26. bölüm · BİR SİPER UZAK 1

25. BÖLÜM

Lunivane Nels

"Gelememeyi sen anlat,
Gidememeyi ben anlatayım.
Gözüm değil gönlüm kaldı,
Beklemek değil özlemek yordu.
Hani derler ya;
Aşk arafta bir yoldu,
Giden gitti dönen yoktu.”
Nazım Hikmet

Sertab Erener: Farzet
Sufle: Pus
Leyla The Band: Yokluğunda
İskender Paydaş: Batsın Bu Dünya

27 Nisan 1999 / MUŞ
Lojmanın geniş salonu, daha önce hiç olmadığı kadar kalabalık; hiç duyulmadığı kadar yüksek, feryat figan seslerle çalkalanıyordu. Evin içi yabancı insanlarla, lojmandaki komşularla ve üniformalı askerlerle dolup taşmıştı. Aysel Hanım, eşinin şehit düştüğünü öğrendiğinden beri deli gibi eşinin ismini feryat ediyor; ağlıyordu. Tam yanında oğlu Kerem, bir gecede büyümüş gibi dimdik durmaya çalışıyor, annesinin hıçkırıkları arasında onun elini tutuyordu.

Henüz dört yaşındaki Zeynep ve Aslı bu kalabalığın neden ağladığını veya bağırdığını; onca askerin neden orada olduğunu idrak edemiyorlardı. Lakin Zeynep, babasının eksikliğini hissediyordu. Şehit olduğunu henüz anlamasa bile bir anda buza dönen evi, omuzlarına binen yükü ve yalnızlığı hissetmişti.

Zeynep’in gözleri, kalabalığın ortasında, annesinin elini tutup başını onun omuzuna yaslamış olan abisindeydi. Abisine doğru adım atmak, ona sığınmak istiyordu. Ama abisinin yüzünde daha önce hiç görmediği, dünyayı arkasında bırakan acı dolu ifadeyi görünce olduğu yerde durmaya, etrafa bakmaya devam etmişti.

Kerem ise o an etraftaki yangını söndürmeye çalışmaktan, canından çok sevdiği kardeşini, Zeyno’sunu fark edemeyecek kadar kaybolmuştu.

Korkuyordu Zeynep. Babası neredeydi? Annesi neden ağlıyordu? Abisi onu neden fark etmiyordu?..

Tam o sırada omuzunda küçük ve sıcak bir el hissetti. Arkasını döndüğünde yaşıtı olan kuzeni Aslı’yı gördü. Normalde neşe saçan, lojman bahçesinde koşan Aslı’nın da gözleri anlamsızca bakıyordu etrafa, o da korkuyordu.

Aslı, uzanıp Zeynep’in minik elini sıkıca tuttu. Hiçbir şey konuşmadılar, gerek de yoktu. İkisi de o gürültünün içinde birbirlerinin sığınağıydı. Aslı, biricik kuzenini çekiştirerek koridorun sonundaki Zeynep’in odasına doğru yönlendirdi.

Usulca kapıyı açıp önden ilerleyerek odaya girdi Aslı. Zeynep’in elini bırakmadığı için haliyle Zeynep de içeriye girmiş bulundu. Aklı abisindeyken. Kalbi babasındaydı.

Kapıyı kapattkları an salondaki feryatlar, ağlamalar biraz olsun uzaklaşmış, boğuk sesler halinde gelmeye başlamıştı. Hava soğuk değildi aslında ama salondaki ortam iki çocuğun da titremesine neden oluyordu.

Aslı, Zeynep’in elini bırakıp küçük adımlarla yatağa doğru ilerleyip uslu uslu tırmandı yatağa. Sonra da uzandı. Bakışlarını kuzenine çevirip tatlı bir bakış gönderdi. Hemen yanını eliyle pat patladı.

Zeynep anladı bunu. Aslı kendisini istiyordu. Kendisi de Aslı'yı istiyordu. Aynen Aslı gibi yapıp yatağa doğru ilerledi, tırmandı ve Aslı’nın yanına oturdu. Hemen ardından da birlikte yatağa uzandılar.

Zeynep, eğer gece korkarsa ve gidecek birisini bulamazsa hep Aslı'ya gelirdi. Gene öyle olmuştu. Zeynep gene korkmuş; gidecek ne babasını, ne annesini, ne de abisini bulmuştu. Gene Aslı'ya sığınmıştı.

Yatağın içinde büzüldü Zeynep. Aslı'ya biraz daha sokuldu. Başını Aslı’nın omzuna gömdü; küçük elleriyle kuzeninin tişörtünü sıkıca kavradı. Aslı da kollarını Zeynep’in küçük bedenine doladı. Minik bacaklarını Zeynep’inkilerle kenetledi. Hep böylelerdi zaten. Canı yanan hep Zeynep olur, onu saran da Aslı olurdu.

"Aslı," dedi Zeynep tatlı tatlı. "Babam neden gelmedi?" diye sordu masumca.

"Bilmem." diyerek dudak büzdü Aslı. "Belki hala bizi koruyordur?"

"Koruyor mudur?" dedi Zeynep anlamsız bir heyecanla. Babasının vatanı, kendilerini koruduğu aklına geldiği her an heyecanlanıyordu Zeynep. Aslı usulca başını sallayıp çenesini Zeynep’in saçlarına yasladı.

"Aslı," dedi Zeynep bir kez daha. Aslı, onu dinlediğine dair bir mırıltı çıkardı. "Göğsüm acıyor." dedi Zeynep gözlerini kırpıştırırken. Anlam veremediği bir acı vardı göğsünde. Yanıyor gibiydi. Sanki iki kurşun delip geçmiş gibiydi...

"Çok mu?" diye sordu Aslı, merakla.

"Evet," dedi Zeynep dürüstçe. "Ama geçer."

İkisi de bilmiyordu salonda neler döndüğünü. İkisi de bilmiyordu ki, odanın dışında bir devir kapanmış, babası ay yıldızlı bayrağa sarılıp cennete yürümüştü. Zeynep bilmiyordu ki, o geceden sonra abisi Kerem onun hem babası, hem abisi, hem de her şeyi olacaktı.

Ama o an, o karanlık ve gürültülü gecede, Zeynep’i hayata bağlayan tek şey Aslı’nın sıcaklığıydı. Korku ve yorgunluk, iki küçük kızın göz kapaklarına ağırlık yapmaya başladı. Dudakları birbirinin saçlarına değecek kadar yakın, kalpleri bir atarak, birbirlerine sarılıp derin, koruyucu uykuya daldılar.

Dışarıda bir aile yıkılıyor, vatan bir kez daha kan ağlıyordu; içeride ise geleceğin iki güçlü kadını, hayat boyu sürecek kırılmaz bir bağın ilk harcını birbirlerine sarılarak atıyordu...

***

1 Şubat 2023 / ANKARA
Göğsüm acıyordu. Tıpkı babamı kaybettiğim gece olduğu gibi anlamsızca acıyordu. Bu sefer kurşun yiyen yoktu aslında. Darbe almış olan bendim. Ama acı, darbeninkinden çok daha şiddetliydi.

Gerçi kurşun yemiş kadar olmuştum bu gece. Sahi Zeynep, sen kaç kez kurşun yemeden yemiş kadar oldun ki? Sahi Zeynep, seni kaç kere yarı yolda bıraktılar ki?..

Gözlerim benden izinsizce dolmaya başlıyordu artık. Her şeyi kaldırabilirdim. Ama Ömer... Ömer’in, sevdiğim insanın beni korumak icabında saçma salak kararlar alarak canımı yakmasını kaldıramazdım. Sevmek, aşk anlamında mıydı emin değildim aslında. Ama bir bağ kurmuş muyduk, kurmuştuk. Ömer'se bunu kendi elleriyle yok etmişti.

Arkamda, resmen koşarcasına; artık aşinası olduğum adım sesleri duyuyorum. Ömer'den başkasına ait değildi bu adımlar. Yere her zaman kararlı basardı.

Adımlarımı hiç yavaşlatmadım, aksine botlarımı koridorun zeminine daha sert vurarak, biraz da hızlanarak yürümeye devam ettim. Karargahın bu saatte ıssız olan koridorlarında yankılanan tek şey ikimizin öfkeli nefesleri ve ayak sesleriydi. Tam köşeyi dönecekken, sağ bileğime dolanan sıcak ve sert parmaklar beni durdurdu.

Ömer, güçlü bir hamleyle beni kendine doğru çekti. E haliyle ona doğru dönmek ve dengemi korumak zorunda kalmış olan ben, istemeden bir elimi göğsüne koymuş bulundum. Bu ani çekme ile de biraz burun buruna gelmiş olabiliriz. Ama biraz.

Artık yazılı olmayan bir kural olmuştu sanırım aramızda göz göze gelmek. Gene gelmiştik. Ömer'in bakışları kendisi gibi sert değildi. Çok güzeldi. Derin ve anlamlı bakıyordu.

Bu ani ama alışılmış göz temasıyla istenmeden yutkundu Ömer. Bense bu durumdan rahatsız olsam da yine de ne kolumu kurtarmaya uğraşıyordum, ne de gözlerimi kaçırıyordum.

Ömer’in bakışları gözlerimden ayrıldığında ben de istemeden kendi gözlerimde takip ediyorum bakışlarını. Durduğu nokta ise dudaklarımdı. Tıpkı operasyon öncesinde olduğu gibi bakışları gene dudaklarımdaydı. Bu sefer bakışlarını takip ettiğim için haliyle benim de öyleydi.

Kendini ilk toparlayan ben oluyorum. Bakışlarımı dudaklarından ayırıp bileğimi hafifçe çekiştiriyorum. Bu sayede Ömer'in de bakışları ve 'ilgi alanları' değişmiş oluyor. Bakışları önce bileğime, hemen ardından da az önce ayırdığı gözlerimi tekrar buluyor. Sanki dakikalardır nefes almıyormuş gibi derin bir nefes verdi.

"Zeynep," dedi, sesi çok derinden geliyordu. Dinle iki dakika. Yalvarırım dinle." dedi. Nefes nefeseydi. Belki de ilk kez birine yalvarıyordu.

Bileğimi hızla geri çekmeye çalıştım ama pençe gibi kavramıştı.

"Bırak!" diyorum, sesimin titrememesine özen göstererek. Biz bu anı yaşamadık mı ya? "Karargahın ortasındayız. Bırak."

"Bırakmıyorum." diyor kararlılıkla. "Kaçamazsın böyle, konuşacağız."

"Sizinle konuşacak bir şeyim yok." Kolumu tekrar savurdum ama Ömer geri adım atmak yerine beni koridorun kenarındaki boş brifing odasının kapısına doğru yönlendirdi. Kapıyı tek hamlede açıp beni içeri adeta itiyor ve hemen arkamdan girip kapıyı kapatıyor. Anahtarın kilitte döndüğünde çıkardığı klik sesi, odadaki gerilimi ikiye katlamıştı o an.

"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye çıkıştım, sesimi koridora taşırmamaya çalışarak ama öfkeyle fısıldayarak. "Rütbene güvenip beni zorla bir odaya kapatamazsın!"

Ömer sırtını kapıya yasladı. Üzerindeki üniformanın ağırlığı bile o an omuzlarındaki çaresizliği gizlemeye yetmiyordu. Gözleri koyulaşmıştı.

"Rütbemi siktir et şimdi Zeynep! Konu rütbe değil!" dedi, bana doğru bir adım atarak. "Bir dinle. Bir kere dinle."

"İstemiyorum." diyorum, kelimenin üstüne basa basa. "Çekil şimdi."

"Yalvarırım dinle!" diye inliyor, bir adım daha atarken. "Dinle. Sonra söz bırakacağım seni. Sadece dinle. Yalvarırım dinle."

Her zaman takındığı ciddiyeti, Yüzbaşı otoritesi ve sertliği şu an karşımda, bir cümlemle tuzla buz olmuştu. Yüzbaşı Ömer Arslan şu an yalvarıyordu.

"Konuş o zaman!" diye yükseliyorum bir anda. "Her seferinde geliştiren sensin, ben değil!"

Bu sefer de derin bir nefes alıyor. Bana doğru bir adım daha atacak oluyor lakin gözlerimde ona karşı olan öfke ve kırgınlık barikatını görünce olduğu yerde durmak zorunda kalıyor. Bense kollarımı göğsümde birbirine bağlıyorum.

"Korkut da asker," diye saçma bir giriş yapıyor. "Öğrendin zaten." diyor hemen sonra da.

Konuşmaya nereden başlayacağını bilmiyordu aslında. Sürekli ağzını açıp bir şeyler demek istiyordu ama daha da batırmaktan bence deli gibi korkuyordu.

"Umay," diyor bir anda. Bu dediğine ben kaşlarımı çatarken o da gözlerini kaçırıyor. "Binbaşı Haluk Koç ve Üsteğmen Umay Yaman. Zamanında bizim timdeydi."

"O Umay bu Umay mı yani?" diye istemeden sesli düşünüyorum. Bakışlarını bana çevirmiyor lakin başıyla onaylıyor. Bu işin sonu hayra alamet değildi ama hayırlısı.

"Umay çok bencildi, nankördü. Bana da aşıktı! Sırf kendisi Üsteğmen diye bizim çocuklara az hava atıp azarlamadı." Bundan bana ne deme isteği oldu bir an. Ama sustum. Öğrenmem gerekiyordu. "Haluk Binbaşı da onu hep savunurdu."

Bakışlarını bir anda tekrar bana çevirdi. "Ben göndermek için çok çabaladım, çok dil döktüm ama Haluk göndermedi!" diye sanki suç işlemiş bir çocuk gibi savunmaya geçti.

"Sadede gel." diyorum bir anda. Çünkü onun Umay denen şahsı sevmesi, gönderip göndermemesi umurumda değildi.

"Korkut," Heh, başladık. Gene geliyorlar bana! "Babası da askerdi. Evlerini tarayıp ateşe vererek şehit etmişler babasını." Bunu beklemiyordum işte. Ailesinin katledilmesini yani.

"Korkut, kardeşini kendisi büyüttü." Bu noktada bir afallıyorum çünkü Korkut'un bana sorduğu ilk leydi kardeşini neden öldürdüğümdü. Kardeşinin intikamını almak istemişti. Asıl öldürmek istediği de ben değildim; abimdi. Kendince intikam almak istemişti yani. Şimdi taşlar yerine oturuyordu. Ama Umay ve Korkut’un alakası neydi?

“Karakola sığınmışlar. Oradan da bir asker sahip çıkmış onlara.” Konuşmaktan kurumuş olan dudaklarını diliyle ıslatıyor. Hemen sonra da bakışlarını bana çeviriyor. “Korkut, babasının intikamını almak için asker oldu. Kardeşi ise örgüte sığınıp piçin önde gideni oldu.”

“Korkut niye terörist bir kardeşi savunuyor peki?” Beynimde bu soru çalkalanıyordu lakin söylemek gibi bir niyetim yoktu aslında. Ama söylemiş bulundum.

“Ondan başka kimsesi yoktu.” Çekinmeden demişti bunu. Benim de abimden başka kimsem yok. Ama abim çıkıp da terörist olsa azılı düşmanım olurdu. “Sen de onu öldürdün.”

“Korkut da Kerem Binbaşıya sardı.” Bu dediğimi başıyla onaylıyor. “Umay ne alaka?” Asıl sorumuza, benden başından beri sakladığı gerçeklere şimdi gelmiştik işte.

Sorum üzerine tekrar gözlerini kaçırdı Ömer. Nefret ve sinir karışımı bir kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyorum. Dudağımı ısırmaya başlıyorum.

“Dedim ya bencildi diye,” diyor. Sesi baştaki kadar gür değildi artık. “Korkut, Umay ailesi hakkında konuşunca; ona kimsesiz deyinde kendince plan yapmış.” Benden sürekli kaçırdığı gözleri uzaklara dalmıştı, boşluğa bakıyordu. “Çıktığımız operasyona bir bahaneyle katılmadı. Umay ve Haluk Binbaşıyı bizden ayırdı. Bizi de resmen tuzağın içine çekti.” Bir anda sesini nefret bürümüştü.

“Teröristlerin kampının ortasına attı bizi.” Bu dediğine derin ve nefret dolu bir iç çekip göz deviriyorum. “Kaan ve ben dışında kalan herkes ağır yaralı çıktı kamptan. Umay ve Haluk da rehin düştü Korkut’a.”

“Öldürdü mü?”

“Ne?” diyor, kaşlarını çatıp başını kaldırdığı esnada. Sanırım doğru tahmin etmiştim. Korkut, Umay’ı ailesi hakkında konuştuğu için; Binbaşıyı da Umay’ı savunduğu için öldürmüş, daha doğrusu şehit etmiş olmalıydı.

“Korkut diyorum,” Mala mı yatıyorsun kardeşim? Ya evet, ya hayır. Tabii böyle diyemiyorum. “Umay denen şahısla Binbaşıyı öldürdü, değil mi?” Daha da açıklama yapayım mı? Yapmamı isterse kağıt kalem de almam gerek, çöp adam çizerek anlatacağım!

Gözlerini gene kaçırdı. Bu durum artık sıkmaya başlamıştı. Başını hafifçe, belli belirsiz aşağı yukarı salladı. “Görevden alınmadı mı?”

“Kamil Yarbay özel görev verdi.” diye açıklamaya başladı. “Terör örgütüne sızdı. Baya da bilgi vermiş.”

“Bana bir vatan hainini savunma!” diyorum hiddetle. “Kendi timini ölüme sürüklemiş bir insanı savunma!” Bence bu konuda baya haklıydım. Çünkü Korkut, benim için bir hainden farksız değildi. Umay’ı ve Haluk’u öldürmüş; bugün beni ve Kerem Binbaşıyı da öldürmeye çalışmıştı. İnsan kardeşini öldürür müydü?

Aramızda kısa bir sessizlik oluşuyor. Ömer daha çok şey söylemek istiyordu. Ama söylerse benden tepki almaktan korkuyordu ve bunu da baya belli ediyordu. Gözler yalan söylemezdi ve Ömer’in gözleri şu an gerçekten yalan söylemiyordu.

“Sana güvenmediğim için değil,” diyor fısıltıyla, biraz da çekinerek. “Seni geçmişin pisliğinden korumak istediğim için her şeyi sakladım.”

Acı bir tebessüm belirdi dudaklarımın kenarında. Korumak ve kalp kırmak arasında dağlar kadar fark vardı. Korumak ve güvenmemek arasında bir asır yıl vardı…

“Koruyabildin mi peki?” diye çıkıyorum, içimdeki karmaşık duygulara rağmen sakin ve duygusuz çıkan bir ses tonuyla. “Beni geçmişten, gelecekten, kendinden koruyabildin mi?” Cevap vermiyor, yutkunmakla yetiniyor. “Ömer kırılmaz diyordum ama benim de bir kalbim var.” diyorum çaresizce. “Sen o kalbi en başından beri kırıyorsun.”

Gerçekten de öyleydi aslında. Bakmayın siz ilk geldiğim zamanlar didişip kendimi ezdirmediğime. Her bir cümlesinde, her bakışında kalbim çarpıyor, kırılıyordu.

“Bu korumak değil Ömer, güvenmemek.”

Bu dediğim cümleyle anında başını kaldırıyor. Gözleri dolmuştu. Yüzbaşı Ömer Arslan ilk kez duygusuz olmamayı seçmişti.

İnkar edercesine başını hızla sağa sola salladı. “Sana güveniyorum!” dedi emin bir şekilde. “Yemin ederim güvendim. En çok sana güvendim!” Hakkını arayan bir çocuk gibiydi o an. Üstüne iftira atılıp kendini savunan bir çocuk gibi. “Ama korktum. Seni kaybetmekten deli gibi korktum!”

Deli gibi korkmak… Bu cümleden de nefret ederdim ben. Dayım hep Deli gibi korktuğunuz şey, elbet bir gün gelip sizi bulur derdi. Örneklerini de çok yaşamıştım. Babamı kaybetmekten deli gibi korkardım. Öyle de olmuştu, bir babam yoktu. Küçükken duygusuz olmak da korkardım. Şimdi çoğu insanın dilinde kalpsiz, bencil ve nankör diye anılıyordum. Aslında tanıyıp anlasalar kalp yerine taş taşımadığımı anlayacaklardı. Ama insanoğlu işte, tanıyıp anlamayı asla seçmezdi. İlk hangi gözle, hangi pencereden baktılarsa seni daima öyle görürlerdi. Kalpsiz, nankör, bencil, duygusuz…

Ömer’e de aynısı olmuştu. Deli gibi korktuğu şeyi şu an yaşıyordu: Kaybetmek. Ömer beni kaybetmişti. Ömer bana hiç sahip olmadan beni kaybetmişti.

“Peki, sen güvendin.” diyorum gözlerinin en derinine bakarak. “Ben de güvendim diyelim.” Gerçekten de güvenmiştim. Geldiğim ilk günden beri bir ona güvenmiştim. “Ama şimdi?” Derin ve titrek bir nefes alıyor. “Şimdi söyle Ömer; ben bir daha sana nasıl güveneceğim?” diyorum. Sırf canı yansın, canımı yaktığı yerden o da kanasın istemiş gibiydi sesim. “Söylesene, arkamı döndüğümde beni hangi sırrın arkasına saklayacağını düşünerek tetiğe nasıl basacağım ben? Gözlerinde koca bir yalan silsilesi varken bunu nasıl yapacağım?”

Bu dediğimle paramparça olduğunu belli eden bir bakış attı, titrek bir nefes verdi. Bana doğru bir adım atmak istedi ancak gene yapamadı. Yapamadı çünkü ben ona bir yabancı gibi bakıyordum.

“Bana geleceksen güvenerek gel, komutanım.” diyorum kırgın ama resmi bir şekilde. “Ben bu timde kalmaya devam edeceğim.” diyorum kararlılıkla. “Ama sen bana gerçekten güvenene kadar,” Durup derin bir nefes alıyorum ve ilk kez gözlerini kaçıran taraf ben oluyorum. “Hiç tanışmadık farz et.” dedim, her kelimeyi buzdan birer çivi gibi kalbine çakarak.

“Zeynep,” dedi, sesi derinden, adeta çaresiz bir yalvarış gibiydi. Başımı kaldırıp buz gibi bir bakış fırlatıyorum ona. Zaten dolu olan gözleri daha da dolmaya başlamıştı. Benim için anlamlı olan gözleri çok daha anlamlı bakmaya başlamıştı.

“Sen benim sadece komutanımsın.” diyerek sözünü kesiyorum. Nefret ettiğim bir şeyi daha uyguluyorum ona. “Ben de senin sadece askerin, nişancınım.” Çenemi olabildiğince dikiyorum, sesimin titremesine izin vermiyorum. “Bundan sonrasını ne bu dağda ara, ne de bende.”

Daha da bir şey demeden, onun da demesine fırsat vermeden kapıya doğru ilerliyorum. Arkamdan nefesinin kesildiğini; o koca adamın attığım son adımla nefessiz kaldığını duyuyordum, hissediyordum ve görüyordum.

Kapı kulpuna uzanıyorum ve açıyorum. Ardına kadar açmıyorum. Çünkü Ömer çekilmemişti ve eğer kapıyı ardına kadar açarsam çarpacaktı ona. Ben bunu istemiyordum. Canını daha fazla yakmak istemiyordum.

Odadan çıkıp kapıyı arkamdan kapattıktan sonra koridora göz gezdiriyorum. Gelip geçen askerler dışında birileri yoktu.

Derin bir nefes alıp verdim. Göğsümde bir kaya vardı ve sanıyorum ki uzunca bir süre kalkmayacaktı.

“Zeynep!” İsmimi bir feryat gibi aniden duyunca sesin geldiği yöne çeviriyorum bakışlarımı. Normalde umursamazdım ama koca karargahta tek kadın bendim ve bana seslenen ses de bir kadına aitti. Sesin geldiği yöne dönüp baktığımda bana doğru resmen koşan bir Derya görüyorum. Bu duruma kaşlarımı çatıyorum. Neden buradaydı ki?

Yanıma ulaştığı an hiç düşünmeden parmak ucunda yükseliyor, kollarını boynuma doluyor. Benden biraz kısaydı ve bunu yapması çok doğaldı.

Şaşkınlığımı gizleyemiyorum o an. Sol elini kaldırıp Derya’nın beline koyuyorum. Omuzlarının hafifçe sarsıldığını hissettiğim an ise sırtını sıvazlamaya başlıyorum. “Hişş, buradayım.” diyorum güven vermesini umduğum bir sesle. “Senin ne işin var burada?”

“Sena,” dedi hıçkırarak. Bedenini benden hafifçe ayırdı ancak ellerini omuzlarımdan çekmedi. “Kaan haber vermiş ama ulaşamayınca kötü oldu.” dedi burnunu çekerken. “Ben de seni aradım, açmadın. Dönmedim. Çok korktum.”

İçim buna kıpır kıpır olsa da dışarıya yansıtmıyorum. Ancak küçük bir tebessüm yerleştiriyorum dudaklarımın arasına. Başımı da hafifçe sağa eğip Derya’ya tatlı tatlı bakıyorum. Sol elimi belinden çekip yanağına koyuyorum. Gözünden süzülen bir damla yaşı başparmağımla siliyorum. “İyiyim ben, korkma.”

“Haber de vermedin.” dedi dudak büzerek. Evet, bu doğru. Derya, nöbetlerini ve ameliyata girip çıktığını bana yazardı. Tanışmamız malum çok da güzel olmadığı için ben isteniştim böyle yapmasını. Ben de operasyona veya eğitime giderken haber veriyordum. Bu sefer, Korkut’un attığı mesajlardan dolayı kafa gitmiş, haber vermeyi unutmuştum. Buna yakınması da gayet normaldi.

“Özür dilerim,” diyorum mahcup bir ifadeyle. “Ani gelişti.”

Bir anda kaşlarını çatıp gözleriyle iyi olup olmadığımı anlamak amacıyla süzüyor beni. "İyi misin sen?" diyor merakla. Başımı kaldırıyorum o an, eski ciddiyetime geri dönüyorum. Omuzlarımdaki ellerini çekip yüzüme koyuyor bu sefer de. "Ne oldu sana? Yüzün gözün şişmiş." Eli bu sefer de boynuma gidiyor. Parmak izlerini ve kızarıklığı görünce sessizce ama korkuyla yutkunuyor. "Kim yaptı bunu?"

Sağ elimi kaldırıp boynumdaki elinin üzerine koyuyorum. "İyiyim ben," diyorum. "Meraklı etme."

O an bize doğru yaklaşan bir adım sesi duyuyorum. Bu adımların da kime ait olduğunu adım kadar iyi biliyordum. Kerem Kılıç’a.

Başımı çevirip o yöne baktığımda Kerem Binbaşıyi görüyorum. Koluna hala herhangi bir işlem uygulatmamıştı. Hafif ama durmaksızın akmaya devam ediyordu kan. Burnundan da solumayı eksik etmiyordu. Bir şeyler dönmüştü büyük ihtimalle.

"Derya," diyorum, gözlerimi bize yaklaşan abimden ayırmadan. "Ben iyiyim ama abim değil." Bu sefer dönüp bakıyorum Derya'ya. Kaşlarını çatıyor. "Omuzundan vuruldu. Bakabilir misin? Burada her türlü imkan var."

"Abi derken?" diyor merakla. "Senin abin mi var?"

Ben tam ağzımı açıp buna cevap verecekken tam başımın üzerine bir el hissediyorum. Abim. Beni hafifçe kendisine çekip karargahı, askerledi umursamadan saçlarıma bir öpücük kondurup derin bir nefes veriyoruz. Derya da haliyle bize anlamsız gözlerle bakıp boş boş göz kırpıştırıyor.

"Gerek yok, iyiyim." diyor abim geri çekilirken.

"İnat etme işte!" diye homurdanıyorum. "Bak geldiğimizden beri kanayıp duruyor. Bir baksın." diyorum ardından da. "Hem Derya çok iyi bir hemşire. Sana çok iyi bakar. Lütfen." diyorum tatlı tatlı göz kırpıştırıyorum.

Kerem Kılıç'ın bu dünyada karşı koyamadığı tek bir şey vardı: Gözlerim. Onun dilinde zaten kocaman ve derin bakan gözlerim vardı. Biraz da işin içine tatlılık ekleyince öl desem ölürdü. Çocukken bu durumu az kullanmamıştım.

"Bakma öyle." diyor hafif sert bir sesle. Ama baktı ben tatlı tatlı bakıyorum, derin bir iç çekiyor. Başını hafifçe sağa sola, sen iflah olmazsın der gibi sallıyor. "Tamam."

Buna tatlı bir gülümseme ile karşılık veriyorum. Tekrar Derya'ya dönüyorum. Deryq, bir bana bir de abime bakıyor. Daha doğrusu abime bakmak için başını baya bir kaldırıyor. Derya'm kısa değildi, abim çok uzundu.

"Derya," diyorum, elimi abime tanıtmak amacıyla kaldırıp onu gösterirken. "Tanışmamız biraz garip oldu ama iyi ve başarılı bir hemşire."

"Estağfurullah." diyor, dudaklarına tatlı bir gülümseme yerleştirirken.

"Abim Binbaşı Kerem," diyorum, bu sefer de elimi ona doğru uzatarak. "Sert gibi dursa da pamuk gibidir Derya, korkma." diyorum ardından da.

"İfşalamasana kızım!" diyor canım kumralım homurdanarak.

"Of sus be!" Omuzuna bir tane geçiriyorum. "Derya, Kerem Binbaşı sana reviri gösterir." Abime dönüyorum bu sefer. "Ben çıkıyorum komutanım. İzniniz varsa?"

"Çık da nereye?"

Babama diyemiyorum. Dersem o da gelmek isteyecekti. Dersem bırakmayacaktı. Pansumanı, yarasını falan unutacaktı.

"Nefes almam gerek." Ben bunu der demez anlamıştı zaten beni. "Arabayı aldım. Gelirim bir ara." Bu de benim dilimde neyle gidersen git demekti.

Zaten arabanın anahtarı bende de vardı. O yüzden doğrudan arabaya doğru ilerliyorum. Karargahın otoparkında, sanki benim buraya geleceğimi önceden biliyormuş gibi; arabanın hemen önünde beni Emir karşılıyor. Bu çocuk beni çözdü diyorum. Duyan duymayana bildirsin.

"Hayırdır?" diyorum arabanın kilidini açarken. "Sen nereye?"

"Bir yere gittiğim yok." diyor. "İyi misin?"

"İyiyim. Niye?" diyorum arabaya doğru ilerlerken. Tamam, sakin. Bunun da yalan olduğunu kesin anlayacaktı ama şu an umurumda değildi.

"Mağarada çok boş bakıyordun be." Sesi, belki de ilk kez duyduğum bir tondaydı. Endişeli, biraz da çaresiz.

"İyiyim, sağ ol." diyorum başımı kaldırıp kendisine bakarken. Ama gözlerimdeki soğukluğu, irademi onun yanında biraz olsun indiriyorum. "Ama bir yere gitmem gerek. Biraz yalnız kalsam, sorun olur mu?" Neden yabancı gibiydik bir fikrim yoktu aslında. Ama kırmak, üzmek istemiyordum.

Beni başıyla onaylıyor. Ben de onay aldıktan sonra kapıyı açıp şoför koltuğuna oturuyorum.

***

Çocukluğumdan beri şehitliklerden nefret etmişimdir. Yalnız insanların, babasız çocukların, dul kalmış çocukların evi olarak görmüştüm hep. Ama her seferinde de dönüp dolaşıp buraya gelirdik. Kimisi dert anlatmak için, kimisi hasret gidermek için, kimisi haber vermek için, kimisi özlediği için, kimisi de hatırlamak için. Yani ben.

Babamı hatırlamıyordum ben. Ne sesini, ne yüzünü, ne kokusunu, ne dokunuşunu... Tek hatırladığım şey sabırla, her gece gelip saçlarımı okşamasıydı ama Harun Kılıç benim yanıma hiç gelmemişti. Ne yanıma, ne de rüyalarıma.

Çocukluğumdan beri hep ben gitmiştim yanına. Oysa bir kez gelmesi için neleri vermezdim...

Dakikalardır, belki de saatlerdir buradaydım; artık aşinadı olduğum mezara bakıyordum. Varlığımı hissediyor muydu, beni duyuyor muydu bilmiyordum ama gene bekliyordum. Bir kere gelip sarılmasını bekliyordum ama babam yanıma hiç gelmiyordu. Bir kere de çıkıp "Bana yaslan" demesini bekliyordum ama babam hiçbir köşeden çıkmıyordu. Ona yaslanmamı istemiyordu.

Avucumu toprağa biraz daha bastırıp avuçluyorum. Gözlerimin dolmaması için üstün bir çaba sarf etsem de başarılı olamıyorum. Gözlerim benden izinsiz doluyor, kalbim benden izinsiz özleyip kırılıyor ve Zeynep Umay Kılıç yaşarken bir kez daha ölüyor.

"Geri gelmen için daha kaça kadar saymalıyım baba?" diyorum masum bir çocuk gibi, sesim titreyerek. Bin bitti, iki bin bitti, yıllar bitti ama babam gelmedi...

Babam gittiğinden beri her gece gelmesi için bine kadar sayardım. Bine kadar saymayı bilirdim o yaşta. Dahası yoktu.

Ama babam hiçbir zaman "Bin" dediğimde gelmedi. Ne binde, ne bin birde... Bu yüzden sayı saymaktan da nefret ederdim ben. Eğitimde şınav veya mekik çekerken saymazdım. Komutanlar bana sorduğunda o an aklıma hangi sayı gelirse onu söylerdim. Ya da yanımda Erkan olur, o benimkini de sayar; benden önce derdi. Ama şimdi o da yoktu...

"Saçlarımı okşaman için daha kaç gece uyuyormuş gibi yapmam gerek?" diyorum gözümden bir damla usulca süzülürken. Diyorum ama buna da cevap alamıyorum. Küstün mü baba?..

Gözümden usulca bir yaş süzülüyor ancak çeneme varamadan toprağa düşüp kayboluyor. Tıpkı çocukluğumun umutları gibi, toprak onu da saniyeler içinde yutup yok ediyor.

Arkamda duyduğum bir adım sesiyle bir anda burnumu çekip gözyaşımı diliyorum ve eski ciddiyetime bürünüyorum. Adım sesleri de hemen arkamda, biraz mesafe olacak şekilde duruyor.

"Kusura bakma," diyor ses. Daha doğrusu Yavuz. Sesini tanıdığım an kaşlarımı çatsam da arkamı dönmüyorum. "Özel hayatına saygım sonsuz. Ama Emir'in aklı sende kaldı. Rica etti gelmem için."

İçimden bir eyvallah çeksem de dışarıya yansıtmıyorum bunu. Benim de kalbimin olduğunu, insan olduğumu hatırlayan birileri daha çıkmıştı sonunda.

Arkamı dönmedim. Omzumdaki askeri üniformanın ağırlığını, rütbemin sorumluluğunu yeniden hissettim. Burnumu hafifçe bir kez daha çekip derin bir nefes aldım; içimdeki küçük kızı bir kez daha kalbimin en derin, en karanlık odasına kilitledim.

"Söyle Emir'e," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. Sesim pürüzsüz ve soğuk çıkmıştı. "Kendi aklına mukayyet olsun. Benim aklım da, yerim de belli."

Yavuz’dan bir süre ses çıkmadı. Botlarının altındaki kuru yaprakların ezilme sesinden, bir iki adım daha yaklaştığını anladım. Tam yanımda değil, ama aramızdaki saygılı mesafeyi koruyacak şekilde, sol çaprazımda durdu. Bakışlarını mezar taşına diktiğini hissetsem de kafamı çevirmedim.

"Kulak misafiri olmuş olabilirim. Özür dilerim." diyor mahcup bir şekilde. "Ama saymak zorunda değilsin. Ben sayarım." Bu dediğiyle burukça tebessüm belirdi yüzümde. Sonra da Erkan geldi aklıma. O da böyle demişti.

"Say." diyorum fısıltıyla. "Ama sakın sayman bitince gitme."

***

2 Şubat 2023 / ANKARA
"Ne demek evleniyorum abla?" diye çıkıştı Ömer. Dünden beri her şey üstü üste geliyordu. Şimdi de ablası Ece'nin, daha boşanalı birkaç ay olmuşken evlenmesi kendisinde bir şok dalgası yaratmıştı.

"Ya anlaşmalı diyorum ya!" diye kardeşi gibi çıkıştı Ece. "Seyit beni bırakana kadar. Sonrasında yollarımız ayrılacak." dedi kararlı bir şekilde.

"Peki neden Seyit'in seni rahatsız ettiğini ben yeni öğreniyorum?" diye kendince gayet mantıklı bir soru sordu ablasına Ömer. Ece durdu. Bu soruya göz devirdi.

"Salak! Kafayı Zeynep'le bozduğun için anlattıklarımı hatırlamıyor olabilir misin?" dedi Ece.

Zeynep lafını duyunca bir anda gevşedi Ömer. Aklına dünkü konuşmaları geldi. Zeynep'in kırgın bakışları, son sözleri, farz et demesi... Hepsi sırasıyla aklından geçti durdu.

"Hatırlatma," diye homurdandı Ömer. "Bana sıcacık bakan gözleri, bana güvenen bakışları, beni seven gözleri gitti abla." dedi çaresizce. "Zeynep gitti."

Ece, gene bir kriz ve aşk acısı dalgasının geldiğini anladığı an buna da göz devirdi. Dün olaylardan sonra Ömer gelmiş, olanları anlatıp sızana kadar da içmişti. Ece'ye göre görevde haklı taraf Zeynep'ti. Kızım güveni sarsılmıştı ne de olsa.

"Gene başlama!" dedi Ece huysuzca. "Şahidim olacak mısın, başkasını bulayım mı?"

"Kiminle evleniyorsun sen?" Aslında bu soruyu başta sorması gerekiyordu ancak sormadı Ömer. Daha doğrusu o şokla unuttu. Yeni yeni aklı başına geliyordu.

"Caner," dedi Ece, gözlerini uzaklara dikerek. Gene gelmişti aklına. Son birkaç gündür gelip duruyordu, aklından nadiren çıkıyordu. Nedenini anlamamıştı ama rahatsız da değildi. "Caner Şenyurt. Özel Harekat."

"Caner mi?" Durup bir an düşündü Ömer. Biliyordu Caner'i. Zeynep’in ona ilk kez sarıldığı ve güvendiği operasyonda Caner de vardı. Tanışmışlardı orada. "Hay sokayım ya!" diye sitem etti Ömer. "Kız benden uzaklaşıyor, kader bir şekilde bir araya getiriyor!"

Ömer, Zeynep'in kararına saygı duymuştu. Ama asla uzaklaşma taraftarı değildi. Hatta kendince "Senin güvenini tekrar kazanmazsam bu üniforma bana haram olsun." diye yemin bile etmişti.

Ama kader. Kaderin cilvesi. Gönüller ayrılsa da kader ayırmıyordu belki de. Kaderin onları yan yana getirmek için yaptığı bir oyundu belki de.

"Nasıl yani?"

"Eğer aynı Caner'den bahsediyorsak," diyerek açıklamaya başladı Ömer. "Kerem ve Zeynep’in yakın arkadaşı. Zeynep’in abisi gibi evleneceğin kişi." dedi Ömer.

"Senin Zeynep?" dedi Ece, kaşlarını kaldırıp emin olmak istercesine. Bu duruma göz devirdi Ömer.

"Evet abla. Benim Zeynep'im."

"Kızı hemen niye sahiplendin ki sen şimdi?"

"Çünkü benim."

"Ya başkası varsa?"

"Yok." dedi anında Ömer. "Olamaz. Kerem yaşatmaz onu." dedi ardından da. Yaşatmayacağı kişi Zeynep değildi. Hayatında birisi varsa oydu. Ki oldu da Ömer Zeynep'le gerçekten istediği hayatı yaşadı; Kerem Ömer'i de yaşatmazdı. Bunu biliyordu Ömer. Yine de Zeynep'ten vazgeçecek değildi.

Aslında her şeye hazırdı Ömer. Sevmeye, sevilmeye, sevilmemeye, kabul edilmeye, edilmemeye... İçinde Zeynep olan her şeye hazırdı. Ama Zeynepsizliğe değildi. Şimdi Zeynep, ondan bunu istiyordu: Onsuzluğa alışmaya çalışmasını...

Ama Ömer, Zeynep’i hep beklemişti. Yedi sene neydi ki? Ömer, bir yedi sene daha beklemeye hazırdı. Ömer, Zeynep için beklemeye hazırdı. Ömer, Zeynep'e hep hazırdı.

"Şahidim olacak mısın?" dedi Ece tatlı tatlı.

"Zeynep'ler de olur değil mi?" dedi Ömer biraz bıkkınlıkla; biraz da umutla.

"Bahsettiğimiz kişi aynı Caner'se evet."

"Olurum." dedi Ömer başını olumlu anlamda sallarken.

***

3 Şubat 2023 / ANKARA
Şaka gibiydi ama Caner abim evleniyordu. Kiminle bilmiyorum ancak anlaşmalı olduğu kesindi. Maksimum altı ay sürecek bir evlilikmiş, öyle dedi.

Şahidi için de abimle konuşmuş halletmişlerdi. Aslında abim bu duruma pek onay vermese de son kararı Caner abime bırakmıştı. Caner abim de evleniyordu işte.

Kadının bir erkek çocuğu da varmış. Üç yaşında. Babası, yani kadının eski eşi velayet annede olmasına rağmen kadını rahatsız ve taciz etmiş. Caner abim de denk gelince haliyle böyle bir karar almışlar.

Caner abimin hep merhametli bir insan olmasına her zaman hayran kalmıştım. Bakılınca sertti biraz ama pamuk gibi bir kalbi vardı. Sırf Ceylin için -Evet Ceylin'i tanıyoruz- bu teklifi yapması da ileride çok güzel bir baba olacağının kanıtıydı. Harun Kılıç gibi bir baba olacaktı.

Şu an işimizi gücümüzü bırakmış, nikah için hazırlanıyorduk. Zaten anlaşmalı olduğu için düğüne de gerek yoktu. İmza ile halledileceklerdi. Hemen sonrasında da Ceylin için işlemleri başlatacaklardı.

"Zeyno!" diye içeriden bana sesleniyor abim. "Hadi kızım." dedi ardından da.

"Lan ben hazırım!" diyorum hışımla kapıyı açıp içeri geçerken. "Sen bir saattir saçını yapmaya uğraşıyorsun!"

Abimin saçları hafif dalgalıydı. Ama bugün ne hikmetse kıvırcığa doğru gitmişti. Canım abim de kıvırcıktan nefret ettiği için saçlarını eski haline getirmeye çalıştırıyordu. Evet abim mal.

"Saçımın kıvırcık olması benim suçum mu?" diyor abim. Aynadan bana kocaman, kınayan bakışlar fırlatıyor. Geriye doğru bir adım atıyor ama tam ayağının dibinde dolanan bir adet Huysuz vardı.

"Yavaş!" diye avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Öyle ki Huysuz bile irkilip etrafa bakıyor. "Salak tavşan var orada!" Bizim iletişimin mükemmellik.

"Yeri göğü inletme lan!" diyor huysuzca yüz buruştururken. "Hazırsan çıkıyoruz."

"Lütfen!" diyorum homurdanarak. Ondan önce dışarıya adımlıyorum. Montumu giyip çantamı alıyorum. Kapıyı açıp çıkıyorum, ayakkabılarımı giyiyorum. Sonra da abimi beklemeye başlıyorum.

O da çıkıp ayakkabılarını giyerken ben de kapıyı kapatıp kilitliyorum. Aşağıya indiğimizde Ankara’nın o kuru, ayaz soğuğu anında yüzümüze çarptı. Şubat ayı sonuçta, şakası yok. Abim montunun önünü kapatırken hâlâ bir eliyle saçlarını düzeltmeye çalışıyordu.

"Bak hâlâ saçla ilgileniyor." dedim söylenerek. "Nikah şahidisin oğlum sen, damat değil. Kimse senin kıvırcıklarına bakmayacak, rahat ol."

"Ya Zeyno, karizmamdan ödün veremem," diyerek arabanın kilidini açtı.

Yol boyunca radyoda kısık sesle çalan bir şarkı eşlik etti bize. Ben camdan dışarıyı izlerken, kafamda Caner abimin bu ani kararı dönüp duruyordu. Büyük cesaretti aslında. Sırf o küçük çocuğu ve Ceylin’i korumak için hiç düşünmeden böyle bir topa girmişti. Ama Caner abiydi bu; bir yerde bir haksızlık, bir mağduriyet gördü mü kendi hayatını hiçe sayardı.

Nikah dairesinin önüne geldiğimizde arabayı park edip içeri geçtik. Ortam bildiğimiz tantanalı düğün salonları gibi değildi. Ne de olsa anlaşmalı, hızlıca bitmesi gereken resmi bir prosedürden ibaretti. Koridorda Caner abimi gördüğümde adımlarımı hızlandırdım.

Üzerinde jilet gibi üniforması vardı. Sert çehresi, her zamanki gibi etrafına görünmez bir duvar örüyordu ama gözlerindeki o huzursuzluğu sadece onu çok iyi tanıyanlar görebilirdi.

Ama beni şaşırtan, biraz da afallatan bir durum vardı. Ömer de buradaydı. Ömer ne alaka?

Abim de olayları benden dinleyince Ömer'e sinir olmuştu; önüne geldiği an vurabilirdi. Şimdi ikimizin de tam karşımızda görüyorduk.

Caner abim bizi fark ettiği an usulca yaklaştı yanımıza. Olayları olduğu gece ona da anlatmıştım. Hatta biraz da içerek sövmüştük. Ama bu benim suçum değildi. Onlar sövmeye başlamıştı ilk.

"Zeyno'm," dedi, uzanıp bir elini başıma koyup; eğilerek saçlarıma bir öpücük kondururken. "Kusura bakma cimcime." dedi ardından da mahcup bir şekilde. "Ben Ece'nin, Ömer'in ablası olduğunu bilmiyordum."

Demek Ece, Ömer'in ablasıydı. Peki. Ne diyeyim yapacak bir şey yoktu.

"Yok abi, sorun olmaz." diyorum.

"Kardeşim," dedi abime dönerken. "Sana da ayrıca teşekkür ederim." Bu nikah işinde baya mahcup hissediyordu kendini. Ama suçu yoktu.

"Lan tamam!" dedi abim her zamanki huysuzluğuyla. "İki gündür başımın etini yedin."

"Ayı!" diye bir anda yükseldi Caner abim. "Nankör herif! Ulan iyilik de yaramıyor." dedi hemen ardından da yüz buruşturarak.

"Bak bırakır giderim, sonra görürsün ananınkini!"

"Sövme!" diyorum ve uzanıp abimin omuzunda olabildiğince sert bir tokat savunuyorum. Bu adam akıllanmazdı. Hayır yani sen karargahta kaplan kesilip buralarda nasıl kedi olabilirsin yani? Bir insan bunu nasıl becerirdi?

Abim omzunu ovuşturup bana ters bir bakış attı ama üstelemedi. Caner abim ise hafifçe sırıttı, ancak bu gülüşü çok uzun sürmedi. Bakışları birkaç adım uzağımızda, koridorun köşesinde huzursuzca dikilen Ömer’e kaymıştı.

Ömer de bizi fark etmişti. Bakışlarımız havada çarpıştığında duraksadı, ardından yutkunarak bize doğru adımlamaya başladı. Üzerinde resmi sayılabilecek ama askeri üniformanın heybeti yanında sönük kalan bir takım elbise vardı. Yüzündeki mahcup ve ne yapacağını bilemez ifade, abimin yanımda iyice gerildiğini hissetmemi sağladı. Abimin kasılan omuzlarını, yumruğunu hafifçe sıkışını gördüm.

"Abi," diye fısıldadım abimin koluna girip hafifçe sıkarak. "Sakin ol."

"Bu herifi buraya gömerim Zeyno," diye homurdandı abim, dişlerinin arasından.

Ömer tam önümüzde durduğunda önce Caner abime baktı, minnettar bir ifadeyle başını eğdi. "Tekrar teşekkür ederim." dedi. "Ablam için, yeğenim için yaptığın bu şeyi asla ödeyemeyiz."

Caner abim ciddiyetle başını salladı. "Teşekkür edilecek bir şey yok Ömer." dedi sert bir şekilde. "Ece ve ufaklık artık bana emanet. Sen sadece bundan sonra o şerefsizin onlara yaklaşamayacağından emin ol, yeter."

"Gözümü kırpmayacağım, söz," dedi Ömer. Sonra bakışları abime kaydı. Abimin o sert, kınayan ve "bana bulaşma" diyen gözleriyle karşılaşınca duraksadı. En son ise gözleri beni buldu. Suçlu bir çocuk gibi bakıyordu.

Aklıma bir anda Ceylin geliyor. Ortalıkta yoktu. Çoktan Caner abimin yanında veya kucağında olmalıydı. E şimdi neredeydi?

Caner abimin yanına doğru ilerleyip koluna giriyorum. Başını haliyle merakla bana çeviriyor, tel kaşını havaya kaldırıyor. "Abi, Ceylin yok mu?" diye soruyorum merakla.

"Ece'yle tanıştırdım, onun yanında."

Abim araya girmek için tam ağzını açmıştı ki, koridorun diğer ucundaki kapı açıldı. İçeriden kucağında dünya tatlısı, Ömer gibi kıvırcık bir çocukla Ece çıktı. Hemen yanında da biricik Ceylin'imiz vardı. Ece’nin ise gözleri ağlamaktan hafifçe kızarmıştı ama üzerindeki sade, beyaz elbisenin içinde oldukça asil duruyordu. Kucağındaki üç yaşındaki yumurcak ise etrafa meraklı gözlerle bakıyordu.

Caner abimin sert çehresi, Ece ve küçük çocuğu gördüğü an inanılmaz bir hızla yumuşadı. Hani o bahsettiğim pamuk kalbi var ya, işte tam o an yüzündeki her bir çizgide kendini belli etti.

"Geldiler," dedi Caner abim, sesindeki o korumacı ton hepimizi susturdu. Abim bile Ömer’e olan öfkesini bir kenara bırakıp derin bir nefes aldı ve ceketinin önünü ilikledi.

"Hadi bakalım şahit bey," dedim abimin kolunu dürterek. "Karizma saçları da düzelttiğimize göre, git ve şu işi resmiyete dök."

Abim bana ters bir bakış atsa da dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Ceketini son bir kez düzeltip zaten her zaman takındığı askeri disiplini yıllardır takınmıyormuş gibi tekrar takındı. Koridordaki anlamsız gerginlik de Ece ve çocukların gelişiyle azalmıştı.

Ece bize doğru yaklaşırken adımları hafifçe tereddütlüydü. Bakışları önce kardeşi Ömer’e, ardından Caner abime kaydı. Yüzünde hem derin bir mahcubiyet hem de uzun zamandır ilk defa nefes alabilmiş bir insanın rahatlığı vardı. O nasıl oluyordu ben de bilmiyorum ama Ece öyleydi işte.

"Hoş geldiniz," dedi Ece, sesi pürüzlü ve kısıktı. Belli ki son birkaç gün onun için kabustan farksız geçmişti.

Bu dediğini başımla onaylıyorum ve hafifçe, belli belirsiz bir tebessümle karşılık veriyorum. Bakışlarını sırasıyla tekrar hepimizde gezdiriyor. En sonunda da bende duruyor. Yüzündeki gergin ifade bir anda siliniyor ve tatlı bir tebessüm oluşuyor. "Sen Zeynep olmalısın?" diyor beklemediğim bir anda.

Doğrudan ve aniden gelen bu tespitle bir an afallasam da bozuntuya vermeyip tebessümümü yüzüme biraz daha yayıyorum. "Evet, benim."

"Ömer o kadar bahsetti ki senden, artık tanıyor sayılırım." Bu cümlesi havada asılı kalıyor. Ömer, hafifçe öksürerek boğazını temizliyor. Ablasının canını acıtmadan onu dirsekliyor.

Abimler ise doğrudan Ömer'e kilitleniyorlar. Bense umursamıyorum. Daha doğrusu deniyorum. Ece'nin dediğine tatlı ve olabildiğince kibar bir gülümseme gönderiyorum. "Umarım iyi şekilde bahsetmiştir." diyorum hanım hanımcık bir şekilde. Hemen sonrasında da bakışlarımı Ömer'e çevirip imalı imalı bakıyorum.

Ömer bu bakışından rahatsız olmuş olacak ki gözlerini anında kaçırıp parkelere odaklanıyor. Ömrü hayatı boyunca ilk kez parke görmüş gibi davranıp desenlerini ezberlemeye başlıyor ama kaşla göz arasında da arsızca bana bakıyor.

Abimse Ömer'in baktığını fark ettiği an derin bir nefes alıyor. Kolunu yavaşça ama sahiplenici bir şekilde omuzuma atıp beni kendine doğru çekiyor. "Zeyno," dedi, sesindeki o buz gibi tonu Ömer’e doğrultarak. "Sen geç içeriye, ayakta kalma."

"Yok abi, iyiyim ben." diyorum bilerek gitmeyip ortamdaki kaosu izlemek isteyerek. Sonuçta bu gerilim her gün ayağımıza gelmiyordu.

Abim, benden onay aldıktan sonra elini omuzumdan çekiyor. Kendisi de Ece'yle tanışmak amacıyla ona doğru ilerleyip belirli bir mesafede duruyor. Tokalaşıp tanışıyorlar işte. Zaten Caner abim da bizden bahsetmişti Ece'ye. Daha doğrusu Ece ablaya. O yüzden bizi bizden iyi tanıyordu.

Nikah dairesine doğru sırasıyla adımladıklarında Caner abim, Ceylin'i benim yanıma gönderiyor. Yani bu kaosta kıza da bakamazdı ki haklıydı.

"Özledin mi bakayım ablayı?" diyorum Ceylin'e, eğilip kucağıma alırken. Diğerleri içeri geçiyor tabii o sırada ama beni bekleyen birisi vardı. Artık aşinası olduğum birisiydi bu. Tanışmadığımızı farz etmesini isteyip kaderin bizi yan yana getirmekten usanmadığı; benim de ondan uzaklaşamadığım Ömer'den başkası değildi bu.

"Çok özledim!" dedi Ceylin hevesle, kollarımı boynuma dolayıp başını da omzuma koyarken. Bu dediğine hafifçe gülümseyip başımı kaldırıyorum ve Ömer'e göz göze geliyoruz. Ama ne o, ne de ben gözlerimizi kaçırıyoruz. Doğrudan birbirimize bakıyoruz.

"Böyle bakışmaya devam edersek nikahı kaçıracağız." diyorum bakışlarımı çekme zahmetine girmeden.

"Şahit benim." diyor anında. "Ben yokken bir şey yapamazlar."

Buna belli belirsiz bir şekilde göz devirip kendimce homurdanıyorum. Kucağımdaki Ceylin ile Ömer'i arkamda bırakarak nikah dairesine doğru adımlamaya başlıyorum. Bir şahit oldu bu da, ego tavan.

"Zeynep!" diye arkamdan sesleniyor ve koca birkaç adımda bana yetişip hemen önümde duruyor, yolumu kesiyor. Buna da olabildiğince sert ve ters bir bakış fırlatıyorum. "Senden bahsettim evet. Ama yüzeysel."

Bana açıklama yapmak zorunda değildi ama yapıyordu ve bu sinirime gidiyordu. "Öyle mi?" dedim, içimdeki muzip hisse engel olamayarak. "Peki ne anlattın mesela? Son konuştuklarımızı mı? Yoksa herkes gibi bencil olduğumu mu?"

"Çok güzel olduğunu," dedi bir an bile düşünmeden, doğrudan gözlerime bakarak. Sesi fazlasıyla derinden gelmişti. Bu cevap da beni bir an afallatmıştı. "Bir de gözlerini."

"Siktir git!" diyorum dişlerimin arasından fısıltıyla. Ceylin varken küfür ettiğimi anladığım an istemeden yutkunuyorum. "Arsız!" diyerek homurdanmaya da devam ediyorum. Daha da beklemeden yanından sıyrılıp içeriye doğru geçiyorum.

Biz birbirimizi tanımayan insanlardık artık. Ne o beni tanıyordu, ne de ben onu. Karşılaşmamamız bile gerekiyordu belki de. Ama bunu aynı tim ve karargah içerisindeyken yapamayacağımıza göre görmezden gelmek zorundaydık. Ben de aynen onu yapıyordum. Tanışmadığımız, yabancı olduğumuz bir alan yaratmıştım bize.

İçeriye girer girmez durup çoktan masanın başında duran abimlere ve Ece'ye bakıyorum. Bizi bekliyorlardı. Beni, Ömer’i. Caner abim, nikah memurunun karşısında dik duruşunu hiç bozmadan oturuyordu. Üniforması içindeki devasa cüssesi, Ece ve afının Asaf olduğunu önceden öğrendiğim çocuğun yanında bir kalkan gibi duruyordu. Ece, yanındaki sandalyeye oturmuş, kucağındaki oğluna bakıyordu; gözlerinde hâlâ korku kırıntıları vardı ama Caner abime baktığında bu korkunun yerini şükran dolu bir güvenin aldığını görebiliyordum.

Az önceki konuşmayı umursamamayı deniyorum o an. Ceylin'e tatlı bir bakış atıp kucağımdan indiriyorum. Tam başına bir öpücük kondurup hafifçe de itiyorum. "Hadi, koş abiye." diyorum Caner abimi göstererek. O da beni dinleyip direkt Caner abisine koşuyor. Yanına ulaştığı an da Caner abim, Ceylin'i havaya kaldırıp kucağına oturuyor ve başına bir öpücük konduruyor.

Onların bu haline hafifçe başımı eğip burukça da gülümsüyorum. Ceylin benim rekorumu kırmıştı. Hala koruyucu da olsa bir babası vardı...

Hemen arkamdan gelen Ömer’in adım seslerini duymak için dönmeme gerek yoktu, varlığı zaten salona girdiğim an ensemde bitmişti. Ondan önce ilerleyip şahit koltuğunda oturan abimin arkasına geçiyorum. O da abimin tam karşısındaki şahit koltuğuna oturuyor. Abim ceketinin düğmesini ilikleyip sandalyeye yerleşirken Ömer’e sert bir bakış atıyor. Büyük ihtimalle neredeyse aynı anda gelmemize kitlenmişti.

"Evet, hazır mıyız?" dedi nikah memuru, gözlüklerinin üstünden ciddiyetle bize bakarak. Ortamdaki gizli savaştan bihaber, önündeki devasa defteri açtı.

"Hazırız." dedi Caner abim. Sesi o kadar net ve gür çıkmıştı ki, memur bile hafifçe irkildi. Karargahta emir verir gibi evleniyordu adam, şaka gibi.

Nikah memuru klasik prosedürü saymaya başladı. İsimler, soyisimler, anne baba adları… Ece’nin oturduğu yerde ellerini nasıl sıktığını, parmak boğumlarının beyazladığını görebiliyordum. Bakışlarımı ondan çekip şahitlere çevirdiğimde, abimin gözlerini Ömer’den bir saniye bile ayırmadığını fark ediyorum. Kurt sinirli... Ömer ise bir abime, bir önündeki evraklara bakıyor; arada bir de fırsat buldukça beni yokluyordu. Her göz göze gelişimizde az önce koridorda söylediği cümle kulaklarımda çınlıyordu. Gözlerim çok mu güzeldi de gözlerimi anlatmıştı?

"Siz, sayın Caner Şenyurt," dedi memur. Onun böyle demesiyle de bakışlarımı onlada çevirp kendime geliyorum. Ömer'se memurun konuşmaya başlamasıyla ceketinin önünü ilikleyor. Ama arsız bakışları rahat durmuyordu. Kafasını hafifçe eğip, abimin görmeyeceği bir açıyla doğrudan bana baktı. Dudakları sessizce kıpırdadı.“Gözlerin diyorum,” dedi sanki dudak okuma dersi veriyormuş gibi tane tane. “Hâlâ çok güzel bakıyorlar.”

Bu dediğine dişlerimi sıkıyorum. Ben de bir şeyler söylemek istiyorum lakin yapmıyorum. Sadece göz devirip geçiyorum.

"Hiçbir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradenizle Ece Arslan’ı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?"

Caner abim, Ece’ye çeviriyor başını. Yüzündeki sert, tavizsiz ifade yerini tamamen bir koruyucuya, güvenli bir limana bıraktı. "Ediyorum," dedi.

Sıra Ece’ye geldiğinde, sesinin titremesini engellemeye çalışarak, "Ediyorum," diye fısıldadı. Gözünden bir damla yaş süzüldü ama bu seferki korkudan değil, kurtulmuş olmanın verdiği hafifliktendir diye umdum. Öyledir herhalde. Yani elbette kimse anlaşmalı bir evlilik yapmak istemezdi bence. Ama Ece birisinin baskısıyla yapmıyordu bu evliliği, kendi özgür ve hür iradesiyle yapıyordu.

Nikah memuru şahitlerden de onay ve imza aldıktan sonra ayaklanmış olan bizimkileri tebrik ediyor. Hemen sonra da nikah cüzdanını Ece'ye takdim ediyor ve gidiyor. Nikah dairesinde haliyle sadece biz kalmış oluyoruz.

"Hayırlı olsun kardeşim." diyor abim, elini Caner abimin omuzuna koyup dostça sıkarken. Hemen sonra da Caner abimi kendine çekip sıkıca sarılıyorlar birbirlerine.

"Hayırlı olsun abicim." diyorum ben de.

"Eyvallah, sağ olun." diyor Caner abim, abimle ayrılırken. Ömer de o sırada ablasına sarılıp öpüyor, tebrik ediyor. "Buradan direkt eve mi?" diyor merakla.

"E tabii." diyor abim anında. "Artık gecelere akamazsın." diyor muzipçe sırıtırken. "Evli barklı adamsın oğlum sen!"

Caner abim ters bir bakış atıyor abime. Abimse gür bir kahkaha patlatırken ben de ikisinin bu haline göz deviriyorum. "Eve abi," diyorum, az önceki sorusu için. "Annemlere."

"Böyle oluversen ne var, dingil!" diye abime homurdanıyor Caner abim. Sonrasında da bana dönüp gülümsüyor. "Aysel sultana selamlarımı iletiver cimcimem."

"Emriniz olur." diyorum.

***

Açık konuşmak gerekirse bugün nikahtan sonra annemlere gelmek istemiyordum. Aslında çok özlemiştim; bir kez daha ölümle burun buruna geldikten sonra hepsine sarılmak istemiştim. Lakin Ömer'in beklemediğim yerlerde beni gene bulması modumun içine sıçmıştı. Ben onu unutmaya çalışırken kaderin bizi bir araya getimesine de sinir olmuştum. Tamam kader inanıyorum sana!

Zaten canım hala yanıyordu. Göğsüme yediğim darbe günden güne morarmaya devam ediyordu. Abim bakmayı elbette teklif etmemişti lakin bir doktora görünmemi istemişti ancak ben istememiştim. Kırık çıkık olsa yerimde duramazdım herhalde. Bir sorun yoktu bence.

"Kızım," diyerek beni dürtükleyen annemle kendime geliyorum. Evet her on dakikada bir dalıp gidiyordum. "Dokunmadın tabağına. Kaşık kadar kalmışsın!" diye azarlamaya başladı annem beni. Başını hışımla abime çevirip "Bakamıyorsun kızıma Kerem!" diyerek onda da bir fırça attı ancak hemen bana geri döndü. "İyi misin sen?" dedi, yüzümü avuçlarının içine alıp incelerken. "Bir şey olmuş."

Yüzüme zoraki bir tebessüm konduruyorum. Abime bakmamak için saatlerdir direniyordum. Çünkü kolunu kasıyordu, canı yanıyordu. Canını yakan neydi? Kardeşinin kurşunu...

"İyiyim annecim." diyorum. Aslında dolan gözlerimi belli etmemek ve ağlamamak adına konuşuyorum o an. "Başım ağrıyor sadece. Vallahi iyiyim."

"Gözlerin öyle demiyor ama." diyor annem tatlı tatlı. Gözler. Gözlerim. Gözlerimin güzel olduğu, güzel ve derin baktığı... Oysa gözlerin ne çok insanı yakıp yıkmıştı, kavuşmuştu. Yine de güzel miydi gözlerim? Yine de insanlara anlatılacak kadar değerli miydi gözlerim?

"Bak gene gittin!" diyerek hafifçe omuzumda vurdu annem. "Abinle mi bozuştun?" diye sordu merakla.

"Ay yok canım!" diyorum anında. Sesimdeki ani yükseliş masadaki herkesin bakışlarını üzerime çekiyor. Annem şüpheci bir edayla gözlerini kısarken, abim elindeki çatalı tabağın kenarına bırakıyor.

"Bozuşmak ne kelime sultanım?" diyor abim, sesindeki her zamanki dik, tavizsiz ama şu an arkasına saklamaya çalıştığı halsiz bir tonla. "Zeyno'm operasyon yorgunluğunu henüz atamadı üzerinden, ondandır."

Annem derin bir iç çekip elimi sıkıyor. "E kolay mı, dağ bayır demiyorsunuz." diyor gizli bir gururla. Tam o esnada masada duran telefonuma üst üste bildirimler düşüyor. Bildirim sesini duyan abim haliyle bakışlarını doğrudan bana dikiyor.

Uzanıp alıyorum telefonu. Ekranı bizimkilere göstermeden açıyorum. Gelen mesajlara bakıyorum. Toplam üç mesajdan ikisi Ömer'den gelmişti ve ses kaydıydı. Umursamıyorum onu. Kalan diğer mesaj ise kayıtsız bir numaraydı. Daha doğrusu bence Korkut'tu.

Telefonu masanın altına iyice gözükmeyecek şekilde saklıyorum ve mesaja tıklayıp açıyorum. Çok uzun olmayan ama beni nereden vuracağını iyi bilen bir mesajdı. Vicdanımı bir kez daha sızlatacak bir mesajdı. "Abinin omzu acıyor mu hala?" diye başlıyordu mesaj.

Daha ilk kelimeyi okur okumaz yutkunmadan edemiyorum. "Onun canını sen yaktın Üsteğmen. Canına sen kıydın. Yüzüne bakabiliyor musun?"

Bakışlarımı bana meraklı gözlerle bakan aileme çeviriyorum ancak doğrudan abime bakıyorum. Yüzüne bakabiliyor muyum gerçekten?..

Bakışlarımı abimin gözlerinden kaçırıyorum çünkü daha fazla bakarsam oracıkta, masanın üstüne yığılıp kalmaktan korkuyorum. Göğsümdeki darbe sanki içeride bir yerlerde genişliyor, ciğerlerime basıyor. Nefes alamıyorum. Odanın havası bir anda tükenmiş gibi, boğazım düğüm düğüm oluyor.

Sırf masadakiler titrediğimi görmesin diye iki elimle birden masaya tutunarak aniden ayağa kalkıyorum. Sandalyenin ayakları parkede gürültüyle sürtünüyor.

"Ben," diyorum, sesim öylesine çatallı çıkıyor ki annemin kaşları anında endişeyle havaya kalkıyor. "Bir lavaboya gideyim."

Cevap vermelerini beklemeden, arkama bakmadan koridora doğru adımlıyorum. Adımlarım bir askerin ritminden uzak, sendeleyerek ilerliyor. Kendimi banyoya atmak yerine koridorun sonundaki Aslı'nın odasına, balkona açılan soğuk karanlığa bırakıyorum. Sırtımı duvara yaslayıp yere çökerken, ellerim hala titreyen telefonu sıkıyordu. Göğsüm hızla inip kalkıyor ama ciğerlerime tek bir oksijen zerresi gitmiyor sanki. Boğuluyorum. Ölüyorum. Canım yanıyor. Onun canını sen yaktın Üsteğmen...

"Zeyno?"

Kapının eşiğinde beliren gölgeyle başımı hızla kaldırıyorum. Aslı'ydı gelen. Geldiğinizden beri bende bir şeyler olduğunu seçmişti zaten. Yüzümdeki darmadağın ifadeyi görür görmez yanıma adımlıyor, dizlerinin üzerine çöküp ellerimi tutuyor.

"Zeynep, nefes al, bak bana." diyor saçlarıma uzanıp okşamaya başlarken. "Kurban olayım nefes al!"

"Aslı," diyorum, hıçkırığımı gizlemek için dişlerimi birbirine bastırarak. Gözlerimden yaşlar süzülürken kafamı duvara yaslıyorum. "Nefes... alamıyorum. Ne olur abimi çağır buraya." diyorum zorlukla. "Ama yalnız gelsin. Annem görmesin, kimse gelmesin."

Aslı durumun ciddiyetini, her zaman takındığım ketumluğumun altında yatan devasa enkazı fark edip hiç soru sormuyor. "Tamam canım, sakin ol. Hemen çağırıyorum." deyip hızla ayağa kalkıyor ve odadan çıkıyor.

Beklediğim birkaç saniye, benim için bir ömre bedel gibi geçiyor. Karanlık odada, elimdeki telefonda Korkut’un gönderdiği mesaj hala açık ve kadrajımda dururken bir anda kapının pervazında tanıdık, iri gölge beliriyor.

Abim.

Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp odayı tamamen baş başa kalacağımız bir sessizliğe gömüyor. Omzunu hafifçe sakınarak, acısını tamamen unutup adeta üzerime doğru çöküyor. Yere, tam yanıma çömeldiği an, güçlü Üsteğmen unvanı, güçkü kadın, her şey paramparça olup gidiyor. Yerine de babasını kaybetmiş ve ona muhtaç bir Zeynep geliyor. Ama Harun Kılıç gene gelmiyor.

Harun Kılıç'ın kızı, Zeyno'su, Umay'ı, küçük kardeleni bir kez daha parçalara ayrılıyor ama Harun Kılıç kalkıp gelmiyor. Bana sarılmıyor, öpmüyor, okşamıyor. Harun Kılıç beni bir kez daha sevmeye gelmiyor...

"Zeyno?" diyor abim, her şeyi iyileştiren sesiyle. Ben de o sesle daha fazla dayanamıyorum. Kendimi ileriye doğru atıp, onun canının yanacağını bile bile ama refleksle sakınmaya çalışarak boynuna sarılıyorum. Küçük bir çocuk gibi, suçüstü yakalanmış ve canı çok yanmış bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorum. Başımı onun sağlam olan omzuna gömüyorum. Göğsümdeki nefessizlik, onun kokusunu içime çekmemle birlikte acı bir hıçkırıkla dışarı boşalıyor.

Abim, sağlam kolunu sırtıma dolayıp beni göğsüne iyice bastırıyor. Saçlarımı öpüyor. Hiçbir şey sormuyor. Neden ağladığımı, gelen mesajda ne yazdığını, Ömer'le en son ne konuştuğumuzu sormuyor. Sadece sarılıyor.

"Geçti abiciğim," diye fısıldıyor kulağıma doğru. "Geçti güzelim, abin burada." diyor titreyen bir sesle, sırtımı ritmik bir şekilde pat patlarken.

Ne kadar öyle kaldık bilmiyorum. Lakin yanımıza gelen kimse olmamıştı. Kimse girmemişti aramıza. İç çekişlerim, hıçkırıklarım, nefessiz hissedişim en sonunda kesildiğinde; uslu bir çocuk olduğumda bile abimin saçlarımı okşamayı bırakmamıştı. Belki Harun Kılıç sevmeye gelmemişti ama oğlu Kerem Kılıç gelmişti.

"Aslı'yla mı uyumak istersin, benimle mi?" diyerek aramızdaki uzun sessizliği bozdu abim. Soruyu sorduktan hemen sonra bir öpücük daha kondurdu saçlarıma.

Aslında onunla yatmak, ona sarılarak uyumak isterdim ama omuzu iyi değildi. Canını yakardım. İstemeyerek bir kez daha canını yakardım ben.

"Yaralısın sen." diyorum burnumu çekerken. "Aslı'yla yatarım." diyorum ardından da.

"Göğsün nasıl?" diyor merakla.

"İyiyim." Değilim abi. Çok kötüyüm. Belki de ölüyorum da farkında değiliz...

Kısa bir süre daha olduğumuz gibi kalıyoruz. Ama çok uzun sürmüyor. Ayaklanıp Aslı'nın odasına geçiyoruz. Aslı, asla yanımıza gelmemişti ama odada bizi beklemişti.

Abim, beni hemen Aslı'nın yanına yatağa oturtuyor. Saçlarıma bir öpücük daha konduruyor. Aslı'nınkine de kondurduktan sonra kulağına "Sana emanet." diye fısıldayıp odadan çıkıyor.

Abim gittikten sonra da ortamda bir sessizlik oluyor. Aslı konuşmak istiyordu aslında ama yanlış bir şey demekten veya sormaktan korkuyor, çekiniyordu.

"Konuşabilirsin." diyorum, bu halini anlayarak. Bakışlarım yerdeki halıya sabitliyorum ancak Aslı'dan gelecek her bir soruya da hazırdım.

Uzanıp elimi tutuyor, hafifçe eğilip yüzüme bakmaya çalışıyor. "Ne oldu?" diye soruyor merakla, sessizce. "Niye kötü oldun? Yaralı mısın?"

Bu sorusuyla duruyorum. Bilmeye hakkı vardı Aslı'nın. Annemin bilmediği şeyleri bile Aslı biliyordu. Bunu da bilmeye hakkı vardı. Elimi elinden kurtarıyorum ve tişörtüme götürüyorum. Hafifçe yukarıya kaldırıp açıyorum göğsümü. Tişörtümü yukarıya doğru sıyırdığımda, odadaki loş ışık bile göğsümdeki korkunç manzarayı gizlemeye yetmiyor.

Göğüs kafesimin tam üzerinde, kalbimin hemen yukarısından başlayıp kaburgalarıma doğru yayılan, mordan siyaha dönmüş devasa bir leke... Derinin altındaki kan oturması o kadar koyuydu ki, sanki canımı yakan darbe hala tam oraya baskı uygulamaya devam ediyor. Her nefes alıp verişimde morluk geriliyor, içeriye batan görünmez iğnelere dönüşüyor.

Aslı’nın gözleri dehşetle açılıyor. Dudaklarından küçük, hıçkırığa benzer bir nida kaçıyor ve hemen eliyle ağzını kapatıyor. Gözlerindeki saf korkuyu, canımın ne kadar yandığını nihayet birinin görmesinin verdiği tuhaf hafifliği hissediyorum.

"Zeynep," diye fısıldıyor, sesi titreyerek. Eli havada kalıyor, morluğa dokunmak istiyor ama canımı daha da yakmaktan korkarak parmak uçlarını hemen üzerinde gezdiriyor. "Bu... bu ne? Nasıl oldu bu?"

"Operasyonda oldu." diyorum, sesim hala pürüzlü ve yorgun. Tişörtümü yavaşça aşağıya indirip çirkin görüntüyü tekrar karanlığa gömüyorum. "Kırık yok, eminim. Sadece ezik işte. Ama günden güne kararıyor."

Aslı başını hızla iki yana sallıyor, gözlerinden yaşlar süzülürken öfkeyle karışık bir çaresizlikle bana bakıyor. "Delirmişsin sen!" diyor dişlerini birbirine bastırırken. "Ya daha kötü bir şeyin varsa?"

"Yok." diyorum kararlılıkla. Başımı kaldırıp Aslı'ya bakıyorum. Az önce abimin yanındaki çocuk halime geri bürünüyorum istemeden. "Aslı," diyorum gözlerim tekrar dolarken. "Babam da bu noktadan vurulmuştu."

Titrek bir nefes veriyor, gözünden bir damla akıp yanağından süzülüyor. "Sarılalım mı?" diye soruyor ağlamaklı bir sesle. Burnumu çekip başımla onaylıyorum onu.

Önce Aslı, sonra da ben uzanıyorum yatağa. Başımı Aslı'nın tam göğsünün üzerine koyuyorum ve sessizce gözyaşı dökmeye başlıyorum. Aslı ise yavaş ve ritmik hareketlerle, biraz da titreyen bir elle saçlarımı okşamaya başlıyor. Göğsü sarsılıyordu. Bu da ağladığını bir kanıtıydı.

"Aslı," diyorum çocuksu bir sesle. "Göğsüm acıyor." diyorum hıçkırıklarımın arasından. Aslı'nın da ağzından bir hıçkırık kopuyor. Tıpkı babamı kaybettiğim gecede olduğu gibiydik şu an.

"Çok mu?" diye soruyor o da benim gibi çocuksu bir sesle.

"Çok."

Çok acıyordu. Kalbim acıyordu. Kırılmad dediğim, yok dediğim kalbim çok acıyordu ve ben artık dayanamıyordum. Zeynep Umay Kılıç, kaderin ona acımamasına dayanamıyordu. Babasızlığa dayanamıyordu. Haksızlığa dayanamıyordu. Bencil ilan edilmesine dayanamıyordu. Sevip da kaybetmeye dayanamıyordu...

***

Elbette ki Zeynep’in kararına saygılıydı, saygı duyuyordu Ömer. Ama elinde değildi. Düşünmeden edemiyordu. Gözlerini düşünmeden uyuyamıyordu.

Zeynep'lerin evinin önündeydi. Ama Zeynep yoktu. Bunu fark etmişti ama gidecek başka yeri yoktu. Başını arabasının koltuğuna yaslamış, radyoda çalan şarkıları bile duymadan sadece Zeynep’in gözlerini düşünüyordu. Yedi sene beklediği gözleri. Yedi sene bekleyip gene kaybettiği gözleri...

Tam o esnada radyodan bir şarkı çalmaya başladı. İskender Paydaş & BBD Korosu: Batsın Bu Dünya...

Burukça gülümsedi Ömer. Gerçekten de batması gereken bir dünya vardı. Zeynep'in gözlerini bir daha göremeyecekse bu dünya batmalıydı. Zeynep ona bir daha gülmeyecekse, bu dünya batmalıydı.

"İnsanlık için" dedi İskender Paydaş. Sanki Ömer'e diyordu bunu. Ömer, Zeynep'ten gerçekleri gizleyip bir nevi kahpelik yapmıştı. İnsanlık yapmamıştı.

Bu düşünce ile yutkunup gözlerini kapattı Ömer. Yanağından ondan izinsiz bir damla yaş süzülüp yolunu buldu.

"Barış için," dedi İskender Paydaş. Sanki Zeynep'e diyordu bunu. Zeynep haklıydı Ömer'e darılmakta, artık güvenmemekte. Ama kader onları hep bir araya getirecekti ki. Barışmaları için hiçbir engel yoktu.

"Sevgi dolu bir dünya için," dedi İskender Paydaş. Sanki Ece ve Caner'e diyordu bunu. Anlaşmalı deseler de dünyalarını birleştirmişlerdi. Önlerine engeller çıkacaktı elbette ama beraber üstesinden kesin geleceklerdi.

Sonra bir kez daha bağırdı İskender Paydaş. Ömer'in iç sesi olmak ister gibi, gür bir şekilde bağırdı radyodan: "Batsın bu dünya!"

DEVAM EDECEK