BİR SİPER UZAK 1 kitap kapağı

3. bölüm / 27

BİR SİPER UZAK 1

2. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunivane Nels

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 2. BÖLÜM

"Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi."
…

Yahya Kemal Beytalı

9 Aralık 2022 / ANKARA
Saat akşam yedi olunca aklıma geliyor nerede kalacağım. Bugün ev baksam da tutamazdım ama en azından bakmış, beğenmiş olabilirdim. Kamil Yarbay’dan da izin isteseydim seve seve verirdi ama aklıma gelmemişti.

Aslında annem burada, Ankara’da yaşıyordu. Ancak teyzemler de annemle kalıyordu. Babam şehit olunca yalnız bırakmamışlardı bizi. Memleket de Ankara olunca burada kalmaya devam etmiştik. Abim ve ben asker olunca annem bizimle gelmeyi çok istedi. Ancak ikimize de gelemezdi. Benim yanıma gelse aklım abimde kalacaktı; Abimin yanına gitse bende kalacaktı. Biz de çözümü Ankara’da kalmasında bulmuştuk.

Hoş geldiğimden haberi yoktu. Karşısına gidip “Ben geldim.” desem kadın Allah korusun ama kalpten giderdi. Abime bir şey oldu zannederdi. Yüreğine inerdi anlayacağınız.

Daha ayrılmamıştık karargahtan, ancak yarım saat sonra herkes gidecekti timden. Ben ise ne yapsam diye düşünüyordum. Burada kalamazdım, ilk günden olmazdı. Hele de timin de arada burada kaldığı ortam… Yok hayatta bugün olmaz!

Evi zaten elemiştik. Geriye sanırım otel kalacaktı. Of her şey çok ani gelişmese ben hallederdim! Böyle apar topar bir şeylerin olmasını pek sevmezdim.

“Zeynep komutanım,” diyerek derin düşüncelerimden sıyrılmamı sağlıyor Hürkan. Neden bilmiyorum ama hangardaydık. Ben peşlerine takılmıştım, onlar da hangarda çay içiyorlardı. Tüm eğitim işlerini ben gelmeden hallettikleri için bana bir şey kalmamıştı.

Başımı kaldırıp Hürkan’a baktığımda meraklı bakışlarını görüyorum. Bir ara yemekhanede kırk yıllık silah arkadaşıymışız gibi benimle sohbet etmişlerdi. Yüzbaşı Arslan dışında. O sadece dinlemişti.

Arada çıktığım görevleri anlatmıştım, Kerem Binbaşıdan bahsetmiştim. En önemlisi de bir ara babamdan bahsetmiştim. Garip hissetmiştim o an. Ama en çok da gurur. Yüzbaşı Arslan ise bir “Vatan sağ olsun.” bile dememişti. Allah razı olsun!

“Siz,” diyor. Ben de o anda göğsümde birleştirdiği kollarımı açıyorum ve tüm odağımı ona veriyorum. “Bana düşmez ama nerede kalacaksınız?” diye soruyor merakla. Saygı hocam. Bu timde saygı fazlasıyla vardı.

Beni de anlam veremediğim şekilde çabuk sahiplenmeleri garibime gitmişti. İnsan bir sorgular in mi cim mi diye! Ama en azından saygıyla yaklaştılar. Birileri gibi sert kabuğundan çıkmamazlık etmediler!

“Yani, bilemiyorum.” diyorum. “Ev falan bakamadım daha. Yarın falan acilinden bakmam gerek.” diyorum. Kısa bir sessizlik olduğunda herkesin benim için bir şeyler düşünmeye başladığını fark ediyorum. “Şimdilik otelde kalırım, sanırım.” diyorum.

“İsterseniz biz ev bulmaya çalışalım komutanım?” diyor Emir başını temizlediği silahından kaldırdığı esnada.

“Valla yakın çevrenizde varsa, komutanlığa yakınsa: Ne yalan söyleyeyim olur!” diyorum. Sesim, ilk zamanda geldiğim ve konuştuğum gibi soğuk değildi. Evet hala bir mesafe ve saygı vardı, ama yerini yumuşamaya da bırakmıştı. Hareketlerim de öyleydi. Öyle sert davranmıyordum ama hemen umut da vermek istemiyordum.

“Biz araştırır dönüş yaparız o zaman komutanım.” diyor Emre neşeyle. Hangarın soğukluğu içini ürpertmiş oluyor ki ellerini kamuflajlı ceketinin içlerine koyuyor.

“Eyvallah!” diyorum küçük bir tebessümle. “Boş olsun yalnız, eşyalar en geç iki güne gelir!” diye de belirtiyorum. Tabii onlar her şeyi emir olarak algılayınca hepsi bağırmadan “Emredersiniz.” diyor. Sabahtan beri sessizliğini koruyan ve silahıyla ilgilenen Yüzbaşı, başını kaldırıp timine kısa bir göz gezdiriyor.

“Biri de Üsteğmeni alsın guruba,” diyor göz gezdirmesini bitip tekrar silahına döndüğü esnada. Bu kısa ve net bir emirdi.

“Ben hallederim!” diyerek atlıyor Mert. Yemekhanede konuştuğumuz esnada Yüzbaşı dışında herkes numarasını vermişti. Onunkine de gerek yoktu zaten!

Mert, telefonunu çıkartıp birkaç işlem yaparak beni WhatsApp gurubuna alıyor. Bildirimi geliyor ancak açıp da bakmıyorum. Başımı hafifçe ‘Eyvallah’ anlamında sallayıp önüme dönüyorum. Şimdi buraya en yakın otel neredeydi acaba? Aman neyse, taksi denen şey var nasıl olsa!

Tim gene kendi arasında konuşmaya başladığında ben de bardağımı elime alıp son bir yudumluk çayı içiyorum ve geri tabağa koyuyorum. Çay boğazımdan geçerken biraz soğumuş olmasının verdiği soğukluk ürpertiyor içimi. Telefonuma art arda gelen bildirimler oluyor o anda. Merak ediyorum ancak yolda bakacağımı düşünerek bakmıyorum.

Hangarın biraz ilerisinden bize doğru yaklaşan bir postal sesi duymamla başımı o yöne çevirip bakıyorum. Bir Er. Gelip bize selam veriyor, ardından Yüzbaşıya dönüyor. “Komutanım, Kamil Yarbay size bir işinin olmadığını söyledi.” diyor. Bu bir nevi ‘Gidebilirsiniz.’ demekti.

“Eyvallah Tahsin, gidebilirsin.” diyor Yüzbaşı. Tahsin, selamını verdikten sonra hangardan ayrılıyor. O an fark ediyorum timden başka hiçbir askeri tanımadığımı. Bir işim olduğunda yanmıştım.

Yüzbaşı Arslan ayağa kalktığında timin hepsinin bakışları ona döndüğünde ben önüme dönüyorum. Gün boyunca tek kelime etmemişti. Tahmin edin niye? Çünkü ben varım!

“Evet arkadaşlar, dağılabiliriz. Yalnız telefonlarınız açık olsun, ne olur ne olmaz.” diyor silahını yerine koyarken. Başımı kaldırıp hareketlerine bakıyorum. Bu emiri benden çok diğerlerine veriyordu. Silahını yerine koyduktan sonra ellerini ceketinin cebine atıp time döndüğünde kısa süreliğine göz göze geliyoruz. Yedi. Bugün toplam yedi kez göz göze geldik!

Göz kaçıran taraf o oluyor. Yanındaki Emre’ye bakıyor. Emre, telefonuna gömülmüştü. Göz ucuyla neye baktığına bakıyor Yüzbaşı. Sonra da önüne dönüyor. “Lan burada mı kalacaksınız? Hadi!” diyor sabırsızca. Emir ve Ali ayaklanıyor, Hürkan Emre’yi bekliyor. Kaan kalkıp gidiyor, Mert onu takip ediyor. Umut ise yanımda, sanırım benim kalkmamı bekliyor.

Ayağa kalkıyorum. Benimle eş zamanlı olarak Umut da kalkıyor. Buna belli belirsiz bir tebessüm bırakıp ikimiz de geride birkaç tim üyesi bırakarak hangardan ayrılıyoruz. Komutanlıkta ayrılıp üniformalarımızı çıkartıyoruz.

Ben üniformamı çıkartmadan önce, sabah Mert ile konuştuklarımı kısa süre düşünüyorum. Sanırım timin bana gerçekten ihtiyacı vardı. Hareketlerine bakılırsa vardı.

Üzerimi değiştirip bağlı olan saçlarımı açıyorum. Sevmem normalde bağlı olmasını. Hem kısa diye de çıkıyor sağdan soldan. Ama yapacak bir şey yok. Tarak almayı unuttuğum için elimle biraz şekil vermeye çalışıyorum. Zaten dışarıda rüzgar var, tarasaydım da gene bozulacaktı.

Sırt çantamın bir kulpunu omuzuma takıp silah, şarjör, telefon ve cüzdan kontrolü yaptıktan hemen sonra da odadan çıkıp kapıyı arkamdan kapatıyorum. Normalde çoğu insan telefon, cüzdan, araba anahtarı ve sigara dörtlüsüne odaklanırken benim muhteşem dörtlümün ortaya girişi…

“Üsteğmen Kılıç!” Koridor boyunca ilerlerken duyduğum o tanıdık sesle duruyorum. Kamil Yarbay. Hazır ola geçip arkama döndüğümde bana doğru yaklaşan Yarbay’a bir selam veriyorum.

“Emredin komutanım.” diyorum kendimden emin bir şekilde. Bana doğru birkaç büyük adım daha attıktan sonra tam karşımda durup beni baştan aşağı süzüyor. Süzmeyin artık yeter!

“İlk günün nasıl geçti?” diye soruyor, merakla kollarını göğsünde birleştirdiği esnada. Bu sefer baştan aşağı süzen taraf ben oluyorum.

“Sağ olun komutanım, iyiydi.” diyerek bir cevap veriyorum. Kırk yaşına göre gerçekten uzundu. Ama alışkındım abimden. İki metre beş santim nedir be?

“Tim? Onlar seni nasıl karşıladı?” diyor.

“Yüzbaşı dışında hepsi gayet sıcak karşıladı komutanım.” diyorum ben de. Bunu dememle göz deviriyor ve bakışlarını yere dikiyor. Bu tepkisi, Yüzbaşının bana olan güvensizliğiydi.

“Neden bu kadar inatsın evlat?” diye söyleniyor kendi kendine. Yüzbaşıdan bahsediyordu. Gerçekten inat olup olmadığını bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı: Beni istemediği… “Peki, dikkat et Üsteğmenim.” diyor gözlerini bana çevirdiği esnada.

“Emredersiniz komutanım!” diyorum saygıyla. “İzninizle?” diyerek gitmek için izin aldığımda, baş onayı ile ben de baş selamı verip oradan ayrılıyorum. Tekrar timin yanına uğramalı mıydım?.. Evet!

Merdivenlerden indikten hemen sonra hangarın yolunu tutuyorum. Sivil şekilde herkes oradaydı. Adım seslerimi duymuş olacaklardı ki çoğu bana bakmıştı.

Yanlarına doğru ilerlediğimde Emre hala telefondaydı. Bu sefer Kaan de katılmıştı ona. İkisi el ele vermiş bir şeyleri tartışıyorlardı.

“Muhabbetinize de doyum olmadığı için ben gidiyorum!” diyor Hürkan montunun fermuarını gırtlağına kadar çektiği esnada. “İyi geceler.” diyor herkese el salladıktan sonra. Hemen yanımda baş selamı verip “Saygılar komutanım.” diyerek gidiyor. Bu hareketine sırıtıyorum.

İlk giden Hürkan olmuş oluyor. Ben de bir an önce gitmek istediğim için lafı çok uzatmadan “Bana da müsaade.” diyorum sırt çantamın diğer kulpunu da omzuma takarken. Bunu dememle Ali ve Umut önce birbirine, sonra da bana bakıyor.

“Komutanım, size eşlik edebilir miyiz?” diye soruyor Ali merakla. Bu teklifi beklemeyen ben, kısa bir süre ikiliye bakıyorum.

“İsterseniz neden olmasın.” diyorum. Bu tepkime Umut gülümserken Yüzbaşı, ikisine bir side eye atıp geri önüne dönüyor.

“O halde iyi akşamlar!” diyor Umut ve Ali aynı anda ve yanıma geliyorlar. Onların gelmesiyle ben de arkamı dönüp hangardan çıkıyorum. İkili beni takip ederek bana yetişiyorlar. Çıkana kadar bize selam veren askerlere biz de selam veriyoruz ve en sonunda komutanlığın bahçesinden ayrılıyoruz.

Çıkana kadar hiçbir şey konuşmuyoruz. Bize selam veren askerlerle konuşuyor, sonra da sessizliğe bürünüyorduk. Aslında benim sormak istediğim çok soru vardı, ancak daha yeni kaynaşmış olmanın verdiği özgüvensizlikle susuyordum. Mert’le konuştuğum şeyler şimdilik bana yeterdi.

“Komutanım, bir şey sorabilir miyim?” diye soruyor Umut merakla. Başımı hafifçe ona çevirip olumlu anlamda sallıyorum ciddiyetle. Sonra da tekrar önüme dönüyorum. “Biz bir duyum aldık,” diyor.

“Hadi hayırlısı,” diyorum Umut’a başımı çevirdiğim esnada. Ali, bu dediğime kıkırdıyor. “Konuş artık!” diyorum merakla. Ali buna da kıkırdarken Umut bana bakıp gözlüklerini düzeltiyor.

“Siz Binbaşı Kerem Kılıç’ın kardeşi misiniz?” diyor. Lan nereden duydunuz?

“Evet,” diyorum başımı da hafifçe sallarken. “De, siz nereden öğrendiniz?” diye soruyorum bu sefer Ali’ye baktığım esnada. Kamil Yarbay söyledi desem, ben neredeyse hep timin yanındaydım. Hiç de gelmedi. O söyleyemez.

“Ömer Yüzbaşı dedi.” diyor Ali. O an aklıma şu soru geliyor: O nereden biliyor?

Kesin haklıydı abim. Beni araştırmıştı. Hiç sormadan, düşünmeden araştırmıştı. Sinir bozucu olan kısım da buydu! Geçmişi biliyordu. Annemi, babamı, abimi… Hepsini biliyordu. Yarın bir gün ‘Baban şehit mi?’ diye de sorardı timin üyeleri. Ya sabır!

En acı kısım da, araştırıp masum, temiz, işinde gücünde bir asker olduğumu görmesine rağmen hala bana güvenmemiş olmasıydı. Varlığımdan rahatsızlık duymasıydı. Ben istedim sanki gelmeyi!

Başımla onaylayıp önüme dönüyorum. Şeytan diyor çek silahı, vur adamı! Ama gerçekler de diyor ki mesleğin elden gider. Gerçeklere katılıyorum. Ben bu meslekte babamın, abimin mirasını, sevgisini, asaletini taşıyordum. Abim bana gururla bakıyordu. Babam yoktu belki, ama beni izliyordu. Mesleğimden olamazdım.

“Ben bir ara Kerem Binbaşı ile çatıştım komutanım!” diyor Ali heyecanla. Konuyu değiştirip ortamı yumuşatmaya çalıştığını anlıyorum ve bu dediği de garibime gidiyor. Kaşlarımı kaldırıp başımı ona çeviriyorum. Düşünüyorum. Bir dönem ‘Ali diye bir asker geldi geçici bir süreliğine. Ama görsen çok efendi, sessiz sakin, tam bir asker!’ diye birinden bahsetmişti ama, bu Ali o Ali mi bilmiyorum.

“Ne zaman?” diye soruyorum.

“Sanırım iki bin yirminin sonlarında.” diyor Ali, kısa bir süre düşünüp emin olduktan sonra. Bunu demesiyle gülümsüyorum.

“Evet bahsetmişti senden. Hatta seni kendi timlerinden birine almayı da çok istedi ama Kamil Yarbay seni göndermeyince vazgeçti!” diyorum gülümserken. Neşem az çok yerine gelmişti.

“İnşallah bir gün tekrar karşılaşırız.” diyor Ali gülümsediği esnada.

“İnşallah.” diyorum ciddileşip önüme dönerken…

***

Ali ve Umut, beni bir otele bıraktıktan sonra evlerine dağılmıştı. Ben de birkaç gece olmak üzere yeni evimdeydim. Eşyalarımı gelişigüzel yerleştirdikten sonra duşa girmiş, kafa dağıtmak için bir şeyler izlemiştim. Sarmayınca da kapatmıştım.

Saçma salak tüm dizilerin çoğu Türkiye’deydi. Gerçekten sıkıcılardı. Kim kimin nesi, kiminle kan davası var çözmek zordu. Baktım sarmadı, kapattım. Bunu bekliyormuş gibi de televizyonu kapatır kapatmaz abim aradı. Şu an da onunla görüşüyordum. Sağ olsun tüm karargahı araştırmış, bana hepsini anlatıyordu.

“Sen dediğim gibi Hakan Yüzbaşıya baya dikkat et!” diyor üçüncü kez. Göz devirmeden edemiyorum buna.

“Tamam abi!” diyorum sinirle. “Hem sen herkesi sayacak mısın böyle?” diyorum yatağa uzanırken.

“Evet.” diyor ciddiyetle. “Daha sizin tim var!” diyor gene aynı ciddiyetle.

“Hiç gerek yok, ben tanıştım onlarla. Senin bana öve öve anlattığın bir Ali Astsubay vardı ya,” diyorum. Sonra fark ediyorum ki tüm karargahı araştırdığı için onu da görmüştür.

“Evet gördüm. Şansa bak çok istiyordum onu!” diyor hafif acıklı bir ses tonuyla.

“Sen gelirsin.” diyorum sırıtırken.

“Yalan yok aradım Kamil Yarbay’ı. Dedim ‘Komutanım beni de alın!’.” diyor. Kamil Yarbay abimle de çatışmış, bir ara birlikte görev yapmışlardı. Almak istese alırdı ve bu, artık ben de olduğum için çok daha mümkündü.

“Gerçekten mi?” diyorum Merak etmiştim yalan yok. Onaylayan bir mırıltı duyduğumda sırıtışım, yüzüme yayılıp gülümsemeye dönüşüyor. Sivilken daha rahat gülebiliyordum. Tabii her insana karşı değil, abime karşı
.
O da öyleydi aslında. Genelde ciddi ve sert olan abim, ben geldiğim anda yumuşacık oluyordu. Kıyamıyordu bana. Korumadan edemiyordu. Yanında ben varsam ben adım atmadan o da atmazdı.

“Hadi inşallah.” diyorum ümitle.

“Olacak olacak, hissediyorum!” diyor kıkırdarken. Onun bu hali, beni çocukluğuma götürüyor. Benim ümit ettiğim şeyi desteklerken hep böyle yapardı.

Büyümüştük, hem de çok çabuk. Babam şehit olduğunda ben dört, abim on iki yaşındaydı. Söylemiştim gerçi, ama olsun. Babam arkada hiçbir şeyi anlamayan bir kız çocuğu, gözü yaşlı bir eş bırakınca abim, çok daha çabuk büyümüştü. Ben de o büyüdü diye büyümüştüm. Sırf yaramazlık yapıp da bana kızmasın diye, kızıp da sonra kendi üzülmesin diye büyümüştüm. Yük olmayayım diye.

Sessizce ağlıyordu bir gece. Annem uyuyor, duymamış abimi. Ben küçük olunca canavardan korkuyor sanmıştım. Nedenini sormadan gidip sarıldım ona. Küçüktüm, anlamıyordum ama bazı şeylerin eksikliğini hissediyordum.

Babamı hatırlamıyordum. Ama abim ile olan anılarımı çok net hatırlıyordum. Babamı anneme her sorduğumda annem abimi gösterirdi. “Artık baban o.” derdi. Gene anlamazdım. Ama gene severdim onu. Anlamasam da üzülürler diyerek babamı sormadım o günden sonra.

Ben de erken büyüdüm. Kahkaha atmayı bıraktığımda altı yaşındaydım. O yaştan itibaren çok nadir kahkaha atardım. Ama gülümserdim. O da abime. Sadece ona gülümserdim.

İç çekip dolan gözlerimi aldırış etmeden telefonun diğer ucunda olan abimle konuşmam gerektiğini fark ediyorum. “Abim,” diyorum hafif titrek bir sesle.

“Güzelim,” diyor o da hafif hüzünlü bir sesle. “Söyle gülüm.” diyor.

“Herkes gitsin ama sen gitme olur mu?” diye soruyorum bir çocuk gibi. Bunu en son dediğimde on üç yaşındaydım. O an gene kendimi bir çocuk gibi hissediyorum.

“Olur güzelim,” diyor abim tüm içtenliğiyle. Bir sessizlik oluyor aramızda. İkimiz de konuşmak istiyoruz ama susuyoruz. “Şimdi ben kapatıyorum güzelim, eve gideceğim. Sen de yat dinlen.” diyor gene aynı içtenlikle.

“Tamam,” diyorum. “Dikkat et kendine.”

“Sen de.” diyor ve uzatmadan telefonu kapatıyor. Ben de telefonu kulağımdan çekip hemen yanımdaki komidinin üzerine, tabancamın yanına bırakıyorum. Yatakta uzanmaya devam ederken uyuyup uyumamak arasında bir tercih yapmam gerektiğini fark ediyorum. Uyursam iyi olurdu ancak ben uyumamayı tercih ediyorum.

Yataktan kalkıp pencerenin önüne gelip dışarıya bakıyorum. Gece yarısına geldiği için sokakta gezen insanlar yoktu. Arabalar da tek tük geçiyordu. Sakindi.

Bugün kesinlikle geçmek bilmemişti. Şimdi de gece geçmek bilmiyordu. Geri yatağa dönüyorum ve tekrar uzanıyorum. Başımı yastığa koyuyor, yorganı üzerime çekiyorum. Pek istemesem de gözlerimi kapatıp uyumaya çalışıyorum.

Birkaç kez sağa ve sola dönüyorum, yatakta oturuyorum ancak uyuyamıyorum. Yatakta oturuyorum, arkama yaslanıyorum. Kollarımı göğsümde birleştiriyorum. Telefondan saate bakıyorum. Bir olmuştu bile.

“Uyumak istiyorum.” diye mırıldanıyorum kendi kendime. O an aklıma çocukluğum geliyor. Ben küçükken uyuyamayınca abim veya babam bana herhangi bir asker marşı söylerdi. Acaba tekrar açsam, uyur muydum?

Uzanıp telefonumu alıyorum. Şifreyi girip aklıma ilk gelen marş olan İzmir Marşını açıyorum. Hafifçe sesini de açıyorum ve tekrar uzanıyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Arkada hafifçe çalan marş, bana huzur veriyordu. Ve bu huzur, küçüklüğüme alıp götürüyordu beni.

Marş bitiyor, bir daha açıyorum. Bitiyor, açıyorum. Tekrar tekrar dinliyorum. En sonunda da uyku galip geliyor ve ben uykuya dalıyorum…

***

10 Aralık 2022 / ANKARA
Kulağıma gelen tanıdık telefon melodimle gözlerimi hafifçe aralıyorum. Neler olduğunu anlamaya çalışırken birkaç kez gözlerimi açıp kapatıyor ve ovuşturuyorum. Telefonun çaldığını fark ettiğim anda yatakta oturur pozisyon alıyorum. Telefonu elime alıyorum ve ekranda yazan isme bakıyorum. Emir.

Tanıdık isimle kaşlarımı çatıp telefonu açıyorum ve kulağıma götürüyorum. “Efendim Emir?” diyorum elimle saçlarımı karıştırırken.

“Kusura bakmayın rahatsız ediyorum komutanım.” diyor mahcup bir ifadeyle. “Ama emin olun acil olmasa aramazdım.”

“Operasyon mu?” diye soruyorum. Olsa bile benim ilk göreve gitmem saçma olurdu… Gerçi beni bu time alan Kamil Yarbay, operasyona gitmem için her şeyi yapardı.

“Evet komutanım. Kamil Yarbay herkesi karargaha bekliyor.” diyor.

“Geliyorum.” diyorum ve Emir’in bir şey demesini beklemeden telefonu kapatıyorum. Saate baktığımda dört buçuğa geldiğini görüyorum. Yataktan kalkıp hazırlanıyorum. Üstümü giyiyorum, sırt çantama gerekli eşyalarımı atıyorum. Kısa olan saçlarımı kısaca tarayıp montumu giyiyorum.

Silahımı ve şarjörümü alıp, çantamı da sırtıma atıp otel odasından çıkıyorum. Yürüyerek karargah en fazla on beş dakikaydı. Ben de hızlı yürüdüğüm için bir sıkıntı olmazdı.

Otelden ayrıldığımda kapıdaki güvenlik sanki bir suç işlemişim gibi bana baktığı için “Ne bakıyorsun kardeş?” demiş olabilirdim. Bunu takmadan hızlı adımlarla yürümeye devam ediyorum. Tenha sokaklar çoğu insana tehlikeli ve korkunç gelse de benim tehlikeli olaylara karşı bir dostum vardı. Tabancam!

Daha önce yaşamıştım. Teğmendim o zaman. Gene operasyon var diye karargaha giderken lavuğun biri takıldı peşime. Çektim silahımı, dedim “Ya buradan bir an önce git, ya da ben senin amel defterini kapatayım!” Götü yemedi, gitti. Neden korktun ki canım? Hiç canın yanmayacaktı. Sadece kolun ve bacağın yer değiştirecekti! Korkma benden.

Komutanlığın önüne geldiğimde nöbetçi askerlerin bana hazır ol’da verdiği selamı başımla alıp direkt komutanlığa yöneliyorum. Koridora göz gezdirip timden birini görür müyüm diye bakıyorum. Kimseyi göremeyince üniformamı giymek için odaya geçiyorum.

Saçımı bağladıktan hemen sonra üniformamı üzerime geçiriyorum. Tabancam namusumdur kuralını unutmayarak dostumu alıyorum yanıma. Telefonumu çantadan çıkartıp sessize alıyorum. Tam cebime koyacakken duruyorum. Abime mesaj atmam gerek.

Rehberden buluyorum ve giriyorum. Ne yazmam gerek?

*Siz: Komutanım,

*Siz: Benim göreve gitmem gerek. Hani dönmek var, dönmemek var. Ama ölü ya da diri ben Ankara’ya geleceğim. Ya üniformam olacak üzerimde, ya da uğruna öldüğümüz o al bayrak…

*Siz: Hakkını helal et. Allah’a emanet ol. (04:46)

Mesajı yazdıktan hemen sonra telefonu cebime koyuyorum. Odadan çıkıp kapıyı arkamdan kapattığım esnada, koridorun diğer ucunda Emir’i görüyorum. Timin üyelerinin nerede olduğunu tam bilmediğim için Emir’e sormakta fayda vardı.

“Emir,” diyerek dikkatini çektiğim esnada Emir, olduğu yerde durup sesin geldiği yöne bakıyor. Yani bana. Hazır ola geçip baş selamı veriyor. Ben de ona doğru ilerliyorum. “Tim nerede?” diye soruyorum.

“Hangardalar komutanım,” diyor. “Ancak,” diyor. Sakın gelmediğimi söyleme! “Kamil Yarbay sizi karargaha çağırdı.”

“Karargaha mı?” Beni başıyla onaylıyor. “Nerede?” diye karargahın yerini soruyorum.

“Kamil Yarbay’ın odasının olduğu katta. Merdivenden çıktığınızda solunuza doğru ilerlerseniz görürsünüz.” diyor. Onu başımla onaylıyorum. Gelmesini istiyordum ama timin yanında olması daha makuldü.

“Eyvallah, gidebilirsin.” diyorum omzunu pat patladığım esnada. Daha sonra da arkamı dönüp merdivene doğru ilerliyorum. Üst kata ikişer üçer basamak atlayarak çıkmaya başlıyorum. Ne diyeceğini fazlasıyla merak ediyordum. Karargahın önünde duruyorum. Kapıyı açıp içeri giriyorum.

Oda içinde oda karşılıyor beni. Kapıyı tıklatıyorum. “Gir.” diyen emri duyunda kapıyı açıp içeri giriyorum. Baş selamı veriyorum. O an fark ediyorum odada sadece Kamil Yarbay’ın olmadığını. Yüzbaşı Arslan da vardı. “Gel evlat,” diyor Kamil Yarbay.

Kapıyı kapatıyorum ve hemen Yarbay’ın önünde dikilen Yüzbaşının yanına ilerliyorum. Aramızda birkaç adımlık mesafe bırakarak duruyorum ve Kamil Yarbay’a bakıyorum. Bize kısa bir göz gezdirdikten sonra arkasını dönüyor. Asılı olan haritaya bakıyor ve bir kalem alıp belirlediği bir noktayı çiziyor.

Projeksiyona terörist olduğunu düşündüğüm iki adamın fotoğrafını da yansıttıktan sonra geri bize dönüyor. “Senin şu İsimsizi hazırla Zeynep. Gece uzun olacak.” diyor bana baktığı esnada. Bu da demek oluyor ki, ben de göreve gidiyorum.

“Emredersiniz.” diyorum. Kamil Yarbay, beni başıyla onayladıktan sonra Yüzbaşıya çeviriyor başını.

“Bu teröristi artık biliyorsun Ömer,” diyerek terörist elebaşını gösteriyor. “Bu sefer elimizden kaçırmak yok!” diyerek sert ve emin bir emir veriyor. Yüzbaşı, onu başıyla onaylarken ben de bu iki adamın yüzlerini beynime kazıyorum.

“Kalan diğer adamlara ne yaparsınız bilmem Yüzbaşı, ama bu iki adam canlı gelecek buraya!” diyor ardından da. Sonra bana dönüyor. “Ezberle bu ikisini. Şu Mahmud, elebaşı. Şu da sağ kolu Vedat. Onları öldürme ama silahını konuştur Zeynep.” diyor. Başımla onaylıyorum. Kamil Yarbay, ikimize de göz gezdirdikten sonra arkasını dönüp haritada işaretlediği konumu gösteriyor. “Yeni bir kamp alanı. Burada tecrübeli adamlarına eğitim veriyor.” diyor.

“Yani adam sayısı yarıya iniyor, değil mi komutanım?” diye emin olmak için aklındaki soruyu soruyor Yüzbaşı.

“Aynen öyle.” diyerek onaylıyor. “Bu ikisini getirin, kalanını gebertin!” diyor Yarbay burnundan soluyarak.

“Emredersiniz komutanım!” diyorum Yüzbaşı ile aynı anda, hazır ola geçip konuşuyoruz. Yarbay, tekrar bize döndüğünde önce bana, sonra Yüzbaşı Arslan’a bakıyor. Derin bir nefes alıp veriyor. Ben önüme dönerken Kamil Yarbay, Yüzbaşıdan gözlerini ayırmıyor.

“Bu kızı koru Ömer, sakın ola ‘Benim askerim değil.’ deme!” diyor Yarbay net bir şekilde. Göz ucuyla ikisine de bakıyorum. Yüzbaşı, başını bana çevirip bakıyor. Ancak o bakma sadece birkaç saniye sürüyor, ardından önüne dönüyor ve hiçbir şey demiyor. “Ömer,” diyor Kamil Yarbay.

“Anlaşıldı.” diyerek isteksizce onaylıyor Yarbay’ı.

“Korunmaya ihtiyacım yok, komutanım.” diyorum soğuk, net bir sesle, duruşumu daha da dikleştirdiğim esnada. Ne Yarbay’a, ne Yüzbaşıya bakıyorum o an. Yalnızca önüme.

“Tim içinde herkesin korunmaya ihtiyacı var evlat.” diyor.

“Timden sayılıyorsam ne mutlu bana.” diyorum yalnızca kendim duyabileceğim bir ses tonuyla. “Anlaşıldı.” diyorum Kamil Yarbay’a baktığım esnada.

“On beş dakikanız var. Helikopter, hangarın oraya gelecek. Gidin hazırlanın!” diyerek sert emirlerinden birini daha veriyor. Zaten hazır olda olan biz, bu emiri de alıyoruz ve gene aynı anda “Emredersiniz komutanım!” diyoruz.

“Çıkabilirsiniz.” emri ile de önde Yüzbaşı, arkada ben; karargahtan çıkıyoruz. Kapıdan çıkar çıkmaz olduğu yerde duran Yüzbaşı ile ben de duruyorum. Arkadan gitmeyecektim.

“Demek kendini korumaya ihtiyacın yok, ha?” diye soruyor soğuk ve net bir sesle, bana döndüğü esnada. Bana döndüğünde aramızdaki üç adımlık yakınlık, beni rahatsız ediyor. Yüzbaşı, bunu fark edince geriye doğru bir adım atıp sola adımlıyor hafifçe. Ben de bunu fırsat bilerek arkamı dönüp yürümeye başlıyorum.

“Gidebilirsin demedim!” diyor hafif bir sinirle. Bu da olduğum yerde durmamı sağlıyor. İç çekiyorum, arkamı dönmüyorum, sadece hafifçe başımı sol çeviriyorum.

“Kalmak için izin almadım!” diyor net bir sesle.
Ardından da merdivenlere doğru yürümeye başlıyorum. Çok seviyorum insanları arkamda göt gibi bırakmayı! Yaşasın kötülük.

Yaşananları umursamadan komutanlıktan çıkıp hangara doğru ilerliyorum. Arkamdan adım sesleri duyuyorum ve bu kişinin az önce arkamda bıraktığım Yüzbaşı olduğunu anlıyorum. “Kararlısın,” diye sesini duymamla yumruğumu sıkıyorum. “Ama ikisinden birini yakalayamaz veya öldürürsen ben de seni öldürürüm!” diyor arkamdan gelmeye devam ettiği esnada.

Ses çıkartmıyorum. Planlarım var. Bana bulaşma Yüzbaşı…

Arkamdan gelirken ne o konuşuyor, ne ben. Yumruk yaptığım elimi açıyorum. “İkisinden de önemli bilgiler alırsam,” diyorum hangara doğru bir adım daha atarken. Tim, bizi görünce hazır ola geçiyor. Yüzbaşıdan önce ağzımı açıp “Rahat,” diyorum, duruyorum. Hemen arkamdaki Yüzbaşıya dönüyorum. “Hakkımı isterim.” diyorum tek kaşımı kaldırıp konuşurken.

Bir şey demesini fırsat vermeden arkamı dönüp silahımı alıyorum. Kısa bir sağına soluna bakıp, dürbün kontrol yapıyorum. Kendisine bir isim bulamadığım için İsimsiz derdim ona. Güzel kızım, hep güvenirim ona…

Kontroller bitince çantayı hazırlamaya başlıyorum bu sefer. Erzak, mühimmat, battaniye… Kısaca temel eşyalar. İlk yardım çantası da vardı. Olur da bir şekilde yaralanırsam ve tim bana desteğe gelemeyecekse, o zaman kullanılırdı.

“Komutanım,” diyerek yanıma yaklaşıyor Mert. Hazırlamaya devam ettiğim çantadan başımı kaldırıp ona bakıyorum. Bir şey demiyorum, ancak o gözleriyle çok şey diyor. Elini kaldırıp avucunun içinde tuttuğu şeyi bana uzatıyor. İstemeden kaşlarımı çattığım esnada gözlerimi avucunun içindeki nazar boncuğuna dikiyorum.

“Nereden çıktı bu?” diye soruyorum başımı kaldırmadan.

“Her operasyon öncesi dağıtırım time. Operasyonun hayırlı geçmesi için.” diyerek açıklama yaptığında gözlerimi kaldırıp Mert’in yüzüne bakıyorum. “Size de takdim etmek istedim.” diyor. Bu güzel düşüncesi, az önce benim için gergin olan o anı bir nebze olsun unutturup içimi umutla dolduruyor.

“Aferin sana,” diyorum sırıttığım esnada. Elimi uzatıp avucundaki nazar boncuğunu alıyorum. “Eyvallah.” diyorum. Mert, başıyla beni onaylayıp arkasını dönüyor ve silahına doğru ilerliyor. Ben de ciddileşip önce elimdeki nazar boncuğuna bakıyorum. Sonra da nazar boncuğunu üniformamın cebine atıyorum. Ardından da ağzı açık kalmış çantanın fermuarını kapatıyorum.

Nazar boncuğunun nazardan koruduğuna inanmazdım aslında. Ama Mert’in bu davranışı fazlasıyla anlamlıydı. Kırmak istememiştim onu. Onun inancı da buydu. Benim de inancım vardı. Mesela hedef belirli mi? Belirli. Onu vurmadan önce mutlaka bir marşın bir kısmını söylemem gerek. Söylemezsem vuramayacakmışım gibi hissediyordum.

Veya helikoptere sağ ayakla binip sağ ayakla inmek gibi. Bir yere kurulmadan önce besmele çekmeden kurulmamak gibi. Dürbüne bakmadan önce “Allah’ım sen yardım et.” demek gibi… Hepsini de neredeyse yapardım. Bunları yapınca zaten yanımda olan Allah’ın daha da yanımda olduğunu hissederdim. Garip, ama huzur veren bir inançtı bence.

Kaskımı elime alıyorum ancak takmıyorum. Dönüp time göz gezdiriyorum. Herkes hazırlanıyor. Emre dışında. Hazırlanmış, diğerlerine musallat olmaya başlamıştı. Timin neşe kaynağıydı anlaşılan.

“Komutanım, biz bu adamı neden canlı getiriyoruz ki?” diye soruyor Umut, soruyu Yüzbaşıya sormuştu. Sessiz sakin biriydi. En az onun kadar Ali de öyleydi. İkisi de az ama tez konuşurdu.

“Ne bileyim oğlum!” diyor Yüzbaşı. “Kamil Yarbay öyle emretti. Bir bildiği vardır.” diyor silahının kontrollerini yaptığı esnada. “Ayrıca iki adama da siz dokunmayın. Zeynep halledecek onu.” diyor başını kaldırıp bana baktığı esnada. “Korumaya da çalışmayın, ihtiyacı yok!” Fazla sakindi ve bu beni deli ediyordu.

Tek kaşımı kaldırıyorum. Demek böyle oynayacaksın komutan. Peki.

“Aynen öyle,” diyorum kollarımı göğsümde birleştirirken. “Ama sizi korusunlar, sizin ihtiyacınız vardır. Aman Allah korusun, birilerini göndermek için karşı hedefi vurmaya çalışırken siz vurulursunuz. Ben de yetişemem falan, dikkat etmek gerek!” diyorum. Beni timde istemiyordu. İlk başarısızlığımda gidip Yarbay’a yumurtlayacaktı. Yani amacı beni timden atmaktı.

Dediğim şey de olabilirdi. Benden önce hedefi vurmak isteyebilirdi. Bir hata sonucu kendi de vurulabilirdi. Yani, onun benden daha çok korunmaya ihtiyacı vardı. Çünkü hırsı onun bedenini kaplamıştı. Bu da başımıza dert açabilirdi.

Bu dediğime diyecek bir şey bulamadığı için hafifçe öksürerek boğazını temizliyor ve önüne dönüyor. Dudağımın kenarı ise benden habersiz kıvrılıyor. Ben de elimde dakikalardır tuttuğum kaskı takıyorum. Tim ise aramızda yaşanan, onlar için anlamsız ama bizim için fazlasıyla rekabetli ve anlamlı olan bu tartışmaya garip bir şekilde izlemiş, anlam verememişti. Merak etmeyin çocuklar bir şey yok. Sadece komutanınız beni istemiyor.

Kaskımı taktıktan sonra fark ediyorum saatimin olmadığını. Saat takmak da önemliydi benim için. Abim almıştı. Gerçi taktığım çoğu takıyı abim almıştı. E operasyona kolye küpe takarak göre ben de saat takardım. Hem zamanın ne kadar geçtiğine bakar, hem de abimin bana şans getireceğine inanırdım.

Ne kadar saçma, çocukça şeylere inanıyormuşum demeyeceğim. Çoğu insana göre küçük, belki de anlamsız olan o şeyler, benim için büyük ve anlamlıydı.

Saati direkt otelde unuttuğumu fark etmem pek de uzun sürmüyor. Takamamamın verdiği rahatsızlık bedenimi kaplarken uğursuzluk da el sallıyor o an. Saatim yoksa… Nazar boncuğum var!

“Herkes hazır mı?” diye soruyor Yüzbaşı çantasının kulpunu omzuna atarken.

“Evet komutanım.” diyor Hürkan herkes adına. Çantamın iki lupunu da taktıktan sonra alıyorum göz bebeğim olan İsimsizi. Sonra da gidip Emre’nin yanında duruyorum. Uzaktan bir helikopter sesi duyulmaya başladığında herkes duruşunu dikleştirip silahını daha da sıkı kavrıyor. Ben de dahil.

Helikopter hangarın az ilerisine iniş yaptığında, uzakta tanıdık bir silüet yaklaşıyor bize doğru. Bu kişi Kamil Yarbay’dı. Şaşırmam. “Dikkat!” diyerek dikkatlerin ona verilmesi gerektiğini vurguluyorum. Herkes rütbe sırasında, hazır ola geçiyor. Kamil Yarbay, yanımıza geldiğinde tam karşımızda dikiliyor.

“Rahat!” Rahata geçiyoruz. Herkese göz gezdiriyor. “Bu,” diyor ve bize bakmadan önümüzde hafif adımlarla sağa sola doğru yürümeye başlıyor. “Görev önemli çocuklar, adam önemli. Bu adam çok şey biliyor.” Susuyor, olduğu yerde duruyor. Bana bakıyor. “Mahmud ve Vedat canlı gelecek buraya!” diyor. “Anlaşıldı mı?”

Hepimiz hazır ola geçtikten sonra “Emredersiniz komutanım!” diyoruz aynı anda. Gözlerini benden çekip tekrar timde gezdiriyor.

“Kamp alanının yakınına indirecekler sizi.” diyerek bilgi geçiyor “Allah yardımcınız olsun.” diyor içten ve babacan bir sesle.

“Bozkurt, helikopter bin!” Bunu dediği esnada helikoptere doğru dönüp verilen emirle helikoptere ilerliyoruz. Önden ilerleyen Yüzbaşı, onu takip eden ben ve arkamızdan gelen tim… Rüya falan değildi. Ben bu timle ilk görevime çıkıyordum…

***

“Herkes iyi, hedefler görünüyor değil mi?” diye telsizden duyduğum ses, Yüzbaşının liderliğini bir kez daha ön plana taşımıştı. Herkes onay verirken ben sadece mırıltı çıkartıyorum ve Mahmud denen adamı izlemeye devam ediyorum. “Üsteğmen?” diye emin olmak için sormasına göz deviriyorum.

“İki hedef de namluda.” diye cevap veriyorum. Diğeri de hemen yanında olduğu için namluda sayılırdı.

“Benden emir bekle.” diyor. Ses çıkartmıyorum, zaten emirle hareket edecektim. Bunu demesi saçmaydı.
Bunu da bilinçli yapmadıysa ben de neyim?

Adamlar sakindi. Ya bir planları vardı, ya da gerçekten geri zekalılardı. Başka kamp alanı kurup eğitim vermek ve bulamayacağımızı sanmak, ayrı geri zekalılıktı çünkü.

Mahmud denen adamdan bir saniye bile gözümü ayırmıyorum. Tim, kendi aralarında konulurken ben sohbete dahil olmamayı seçiyorum. “Canlı getirin.” emiri olmasa beynine girecekti bu silahtaki mermiler ama emir vardı.

Hepsinde anlam veremediğim bir sakinlik vardı. Hiç şüphe duymuyor, kimse korkmuyordu. Bence korkmaları gerekti. Ama onlar korkmuyorsa, ben korkutmayı bilirdim.

“Komutanım, arka tarafta hareketlilik var.” diyor Emre ciddiyetle. Geldiğimden beri ilk defa onu ciddi görüyordum. Bunu umursamadan kendi avıma odaklanıyorum. Kurtlar acıktı.

“Ön tarafta sorun yok,” diyorum. “Emrinizi bekliyorum.”
Sessizlik. Ah peki, illa kaçarken vurdurtacaksın değil mi?

“Zeynep, atış senin. Zeynep vurduktan sonra, atış serbest.” diyor Yüzbaşı emin bir sesle. Sırıtıyorum ve sol gözümü kapatıp Mahmud’un sağ omuzunu hedef alıyorum. Derin bir nefes alıp veriyorum. “Vuramazsan, ben seni vururum!” diye duyduğum sesle dişlerimi sıkıyorum.

“Korku nedir bilmeyiz,” diye fısıldıyorum kendime hedefe daha da odaklanırken. Emin bir şekilde tetiğe basıyorum ve BAM! Hedef yerde. “Biz dağların erleri.” diyorum sırıttığım esnada. Benim bu atışımın hemen ardından diğerlerinin de silahları konuşuyor.

Adamların hepsi şok olmuşken, bir kısmının aklına ateş etmek ve siper almak gelmemişti. Bizimkiler de bunu fırsat bilip siper almayanları vurmaya başlamıştı. Ben ise çoktan eski ciddiyetime bürünmüş, siper alan Vedat’ı arıyordum. Kafasını bir çıkartsa, her şey bitecek.

“Komutanım, bu herif kaçıyor!” diyor Ali. Mahmud’dan bahsediyordu. Dürbünümü ona çeviriyorum. Harbiden kaçıyor. Eli omuzunda, ancak ayakta kalmayı başarmış. Bacağına ateş etsem ölür mü?.. Buldum!

“Yuva yaptık göklere,” Hemen yanına, birkaç adımlık uzağına sıkıyorum. Bu bir uyarı atışıydı. Eğer durmazsa gerisi de gelebilirdi. Bunu yaparsam önce Yüzbaşı, sonra da Yarbay beni öldürürdü. Uyarı atışı yapmakla yetiniyorum yani. “Baş döndüren yerlere.”

“Vedat nerde lan?” diye soruyor Yüzbaşı. “Zeynep?” diyor.

“Arıyorum,” diyorum. Yalan. Bu herif kaçmasın diye çabalıyorum.

“Uyarı atışı atarak mı arıyorsun?” diye soruyor sinirle. Kapattığım gözümü açıyorum ve göz deviriyorum.

“Kaçsa mıydı?” diyorum sinire. Mahmud, attığım uyarıyı fark etmiş, olduğu yerde durmakla yetiniyordu. Sol gözümü tekrar kırpıp bu sefer dikkatle Vedat’ı arıyorum. Arada kafasını çıkartan adamların da birkaçını vurmayı ihmal etmiyorum. “Engel tanımaz aşarız,” diyorum gene aynı fısıltıyla bir adamı daha hedef alırken. Adamın net bir pozisyonunu yakaladığımda ise tetiğe basıyorum. “Yüce, engin dağları.” diyorum adam yere yığılırken.

Daha fazla diğer adamlarla oyalanmaktansa Vedat’ı arama başlıyorum. Yer yarıldı da yerin dibine girmişti sanki! Bulamıyordum. Yüzbaşının baskısını unutmuştum artık. Telsizden bir şeyler dese de takmamaya karar vermiştim. Ki böylesi daha iyiydi.

Tam sol tarafımda bir hışırtı duymamla kapalı olan sol gözümü açıyorum. Sessiz hareketlerle sağ tarafımdan silahımı alıyorum. Doğrulmuyorum, ancak hızlı davranıp sırt üstü yatarken sol tarafıma bir el ateş ediyorum. “El verir uzanırız,” Bir inleme sesi duymamla mermimin boşa gitmediğine sevinmem bir oluyor. Ses de tanıdık birinin olmayınca daha da seviniyorum. Mermi, sağ omzuna isabet etmişti. “Mor, siyah bulutlara!”

Tabancamı elimden bırakmadan yattığım yerden bir hışımla kalkıp yerde kıvranan adama doğru ilerliyorum. Elimdeki tabancayı yanlış bir hareket yaparsa direkt indirmek için ona doğrultuyorum. Küçük ama emin adımlarla ilerlerken adama soracağım soruyu düşünüyorum. O sırada da silah sesleri azalmış, yok denecek kadar azdı. Yüzbaşı, çevre güvenliği konusunda emir vermişti.

“Gelme,” diyor nefes nefese kaldığı esnada. Yüzünü göremiyordum, ancak bizden değildi.

“Kes!” diyorum sinirle. “Nerde Vedat?” diyorum gene aynı sinirle. Ona doğru birkaç adım daha atıyorum. Konuşmayınca eğilip yakasından tutuyorum. “Konuş lan! Nerede?” diyorum yüzüne karşı sinirle bağırırken.

“Kaçtı.” diyor kekelediği esnada. Sinirle iç çekiyorum ve doğruluyorum. Lideri bırakıp kaçmak ne ya?

Telsize uzanıyorum. “Komutanım,” diyorum gözümü bir saniye bile adamdan ayırmadan. “Kaçmış bu herif!” diyorum ardından da.

“Nereden biliyorsun?” diye soruyor sert ve soğuk bir şekilde. Vahiy yoluyla geldi. Tövbe estağfurullah!

“Biri ava giderken avlandı da,” Dişlerimi sıkarak, adamdan gözümü ayırmadan diyorum bunu. Bana korkan gözlerle bakıyordu.

“Tamam, al adamı gel.” diyor. Bir şey demeden telsizi bırakıyorum. Adam, silahına uzanmaya çalışınca tekmeyi savuruyorum ona.

“Lan götlek, rahat dur!” diyorum. Silaha da hafifçe tekmeyi savurup ondan uzak bir yere gitmesini sağlıyorum. Tabancayı indirmeden, gözümü adamdan ayırmadan önce güzel kızım İsimsizi alıp sol omuzuma atıyorum. Sonra tabancayı sol elime alıp sırt çantamın sağ kulpunu da omuzuma atıp; Tabancayı sağ elime geri alıyorum. “Kalk,” diyorum kaskımı düzeltirken.

Adam, ikiletmeden zor da olsa ayağa kalktığında sinirle soluyorum. “Yürü.” diyorum. Bunu da ikiletmeden yapıyor, silahına uzanmaya çalışmıyor. Ellerini havaya da kaldırıyor. Ya gerçekten korkuyor, ya da bir planı var.

O önde, ben arkasında ilerliyoruz. Saklandığım yerden inerken kısaca etrafıma göz gezdiriyorum. Bizim timin yanına vardığımızda beni ilk fark eden Umut oluyor. “Komutanım, iyi misiniz?” diyerek yanıma yaklaşıyor.

“Evet. Al şunu.” diyerek kısa bir emir veriyorum. Umut, cebinden bir plastik kelepçe çıkartıp adam doğru ilerlediğinde ben de tabancamı indiriyorum ve belimdeki yerine oturtuyorum. Etrafa göz gezdirdiğimde adamların hepsi yerdeydi. Çoğu ölmüştü, ölmeyenlerin de çok zamanı yoktu.

Başımı çevirip Umut’a teslim ettiğim adama bakıyorum. Mahmud’un yanına diz çökmüş, sonunu bekliyordu. Hemen yanındaki Mahmud’a da baktığımda göz göze geliyoruz. Sanırım gözlerimi oymam gerekecek!

“Beni sen mi vurdun?” diye soruyor. Bakışlarım hala kanamakta olan omzuna kayıyor. Kurşun içerideydi ve adamın canı acıyordu. Bunu yüzünden anlayabiliyordum.

“Ne o, beğenmedin mi?” diye soruyorum. Sol omuzumdaki silahı alıyorum ve sırt çantamın diğer kulpunu takıyorum omzuma.

“Sorgumu da sen yapsana?” diyor acısına rağmen sırıttığı anda. Tek kaşımı havaya kaldırıp sessiz kalmakla cevap veriyorum ona.

“Bu adam konuştu mu?” diye soruyor Yüzbaşı, getirdiğim adamı gösterirken. Olumsuz anlamda başımı sallıyorum. “Konuştur o zaman.” diyor geriye doğru bir adım attığı esnada. Ona bir bakış atıp göz deviriyorum. Yapamayacağımı düşünüyor. Peki…

Hemen yanımdaki Hürkan’a, elimdeki silahımı tutması için uzatıyorum. Hürkan, elimdeki silahı alır almaz çantamı çıkarıp kenara bırakmıyor, fırlatıyorum. Emin ve sert adımlarla adamın karşısına dikilip eğiliyorum. Yüzümü yüzüne yaklaştırıyorum. “Konuş.” diyorum yüzümde bir mimik dahi oynatmadan, fısıltıyla. Adam susuyor. “Konuşmayacak mısın?” diye soruyorum. Bu fısıltılı emir ve soru, bir uyarıydı.

Yutkunuyor. Boynundaki adem elması bile titriyor o an, ancak adam, Mahmud’un yanında olmasından güç alıyor. “Gerçekten mi?” diye soruyorum yalandan hafif bir duygusallıkla. Gözlerini kaçırdığında doğruluyorum. İç çekiyorum. İç çektikten hemen sonra da gözüm seğirmeye başlıyor. Sinir mod aktif.

“Son şansın, konuş. Vedat nerede, söyle.” diyorum sakin kalmaya çalışarak. Bu sefer fısıldamıyordum. Nefes alışverişi hızlansa dahi konuşmamayı seçmesi beni daha da sinirlendiriyor. Mahmud ise sanırım onu konuşturamayacağımı düşündüğü için sırıtıyordu. “Peki.” diyorum.

Elimi yumruk yapıyorum ve adamın suratına indiriyorum. Adam sarsılırken yakasından tutuyorum. “Konuş lan!” diye avazım çıktığı kadar bağırıyorum yüzüne. Dudaklarının aralanmasına izin vermeden bir kafa indiriyorum. Sol tarafına, yere yığılışını izlerken onunla aynı anda ben de eğiliyorum. Saçından tutup başını kaldırıp bana bakmasını sağlıyorum.

Güzel tüfeğimin uzun namlusunu gösteriyorum. “Konuş, yoksa bu namluyu senin götüne sokarım!” diyorum. “Daha önce yaptım, gene yaparım.” diyorum sinirle. “Son kez diyorum: Konuş!” dediğim anda tuttuğum saçlarını bırakıp başını yere itiyorum.

Ayağa kalktığımda Yüzbaşı, tüm merakıyla beni izliyordu. “Diğer kamp,” diyor adam titrek nefesi ile. “Oraya gitti.” diyor nefes nefese. Ağzından bir inilti çıkıyor.

“Geri zekalı, zibilyon tane kamp var!” diyorum sinirle. Elimle yaralı olan sağ omuzunu tutup sıktığımda önce inliyor, sonra da bağırıyor. “Hangisi?” diye soruyorum dişlerimi sıkarken.

“Konuşursan, öldürürüm seni!” diyor hemen yanımdaki Mahmud ciddileşerek. Başımı ona çeviriyorum, elimle hafifçe itiyorum.

“Kes sesini!” diye bağırıyorum ona da. Geri sorguladığım adama bakıyorum. Az önceki Mahmud’un tehdidi belli ki onu korkutmuştu. “Allah’ın malı!” diyorum ve doğrulup belimdeki tabancayı çıkartıyorum. Zaten emniyette değildi, az önce de vurmuştum onu. Direkt atmıştım belime. “Benden günah-”

“Buranın yüz elli kilometre ötesinde!” diyerek sözümü kesiyor. “Kuzeye doğru gidince. Oraya… Oraya gitti!” diyor panikle. Konuşsa bile sözümü kestiği için o an vurmak istiyorum onu.

Eğiliyorum, ancak tabancamı indirmiyorum. Bunun yerine tabancanın namlısını kafasına dayıyorum. “Bana bak lan, eğer yanlış söylüyorsan dağıtırım bu beynini!” diyorum fısıltıyla. Yutkunmakla yetiniyor. “Duydun mu?” diye bağırıyorum. Beni başıyla onaylıyor. Ben de anladığını umarak ayağa kalkıyorum.

Tabancamı tekrar belime koyarken adamdaki bakışlarımı Yüzbaşıya çeviriyorum. Adamı konuşturacağımı düşünmemişti, hatta bu kadar fiziksel ve psikolojik şiddet uygulayacağımı da düşünmemişti. Gözleri öyle diyordu. Gözler yalan söylemez…

“Tamam,” diyor. “Bozkurt, toparlanın. Eve dönüyoruz!” diyor lider bir tavırla.

“Komutanım, Vedat?” diye soruyor Kaan. “O ne olacak?”

“Lideri varken, adamını ne yapalım?” diyor Yüzbaşı. Ben gidip fırlattığım çantamı yerden alıp omuzuma takıyorum. Ardından da Hürkan’da olan tüfeğimi alıp önüme dönüyorum. “Hürkan, helikopter.” diyor Yüzbaşı. Hürkan onu başıyla onaylayıp telsizine sarılırken bekliyoruz.

O kadar konuşturdum, bir tebrik bile etmedi. Hoş beklemiyordum ama olsun. En az onun kadar tim de bu yaptığıma şaşırmışken benim de yüzümde gururlu bir sırıtış oluşuyor…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

270okunma 67beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18