BİR SİPER UZAK 1 kitap kapağı

20. bölüm / 27

BİR SİPER UZAK 1

19. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunivane Nels

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 19. BÖLÜM

...
“Ben seni seviyorum,
Gizlice…
El-pençe duruyorum,
Yüzüne bakıyorum,
Söylemeden,
Tek hece.”
…

Özdemir Asaf

🎵Sertab Erener: Ateşle Barut

15 Ağustos 2016 / ANKARA
Bir ay. Kocaman bir ay. Her şeyin bir gecede başlayıp bittiği; Türklerin bir gecede kazandığı ve sabahı gördüğü bir olayın üzerinden geçen koca bir. Akıllarda dönen bir çift göz ve beklenen, özlenen bir ay…

O gün tüm duyguları aynı anda yaşamıştı Ömer. Şehitlik, yiğitlik, bağımsızlık, sevgi, korku, aşk… En çok da aşk yaşamıştı. Vatan aşkı, millet aşkı, bayrak aşkı. Bir çift kahvelik aşkı…

Belki farkında değildi aşık olduğunun. Ama ne kalp yalan söylerdi, ne beyin, ne de gözler. Gözleri ilk kez bu kadar duygulu bakıyordu. Kalbi ilk kez gerçekten delice atıyordu. Beyni ise ilk kez bir kahveye hayran kalıp bir yerlere kazımıştı. Beyni, uzun zaman sonra vatandan, bayraktan ve atasından başka bir şeye daha hayran olmuştu: O kadına. Adını dahi bilmediği kadına.

“Dünyadan Ömer’e!” Omuzunda bir el hissetmesiyle gerçeğe döndü Ömer. Akademiden mezun olmuş, Teğmenliğe adımını atmıştı. Onun için onun gibi yeni mezun olan bir tim oluşmuştu. Herkes az çok alışmıştı birbirine. “Nereye daldın gene?”

“Ben günde üç kez yapıyorum bunu,” dedi omuz silkerken. “Takma.”

“Aşık mısın?” dedi adam, komutanı olan Ömer’i hafifçe sarsarken. Ona ters bir bakış attı Ömer.

“Saçmalama Korkut!” dedi yalandan bir sinirle. “Benim bir aşkım var, o da vatan.” Yalandı. Henüz duygularını kesinleştirememişti. Ama aşıktı. Her ne kadar inkar etse de, gördüğü kadının gözlerine deli gibi aşıktı. Deli gibi tutulmuştu.

“Oğlum,” dedi Korkut sırıtırken. “Aşık olmasan sarhoş gibi davranır mısın?” Cevap vermedi Ömer. Ters bakışlar atmaya devam etti. “Kimmiş yengemiz?” dedi Korkut, çapkınca göz kırparken.

“Yengeni ben de tanımıyorum,” diye söylendi Ömer. Önüne dönüp parmaklarıyla oynamaya başladı. “Tek bildiğim bir çift kahveliğe sahip olduğu.” Omuz silkti.

“Nasıl yani?” dedi Korkut ciddileşirken. Dikkat kesilmişti artık konuya.

“Nasılı yok,” dedi Ömer. “Nerede, ne yapıyor, adı ne, mesleği ne bilmiyorum.” Durdu. O kahvelikler tekrar canlandı gözünde. “Bildiğim tek şey,” Başını çevirip Korkut’a baktı. “Gözleri çok güzeldi be! Öyle, normal kahverengi değildi. Başka bir şey vardı o gözlerde.”

İç çekti Korkut. Elini Ömer’in omuzundan çekip gözlerini kaçırdı. Bunu daha önce kimseye söylememişti Ömer. Kendi içinde yaşamak istemişti. Ya da deli anılmamak için…

“Nerede karşılaştın ki?”

“On beş temmuz.” dedi Ömer. Korkut, anında başını kaldırıp Ömer’e baktı. Göz göze geldiler. “Çarpıştık. İki saniye gördüm.”

“İki saniye?”

“İki saniye,” Gözlerini kaçırıp buruk bir tebessüm etti Ömer. “O iki saniyede de gözlerine tutuldum.” dedi fısıltıyla.

“Sen aşık olmuşsun!” dedi Korkut keyifle.

“Aşık mı olmuşum?” dedi Ömer kaşlarını çatıp bakışlarını tekrar Korkut’a çevirirken. “Ney olmuşum ne?”

“Aşık,” dedi Korkut sırıtırken. “Sırılsıklam hem de.” dedi. “Deli divane olmuşsun.” Kollarını göğsünde birleştirdi, keyifle arkasına yaslandı. “Bu da senin sınavın Arslan: O kadını bulmak. Bu da senin kaderinin cilvesi.”

***

21 Ocak 2023 / ANKARA
Anlamıyorlardı. Ne kadar kırıldığımı, ne kadar parçalandığımı anlamıyorlar, anlamamakta da ısrar ediyorlardı. Sert kabuğumun altında yaşamayı deneyen bir kızın olduğunu anlamıyorlardı. Bazı şeyleri yüzüme vurdukça da o çocuğu kendi elleriyle öldürdüklerini bilmiyorlardı.

Bir de kendilerini kusursuz, tertemiz sanarlardı. Ama içimdeki çocuğun katili onlardı. Onu acımasızca enkaz altında bırakanlar mı gerçekten masumdu, temizdi? Bir katil ne kadar temizdi ki? Hangimiz tertemizdi ki?..

Şimdi diyeceksiniz ne alaka? Doğru, pardon. Son olanlar biraz modumu düşürmüştü. Hain olarak anılmak yetmezmiş gibi canım annem de eski sevgilim Sarp’la aramı tekrar yapmayı deniyordu. Bu da haliyle sinirimi bozuyordu. Ömer’i dövmüştüm belki ama annemi dövemezdim ya!

Annem ayrılık sebebimizi bilmediği için çabalıyordu aslında. Bilse topuğuna benden önce annem sıkardı ama işte. Söylememiştim.

Mermerlerin soğukluğu, rüzgarda dalgalanan bayrakların çıkardığı sesler ve diğer mezarların üzerindeki solmuş çiçekler… Şu an neredeydim? Şehitlikte. Gene. Önce babama gitmiş, şimdi de Erkan’ın yanındaydım. Belki de içimdeki çocuğun abimden sonra güldüğü birinin yanındaydım.

Üç ay sonra -On iki nisan- doğum günüydü Erkan’ın. Eğer on altı gün önce şehit olmamış olsaydı üç ay sonra yirmi dokuz yaşında olacaktı. Ama olamamıştı işte. Zaten hala vicdan azabı çekiyordum ki bu bakılınca saçma. İntikam almıştım ama işte… Hala borçlu hissediyordum. Yalnız ve eksik hissediyordum.

“Bir şey de Erkan,” diyorum toprağından aldığım kuru bir otla oynarken. Demeyecekti tabii ki. Susacaktı. “De ama rüyamda falan de.” Şehit düştüğü günden beri rüyalarıma gelmeyen birisinden istediğim şey de saçmaydı. “Ben diyemiyorum, sen de.”

Gözlerimin dolmaması için büyük bir savaş verirken elimdeki kuru otla oynamaya devam ediyorum. “Yani… Deme ama bir işaret ver Erkan.” Sesim benim bile inanmadığım şekilde kırgın ve kısık çıkmıştı. “Bana hakkınızın helal olduğuna dair bir işaret ver.” diye ısrar ediyorum. “Hemen değil! Ama ver. Sonra söz, ne seni ne de diğerlerini rahatsız edeceğim.”

Bu söze ben bile inanmamıştım aslında. Annesi ve babasından çok geliyordum belki de yanına. Ama işte asla tutamayacağım sözler verme konusunda bir numaraydım ben!..

Beni duymuş muydu bilmem. Ama duymasını çok isterdim. Gelip destek olmasını, bir kez sarılmasını sadece Erkan’ın değil, tüm timin yapmasını isterdim. Ben onları hep isterdim…

Yavaştan başlamış olan yağmur bir anda hızlanmıştı. Bu bir işaret miydi bilmem ama, Erkan severdi yağmurları. Islanmayı sevmezdi belki ama yağmurları izlemeye bayılırdı. Çocuk gibi izlerdi yağışını. Gökyüzüne de hayranlıkla bakardı hep.

Bir anda bastıran yağmur bedenimi ıslatsa, ürpermeme neden olsa da umursamayıp yavaştan çamur olmaya başlayan toprağı okşamaya devam ediyorum. Islaktı. Buz gibiydi o toprak. Ürpermeme neden olmuştu ama insan kendi toprağından korkar mıydı? İnsan arkadaşından, dostundan, kardeşinden korkar mıydı?.. Topraklarla oynamayı da sevmezdim aslında. Ne toprakla oynamayı, ne de sevdiğim birilerini toprakta saklamayı. Ama her seferinde de abimden sonra sığındığım yer oluyordu topraklar.

Daha da sulu göz olmamaya karar verip eğildiğim yerden doğruluyor; elimi topraktan çekip dik bir pozisyona geçiyorum. Ayaklarım yere sağlam basıyor gibi dursa da yere çakılmaya çok müsaittim aslında.

Artık ıslanmış olan saçlarımı geriye atıp yağan yağmura aldanmadan hala asiliğini koruyan bayrağa bakıyorum. Sırılsıklam olmuş saçlarım alnıma yapışmış, yüzümden süzülen damlalar kirpiklerimde asılı kalmıştı. Aldırmadım. Rüzgarın her bir darbesine göğüs gererek gökyüzünü döven o al bayrak beni bir kez daha gururlandırmaya yetmişti.

Bir aptallık daha yapıyorum o an: Kendi giydiğim kamuflajlı ceketimi çıkartıp eğiliyorum. Erkan’ın toprağına, sanki bir bebeği uyandırmak istemezmiş gibi hafifçe örtüyorum. Artık ıslanan Erkan değil, ben olacaktım.

“Kalsın sende,” diyorum tekrar doğrulurken. “Sevmezsin ıslanmayı.” Cevap verecekmiş gibi birkaç saniye bekliyorum ama cevap alamıyorum. Bunu bugün çok yaşamıştım. Bu da umurumda değildi.

Artık yağmur damlası mı, yoksa gözyaşı mı anlamıyorum ancak yanağımdan usulca bir damla, benden izinsiz yolunu bulmaya karar verip gidiyor. “Gel Erkan,” diyorum gözlerimi kaçırarak. “Lütfen, bir kez olsun gel.”

"Adamı darlama da gelsin devrem." Bu ses beklemediğim birisine aitti: Yavuz.

İstemeden hızlı olan bir hareketle arkama, sesin geldiği yöne dönüyorum ve elleri cebinde, ıslanmaya başlamış bir Yavuz Karaman görüyorum. Devrem!

"Yavuz?" diyorum boş boş göz kırparken. "Ne işin var burada?" Bakalım bu hafta daha kaç kişi beni bulacaktı.

"İzine geldim, annemlere." dedi bana doğru adımlarken. "Cenazede de yanında olamayınca bir bakayım dedim." diyor ardından da hadif bir utançla. "Kusura bakma, görevdeydim."

"Deli!" diyorum buruk bir tebessümle. Sonrasında da yanına yanaşıp hiç çekinmeden sarılıyorum kendisine. "Ne özürü? Saçmalama!" diyorum hafifçe sırtına vururken.

Bu dediklerime ve tepkime kıkırdayıp o da bana çekinmeden sarılıyor. Bu kadar samimi olmamız devre olmamızdan kaynaklıydı sanırım. Zira hala samimi olamadıklarım vardı...

***

22 Ocak 2023 / ANKARA
Dün gece eve ıslanarak geldiğim için büyük bir abi azarı işittikten sonra bana bu konuda trip atan abime yüzsüzce sarılırken çocuk gibi hissediyordum. Onun gözünde çocuktum zaten. “Bırak ya!” dedi abim huysuzca, beni itmeye çalışırken. “Git.”

“Bana ne.” diyerek omuz silkerken beline dolanmış olan kollarımı biraz daha sıkılaştırıyorum. “Ya alt tarafı ıslandım be!” diyorum başımı göğsünden kaldırırken. Ancak kollarımı çekmiyor, bedenlerimizi ayırmıyorum. “Bunun için trip mi yiyeceğim?”

“Evet!” derken bir hayli ciddiydi canım abim. “Deli kurt! Salak mısın sen götün buz tutana kadar yağmurda geziyorsun?”

Omuz silkip bu dediğine göz devirirken kollarımı da gevşetip ondan ayrılıyorum. “Tüm sevgi isteğim kursağımda kaldı be, izbandut!” Kılıç’ların bir günü, ama talk show versiyonuyla! “Git ya! Nerede benim Caner abim?”

“Bak ya,” diyor yalandan alınmış bir şekilde. “Ha Caner’e hala sevgi besliyorsun yani?”

“Bulursam beslerim.” diyorum bir sandalye çekip otururken. “Ayrıca sabah sabah işsiz misin de poğaça yaptın?”

Bu dediğime gerçekten, harbi ters bir bakış atıyor. Kesin doğrayacak beni! “Üşenmemiş, kalmışım. Kardeşim kaşık kadar kaldı, azıcık büyüsün diye uğraştım!” diyor huysuzca. “Ayıp be.” diyor anlamsız bir hüzünle.

“Sen ne duygusal adam olmuşsun be Binbaşı.” diyorum ve masada duran kahvaltılıklara bakıp bir tane zeytin alıp ağzıma atıyorum. “Bir de bayıl istersen.”

Çocuk gibi atışmayı sevmezdim normalde. Ama Ankara’nın havasından mıdır, suyundan mıdır Allah bilir; geldiğimden beri didişmediğim insan kalmadı! Başta şu adını anmak istemediğim Yüzbaşı, sonra canım timim, sonra kuzenim, annem derken sıra abimde! Ne mübarek Ankara arkadaş!

Poğaçaları fırından çıkardıktan hemen sonra tezgaha koyarken bir iç çekiyor. Mızmızlanıyordu ama seviyordu benimle çocuk gibi takılmayı. Hoş ben de biraz seviyor olabilirim.

Fırından yeni çıkmış ve sıcak olmasını aldırmadan bir tane poğaça alıp benim tabağıma koyuyor. Elinin yanmamasına hayret etmek istesem de bu ilk showu değildi. O yüzden de o kadar umursamıyorum ancak kendisine tatlı bir gülümseme yolluyorum.

Kendisine de bir poğaça alıp tam karşıma oturduğunda bir kez daha anlıyorum abimin ne kadar hamarat birisi olduğunu. Allah’ım lütfen olacaksa böyle birisi olsun ilerideki kocam!

Kahvaltı gayet sessiz ve huzurlu geçerken abim bir anda “Şu hain olayı,” diye konuya giriyor.

“O konulara girmesek mi?” diyorum anında ciddileşirken.

“Girdik.” diyor benim gibi ciddiyetle. “Ne iş?” diyor hafifçe kafasını sallayıp göz kırparken.

“Of aman,” diyorum yüzümü ekşiterek. “Ne bileyim ben!”

“Olayın temelinde sen varsın.”

“Olabilir?” diyorum tek kaşımı kaldırırken. “Abi inan bilmiyorum. Bilsem anlatırım zaten.” Yalandı bu arada. Anlatıp da karargahı ateşe versin istemezdim. Hem… Hep abim yalan söylüyordu. Bir kez de ben söylesem ne olurdu?

“Şu an verdiğin güven sıfır Zeyno.” diyor ciddiyetle. Canım abim işte! El aleme bile daha çok güvenirdi. Öz kardeşine güvenmiyor ya!

Kendisine en içten ters bakışlarımdan birisini atarken önümdeki tabağa geri dönüp kahvaltıma devam ediyorum. Abim, beni darlamamak için konuyu kapatıyor. Lakin en müsait ve makul anda bu konuyu tekrar masaya yatıracağına adım gibi de emindim.

Aynı sessizlikle ikimiz de kahvaltımıza odaklanmışken ikimizin de telefonuna aynı anda bir bildirim düşüyor. Ben, bakışlarımı tabağımdan kaldırıp abime çevirdiğimde göz göze geliyoruz. Üç ihtimal var: Ya canım timim saçma salak bir grup daha kurdu. Ya Caner abim bizi yokluyor, ya da annem benim ona kırgın olmayan gönlümü almaya çalışıyordu.

Son ihtimali istemsizce eliyorum. Annem mesaj yazmaya uğraşamaz. Uğraşsa bile önce abime yazardı. İkinci seçenek en makulü gibi gelirken ilk seçeneğin de olma olasılığını tartıyorum. Abimin olduğu bir grubumuz yoktu, o yüzden Emre kurmuş olabilirdi de… Ya ben neyin analizini yapıyorum? Kafayı yedim sanırım…

Telefonumu masanın üzerinden alıp açıyor, şifresini giriyorum. Üç teorimin de boşa çıktığını görüyorum o an. Kayıtsız bir numaradan gelen bir mesaj vardı. İstemeden kaşlarımı çatıp bakışlarımı telefonumdan abime çeviriyorum.

Abim de telefonunu cebinden çıkartıp bakıyor ancak benim gibi bir tepki vermiyor. Hatta mesaj da yazıyor. Belli ki ona gerçekten bir mesaj gelmişti ama bana gelen neyin nesiydi?..

Telefonuma dönüp gelen mesaja tıklıyorum. Mesaj öyle aman aman uzun değildi. Başta tehdit mesajı gibi dursa da ona da benzemiyordu. Sadece:

*0553*******: Gecenin sessizliğinde kaybolanlar… Onlar için ne güzel bir sonbahardır. Yine de güneş, aynı tepenin ardından doğacak. Unutmayın, gökyüzüne bakanlar daima haklıdır.

Bu neydi şimdi? Mesaj tamamen alakasız, şiirseldi. Biri yanlış numara mı çevirdi? Kamera şakası mı bu? Bu ne bu? Gerçekten işim gücüm yoktu bir de bunlarla mı uğraşacaktım? “Kimmiş?” diye sordu abim, kendi telefonunu masaya koyarken.

Bir şey demeden telefonumu abime doğru tutup gösteriyorum. Abim, önce bana, sonra da ekrana bakıyor. Gelen mesajı gayet gitti okuyordu. “Sonbahar?” dedi kendi kendine. “Hava yaza doğru gidiyor.”

“Gerçekten bunu mu düşünüyorsun?” diyorum inanmayan bir sesle. Gözlerimi kısıp abime bakıyorum.

“Gökyüzüne bakanlar?” diyerek beni umursamadığını belli ediyor. “Ne alaka şimdi?” diye soruyor. Bu sefer ortaya konuşmuştu. Gayet yerinde ve haklı bir isyandı.

Masadaki hava bir anda buz kesmişti. Abim her zamanki gibi görev başındaki Binbaşı maskesini takmıştı yüzüne ama gözlerindeki huzursuzluğu, o ince sızıyı görebiliyordum. Benim için sadece şiirsel, anlamsız bir mesajdı ama onun için? Onun için ne ifade ettiğini düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyordu.

Telefonumu masaya, benim önüme bırakıyor. Bırakırken çıkan ses, o an aramızdaki ve mutfaktaki sessizliği kesen tek sesti. Bana bakma zahmetine girmedi bile “Şunu Caner’e soralım bir.” dedi kendi telefonuna uzanırken. Sandalyeyi geriye itip kalktı ve bir şey demeden mutfaktan çıkıp gidiyor.

Abim odadan çıktığında arkasından bakakaldım. Yalan yok, bu kadar umursamasını beklemiyordum. Hayır yani tehdit mesajı gibi de değildi. Yani en azından öyle bir vibe vermiyordu.

"Gerek var mı?" diye soruyorum merakla, kendi kendime. Sonrasında da ben de sandalyemi geriye itip ayaklanıyorum ve abimin peşinden giderek mutfaktan çıkıyorum. Abim çoktan Caner abimi aramış, telefonu kulağına götürmüş; salondaki pencerenin önünde ciddi bir şekilde dikilip tahminimce telefonu açmamış Caner abimin açmasını bekliyordu.

"Heh," dedi abim bir anda. "Uyandırdım mı kardeşim?" diye sordu penceredeki bakışlarını çekip benim olduğum tarafa dönerken. "Eyvallah. Sana bir numara göndersem, onu araştırabilir misin?" Cevap beklemek için susuyor. Telefonun ucundaki Caner abimin bir şeyler dediğini işitiyordum ancak tam ne dediğini kavrayamıyordum. Boğuk ve kısık geliyordu.

"Sorun yok ya, tedbir." diyor pencerenin mermerine yaslanıp bakışlarını bana çevirirken. "Tamam, bekliyorum." dedikten hemen sonra da telefonu kulağından çekip kapatıyor. Ancak bakışlarını benden bir an bile ayırmıyor.

"Ne? Ne bakıyorsun?" diye soruyorum omuz silkerken.

"İlk kez mi geliyor?"

"Mesaj mı?" Emin olmak için sormuştum. Başıyla onaylamasıyla göz devirme ve söylenme isteğimi güçlükle zapt ediyorum. "Evet abi."

Bir kez daha başıyla onayladığında buna gerçekten göz deviriyorum. Ne yapayım, yapmazsam içim daralır!

Bana göre koca, ona göre yeterli birkaç adımda yanıma gelip dikiliyor. Geliyor nasihat. "Ters bir şey olursa söyle, tamam mı?"

O an içimden 'Ben Yüzbaşı Arslan gibi bir şeyler saklamam.' demek geçse de kendimi frenleyip başımla onaylamakla yetiniyorum.

Bu duruma harbi sinir olmuş, kafayı takmıştım. Konu Ömer'in veya timin benden bir şey gizlenmesi değildi. Herkes herkesten bir şeyler saklıyordu. Abim bile benden bir şeyler saklıyor, sakınıyordu. Bilmesem veya her ne kadar olmadığını söylese de olduğuna emindim.

Konu Ömer'in beni zamanında bir hainle aynı sırada tutmasıydı. Kanımın her damlası vatanım için akarken böyle bir şey dediğini, demese bile düşündüğünü öğrenmek dokunmuştu. Vatanı için ölmeyi göze alan birisine karşı bu tavır koymuştu. Kalp kırmayacağını düşündüğüm bir adamın kalbimi kırması üzmüştü beni. Abilerim dışında bir erkek beni ilk defa üzmüştü...

***

24 Ocak 2023 / ANKARA
Bir edebiyat hocasının yazamayacağı kadar şiirsel, bir dedektifin bile mal mal bakacağı mesajın kaynağı çıkmamış, dahası da gelmemişti. Kaynağı çıkmamış derken, numara tek kullanımlıkmış. Haliyle Caner abim de kesitrememiş, anlamamıştı. Biz de en sonunda kafaya takmamakta karar kılmıştık.

Son iki gündür görev falan yoktu. Biz de eğitimden eğitime koşmaktan başka bir şey yapmıyorduk. Ömer Yüzbaşıya bakmıyor, konuşmuyordum. Bu halim de sanırım onu çileden çıkartıyordu.

Timle bir sorunum yoktu. Tek sorunum Arslan'dı. Salak Arslan. Aptal Arslan. Gıcık Arslan...

Şimdi de odamda Emir ve birkaç nişancı arkadaşların son üç aydaki atış oranlarını inceliyordum. Gayet iyilerdi. Şaşırtıcı derecede karargahın en iyi atış oranına sahip olanı bendim. Benden sonra da Emir geliyordu. İki dost, iki deli kurşun...

Bir anda kapım tıklanma zahmetinde bile bulunmadan açılınca ben de kaşlarımı çatıp başımı kaldırıyorum. Karşımda abimi veya bir devremi görmeyi planlarken kaderin cilvesi midir bilinmez, beni Ömer Yüzbaşı karşılıyor. Gayet ciddi, biraz da sinirli gözüküyordu.

Kapıyı kapatıp birkaç adımda masamın hemen önünde durmasıyla ben de elimdeki kalemi bırakıp kollarımı göğsümde bağlıyorum ve geriye, sandalyeye yaşlanıyorum. Normalde ayağa kalkmam lazımdı ama bilin bakalım kimin umurunda bile değil?

"Bir kadın personelin kapısını tıklamanız öneririm, komutanım." diyorum başımı hafifçe sağa eğerken. "Zira sizi daha farklı şekilde de karşılayabilirdim." Bu ihtimal bile sinirlerimi hoplatmaya yetmişti aslında.

"Önerme," diyor ciddiyetle. "Önerme Zeynep. Beni karşılamaya da bakma. Boş ver." duruyor. Gözlerimin en derinine bakmak ister gibi bakıyordu bana. Bu bakışta ne vardı bilmiyorum ama bir nefret yoktu.

"Bir sorun mu var?"

"Var." diyor anında. "Ne yapıyorsun? Niye yapıyorsun?" diye soruyor ardından da. Bu dediğine kaşlarımı çatıyorum ve oturduğum yerde dikleşip dirseklerimi masama dayıyorum. Hafifçe öne doğru eğiliyorum.

"Ne yapıyorum? Neyi yapıyorum?"

"Sen anladın beni." diyor gözlerini kısarak.

"Ben anlamadım seni." diyorum, onun gibi gözlerimi kısarak. "Neyden bahsettiğini hiç anlamadım komutanım."

Derin bir iç çekip gözlerini deviriyor. Sonra da beklemediğin bir anda ellerini masama dayayıp bana doğru olabildiğince eğiliyor. Gözlerini gözlerime dikmiş, gerçekten bir cevap bekliyordu. Üstelik anladığımı ama anlamamazlıktan geldiğimi de fark etmişti. "Anladın."

"Anlamadım." diyorum sert bir sesle.

"Neden soğuksun?" diyor kısık bir sesle. "Niye herkese karşı kibarsın da bana aslan kesiliyorsun? Niye herkesi pamuklara sarıyorsun da beni yumrukluyorsun?"

Aslında o da biliyordu. Ama emin olmak istiyordu. Hatasının farkındaydı ama benden duymak istiyordu.

"Soğuk değilim."

"Öylesin." Durup bakıyorum. Zaten kısık olup onu süzen gözlerimi daha da kısıyorum. Biraz daha öne eğiliyorum. Bunu yapmamla o da aynısını yapıyor.

"Bana bak Yüzbaşı," diyorum sert, hafif sinirle dolu bir sesle. "Ateşle oynuyorsun."

"Ya?" diyor kendinden emin bir ses tonuyla. Tek kaşını kaldırıp başını hafifçe sola eğiyor.

"Ya," diyorum, onun gibi başımı sola eğip tek kaşımı kaldırırken. "Ateşle oynuyorsun, Ömer."

"Hep oynadım. Benim işim."

"Ateşle barut yan yana durmaz yalnız."

"E biz duruyoruz?" diyor anlamsız bir cilveyle.

"Ağır ol!" diyorum sesimi biraz yükseltirken. "Azma gene."

"Sen soruma cevap versene, Üsteğmen." diyor bir anda cilveyi kenara bırakıp ciddileşirken. "Bana karşı neden kükrüyorsun?" diye soruyor ardından da.

Kükremekten başka çare bırakmıyor ki efendimiz! Hangi birini sayayım?

"Sen gayet iyi biliyorsun." diyorum ters bir bakış atarken. "Başka da bir şey yoksa git." diyorum ardından da, önümdeki dosyalara dönerken. Ses etmiyordu; kesin beni izliyordu.

"Gitmiyorum, zorla mı?"

Kaşlarımı çatıp biraz daha yaklaşıyorum. Aramızdaki mesafeyi de azaltmış oluyorum. Yüzbaşının bakışları ise bir an bile bakışlarını gözlerimden ayırmıyor. Neden böyle bakıyordu bir fikrim yoktu. Ancak... Güzel bakıyordu.

"Gerçekten ateşle oynuyorsun komutanım."

"Ömer," diye düzeltiyor beni. "Adım Ömer."

"Biliyorum."

"O zaman öyle de." diyor fısıltıyla. "Ömer de."

Omuz silkiyorum ve geriye, tekrar arkama yaslanıyorum. Yaslanmamla Ömer, anlık bir boşluğa düşüyor. O an fark ediyorum ben de ne kadar yakın olduğumuzu.

"Karargahta olmaz." diyorum ciddiyetle, rütbemin verdiği otoriteyle. Belki biraz da inadına yapıyor olabilirdim ama bana ne! "Ayrıca, izninizle işime dönmem gerek." diyorum gözlerimi masadaki dosyalara çevirip gösterirken.

Ufak bir sessizlik oluyor. Ömer Yüzbaşının da bakışları dosyalara kayıyor. Yazıp karaladığım şeylere göz gezdiriyor. Sonra da bakışlarını tekrar bana çeviriyor. "Dosyalar bahane mi?"

Dosyalar bahane tüfeğim şahane demek isterdim ama gayet ciddiydi aptal lülüklü. Lanet olsun ki fazlasıyla ciddiydi. "Beni hiç tanıyamamışsınız." İnatla resmi konuşmama kaşlarını çatıyor, ancak dinlemeye de devam ediyor. "Ben işimi bahane etmem."

"Seni bu timde en iyi ben tanıdım." diyor kendinden emin bir şekilde. "Sen işini bahane etmezsin. Ama benden de kaçmazsın."

Ya nerede şu Binbaşı Kılıç? Beni yanına çağırıp bu adamdan kurtarabilir mi? Kamil Yarbay falan? Emir? Ya hani her gereksiz zamanda birisi beni ziyarete geliyordu. Nerede onlar?

"Gerekirse kaçarım." diyorum inatla. "Şimdi çıkar mısınız?" diye soruyorum. Ama kendisi soruma cevap ve tepki vermiyor. Yüzüme, daha doğrusu gözlerime bakmaya devam ediyor.

"Peki şu an kaçman mı gerekiyor?"

"Kaçmıyorum." diyorum anında. "Çık artık." diyorum ardından da. Hemen sonra da otururduğum yerden kalkıp karşına kararlı ve dik bir başla çıkıyorum.

"Bu burada bitmedi, Üsteğmen." diyor geri geri kapıya doğru ilerlerken. "Beni böyle bırakamazsın." Bunu gayet ciddi, biraz o kadar da cilveyle söylemişti.

"Seni öyle bir bırakırım ki, aklın hayalin şaşar."

***

"Pardon," dedi adam, hafif mahcup bir ifade ve heyecan dolu bir sesle. Az önce Zeynep’in yanından ayrılmış olan Ömer, odadan çıktıktan hemen sonra sivil birisiyle karşılaşmayı beklemiyordu. "Ben birisini arıyorum da."

Meraklı gözlerle adamı süzdü genç Yüzbaşı. Ellerini kamuflajlı ceketinin ceplerine koyup kendisiyle neredeyse aynı boyda olan adama baktı. "Kim?"

Böylesine gür bir sesle karşılaşmayı beklemiyordu sivil genç. Karşısındaki adamın Yüzbaşı ve kendisinden birkaç yaş büyük olduğunu anlamıştı. Ama ses konusunda yanıldığını fark etmesi uzun sürmedi.

"Üsteğmen Zeynep Umay Kılıç." dedi sivil genç. Bu ismi de beklemeyen Ömer'di. Daha az önce görüştüğü arkadaşını, personelini, Üsteğmenini, barut güzelini bir adam soruyordu. Kim olduğu, neyi olduğu bilinmeyen bir adam...

"Kıdemli," diye düzeltti Ömer. "Kıdemli Üsteğmen Zeynep Umay Kılıç." Karşısındaki sivil gencin boş bakışlarını umursamadan ona doğru bir adım attı. "Neyi oluyorsun?"

Bu soruyu sorarken içinden kendine sövmeden edememişti. Ama öğrenmesi gerekiyordu. Bu adamın o kadının nesi olduğunu öğrenmesi gerekiyordu. Meraktan çatlardı öğrenmese.

"Çocukluk arkadaşıyım ben." dedi adam. "Adım Gediz."

Çocukluk arkadaşı diye geçirdi Ömer içinden. Yüreğine bir su serpildiğini hissediyordu o an. Hatta öyle ki, nefesini bile istemeden tuttuğunu o an fark etmişti.

Ciğerlerine derin bir hava çekip kendini rahatlatmayı denerken da aklına Zeynep’i getirdi. Gözlerine hayran kaldığı Zeynep’i...

"Birkaç dosyayla uğraşıyor." dedi Ömer ciddiyetle. "Biraz bekleyin, müsait bir anda haber veririm." dedi ardından da.

Başıyla onayladı Gediz. "Ben haber yollatırım. Bahçeye çıkın." Bekleme odasına veya Zeynep’in kendi odasına ölse almazdı bu adamı. Gözü tutmamıştı. Sevmemişti. Gıcık olmuştu. Başka da bir şey demedi bile; sadece gözleriyle 'Git' demeye başladı.

Gediz de anlamıştı ne yapması gerektiğini. Uzatmadı, bir baş selamı verip teşekkür mırıldanarak geldiği yöne geri gitmeye başladı.

Gediz arkasını dönüp bahçeye doğru ilerlerken, Ömer olduğu yerde çakılı kaldı. Koridorun soğuk havası bile yüzündeki o ani yanmayı dindirmeye yetmiyordu. Az önce takındığı o profesyonel maske, Gediz’in görüş alanından çıkmasıyla birlikte paramparça oldu.

"Gediz..." dedi, ismi ağzında zehirli bir tat varmış gibi çiğneyerek. "Kimsin ulan sen?"

Yumruğunu hafifçe sıktı cebinin içinden. Zeynep’in hayatında kendisinin olmadığı her saniye, her anı şimdi karşısına bu sivil genç olarak dikilmişti sanki. Ömer rütbesini, ciddiyetini, hatta o sert sesini bir kalkan olarak kullanmıştı ama kalbindeki o ince sızıya karşı hiçbir savunması yoktu. Zeynep’i odasında, o dosyaların başında hayal etti; ciddiyetini, işine olan tutkusunu... Sonra bu adamın ona "Zeynep" diye hitap etme ihtimalini düşündü.

Dişlerini sıktı. Onu bahçeye göndererek sadece zaman kazanmıştı, ama kendi zihnindeki bu savaşı durdurmaya yetmemişti.

Ömer koridorun ortasında durmaya devam edip derin bir nefes alırken "Çocukluk arkadaşı..." diye fısıldadı kendi kendine. Bu kelime, Ömer için Zeynep’in kendisinden önceki yıllarına, hatıralarına, hatta belki de hiç bilmediği gülüşlerine açılan kapalı bir kapı gibidir. Gediz o kapının anahtarına sahiptir ve Ömer bu durumdan nefret etmişti...

***

Benim kuzenim tam bir salaktı. Tam bir işsiz ve boş işler müdürüydü!

Aslı, genelde her iki haftada bir bir şeyler bulup alırdı internetten. Bunda elbette bir sorun yoktu, ben de yapıyordum. Ancak Aycan teyzemle hep bir didişme içerisinde bu konu yüzünden. Genelde pahalı bir şeyler aldığında da bizim eve -Annemlerin kaldığı- değil, karargaha sipariş veriyordu. Sonra da işsiz gibi gelip alıyordu.

Gene bir şeyler almıştı ve arayıp "Zeyno kargo gelecek. Ben yarım saate gelirim." demişti. Şu an da sırf bu yüzden dosyaları bir kenara bırakmış, Aslı hazretlerinin kargosunu almaya gidiyordum. Ne kadar da boş bir döngü lan bu!

Aslı'ya bazı durumlarda sinir olurdum. Bir tanesi de buydu. Hayır yani neden karargah?..

Havanın bu kadar soğuk olduğunu düşünmemiştim. Bahçeye çıkmamla anında yüzüme vuran rüzgar şaşırtmıştı beni. Normalde sabah abimle geldiğimde bu kadar soğuk değildi. Görünürde de bir kurye yoktu.

Ama dikkatimi çeken ve görünürde olan başka bir şey vardı: Karşımdaki bankta oturan çocukluk arkadaşım Gediz.

Ne işi vardı bilmem de, bayadır görüşmüyorduk. Kendisiyle babamın şehit olmadığı zamanlarda buraya izne geldiğimizde tanışmıştım. Baya da iyi anlaşmış, neredeyse liseye kadar konuşmuştuk. Sonra belli nedenlerden iletişim kopmuştu.

Onu şu an tanımama da şaşırmıştım aslında. Yüz olarak asla değişmemiş, hala bildiğimiz afacan Gediz'di ama boy pos olarak bir gelişme vardı.

Oturduğu banka doğru adımlarken yüzümde anlamsız bir sırıtış oluyor. "Gediz!" diye sesleniyorum beni fark etsin diye.

Gediz, ismini duyduğu an sanki bu anı bekliyormuş gibi bir hızla başını çevirdi. Göz göze geldiğimiz o ilk saniyede zamanın durduğunu hissettim. Bakışlarını hafifçe kısıp beni süzdü, ardından o bildiğim, yüzünün her yanına yayılan muzip ve afacan gülümsemesi belirdi. Banktan yavaşça kalkarken rüzgardan korunmak için omuzlarını dikleştirdi; işte o an aradan geçen yılların sadece takvim yapraklarını değil, karşımda duran çocuğu da tamamen değiştirdiğini fark ettim.

Eskiden cılız, boyu benimle yarışan o çocuk gitmiş; yerine omuzları genişlemiş, kalıplı ve boyuyla resmen üzerime gölge düşüren bir adam gelmişti. Yanına vardığımda başımı hafifçe yukarı kaldırmak zorunda kalmak tuhaf bir histi.

"Zeyno?" dedi. Sesi, hafızamdaki o tiz çocuk sesinden çok uzaktı; tok, güven veren ve hafifçe pürüzlüydü ama ismimi telaffuz edişindeki o tını... İşte o hiç değişmemişti. "Hala aynı kaşlarını çatarak, dünyayı dize getirecekmiş gibi mi yürüyorsun sen?"

İçimdeki kargo siniri, Gediz’in tek bir cümlesiyle tuzla buz oldu. Gülümsemem dudaklarımın kenarına yerleşirken, kollarımı göğsümde bağladım. "Hala aynı gereksiz gözlemleri yapıp insanı sinir mi ediyorsun sen de?" diyorum yalandan bir alayla. "Ne işin var burada Gediz? Askeriyeyi de mi oyun parkı sandın, elini kolunu sallayarak girmişsin?"

Gediz kahkaha attı, ellerini montunun cebine sokup bana doğru bir adım attı. Soğuktan kızarmış burnuna rağmen gözleri parlıyordu. "Valla oyun parkı kısmını bilmem ama birilerini beklediğim kesin. Ama beklediğim kişinin senin gibi rütbeli, otoriter bir asker çıkacağını tahmin etmemiştim. O küçük, sürekli dizlerini kanatan kızdan bu disiplin abidesine... Zaman cidden garip bir şey."

Bakışları üzerimdeki üniformada gezindiğinde, gözlerinde saf bir gurur gördüm. "Babamın anlattığı o inatçı küçük Zeyno, hayallerini gerçekleştirmiş demek," diye mırıldandı sesi ciddileşerek.
"Gerçekleştirdi," dedim gururla, ama sonra duraksadım. "Ankara'da mı kalıyorsun?"

Başıyla tatlı tatlı onayladı beni. "Doktor oldum ben de." dedi ardından da. Buna şaşırmıştım. Çocukken pilot olmak istiyordu; Erkan gibi onun için de gökyüzü özgürlüktü. Ama doktor olması garip gelmişti.

"Doktor?" diyorum kaşlarımı çatarken. "Hani pilot olacaktın?"

Afacan gülümsemesi buruklaştı bir anlığına. Ama halinden, mesleğinden gayet mutlu ve de gururlu görünüyordu. "Kendi özgürlüğümü her halükarda sağlarım." dedi. "İnsanlara da sağlayayım dedim."

Bu dediğine hafif bir tebessümle karşılık veriyorum. Son cümlesinden sonra aramızdaki o görünmez buzdan duvar tamamen eridi. Bakışlarım yüzünde, o hiç değişmeyen ama bir o kadar da yabancılaşmış hatlarında gezindi. O an, kargonun da, Aslı’nın da, dondurucu soğuğun da hiçbir önemi kalmadı. Sadece o eski mahalledeki, dizleri yara bere içindeki iki çocuğun birbirine olan borcu kaldı geriye.

"Gediz..." diyebildim sadece. Sesim rüzgarın uğultusuna karıştı ama o anlamıştı.

Daha fazla dayanamadım. Aramızdaki o bir adımlık mesafeyi hiç düşünmeden kapattım ve kollarımı sıkıca boynuna doladım. Gediz, bu hamlemi beklemiyormuş gibi bir an sarsıldı, nefesi kesilir gibi oldu ama saniyeler içinde o da kollarını belime sardı. Beni resmen yerden kesecek kadar güçlü, kaburgalarımı sızlatacak kadar samimi bir sarılmaydı bu.

Burnuma çarpan o taze kış havasıyla karışık tanıdık koku, beni bir anlığına on beş yaşındaki yaz akşamlarına ışınladı. Başımı omzuna yasladığımda, rüzgarın yüzüme vuran kırbacı etkisini yitirdi. Onun kalıplı gövdesi, benim için dış dünyayla arama örülmüş en güvenli kale gibiydi şu an.

"Vay be," diye fısıldadı Gediz, saçlarımın tepesine doğru. Sesi göğüs kafesinde yankılanıyordu. "Gerçekten sensin Zeyno. Şaka değilmiş."

"Gerçekten benim," dedim, yüzümü montunun sert kumaşına biraz daha gömerek. "Ve eğer şu an beni bırakmazsan, soğuktan değil ama özlemden burada donup kalacağım."

Gediz hafifçe güldü ama kollarını gevşetmedi. Aksine, sanki bıraktığı an yine on yıl boyunca kaybolacakmışım gibi daha da sıkı tuttu. Karargahın bahçesinde, askerlerin, nöbetçilerin ve muhtemelen her an çıkıp gelebilecek olan abimin varlığını tamamen unutmuştum. Şu an sadece biz vardık; bir de yıllar sonra birbirini bulan iki yarım çocukluk...

"Şakasız en az on iki, on üç sene geçmiş." dedi kollarını gevşetirken. Bunu sarılırsan sarılırım, ayrılırsan saygı duyarım anlamında yapmıştı. Yaptıklarını asla söylemez, çaktırmadan yapardı hep.

"Büyümüşsün." dedim şakayla karışık bir şekilde, bedenimi bedeninden ayırıp geriye çekilirken.

"E yani," dedi bilgelikle. "Küçüleyim mi?" Bu dediğine kısa ve sessiz bir kahkaha atıyorum. Kargo gelirse de artık Gediz'le karşılaşmam, benim en az üç gün motive kaynağım olurdu.

"Kerem abi nasıl?" diye soruyor merakla. "Burada mı?"

"Burada," diyorum, sesime gizli bir gurur katarken. "Binbaşı Kılıç."

"Of abim gene karizmayı koymuş ortaya!" diyor hayranlıkla. Koluna hafifçe vurup gülüyorum.

"Öyle," diyorum aynı gizli gururla. "Benim odama geçelim mi? Soğuk, üşüme. Çay, kahve ısmarlarım?" dedim tatlı tatlı.

"İşin varsa alıkoymak istemem."

"Yok canım," dedim omuz silkerek. "Geç." Geriye doğru adımlayıp komutanlığı göstererek bir kez daha davet ediyorum. "Kerem Binbaşı da gelir."

Küçüklüğünden beri abime anlamsız ama müthiş bir hayranlığı vardı. Sadece Kerem abime değil; Caner abime ve babama da hayranlık duyardı. Bu teklifimle de resmen gözlerinin içi parladı!

Bir çocuk gibi peşime takılırken birbirimize anlatacak çok şeyimiz olduğunu ikimiz de bir kez daha fark ettik...

***
Metro istasyonunun nemli havası, barut ve korku kokusuyla ağırlaşmıştı. Kerem abim, yani Binbaşı Kerem Kılıç, operasyon merkezinde değil, bizzat ön saftaydı. Sert yüz hatları, çatık kaşları ve o herkesi titreten soğukluğuyla tam da sürü lideri olan bir kurt gibi duruyordu. Ama gözleri bir an bana değdiğinde, o buzların arkasındaki abiyi sadece ben görüyordum.

"Nişancı pozisyonu imkansız," dedi Ömer Yüzbaşı. Sesindeki o buyurgan ton yine yerindeydi. Karargahtaki anlamsız konuşmalarımızı ve yersiz cilveli halini hatırlayıp dişlerimi sıktım. Gıcık olmuştum!

Kerem Binbaşı, Ömer’e dönüp tek bir işaretle susturdu onu. "Üsteğmen Kılıç ve Yıldırım Astsubay sahaya inecek," dedi, sesi çelik gibi sertti. "Caner, seninkilerle arkadan dolan. Ben girişi tutuyorum."

Şu an yaşanan olay şuydu: Bu salak teröristler güzel başkentimi hedef almış; birkaç yarım akıllı da metro istasyonunda yaklaşık sekiz kişiyi rehin alarak, daha doğrusu alıkoyarak kendince aksiyona girmişti. Ama özel harekat ve özel kuvvetler -Yani bizim tim ve Caner Başkomiserin timi- olaya el atmıştı. Oysa ben Gediz'le gezmeyi planlamıştım...

Nişancı pozisyonu gerçekten imkansızdı. Olaylar metronun içinde geçerken biz ne yapabilirdik ki?

Ömer Yüzbaşı’nın bu karardan hoşlanmadığı her halinden belliydi. Üstelik Caner Başkomier de Kerem Binbaşıyı ikiletmeyip kendi timiyle verilen emri uygulamaya gidince çok da hoşlanmadığını belli etmişti.

Yanıma gelip, timin duymayacağı bir sesle, "Zeynep, bu çok riskli. Dar alan, rehineler çok yakın," diye fısıldadı. Ona ters bir bakış atıyorum.

"Risk benim göbek adım.' diyorum daha da uzatmadan. Sonra da önüme dönüyorum. Ömer’in bir şeyler daha söyleyeceğini biliyordum ama duymaya niyetim yoktu. Kaskımın kayışını sıkılaştırdım ve tüfeğimi göğsüme sabitledim.

"Kılıç, Yıldırım," dedi Binbaşı; sesi o kadar alçak ama o kadar otoriterdi ki istasyonun gürültüsü bir anlığına kesildi sanki. "Gözünüzü dört açın." diye de Emir'le beni uyarmıştı.

"Emredersiniz komutanım."

"Anlaşıldı."

Sesimdeki kararlılık, az önce Ömer’e verdiğim o geçiştirici cevaptan çok daha keskindi. Çünkü kendime ve ortağıma -Emir'e- fazlasıyla güveniyorum.

Tünelin karanlığına doğru bizim tim önce, PÖH'ler arkada süzülmeye başladık. Metro raylarının üzerindeki o metalik koku şimdi daha belirgindi. Arkamızda Caner Başkomiser’in ekibinin fısıltılarını ve hazırlık seslerini duyabiliyordum.

"Komutanım," diye fısıldadı yanımda ilerleyen Emir. "Yüzbaşı arkadan hala bize bakıyor." dedi alaycı bir sesle.

Emir'in bu dediğine göz deviriyorum lakin sırıtmadan da edemiyorum. Emir de şaşırtıcı derecede bu tepkime belli belirsiz sırıtıyor. Yüzbaşı Arslan'la daha çok dalga geçeceğiz gibi görünüyordu.

Tam o sırada telsizden Caner Başkomiserin "Birimler pozisyonda. Giriş için komut bekleniyor." sesini işitiyorum. Sanırım başlıyoruz.

"Atış serbest. Girin!" Kerem Binbaşının emriyle birlikte bizim önümüzde olan Ali ve Emre, bir sis bombası fırlatarak ortalığı biraz dağıtmaya başlıyor.

Sis bombası, tüneli beyaz bir körlüğe hapsettiğinde, her şey bir saniyeliğine sessizleşti. Sonra o sessizlik, bot sesleri ve bağırışlarla paramparça oldu. Rehinelerin çığlıkları ortalığı inletiyordu. Öğrendiğimiz kadarıyla, eğer doğruysa iki çocuk da vardı rehineler arasında. Bu da hem beni daha da hırslandırıyor, hem de daha hızlı olmama yardımcı oluyordu.

Emir'le sanki tek bir vücutmuşuz gibi hareket ediyorduk; o sağımı kolluyor, ben sol ray hattındaki gölgeleri süzüyordum. Ben bu adama boşuna ortak deniyordum.

"Sağ temiz!" diye bağırdı Emir, bir leş alırken. Vagonun dışında iki, içeride on kişi olarak toplam on iki kişi eylem yapıyordu.

Tam o sırada, vagonun içinden gelen bir çocuk ağlaması ciğerime oturdu. Kerem Binbaşının telsizdeki buz gibi sesi kulaklığımda yankılandı: "Kılıç, Yıldırım; arka kapıya sızın. Diğerleri dikkat dağıtacak. Çocukları o cehennemden çekip alın!"

"Anlaşıldı," dedim ama kalbim deli gibi çarpıyordu.

Vagonun arka tarafına dolandığımızda, kapının eşiğinde eli titreyen, gözü dönmüş birini gördüm. Küçük bir erkek çocuğunun önünde durmuş, silahını havaya dikmişti. Korkudan dili tutulmuş çocuk, sadece gözleriyle yardım istiyordu. Ama gözlerinde anlam veremediğim bir şey daha vardı. Bir şey. Birisi...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

131okunma 21beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18