Hödük!” diyorum en sonunda da. Bir daha laflarına inanırsam Ömer…

“Bitti mi?” diye soruyor hakaretlerimden için. Bitmemişti aslında, ama cevap vermiyorum ve bir başka adama odaklanıyorum. Bu nasıl savaş lan? Bu ne biçim didişmedir arkadaş? Bu ne biçim komutan? “Lülüklü ne?” diye soruyor. Ömer ve yersiz soruları.

Bu dediğine göz deviriyorum. “Kıvırcık değil misin?” diyorum. Onaylayan bir ses çıkartıyor telsizin diğer bir ucundan. Sonra da aydınlanma yaşamış gibi bir ses çıkartıyor. O esnada da yakınlarda bir helikopter pervanesinin sesini duyuyoruz. Mühimmatımız bitmeden yetiştikleri için hepimiz de derin bir nefes alıp veriyoruz.

İçlerinde Kerem Binbaşının da bulunduğu destek tim alçalan helikopterden atlayıp mevzi alırken bizimkilerin de coşkulu destek karşılaması duyuluyor telsizden. Nişancı ateşini kesiyorum. Çünkü kesmemi gerektiren bir durum vardı. Rüzgar uğultusu, helikopter ve roket seslerini arasında, yakınımdan gelen bir dalın kırılma sesi.

Bedenim kaskatı kesiliyor, gelen sese kulak kabartıyorum. Bu itlerden birisi yerimi bulmuştu! Yılların verdiği refleksle yavaşça belimdeki tabancama uzanıyorum. Eğer yakın temasa geçeceksem tüfeğimi kullanamazdım.

Tabancamı kavradığım gibi uzandığım yerden doğrulup namluyu etrafımda gezdirmeye başlıyorum. Aslında bir şey yoktu. Ama anlamsız bir his vardı. Adeta ensemde bir nefes hissediyordum.

Aniden sağımdan bir gölge fırlayıp resmen üzerime atlıyor. Resmen de değil, baya baya atlıyor. Öyle ki ateşlemek için hazır olan tabancam bir yana savrulurken ben de üzerimdeki adamla yere düşüyorum.

Adamın elinde bir bıçak vardı ve bunu göğsüme saplamak için çoktan havaya kaldırmıştı. Gözleri bana karşı bir nefret kusarken bıçağın inmesine fırsat vermeden kollarımı x yaparak buna engel oluyor; bıçağı tutan elini ona doğru itiyorum.

Adamı üzerimden atsam her şeyi yapabilirdim. Ama karnıma oturmuştu. Bu da nefesimi az da olsa kesmiş, gücümü kısıtlamıştı. Ama bende vazgeçecek bir insan değildim.

Bacağımı hızla kaldırıp sırtına geçiriyorum. Bunu ardı ardına birkaç kez yapıyorum. O dikkatini oraya verirken ben de bıçağı döndürüp kendisine doğru itiyorum. Tabii kendisi buna engel oluyor. Bıçağı bir kez daha savuruyor. Bıçak, santimetrelerle yanağımı sıyırırken dişlerimi sıkıyorum. Ben de boş durmayıp yumruğumu yüzüne geçiriyorum.

Yediği yumrukla sendeleyip üzerimden kalkarken ben de kendimi yana doğru atıp anında ayaklanıyorum. Bıçak hala elindeydi. Bir kez daha üzerime saldırmayı deniyor ancak bu sefer hazırlıklıydım. Bıçağı saplamak için kaldırdığı elinin bileğini havada yakalıyor; diğer elimle de gırtlağına yapışıp karnına dizimi geçiriyorum.

Bıçak yere düşerken adamın diz kapağına bir tekme atıyorum. Adam acıyla inleyip dengesini kaybederken birkaç adım geri sendeliyor. Ben de fırsattan istifade adamın kolunu tutup arkaya kıvırıyor ve yere yapıştırıyorum.

Ancak adam da pes etmiyordu. Yerden kaptığı sivri bir taşı bacağıma saplamaya çalıştığında geri çekiliyorum. Bu yaptığım hareket de adamın elimden kaçmasına neden oluyor.

O da ayaklanıyor. Artık ikimiz de ayaktaydık; nefes nefese birbirimizi süzüyorduk. Az önceki çatışma sesleri benim için bir uğultudan farksızdı o an. Kanayan yanağım umurumda değildi. Elimi belime, bıçağıma atıyorum ve çekiyorum. Adam tekrar üzerime çullanırken bir elini de saçlarıma atıp çekmişti. Orospu!

Saçlarımı bırakması için dizimi karnına bir kez daha geçiriyorum. Saçımdaki baskı azalınca eğilip bıçağı önce bacağına, sonra da karnına saplıyorum. Saçlarımdaki elini çekip dizlerinin üstüne çökerken ben de geri çekiliyorum. Bıçağı kılıfına koyarken az önce benden bağımsız bir yerlere fırlayan tabancamı alıp adama doğrultuyorum.

Telsizimin de benden bağımsız bir noktaya fırladığını o an fark ediyorum. Adamdan gözümü ayırmadan telsizi alıyorum. Çoktan yokluğum fark edilmiş, timden birkaç kişi -Abim de dahil- bana seslenmeye başlamıştı bile.

Yutkunuyorum. Saç diplerim acıyordu ama bu kimin umurundaydı. Mandala basıyorum, “Bölge,” diyorum nefes nefese, gözlerimi ve namlumu adamdan ayırmadan. “Temizlendi komutanım.” Diyorum ardından da. “Bir sızma oldu. Engelledim.”

“İyi misin? Yaralı mısın?” diye soruyor Kerem Binbaşı endişeyle. Çatışma sesleri azalmıştı. Bizimkiler çoktan her şeyi halletmişti.

“Hafif komutanım.” diyorum adama nefret dolu bakışlar atarken. “Önemli değil.” Mandala basmayı bırakıyorum ve çenemi dikip adama doğru birkaç adım atıyorum, aradaki mesafeyi kapatıyorum. “Bir daha sakın bana dokunma.” Tabancamın kabzası ile şakağına vurmayı da ihmal etmiyorum. Yere yığılırken bir kez daha yutkunuyorum.

“Zeynep!” Yalan yok, az önceki endişeli dolu sesten sonra yanıma ilk gelen Kerem Binbaşı olur diye düşünmüştüm. Ancak bana şu an endişeyle seslenen abim değil, Ömer’di. Başımı kaldırıp ona baktığımda bana doğru resmen koştuğunu görüyorum.

“Komutan-”

“İyi misin?” diye soruyor, yanıma varıp yüzümü ellerinin arasına alırken. Bunu beklemiyordum işte. Yanağımdaki o hafif ama kan akan çiziğe dokunmamak için büyük bir çaba sarf ediyordu. Endişeli gözleri bir gözlerime, bir de yanağımdaki o çiziğe kayıyordu.

“Ömer,” diyorum, yutkunuyorum. “İyiyim.” diyorum tabanca olmayan elimi Ömer’in göğsüne koyarken. Göğsü benimkinden bile hızlı inip kalkıyordu o an. Gözleri endişeyle bakıyordu. “İyiyim”

“İyisin,” diye mırıldanıyor kendi kendine. “Buradasın.” Bunu dedikten hemen sonra alnını alnıma yaslayıp gözlerini kapatıyor. Sanki varlığımdan emin olmak istiyordu. “Benimlesin.” Alınlarımızı ayırmadan tabancamı kılıfına koyuyorum.

“Korktun mu?” diye soruyorum diğer elimi de göğsüne koyarken. Pozisyonumuz fazla ikonikti aslında. Ama hoşuma da gitmişti.

“Öldüm,” dedi anında, hiç düşünmeden. “Öldüm öldüm dirildim barut güzeli.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

165okunma 23beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18