11. bölüm / 27
BİR SİPER UZAK 110. BÖLÜM
Bölümler 27Şu an: 10. BÖLÜM
- 1 GİRİŞ623 kelime
- 2 1. BÖLÜM5.593 kelime
- 3 2. BÖLÜM5.708 kelime
- 4 3. BÖLÜM4.882 kelime
- 5 4. BÖLÜM7.102 kelime
- 6 5. BÖLÜM2.572 kelime
- 7 6. BÖLÜM4.680 kelime
- 8 7. BÖLÜM5.875 kelime
- 9 8. BÖLÜM3.777 kelime
- 10 9. BÖLÜM5.220 kelime
- 11 10. BÖLÜM7.916 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 11. BÖLÜM4.697 kelime
- 13 12. BÖLÜM5.763 kelime
- 14 13. BÖLÜM4.173 kelime
- 15 14. BÖLÜM2.827 kelime
- 16 15. BÖLÜM3.073 kelime
- 17 16. BÖLÜM2.605 kelime
- 18 17. BÖLÜM3.063 kelime
- 19 18. BÖLÜM3.643 kelime
- 20 19. BÖLÜM5.075 kelime
- 21 20. BÖLÜM3.946 kelime
- 22 21. BÖLÜM2.212 kelime
- 23 22. BÖLÜM5.169 kelime
- 24 23. BÖLÜM3.140 kelime
- 25 24. BÖLÜM4.880 kelime
- 26 25. BÖLÜM8.154 kelime
- 27 GELECEK KİTAP ALINTISI89 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Göz yaşlarıma, ellerinizle?"
...
Orhan Veli Kanık
16 Ağustos 1999 -17 Ağustos olmasına dakikalar kala- / ANKARA
Kerem, yatakta uzanıp hala uyumamış olan kardeşinin bu haline iç çekip içinden söylenmeden edemiyor. Babasını kaybedeli neredeyse dört ay olmuştu. Annesi henüz toparlanamamıştı. Kardeşinin sorumluluğunun bir kısmı da Kerem’e düşmüştü.
Elbette elinden geleni yapıyordu. Ancak Zeynep daha dört yaşında, tam olarak ne olduğunu anlamamıştı. Abisine ve annesine bazı durumlarda zorluk çıkarttığının farkında değildi. Hatta babasının şehit olduğunu bile bilmiyordu. Kerem ona babasının öldüğünü, saklanmak olarak söylemişti. Zeynep, bilmiyordu. Onları korumak için babasının saklandığını düşünüyordu. Oysa Harun, saklanmak yerine o sığında delikten kendi isteğiyle çıkmış; kanını isteyerek toprağa akıtmıştı.
Zeynep bilmiyordu çünkü ona kimse kaderden bahsetmemişti. Bahsetse anlar mıydı meçhul. Lakin kaderi saklanmak olarak bilmek, ona ileride ağırlık yaratacaktı.
“Uyu artık, Zeyno.” dedi Kerem huysuzca. Babası şehit olduktan sonra sessizleşip olgunlaşmıştı Kerem. Kendi isteği miydi, hayır. Hayatın istediği miydi, evet.
“Uykum yok.” dedi Zeynep dudak büzerek. Kerem bir kez daha iç çekti. Aslında kardeşine soğuk yapmak en istemediği şeydi. Kardeşi çekilmez değildi. Bu dünyada katlanılıp, çekilebilecek tek şeydi.
“Ne yapmam lazım?” diye soru Kerem isteksizce. Ağlaması lazımdı, biliyordu. Kimseye fark ettirmeden, sessizce. Çünkü bu akşam, on dakika sonra, saat 00.00 olduğunda babasız ilk doğum gününü geçirecekti. Hazır değildi. İstemiyordu. Babasını unutmak, onsuz olmayı istemiyordu.
Zeynep, yatağının içinde omuz silkerken yutkundu Kerem. Babasının mirasıydı kardeşi. Vatandan sonraki değil, vatandan önceki mirası. Ancak Kerem, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. “Tek kalsan, korkar mısın?”
“Nereye gideceksin?” diye sordu Zeynep merakla. Kerem’in odasından başka bir yere gidecek hali yoktu elbette. Ancak orası da onu sığınağıydı.
“Anneme.” diye yalan uydurdu gözlerini kaçırarak.
“Birlikte gidelim?”
Kerem, oturduğu yataktan kalktı. Az önce okumasına rağmen işe yaramamış kitabı, kardeşinin yatağının yanındaki sehpaya bıraktı. Zeynep, gözleriyle abisini takip ediyordu. “Uyu Zeynep.” dedi Kerem huysuzca. “Sen de başlama şimdi.” diye homurdandı kendi kendine.
Anlamadı Zeynep. Gözleri dolmadı ama abisinin ona ‘Zeyno’ demesi anlamsız şekilde içine oturdu. Çünkü o yaşına rağmen alışmıştı abisinin ona göre anlamsız olan sevgisine. Ama bir anda -Aslında bir anda değildi. Babasını kaybettikten sonra yalnız hissetmeye başlamıştı.- ondan uzaklaşması, konuşmayı azaltması ve ‘Zeyno’ dememesi onun için trip meselesiydi.
Ama belki de ilk kez, Zeynep bunu yapmadı. İlk kez trip atmadı. İlk kez abisini anlamaya çalıştı…
Kerem, her zaman yaptığını yapmadı bu sefer. Eğilip kardeşinin saçlarına bir öpücük kondurmadı. ‘Uyu da büyü.’ demedi. Belki de Kerem ilk kez abiliğini yapmadı.
Usulca kapıya doğru yürüdü Kerem; sessizce, isteksizce. Artık hayata daha çok tutunması gerektiğini bilse de yapamıyordu. Bir şeyler ona hala ağır geliyordu. Ağır gelen şeyin ne olduğunu biliyordu: Üzerine düşen sorumluluklar. Ama Kerem bu sorumlulukları istemiyordu. Evi korumak istemiyordu, sahip çıkmak istemiyordu, büyümek istemiyordu. Kerem, o yaşta babalık yapmak istemiyordu.
“Abi,” dedi Zeynep sessizce. Oysa saklandığı yoktu. Ondan saklananlar vardı: Babası ve abisi…
Durdu Kerem. Gene saçma bir sorunun geleceğini düşünüyordu. Dönüp kardeşine bakmaya bile tenezzül etmedi. Zeynep ise çoktan üzerindeki yorganı yatağın bir kenarına fırlatmış, ayaklarını yataktan sarkıtmıştı bile. Abisinin dakikalar sonra doğum gününün olduğunu biliyordu. Babasız ilk doğum günü…
Kerem, beklediği o saçma sorulardan birisi gelmeyince kaşlarını çatıp o yöne dönüyor hafifçe. Zeynep ise, sanki bu anı bekliyormuş gibi anında yatağından fırlayıp abisine doğru koşuyor. Sonra da hiç düşünmeden küçük kollarını abisinin bedenine sarıyor Zeynep.
“İyi ki doğdun, abi!” diyor Zeynep neşeyle. Kerem, az önceki sarılmanın şokunu atlatmamışken bu cümle ile de olduğu yere iyice çakılıyor. Bekliyor muydu, hayır. Şaşırmış mıydı, evet.
Sağ eli ondan izinsiz kardeşinin başına, o yumuşacık ve onun için tek gerçek olan saçlara değdiğinde istemsizde yutkundu Kerem. Usulca, hafif hafif okşadı o saçları. Gözlerini kapatıp sol kolunu kardeşinin küçük omuzlarına sardı. Gözlerini açtı, eğildi. Kardeşi de abisinin yapacağı şeyi anlayınca kollarını gevşetip abisinin bedeninden ayrıldı.
Kerem, Zeynep ile aynı hizada olmak için eğildiğinde, yüzünde ufak bir tebessüm de vardı. Uzanıp kardeşinin minik ellerini tuttu Kerem. “Teşekkür ederim, güzelim.” dedi Kerem, sesinin titrememesine özen gösterirken. Bunun için büyük bir çaba sarf etmişti. Gözlerinin dolmasına engel olsa da, sesinin titremesine engel olamamıştı.
Zeynep, tam da hizasında olan abisine doğru eğilip yanağına bir öpücük konduruyor o teşekkürden sonra. Aman aman öpmekten ve öpülmekten hoşlanmayan o çocuk, kendi isteğiyle yapmıştı bunu.
Kerem için de ağırdı bu. Doğrulup kardeşinin saçlarına bir öpücük kondurduktan hemen sonra o güven veren gülümsemesi yayıldı yüzüne. Kardeşinin kokusu ciğerlerine dolduğunda, tutmaya çalıştığı o barajların kapıları çatırdadı. Bıraktığı sessiz ve titrek öpücük; hem bir teşekkür, hem de bir vedaydı. “Hadi koş, üşüme.” dedi Kerem sevecen bir şekilde. Zeynep, arkasını dönüp abisinin dediğini yaparken Kerem de arkasını dönüp hızlıca çıktı odadan. Kaldıramamıştı bunu. Belki de ona yük geleceğini düşündüğü insanın yanında rahatlayacağını fark etmemişti.
Kendi odasına ulaşıp kapıyı kapattığında, karanlık üzerine bir duman gibi çöktü. Artık güçlü görünmek zorunda olmadığı o birkaç metrekarelik, dört duvar arasındaki sığınağında, hıçkırıkları gecenin sessizliğini usulca değil, hırçınca yırtmaya başladı…
***
31 Aralık 2022 / ANKARA
“Heh, alo abi.” diyorum telefonun diğer ucundaki Caner abime. Timle ayrılacaktık. Mert ve ben dışarı çıkmış, diğerlerinin gelmesini bekliyorduk. Koluna girdiğim çömezim, fazla gururluydu bu durumdan.
“Söyle cimcime!” diyor neşeyle. Klasik Caner Şenyurt. En sevdiğim!
“Abime ulaşamıyorum sabahtan beri.” diye direkt konuya giriyorum. “Sen görüştün mü?” diye soruyorum merakla. Telefonda ufak bir sessizlik oluyor lakin şimdilik ciddiye almıyorum.
“Kerem mi?” diyor Caner abim. Sesi o an bir tık değişip, sanki ucundan da ciddileşiyor. Bu duruma kaşlarımı çatıyorum. “Kerem sabah aradı beni!” diyerek söze giriyor. “Hatlardan dolayı sıkıntı varmış, ben de anlamadım tam.”
“Yalan.” diyorum anında.
“Doğru.” diyor anında.
Derin bir iç çekiyorum o an. “Caner abi,” diyorum sertleşerek. Üsteğmen modum aktifti o an. Abim ortada yoktu. Ulaşılamıyor bile çalmıyordu. Öyle çalsa, mesaj atardı çünkü biliyorum! Caner abim ise şu an bana yalan söylüyordu.
“He cimcime?”
“Doğruyu söyle, bir şey mi oldu?” diye soruyorum aynı sert ses tonuyla.
“Olmadı, niye olsun?”
“O zaman nerede?”
“Bilmiyorum Zeyno.” diye anında cevap veriyor. “En son toplantı falan demişti bana. Belki uzun sürmüştür. Takma.” Ona göre gayet mantıklı, bana göre de az çok mantıklı ama kafa yorunca mantıksız gelen bir sebepti bu. “Döner o, merak etme.”
Haklı mıydı, belki. Ama bilmiyorum. Yok arkadaş bana uzak mesafe ilişkisi yaramıyor! Hayır aklımda sadece abim olsa iyi. Börü de aklımdaydı. “Peki abi.” diyorum isteksizce. “Ayrıca mutlu yıllar.”
“Oy benim cimcimem!” diyor neşeyle. “Teşekkür ederim, sana da mutlu yıllar.” diyor ardından da. “Şimdi kapatıyorum, işim var.” demesiyle ben de uzatmadan telefonu kapatıyorum. O esnada da timin kalanları mekandan çıkıyorlar. Sonunda!
Telefonumu cebime koyduktan sonra bizimkilere göz gezdiriyorum. Tam olmalarını umuyorum çünkü biraz daha beklersem donacağım! Dağ bayır bu kadar soğuk olmuyor ama, bana ne. Neyse ki herkes var. “Güzel gündü.” diyor Emre, Hürkan’ın koluna girerken. “Arada yapalım.”
“Seneye yaparız.”
“Sen espri yapma!” diyor Ali, az önceki şakayı yapan Umut’a tiksintiyle bakıp koluna hafifçe vururken. Umut buna sırıtırken o da Ali’ye hafifçe vuruyor. Bu iki sessiz adamın çocuk gibi olmaları o an o kadar hoşuma gidiyor ki anlatamam.
“Hadi dağılalım.” diyen kişi Sena’ydı. Saat on iki olmadan kalkmıştık, ama dakikalar vardı. O yüzden sorun yoktu. Ben girdik sayıyorum. Koluna girdiğim Mert’ten ayrılıyorum. Hafiften dudak büzen haline gülümseyip saçlarını elimle karıştırıyorum. Ya anne, baba! Ne vardı bir de şı çömez gibi bir çocuk yapsaydınız? Gerçi, babamı hatırlamazdı…
“Hadi mutlu yıllar.” diyorum ellerime cebime koyarken. “Gidin şimdi.”
“Zeynep bizi kovdu!” diyor Emre dramatik bir şekilde. “Ömer, bak gör.”
“Gördüm.”
“Kovdu.”
“Vardır bir nedeni.” Bunu diyen Ömer’e garip bir bakış atıyor Emre. Derin bir iç çekiyorum bu hallerine. Varmış demek ki nedenim.
Artık gerçekten dağılmamız gerekiyordu. Ben daha eve gidecektim. Daha taksi bulacaktım. Eve gidecektim. Abim açarsa ağzına tükürecektim. Kardeşlerimi -Yani Börü- arayacaktım. O yüzden ayrılmamız gerekiyordu. Sanırım.
“Hadi mutlu yıllar.” diyen Kaan’dı. Sena’nın elini tutup kendi cebine koymuştu. Allah’ım ben de istiyorum da bana yumruklayacağım adamlar denk geliyor! “Gidelim artık.”
“Haklı.” diye kısaca onay veriyor Umut. Emir de çok hafif bir baş hareketi ile bu durumu onaylıyor. Diğer herkes hediyesi için teşekkür ederken Emir bana teşekkür etmemişti. Etmek zorunda değildi elbette. Ama ya beğenmediyse?
Kısaca herkes birbirinin yeni yılını kutladıktan sonra dağılıyoruz. Benimle aynı yönde giden olmaması bir tık garip geliyor o an. Tek elbette giderim de… Ne bileyim. Börü öyle değildi.
İki timimi birbirine kıyasladığımı fark ettiğim anda yüzümü buruşturuyorum. İkisi de timin mi, timim. Hepsi kardeşim mi, kardeşim. Kıyaslamam saçmaydı, garipti ve istemsizdi. Bir anlık gelişmişti. Sanırım hala tam anlamıyla Bozkurt timine alışamamış olabilirim.
“Zeynep,” diye arkamda duyduğum sesle adımlarımı yavaşlatıyorum. Bana seslenen Emir’di. Dönüp bakmıyorum, dediğim gibi yetişmesi için adımlarımı yavaşlatıyorum. O da koca birkaç adımda yanıma geliyor. Bakmamayı tercih ediyorum.
Derin bir nefes aldığında anlıyorum ki bir şeyler söylemek istiyor. Belki de dikkat çekmek istediği için yapmıştı kim bilir. O yüzden hafifçe başımı ona doğru çeviriyorum. Göz göze geliyoruz. Bu göz göze gelme sorunlarının hepsi Yüzbaşıyla değilmiş, onu anlıyorum o an. “Sağ ol,” diyor beklemediğim bir anda. İstemsizce kaşlarımı çatıyorum bu dediğine. “Hediyeler için.” diye de devam ediyor.
“Beğendin yani?” diyorum tek kaşımı havaya kaldırırken. Gözlerini kaçırıp önüne döndüğünde yüzünde belli belirsiz, ufak bir tebessüm oluşuyor.
“Lacivert severim.” diyor kısık bir ses tonuyla. Atkı da almıştım ya; rengi lacivertti. Ama yüzündeki o ufak ve buruk tebessüm, bir şeyi gizlemeyi hedefliyordu.
“Yani beğendin?” Başıyla hafifçe onayladığında oldu yerde duruyor. Ben de aynısını yapıp duruyorum. Tekrar göz göze geliyoruz. “Ne seversin bilmiyordum. Klasik ama, aklıma bunlar geldi.” diyorum. “Beğenmene sevindim.”
“Uzun süre sonra, bir lacivert beni ilk kez gülümsetti.” diyor gene fısıltıyla. Anlamamıştım ama anısı vardı, o kesin. Bir geçmişi vardı ki uzaklara dalıp gelmişti, sesi kısılmıştı, içinde fırtınalar kopmuştu.
“İçinde kopan fırtınayı kimse duymasın diye sessizsin, değil mi?” diye soruyorum. Zaten ciddi olan Emir, bunu dememle biraz daha ciddileşip hafiften geriliyor. “Kimseyi korkutmamak için bu sessizliğin.”
“Geçmişim parlak değil benim.” diyor ciddiyetle. Gözlerinde herhangi bir duygu kırıntısı yoktu bile; soğuk, yalnız ve sessiz bir şeyler kopuyordu. “O yüzden sessizliğim, çığlıklarım. Sen de bu çığlıklardan korkmadan uzaklaş, komutanım.” diyor en kararlı haliyle.
“Sana ne yaptılar, ne dediler bilmiyorum.” diyorum onun gibi kararlılıkla. Çenemi de yukarı dikiyorum. “Ama derdin varsa anlatabilirsin. Ben dinlerim.” diyorum. Gözlerini kırpmasa, ya da o sert ifade değişmese de boğazındaki adem elması usulca belirginleşiyor. Yani yutkunuyor. “Sana ne yaşattılar onu da bilmiyorum.” diye devam ediyorum. “Ama bir gün anlatmak istersen, yargılamam; dinlerim. Susarsam da bil ki, yanındayım.”
***
2 Ocak 2023 / ANKARA
Operasyon olmamasına rağmen karargahta toplanmış olan tim, atış ve eğitimi de halledince sıkılmaya başlamış; hatta operasyon için dilenmeye bile başlamıştı. Doğrusu haklılardı. Ben de sıkılmıştım. Ama şu an operasyon kaldıramazdım sanırım.
Yorgun değildim. Sadece operasyon moduna girmemiştim. O yüzden olmamalıydı. Ömer Yüzbaşı da istememiş olacak ki yaklaşık on dakika önce yeni baba olmuş bir Yüzbaşıya gitmeyi teklif etmişti. Tim de kabul etmişti. Ben ses etmemiştim. İyi hoş, güzel. Ama ben bizim timi yeni yeni tanıyorken bir de tanımadığım birine gitmek… Bilmiyorum.
Benden de ses bekliyorlardı farkındaydım. Ama kabul etsem bir dert, etmesem bir dertti. Gitmesem tim ısrar edecekti. Özellikle de çömezim. Gidersem de tanımadığım bir yere, insanlara karşı yabancılık çekecektim ve bunu istemezdim. Her ne kadar aynı karargahta olsak da tanışmamıştık bile Haydar Yüzbaşıyla.
“Komutanım!” Başladık işte! Başımı çevirip bana seslenen Emre’ye bakıyorum. “Siz bir şey demediniz?” diyor merakla.
“Siz gidin.”
“Yok, olmaz!” diye anında atlıyor. Açıklama mı yapacağım bir de? “Sizsiz keyfi olmaz ki, komutanım.”
“Bebek sevip görmenin benimle keyif arasındaki bağlantısı ne tam olarak?” diye soruyorum onun gibi anında. Bu dediğime Emir, belli belirsiz sırıtıyor. En son sokakta konuştuğumuzun dışında konuşmamıştık ama arada buluşan gözlerimiz yeni bir şeyin habercisi gibiydi. Aşk değildi, p kesin. Dostluk mu emin değilim. Ancak bir şeylerin ilk tohumu olduğu kesindi.
“Niye gelmiyorsunuz ki?” diye atlıyor çömezim. Başımı çevirip ona bakıyorum. Ama… Bak çocuk! Yapma şunu. Tatlısın eyvallah. Ama yapma!
“Tanımıyorum.”
“Tanışırsınız.” diyor Emir. Mert’te olan bakışlarımı Emir’e çeviriyorum.
“Alışamam hemen.”
“Olsun.”
“Kıvırcık,” diyorum iç çekerek. “Senin çenen bana gelince mi açılıyor?” diye soruyorum ardından da. İki kelime etmişti. Ama normalde, en azından tanıdığım kadarıyla timden başkası olsa ağzını açmaya bile tenezzül etmezdi. Son konuşmamız mı işe yaramıştı ne?
Buna cevap vermiyor. Saygı duyarcasına başını eğip önüne dönerken eski ciddiyetine de bürünmeyi ihmal etmiyor. “Gel bence.” diye araya giriyor Umut. Bu sefer de ona bakıyorum. “Biz bir tim değil miyiz?” diye soruyor ardından da. Haklı da… Of peki! Sız kazandınız!
“Tamam, konum atarsınız bana.” diyorum en sonunda. Umut, teşekkür manasında başını sallarken çömezim de gülümsüyor. Bana bu kadar düştüklerini, bağlandıklarını düşünmemiştim.
“Tamam, ben alırım seni.” diyor o ana kadar hiç ses etmemiş Yüzbaşı. Bu sefer de başımı çevirip ona bakıyorum. Ve şaşırtmıyor ki göz göze geliyoruz.
“Sen alma beni.”
“Niye almayayım seni?”
“Kendim gelebilirim.” diyorum omuz silkerken. Gayet mantıklıydı bence.
“Olsun. Ben alırım seni.” diyor o da benim gibi omuz silkerken. Gene başladık! Gözlerimi hafifçe kısıp, gene hafifçe öne eğiliyorum. Dirseklerimi dizlerime koyuyorum.
“Kendim gelemez miyim?”
“Gelirsin.” diye anında cevap veriyor bana. Ardından benim yaptığım gibi hafifçe öne eğilip dirseklerini dizlerine koyuyor. “Gelirsen de bir düşün: Ben seni gece sokakta tek bırakır mıyım?” diye soruyor. Gece dediği akşam yedi. Ancak kış ayında hava erken kararıyor diye karanlık oluyordu. Haliyle hem karanlık, hem de soğuk olunca insanlar erken evlere dağılıyordu. Sokaklar da normalde olduğundan daha ıssız olunca Yüzbaşı bey de sanırım beni tek bırakmak istemiyor.
“Ben bir askerim.”
“Ben de öyle.”
“Kendimi koruyabilirim.”
“Ben de öyle.” diyor. “Ama seni.” diyor ardından da. Bunu fısıltıyla diyor. Canım timim de maç izler gibi bizim bu anlamsız didişmemizi çoktan izlemeye başlamıştı. Özellikle de Emre’nin yüzündeki o çapkın sırıtış beni sinir ediyordu!
“Korunacak birisi varsa sizsiniz bence.” diyorum doğrulup arkama yaslanırken. “İki sefer hayatınızı kurtardım.” diyorum hafif bir sırıtışla. O da beni taklit edip doğruluyor ve kollarını göğsünde birleştiriyor.
“Bir kez mermiden korudun, diğerinde de yara sardın.” diyor anında.
“Bu hayat kurtarmak değil mi?” diye soruyorum anında.
“Allah razı olsun.” diyor göz devirip memnun olmayan bir ses tonuyla.
“Saat beşte gelin. Küçük adama bir şeyler de alırız.” diyorum birleştirdiğim kollarımı açıp ayaklanırken. “Konumu da atarım.” diyorum ve gazinodan çıkıyorum. Dost da olsak, düşman da olsak bu adamı gıcık edecektim. Umurumda değil! Bana gitmemi güzel dille (!) anlatmadan önce düşünecekti onu!
***
Klasikliğimi konuşturup simsiyah giyinmiş olan ben, sanırım bebek görmek için fazla ciddi duruyordum. Küçükken zorla götürüldüğüm o misafirliklerdeki gibi hissediyordum şu an. Tabii o zamanlar beni izinsiz öpmelerini sevmediğim ama inatla yapıldığı içindi o huysuzluk, asık suratlılık. Şimdi neydi bilmiyorum.
“Şu gül yüzün gülse mi artık?” diye soruyor telefonda görüntülü konuştuğum abim. Bilin bakalım kim gene abisini özledi?.. Bu dediğine göz devirip aynada saçlarımı yapmaya devam ediyorum. Sanki çok önemli bir iş yapıyormuşum gibi zaten kısa olan saçlarımı tarıyordum. Bu benim için büyük bir işti çünkü!
Abimin izin günüydü. Yılbaşı olduğu günde de Yoğundum dese de inanmış gibi yapmıştım. Bu işi sonra kurcalayacaktım. Zaten Börü’m de göreve gitmişti. Yeni yıla girer girmez helallik için tekrar aramışlardı beni yiğitlerim. “Susar mısın?” diye soruyorum telefona ters bir bakış atarak. “Zaten gelmedi de!” diye homurdanıyorum önüme dönerken.
“Kim?” diye soruyor abim merakla.
“Yüzbaşı.”
“Arslan?”
“Sence abi?” diye soruyorum saçımı düzeltme işim bitip telefonu elime alırken. Klasik Türk yalanı yapıp Beş dakikaya oradayım demiş, yirmi beş dakika olmuştu! “İstemedim gelmesini de tahmin et kim kabul etmedi?” diyorum ardından da. Telefondaki abim tek kaşını kaldırıp bana bakarken klasik korumacılığı aktifti gene!
“Şu karargaha bir gün adım atarsam,” diye başlıyor abim. “Yüzbaşı es geçersem o üniforma haram olsun bana!” diyor belli belirsiz bir sinirle.
“Salak mısın sen?” diye soruyorum sırt çantamı kontrol ederken.
“Senin salak abinim.” diye cevap veriyor gülümseyerek. Bu dediğine ilk birkaç saniye boş boş göz kırpıştırıyorum lakin sonrasında kıkırdamadan edemiyorum. “Hadi kapat. Git azarla Yüzbaşıyı!” diye kendi içindeki hıncı bana kilitlemesine de kıkırdıyorum.
“Sen iste yeter!” diyorum göz kırparak. Kısa bir vedanın ardından Telefonu kapatıyorum. Kapatmamızı beklemiş gibi yukarıdan, Ömer Yüzbaşıdan gelen bildirimle duruyorum.
*Yüzbaşı Arslan: Aşağıdayım. (17:32)
Mesaja görüldü atıp çantamı da alarak evden çıkıyorum. Ayakkabılarımı giydikten sonra merdivenlerden aşağı iniyorum. Daha önce arabasına binerken gördüğüm Yüzbaşının arabasını biliyordum. Siyah bir BMW. İşsiz gibi plakaya da baktığım için kesinlikle biliyordum.
Ancak onlara gerek kalmıyor. Yüzbaşı, aracından inip araca yaslanmış, kollarını da göğsünde birleştirmiş beni bekliyordu. Çok sağ olsun beni büyük bir dertten kurtarmıştı! “Geç kaldınız?” diyorum yanına ilerleyip tam önünde durduğum esnada.
“Trafik.” diyor. “Biraz da abla terörü.” Ablası varmış. Bunu yeni öğreniyordum. Daha önce ailesinden bahsetmemişti. Ben de bahsetmemiştim elbette. Lakin dosyamı okuduysa biliyordur. Babamı, annemi, dayımı, abimi…
“Aranızda sekiz yaş yoktur.” diye abime gönderme yapıyorum burada. Sekiz yaş ne ya? Durdunuz durdunuz sonradan mı geldi aklınıza anne? Dört yaş olsa ne olurdu sanki?.. Hoş, sekiz yaş da iyiydi. Baba görevi görmüştü abim o ayrı ama; kafamızın uyuşmadığı şeyler çok fazlaydı. Yaşlılar ne anlar?
“Ablam, bir Kerem Kılıç etmez.” deyip sırıtıyor Ömer. Doğrulup aracın kapısına uzanınca ben de dolanıp şoför koltuğunun yanındaki koltuğa oturuyorum. “Ne alıyoruz?” diye soruyor araca binip çalıştırdıktan hemen sonra.
“Cinsiyeti?”
“Erkek.” Başımla onaylıyorum. Ömer gaza basarken ben de düşünüyorum. Harbi lan. Ne alacaktık? “Bence battaniye veya zıbın klasik olur.” diye kendi fikrini sunuyor. Açık açık, dürüstçe. Ben buna hala alışamadım. “Hem, devrem halleder onu.”
“İlk anlarını saklamaları için albüm gibi bir şey alsak?” diye soruyorum. Çok mu ince düşündüm ne? “Ya da örgü olan herhangi bir oyuncak?” Yüzbaşı, başını hafifçe çevirip bana bakıyor. Yeter artık! Bak vallahi yeter! Göz göze gelmeyelim lütfen.
“Ne dersen kabulüm.”
“Eyvallah.”
İkimiz de önümüze dönüyoruz. Aman aman konuşmadığımız bir yolculuk oluyor. Arada Haydar Yüzbaşıdan bahsediyordu hepsi bu. Onun dışında trafiğin gürültüsü.
Ömer aracı gördüğü ilk bebek mağazasının yakında aracını park ettikten sonra inip mağaza doğru yürüyoruz. Kar yağıyordu. Ben kar sevmem. Dağ bayır da kar oluyordu. Orada o koşulda hayatta kalmak daha da zorlaşıyordu. Hoşlanmıyordum.
Mağazaya girdiğimizde bir şey fark ediyorum: Eğer yanımıza bir mağaza çalışanı gelirse bizi çift zannedecekti! Ben kendim gelirdim işte ya! “Ne alıyoruz?”
“Ben fikri sundum, siz karar verin.” diyorum omuz silkerek. Sol tarafımdan bir iç çekme sesi duyduğumda başımı ona -Ömer’e- doğru çeviriyorum.
“Sivildeyiz,” diyor sakince. “Nasıl rahatsan öyle davran ama, mümkünse şu resmiyeti bıraksan?”
“Alışkanlık.” diyorum gene omuz silkerek. Gerçekten alışkanlıktı. Şu ana kadar abim dışında benden rütbeli biriyle yakın olmadım. Ya devrem, ya da benden alt rütbeliydi arkadaşlarımın hepsi. O yüzden hem garip, hem de alışması zor bir durumdu benim için. Genelde Albayla bile didişen biriyim çünkü.
“Dediklerinin ikisini de alalım mı?”
“Sen bilirsin,” Duruyorum. “Ömer.” diyorum hafif bir tebessüm ederken. O da benim gibi tebessüm ettikten hemen sonra önüne dönüyor. Tamam, zor olacak. Benden birkaç adım önde, gördüğü ilk çalışana dediklerimi soran Ömer’i kısa süre görmezden gelip etrafı inceliyorum. Keskin nişancı refleksi.
Ben bebek de sevmem ki… Tatlılar evet. Ama bazıları gerçeklerle erken yüzleşmek zorunda kalınca tüm tatlılıkları, masumlukları bitiyor işte. Umutları, hayalleri, duyguları erken tükeniyor. Umuyorum ki bu yavrucak bunları yaşamasın.
Çalışan ilerleyip Ömer de usulca onu takip ederken ben de peşlerinden gidiyorum. Örgü gibi olan peluş oyuncuların olduğu bir bölüme getiriyor bizi çalışan. Bu aralar çok hediye aldığımız için mutsuzum. Param bitti! Ama olsun. Yavru kurt için değer.
“Ne alalım?” diye soruyor Ömer, peluş hayvanlara göz gezdirirken. Ne mi alalım?.. Kurt tabii ki! Çalışana doğru başımı çeviriyorum.
“Kurt var mı?” diye soruyorum. Kurtları çok severim ben. Bayılırım. Hani evcil bir hayvan olsa alır beslerim o derece!
“Maalesef,” diyor çalışan. “Tilki var?” diyor ve uzanıp tilkiyi eline alıyor.
“Cık,” diye dilimi damağıma vurarak bu teklifi onaylamadığımı belirtiyorum. “Sizce?” diye soruyorum başımı çevirip yanımdaki Yüzbaşıya bakarken. Bir yandan da kollarımı göğsümde birleştiriyorum. Bu kadar zor olmamalı bir oyuncak seçmek.
“Sen seç.”
“Ya azıcık mantıklı olur musun?” diye soruyorum sinirle. “Seçemedim ki senden fikir istiyorum!” diye de devam ediyorum. Ömer sırıtıp başını bana doğru çeviriyor. “Sırıtma karşımda.”
“Niye?”
“Allah’ım,” diyorum gözlerimi devirip elimle alnımı ovuşturarak. “Lütfen seçer misiniz?” diye soruyorum başımı kaldırarak. “Hadi lütfen.” diyorum tatlı tatlı. “Yalvarırım seç!” diyorum dişlerimi sıkarken. Ömer uzanıp eline geçen ilk peluşu alıyor: Tavşan. Çok klasik oldu ama olsun. Seçmese çarpacaktım bir tana, az kalmıştı.
“Olur mu?” diye soruyor bana doğru tavşanı hafifçe sallarken. Derin bir iç çekiyorum. Vallahi seçene kadar, açıklama yapana kadar saçım beyazladı ya!
“Komutanım,” diyorum sakin kalmaya çalışarak. “Sinirimi mazur görün.” diyorum ardından da. “Ama seçemediğim için size sordum ya hani. Sizin de bana sormanız saçma değil mi?” diyorum sakin kalmaya çalışarak. Ömer’in sırıtması tebessüme dönüşürken boş boş da göz kırpıyor. Hazır ol Kılıç, bu adam seni sinir edecek.
“Değil.”
“Ya sen gerçekten salaksın!” diyorum sinirle. “Salak!” diyorum elimle omzuna vururken. “Salaksın!” diyorum bir kez daha vururken. Acımam yoktu, evet! Ama yeter, ben de insanım ve sakinliğin de bir sınırı var. Bence patlamam çok normal bu durumda.
“Salak olduğumu biliyorum, barut güzeli.” diyor ve çapkınca göz kırpıyor. Dur dur, ne? Ne dedi ne dedi?.. Yanımdan sakince geçip giderken ben az önce aldığım iltifata boş boş göz kırpıştırıyorum. Salak olduğunu kabullenmesi ayrı. O başka konu. Ama bana barut güzeli mi demişti o? Barut güzeli…
“Ömer!” diyorum arkamı dönerken. Hızlı adımlarla yanına ulaşıyorum. Daha doğrusu deniyorum. Yanına tabii ki yetişebiliyorum. Yetişemediğim tek insan abim herhalde. “Lan, hödük!”
“Biz iltifat edelim, o hakaret etsin. Öyle olsun.” diyor homurdanarak. İltifat ettiğini kabul etmesine sinir oluyorum o an. Ben ona hep sinir oluyorum ki! Rahat durmuyor ki. “Başka ne alıyoruz?” diye konuyu değiştiriyor ve ben buna da sinir oluyorum.
“Albüm dedik ya.”
“İyi.” diyor omuz silkerken. Trip mi atıyordu o? Bana? “Sen seç.” diyor ardından da. Başladık gene.
“Taş, kağıt, makas?” diye soruyorum merakla. Çünkü bu işkencenin sonu gelmeyecekti, kesindi. Sol elini uzatıp önüme getiriyor. Ben de sağ elimi uzatıyorum. “Kazanan seçer.” Göz göze geliyoruz. “Tekte.” Başıyla onaylıyor beni. Önüme dönüyorum. İkimiz de usulca ellerimizi sallayıp üçüncü seferde açıyoruz. Ben makas yapmışken o taş yaparak yeniyor beni. “Git seç.” diyorum yüzsüzce. Ne ara kanka olduysak artık?
Bana ters bir bakış atarak uzaklaşıyor ve albümlerin olduğu tarafa pek bir istekli gidiyor. Ben de kasanın o tarafa geçerek bekliyorum onu. Lütfen şu gün çabuk bitsin. En acilinden. Beklerken sıkılmamak adına etrafı incelemeyi düşünsem de bunu üçüncü kez yapacağımı hatırlayıp kendimi frenliyorum. Cebimdeki telefonumu çıkartıyorum ve gerçekten boş boş dolanıyorum.
Bir an abime yazmayı düşünsem de vazgeçiyorum. Adam çalışıyor. Operasyona gitmiyordu belki ama onun da karargahta işleri vardı. Gene özledim anasını satayım!
Bana doğru gelen adım sesleriyle başımı kaldırıp adım seslerine bakıyorum. Şaşırıyor muyum, sorun hele. Yüzbaşı. “Bu kadar mı?” diye soruyor elindekileri gösterirken.
“Bence bu kadar,” diyorum telefonumu cebime koyarken. “Sen bir şeyler daha almak istersen al.” diyorum. Olumsuz anlamda başını sallamasına ben de omuz silkiyorum. Trip mi yiyordum bilmiyorum. “Ödemeyi yapıp gidelim.”
“Ben öderim.” diyor anında.
“Olmaz. Ben alırım.” diyorum ben de anında. Bana çok da ters olmayan ancak ciddi misin diyen bir bakış atıyor. Boynumu hafifçe sağa eğip ona bakıyorum. Zaten kasaların yanındaydık ancak iki adım daha atıp bir kasa seçiyor Ömer. Ben de onu takip ediyorum.
“Fikir senin, almak benim.”
“Ortak ödeyelim en azından!” diye ısrar ediyorum.
“Ben alınca ortak almış olmuyor muyuz?” diyor elindekileri kasaya bırakırken.
“Olmuyorsun.” diyorum kollarımı göğsümde bağlarken. “Olmaz öyle. Fikir benim diye hepsini sen mi ödeyeceksin?” diyorum ardından da.
“Evet.” diyor tek kaşını kaldırarak. O esnada benimle konuştuğu için bize hoş geldiniz diyen kasiyeri kayla almamıştı. “Sen de bana bir şeyler ısmarlarsın.” diyor elini pantolonun arka cebine atıp cüzdanını çıkartırken.
Kasadaki kadın iki ürünü geçip Yüzbaşının isteğiyle onları hediye paketine koyarken ben de son bir direniş gösterip Ömer’e bakıyorum ancak bu konuda fazla olan gözlerle milyonuncu kez göz göze geliyorum. İç çekip göz deviriyorum ve “Peki,” diye homurdanıyorum.
“Senin bu inatlığın bizim iletişimimizi zayıflattı,” diyor bir anda, ciddiyetle. Devirdiğim gözlerimi anında ona çeviriyorum. “Fark ettin mi?” diyor elindeki kredi kartını pos cihazına doğru uzatıp okutarak ödemeyi yaparken.
“Senin beni istememiş olmanın da payı var,” diyorum onun gibi ciddiyetle. “Farkında mısın?” diyorum göğsümde birleştirdiğim kollarımı açıp montumun cebine koyarken.
“Cık,” diye olumsuz bir ses çıkartıyor. “Ben seni istedim,” diyor kartını önce cüzdanına; cüzdanı da cebine koyarken. “Senin inadın beni buz kalpli olmaya zorladı.” diyor elini uzatıp bebek için aldığımız hediyelerin olduğu poşete uzatırken. Ona tatlı bir gülümsemeyle veda eden kasiyer kadını umursamadan bakışlarını bana çeviriyor. “Sence buz kalpli miyim?”
“Hödüksün!” diyorum yalandan bir sinirle. “Oldu mu bu?” diyorum çocuk gibi dudak büzerken. “Ben almış sayılmadım ama. Hepsini sen ödedin.”
“Ben ödeyince sen almış olmuyor musun?”
“Sen ödeyince ben almış mı oluyorum komutanım?”
“Ömer,” diyerek düzeltiyor beni. “Adım Ömer.” diyor ardından da. Bu klasik diyaloglarımızdan biri olmuştu sanırım. Ben ona her komutanım dediğimde beni düzeltiyordu çünkü. Adını biliyordum elbette, ancak alışkanlıktı. Bazen abime bile diyordum.
“Adını biliyorum.”
“O zaman sivilde adımı kullan.” Bu bana göre saçma ancak ona göre mantıklı olan konuşma sırasında arabasının yanına ulaşmıştık. O elindeki poşeti sol arka kapıyı açıp koltuklardan birine bırakırken, pardon fırlatırken ben de ön koltuğun kapısını açıyorum ve oturuyorum. Fırlatma işlemini bitiren Ömer de yanımdaki şoför koltuğuna oturup aracı çalıştırıyor. Ardından hafif trafik başlamış olan yollarda, hayatımın en sessiz ama tatlı bir sessizlik olan yolculuğunu yaparak ilerliyoruz…
***
“Ben tam ne zaman geçerim bilmiyorum kuzum.” diyor telefondaki tatlı ses. “Sen bekleme beni, geç istersen.” diyor ardından da.
“Anladım abla,” diyor kız, kolundaki saate bakarken. “Geç çıkar mısın?” diyor ardından da.
“Yok kuzum, iki saate çıkarım.” diyor kadın emin bir sesle. “Sen tatlı alıp geç. Beni de merak etme. Eren bırakacakmış beni.”
“Eren’i sevmem,” dedi kız hafifçe yüzünü buruşturup saate baktığı elini cebine koyarken. “Ama madem öyle dedin, peki abla.” diyor omuz silkerek. Telefonun ucundan ufak bir kıkırdama sesi gelince dudağının bir kenarı hafifçe havalanıyor kızın. “Neyse kapattım ben.” deyip karşı tarafın ne diyeceğini beklemeden telefonu kapatarak cebine koyuyor.
Tatlı sevmezdi normalde. Ama ablası gibi gördüğü bir insanı da kıramazdı. Hem kendisinin yemeyeceğini de düşünmüş; o yüzden almaya karar vermişti. Hafif ve soğuk bir şeyler olmasını isterdi normalde. Ancak kış ayında hafif ve soğuk gitmezdi. O yüzden klasiği olan fıstıklı baklava almaya karar vermişti.
Zaten güzergâhında olan tatlıcılardan ilk gördüğüne girdi kadın. Normalde kalabalık olan o tatlıcıda şu an aman aman sıra yoktu. Küçük ama lezzetiyle sevenleri olan bir tatlıcıydı. Arada uğrayıp az çok samimiyet kurduğu çalışanlar da onu görünce gülümsemişlerdi ancak genç kızın yüzünde gram mimik yoktu. Hemen onun arkasından giren biri daha vardı ancak umursamadı.
“Hoş geldin Hale abla,” dedi aralarındaki en genç çalışan. Hale’den de küçüktü. Yirmi yaşlarına ya girmiş ya da girecekti.
“Hoş buldum,” dedi Hale hafif bir tebessümle. “Sen bana bir kilo fıstıklı baklava ver.” dedi Hale çantasına uzanırken. Çocuk denileni yaparken Hale de fermuarı açıp cüzdanını çıkartıyordu. Cüzdanı açıp nakit paralarına bakmadan kartına uzandı. “Kasaya getirsen olur mu?”
“Olur abla.” dedi çocuk elindeki kutuya baklavaları koyarken. Hale, buna belli belirsiz kafa sallarken kasaya gitmek için arkasını döndüğü an bir bedene çarpması da bir oluyor. Elindeki kart yere düşerken normalde yapacağı hareketlerden utanç duymayacak Hale; anlık bir utançla dolup başını kaldırarak çarpıştığı kişiye bakıyor.
Ondan bir hayli uzun olan birisiydi bu. Yapılı birisiydi. Kaşlarını çatmış, elleri cebinde az önce ona çarpıp neredeyse yere yıkılacak kadına bakıyordu. Kadın çarpışma etkisiyle sanki deprem olmuş gibi sarsılsa da adam duvar gibiydi, yerinden bile oynamamıştı.
“Pardon,” dedi Hale mahcup bir ifadeyle. Yerdeki kartını almak için hızla eğilip alıyor ve doğruluyor. “Kusura bak-”
“Sen hastanedeki kız değil misin?” diye sordu adam bir anda. Bu Hale’yi afallatmaya yetmişti. Beklemiyordu çünkü bunu. Anında mahcup ifadesi silindi. Yerine ciddi bir ifade geldi.
“Tanışıyor muyuz?”
“Hayır,” dedi adam, karşısındaki kadını süzerken. “Ama benim komutanımla bir hemşireyi hasta yakınının elinde kalmasını engellemiştin.” diye açıklamasını yaptı adam. Durup düşündü Hale. Adam komutanım diyerek Zeynep Üsteğmenden başkasını söylemiyordu. Çünkü Hale, bu yaşına kadar tek bir kadın asker görmüştü: Zeynep.
Kadın asker görmüştü elbette. Sahaya veya çatışmaya çıkmış bir asker görmemişti o zamana kadar. Görünce şaşırmamıştı çünkü her Türk kadınının istediğini yapacağını biliyordu. Mesleklere saygısı vardı ve kadınları fazlasıyla destekliyor; adaletsizliklere de tahammül edemiyordu. Bu yüzden hukuk okumuştu işte. Kadınları savunmak ve desteklemek için avukat olmayı seçmişti. Şu an staj yapsa da artık o da bir avukat sayılırdı.
“Zeynep Üsteğmen,” dedi adam karşısındaki kadın korkmasın diye.
“Biliyorum,” dedi Hale çenesini yukarı dikerek. “Ve evet. Doğru hatırlıyorsunuz.” dedi ardından da. “Siz?” dedi emin olmak için. Hatırlamamıştı karşısındaki adamı.
“Astsubay Kıdemli Üstçavuş Mehmet Ali Çakmak.” diyerek kendini tanıttı Ali. Karşısındaki kadının korkmadığını fark etmişti, ancak rahatsız olmasını da istememişti. “Aynı timdeyiz.” diye kısa bir açıklama daha yaptı. Hale hatırlamamıştı ancak sebepsiz yere bir sorun olmayacağını hissetmişti.
Başıyla onayladı Hale. “Hale abla siparişin hazır!” diyerek kasanın oralardan az önceki genç elemanın sesi gelince gitmesi gerektiğini fark etti Hale. Bakışlarını Ali’den ayırmadan, gencin de onu görmeyeceğini bile bile yine de başını hafifçe sallayarak onayladı bu durumu.
“Memnun oldum,” dedi elini uzatırken. Ali önce Hale’ye, ardından da uzatılan ele baktı. Ardından da ona uzatılan eli nazikçe tutup tokalaştı. “Görüşmek üzere.” dedi Hale elini çekip arkasına da bakmadan kasaya doğru ilerlerken. Ali ise arkasından bakmakla yetinmişti. Bırak bir tatlıcıda karşılaşmayı, Ankara gibi bir şehirde bir daha karşılaşmayı beklememişti. Ancak o gün Zeynep dışında korkmadan bir kadını savunan o kadını da merak etmişti. Kader denen o garip şeyin tekrar onları karşılaştıracağını bilmemişti.
Başını çevirip önüne döndü Ali. Tek kaşı usulca havalandı. “Vay be,” dedi fısıltıyla, sadece kendi duyacağı bir sesle. “Meğer sen ne küçükmüşsün Ankara.”
***
Ömer Yüzbaşı bana bakıp onay bekler gibi bir bakış atınca ben de başımı sallayarak ona onay veriyorum. Birazdan çalınıp açılacak o kapıyla içeri girecektik. Gergin miydim? Yalan yok evet. Ama gerginliğim zorla getirilmemden dolayıydı. Kendim isteyerek gelsem bu gerginlik aman aman olmazdı.
Ömer Yüzbaşı da gerginliğimi sezmiş olacak ki benden onay alıp basmak istemişti zile. Öyle de yapıyor. Başımla onu onayladığımı görür görmez basıyor zile. Anlık koluna yapışık engelleme isteğim oluşsa da bunu engelliyorum. Ben nasıl bir nişancı oldum ya böyle?
Başımı hafifçe eğip yere bakıyorum. Bizim timden birileri gelmişti anlaşılan. Birkaç çift ayakkabı vardı ancak kimin diye bakmamıştım. Ben timdekilerin ayakkabılarını aklımda tutacak zekaya sahip değilim.
Kapı ciddi anlamda beklemediğim bir anda açılınca bir an afallıyorum ve başımı kaldırıyorum. Kapıyı açan; bakılınca hemen yanımdaki Ömer Yüzbaşı ile yaşıt bir kadındı. Üzerinde hafif bir yorgunluk vardı, göz altları hafifçe şişmişti ama yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. Saç rengine anlam verememiştim aslında. Kızıl gibiydi ama açık kahve vibe da veriyordu.
“Hoş geldiniz komutanım,” dedi tatlı tatlı. Yüzbaşı, sert kabuğundan çıkma zahmetinde bulunmadı. Karşımızdaki kadın gibi gülümsemedi.
“Hoş bulduk, Yeliz Hanım.” dedi. Gülümsememesine nazaran sesi bir tık daha kibar çıkmıştı. Benimle bu zamanlarda sivilde nasıl konuşuyorsa o ses tonuyla konuşmuştu yani. Kapının önündeki Yeliz Hanım geçmemiz için hafifçe geri çekilirken Yüzbaşım da başını çevirip bana bakıyor. Elini hafifçe ileri uzatıp önden buyur der gibi başını eğiyor. Centilmenlik yapıyor yani.
Buna tepki vermeden ayakkabılarımı çıkartıp içeri giriyorum. Bana tatlı ancak alttan da meraklı bana Yeliz Hanımın gözleri ile karşılaşınca kendimi tanıtmam gerektiğini fark ediyorum. Elimi uzatıp “Kıdemli Üsteğmen Zeynep Umay Kılıç,” diyorum. Uzattığım elimi sıkıp o da ismini söylüyor ve geçmem için salonu gösteriyor. Ancak Yüzbaşım gelmeden ben o salona adımımı atmam!
Ömer Yüzbaşı da içeri girip hemen benim yanıma geliyor. “Geçsene.” diyor fısıltıyla.
“Çok gerildim,” diyorum onun gibi fısıltıyla. “Sen girmeden girmem.” diyorum ardından da. Yüzünde yarım bir gülüş olurken elini omzuma koyup hafifçe itekliyor. “Ne ara birbirimize bu kadar düştük?” diye soruyorum salona doğru ilerlerken.
“Geldiğin günden beri.” diye cevaplıyor. O esnada salona girip bizim timden birilerini ve Haydar Yüzbaşıyı görmemle ona laf yetiştiremiyorum. Bizim timden Umut, Emir, Emre ve Mert gelmişti. Kalanlar gelecekti sanırım. Yani umarım.
Gözlerim istemsizde Emir’in olduğu tarafa kayıp yanı boş mu diye bakıyor. Ancak solunda çömezim, sağında da Umut vardı. Emir’e odaklanmamın sebebi neyi ben de bilmiyordum. Ancak o konuşmadan sonra bana karşı daha rahat olması beni de ona karşı yakınlaştırmıştı. Evet konuşmuyordu, ancak yanımda durarak sessizce destek oluyordu. Ve bu bence kimsenin başına kolay kolay gelmezdi. Benim başıma da dördüncü kez gelmişti. Sessiz bir duvar olarak hayatıma giren dört insan vardı. Birisi abim; ikincisi abim gibi gördüğüm o deli Başkomiser Caner Şenyurt; diğeri aynı timde olmasak da zamanında aynı komutanlıkta görev yaptığım Üsteğmen Deniz Savran; bir diğeri de bizim sessiz kıvırcık Emir’di.
Ha bir de devrem Yavuz vardı. Ben bu time girdikten sonra girmişti hayatıma. Diğerleri kadar sessiz bir duvar değildi. Ancak yaslanabileceğin güvenli bir duvardı.
Etrafımın sarılmasından nefret ederdim normalde. Ama o dört insanın yeri bende çok ayrıydı. Birileri beni saracaksa bu dördü sarsın, kalanları önemli değil.
“O devrem,” diyor Haydar Yüzbaşı oturduğu koltuktan neşeyle kalkıp bize doğru adımlarken. Emir’deki bakışlarımı Ömer’e çeviriyorum ve yüzündeki o nadir tebessümlerden birisini görüyorum. “Hoş geldin buz adam!” diyor Haydar Yüzbaşı aynı neşeli ses tonuyla. Evet, karargahta buz adam olarak da biliniyordu.
Haydar Yüzbaşı, sanki yıllardır görmediği bir insana sarılmak ister gibi kollarını iki yana açarken Ömer Yüzbaşı da aynısını yapıyor. “Hoş buldum devrem.” diyor ve ardından büyük kavuşma gerçekleşiyor. İkili, yıllardır görüşmeyen kardeşler gibi birbirine sarılırken ben evlatlık kardeş oluyorum yanlarında.
Neyse ki sarılmalarını kısa tutuyorlar. Haydar Yüzbaşı, bedenini bizim komutandan ayırdıktan sonra bakışlarını bana çeviriyor. Beni tanımıyor olamazsınız, değil mi? “Sende yenge yapacak potansiyel yok devrem,” diye açık açık düşüncelerini dile getiriyor Haydar Yüzbaşı. “O yüzden sizin timin yeni kurdu sayıyorum hanımefendiyi.” diyor ardından da.
“Doğrudur komutanım,” diyorum ciddiyetle. “Kıdemli Üsteğmen Zeynep Umay Kılıç.” diyorum ardından da.
“Dedim ben!” diyor anlam veremediğim bir heyecanla. “Bak Üsteğmenim,” diyor kolunu omzuma atarken. Tamam, bunu beklemiyordum işte. Hayır sorun yoktu; lakin kırk yıllık askerlik arkadaşı muamelesini görmem de garip gelmişti. “Bu adam yenge yapmayı beceremez. Ya da keyif, yapmıyor.” diyor ardından da. “Yapsa da çocuk sevsek güzel olmaz mı?”
“Lan sen kendi çocuğunu sev!” diyor Ömer elindeki poşetleri televizyon ünitesinin yanındaki diğer hediyelerin arasına bırakırken. “Ayrıca beceririm, ama istemiyorum.”
“Niye oğlum?”
“Sana ne lan!” diyor Ömer huysuzca. “Ayrıca bırak kızı. Zaten gergin, sen de germe.”
“Oho Yüzbaşı,” diyor kolunu omzumdan çekerken. “Çekilmez birisin ha.” diyor ardından da. “Niye gergin olsun ki?” deyip bakışlarını bana çeviriyor. “Gergin misiniz Üsteğmenim?”
Tam ağzımı açıp cevap verecekken sayın Yüzbaşı Arslan benden önce davranıp “Öyle.” diyor. Avukat kesildi başıma! “Zor getirdik zaten.” diyor bakışlarını bana çevirirken. İki Yüzbaşının ortasında kaldım, yardım edin ey dostlar! “Kendisi biraz inattır.”
“Sen çok normalsin ya!” diye mırıldanıyorum. Ancak bunu ona inat herkes duyacak şekilde mırıldanıyorum. “Haydar komutanım, Ömer Yüzbaşım beni timden kovdu!” diyorum ardından da. Aha kaos!
“Ne dedi?” diye soruyor hafifçe kaşlarını çatarak. Sesinde anlamsız bir merak da vardı.
“Yanlış anlaşılmasın komutanım?” diyorum gözlerimle Ömer’i süzerken. Gözlerinde bir yiyorsa söyle ifadesi vardı ama kimin umurunda?
“Söyle söyle.”
“İyi,” diyorum gururla. “Bana ‘Bu timden siktir olup git.’ dedi.” diyorum ardından da. Göz ucuyla time baktığımda tek eksiklerinin çekirdek olduğunu görüyorum. Anasını satayım mahalle kavgası izler gibi bizi izliyorlardı. Emir bile belli belirsiz sırıtmıştı!
“Oha!” diyor Haydar Yüzbaşı sitem dolu bir sesle.
“Öyle olsun Zeynep.”
“Öyle oldu zaten Ömer.” diyorum kollarımı göğsümde birleştirirken. Ardından da iki Yüzbaşıyı es geçip koltuklarda yayılıp keyifle sırıtan kurtlarımın yanına gelip Emre’nin yanına oturuyorum. Emre yanına oturur oturmaz bana otuz iki diş sırıtarak bakıyor, çarpasım geliyor! “Sırıtma lan!” diyorum huysuzca.
Ömer ise bana trip atarmışçasına bakıyor ancak kimin umurunda. Bakışlarındaki eğitimde sorarım sana tehdidi bariz şekilde okunsa da umursamıyorum. Hafifçe omuz silkip asıl tribi ben atıyorum. Çocuk gibiyiz şu an şaka gibi!
Ömer Yüzbaşı benim Emre ile oturduğum koltuğa doğru adımlarken Emre’ye garip bir bakış atıyor. Emre’nin tüm uyarılarıma rağmen devam eden sırıtışı Yüzbaşının anlamsız bakışlarıyla donuyor. “Niye öyle bakıyorsun?”
“Kay.” diyor Ömer eliyle çekil işareti yaparken.
“Nereye abi?”
“Lan,” diye yükseliyor Ömer. Yanıma oturma çabasındaydı şu an. Nedenini bilmiyordum ancak Emre’yi bu koltuktan kaydırmadan rahat durmayacaktı. “Kay!”
“Yer mi yok?” diye soruyor Emre inatlaşarak. Haydar Yüzbaşı da en az bizim kadar anlamsızca izliyordu bu yer kavgasını.
“Yok.” diye cevaplıyor Ömer. Yalan söylüyordu. Bizim oturduğumuz koltukta bir kişilik daha yer vardı. Emre’nin sağına denk geliyordu. Hadi oraya oturmak istemedi, iki tane tekli koltuk vardı. Orayı da istemedi sandalyeler vardı ancak Ömer Yüzbaşının hedefi benim yanımdı. “Şimdi kay.”
“Kalsın, ne olacak?”
“Kaysın, ne olacak?” diye anında bana cevap veriyor. “Ayrıca kaymak zorunda.”
“Niye?”
“Daha demin ‘Sen girmeden girmem.’ demedin mi?” diyor. Ortam anında sessizleşirken Ömer’e ters bir bakış atıyorum. İnatlaşacağımı bilmese sırıtacaktı bu duruma ancak sırf inadımı çekmemek için, sırıtmamak için dudağını ısırıyor.
“Kay Emre,” diyorum gözlerimi ondan ayırmadan. “Kay yoksa ben birinin tipini kaydıracağım.” diyorum sinirle. Emre usulca dediğimi yapıp kayarken Ömer ya gelip arsızca yanıma oturuyor. O oturur oturmaz da koluna şamarı yiyor tabii ki! “Bok ye!” diyorum dişlerimi sıkarken.
Tam ağzını açıp bir şey diyecekti ki çalan kapı ile bölünüyor yapma istediği. Biraz daha bu herifin yanında durursam kopacak tek yeri kolu olmayacağını bildiğimden ayağa kalkıyorum. “Bakarım ben,” diyorum ve cevap beklemeden, Yeliz Hanım sa mutfaktan çıkmadan dış kapının önünde beliriyorum ve kapıyı açıyorum. Birlikte görmeyi beklemediğim iki kişi karşılıyor beni: Hale ve Ali.
“Hale?” diyorum istemsizce.
“Üsteğmenim?” diyor o da istemsizce, benim gibi hayretle. Sonra da Ali’ye dönüp sitemkar bir bakış atıyor. “Timce geldiğini söylememiştiniz.” diyor. Bunlar tanışıyor mu?.. Hale, sanki cevap beklediğimi hissetmiş gibi anında bana dönüp “Tatlıcıda karşılaştık,” diye açıklamaya başlıyor. “İstikamet aynı olunca da birlikte geldik.”
Başımla onaylayıp ikiliyi süzüyorum. “Yeliz benim teyzem olur.” diye de devam ediyor Hale. Ben de geçsinler diyerek kapının önünden çekiliyorum. İkili içeri girerken Hale, yabancılık çekmeyeyim diye anında yanıma geliyor. Bu hareketine tebessüm edip kapıyı kapatıyorum. Mutfağa geçmeden hemen önce koluma giriyor. Ali ise bize kısa bir bakış atıp içeri geçiyor. “Derya abla da gelecek.”
“Ankara ne de küçükmüş,” diyorum omuz silkerek Hale ile mutfağa doğru yönelirken. Hale, bu dediğime anlamsız bir bakış atsa da anlamıştı bir kere.
Vatanın kalbi olarak gördüğümüz başkent Ankara da küçüktü anlaşılan. Aslı, bizim Hürkan’la iki kez karşılaşmış, tanışmış; yine Aslı ve Hürkan gibi Hale ve Ali bugün bir kez daha karşılaşarak tanışmıştı. Derya ve Hale ile daha önce iki kez de ben karşılaşmıştım. Küçüktü yani. Biz onu büyütmüştük gözümüzde. Oysa haritadan bakılınca hangi şehir nerede, ne kadar büyük belli bile olmuyordu ki…
“Nasıl yani?” diye soruyor Hale mutfağa adımını attığı anda. Soruyu soruyor ancak gidip elindeki tatlıyı masaya koyuyor, ardından da teyzesine sarılıyor. Benim teyzem de -Aycan- abimle olan ilişkimi kıskanır işte!
Bir kez daha çalan kapıyla mutfaktan çıkıp kapıya yöneliyor, delikten bakma gereği duymadan da kapıyı açıyorum. Açtığım an karşımda Derya’yı görüp yüzüme öyle herkesin görmeyeceği kocaman bir gülümseme yayıyorum. “Selam!” diyorum neşeyle. Derya anlamsızca göz kırpıştırırken geçmesi için hafifçe kenara çekiliyorum.
“Zeynep?” diyor ayakkabılarını çıkartıp içeri girerken. “Senin ne işin var burada?” diye soruyor merakla.
“Tim hayırlı olsun’a geldi, beni de peşlerine taktılar.”
“Hoş geldin!” diyor şoku atlatarak. Aramızda anlamsız bir samimiyet kurulmuştu karargaha geldiklerinde. Kollarını açıp bana sarıldığında ben de tek kolumla sarılıyorum ona. Kendi isteğimle sarılmazsam sevmem sarılmayı. Şu an zorunlu olmuştum, tek kolla sarılmam bu yüzdendi. “Sena da gelecekti.” diyor bedenini geri çekip montunu çıkartmak için fermuarı açarken.
“Ya?” diyorum ciddileşirken. Bugünlük bu kadar gülümseme yeterdi. Geleceğini bilmiyordum Sena’nın. Ama iyi olmuştu. Sena’nın gelecek olması da, tim dışında tanıdığım birkaç kadının olması da… Timi bırak, komutanlıkta nasıl tek kadınsam? Hala şaşırıyorum bu duruma.
“Diğerleri nerede?” diye soruyor Derya montunu asarken.
“Tim içeride. Hale ve Yeliz Hanım da mutfakta.” diye cevap veriyorum. Derya önce ben arkada mutfağa geçiyoruz. Havadan sudan bir sohbetle birlikte Yeliz Hanım’ın bize hazırladığı şeyleri servis tabaklarına koyup sırayla masaya götürüyoruz. Götürme işlerini genelde Derya ve Hale yapsa ben de birkaç şey götürmüştüm.
“Ee Üsteğmenim,” diyor Yeliz Hanım beklemediğim bir anda. Derya, servis tabağına son bir börek daha yerleştirdikten sonra alıp mutfaktan çıkarken ben de yemesi lezzetli, ancak sarıp tencere ve tabağa dizmesi zahmetli olan sarmaları servis tabağına dizmeye devam ediyorum. “Merakımı mazur görün,” diye de devam ediyor Yeliz Hanım.
“Buyurun.”
“Kadın asker elbette ilk defa görmüyorum.” diye konuya giriyor. “Ancak böyle rütbeli ve keskin nişancı olanını ilk kez görüyorum.” Yutkunuyorum. “Zor mu?”
“Konu vatan olunca zor olan bir şey yok.” diyorum ciddi bir şekilde. Son sarmayı da koyduktan sonra sarma tenceresini getirip ocağın üstüne bırakırken yan gözlerle de Yeliz Hanım’a bakıyorum. Dediğim cümleye tatlı bir tebessüm etmişti.
“Öyle tabii,” diyor tatlı tatlı. “Alıştınız mı bari time?” diye de konuyu ucundan değiştirmeye çalışıyor ama ben daha da batıyorum! Alıştım. Onca Yüzbaşı bakışına rağmen alıştım. Böyle diyemem. Keşke desem!
“Yani,” diyorum tezgaha yaslanırken. “Buraya alışsam da geride bir tim bıraktım.” Gözlerimi kaçırıp istemeden halıya odaklanıyorum. Yüzümde aptalca bir gülümseme oluşurken Börü’yü düşünüyorum. “Böyle apar topar gelmek yerine, daha adam akıllı vedalaşmak isterdim.” diyorum sesimi bir tık alçaltarak. Niye böyle olduğumu bilmiyorum ancak garip hissetmiştim.
Vedalaşmıştık aslında. Hepsiyle tek tek sarılmış, şakalaşmıştım. Ancak anlamsız şekilde tam şu an bunlar bana yetersiz gelmişti. Adam akıllı bir veda da olmuştu aslında. Rakı gecesi yapmıştık ama… Çok anlık olarak hepsi yetersiz gelmişti bana.
Yetersiz… En sevmediğim kelime olabilirdi. Kafamdaki bu anlamsız yetersizlikle olan düşünceleri bir kenara itip yaslandığım tezgahtan doğrularak az önce sarma yerleştirdiğim servis tabağına adımlayıp alıyorum onu. Sonra da salondaki masaya taşıyorum. Onlar orada çatışırken, üşümüşken, belki yaralıyken, uykusuzken, açken benim bu halde olmam koymuştu bana.
Kalbim sıkışıyor gibi hissederken istemeden yutkunuyorum. Tabağı masanın ortasına koyarken diğerlerine belli etmemeye çalışırken derin bir nefes veriyorum. Tabağı koyar koymaz da elim telefona gidiyor. Abim…
“Haydar komutanım,” diyorum. Bunu demeyi ben de beklemiyordum ancak olmuştu bir kere. Salon sessizleşirken tüm gözler bana dönmüştü. Biz mutfakta servis işlerini hallederken kalan tim üyeleri de gelmişti. Sena da bize yardım ediyordu hatta. Haydar Yüzbaşı ile göz göze geliyoruz. “Bir görüşme yapmam gerek de, müsait bir oda var mı?” diye soruyorum.
“Var tabii!” diyor ayaklanırken. Boş odan bir oda gösteriyor. Odaya girip anında kapıyı kapatıyorum. Sırtımı kapıya yaslarken derin bir nefes veriyorum ve cebimdeki telefonu çıkartıyorum. Börü’yü arayamazdım. Nasıl bakacaklar? O yüzden abim.
Zaten rehberin başında kayıtlı olan abimi arıyorum ve telefonu kulağıma götürüyorum. İkinci çalışta telefondan “Zeyno?” sesini duymamla gözlerimi kapatıyorum. Ama bu bana yetersiz gelmişti.
“Abi,” diyorum usulca.
“Ne oldu?” diye soruyor anında, hafif bir telaşla. “Bir şey mi oldu?” diye soruyor ardından da. Onun bu haline buruk bir tebessüm ediyorum.
“Aramak istedim.” diyorum gözlerimi açarken. Hayır hayır, aramak istemedim; sığınmak istedim. Küçükken nasıl gök gürlediğinde korkup abime koştuysam şimdi de öyle yapmak istedim. Sarılmak istedim, sarsın istedim, sevsin istedim, öpsün istedim, okşasın istedim. Ama olmadı işte. Sadece sesi vardı yanımda, varlığı değil…
“Sesin kötü geliyor,” diyor hafif bir panikle. “İyi misin?”
“İyiyim.” Değilim. Tek başımayım abi. Yanımda kimse yok, sen yoksun, babam yok ve ben… İyi değilim…
“Emin misin güzelim?” diye soruyor merakla.
“Eminim.” Değilim. Yoruldum. Sana sarılamadığım, varlığını hissedemediğim her dakikadan yoruldum abi. Sensizlikten yoruldum… İkimiz arasında da kısa bir sessizlik oluşuyor. Sessizliği bozan ise abimin derin ve vakur iç çekişiydi.
“Dinle kızım,” dedi sakince, usulca. “Birbirimizin yanında olamadığımızda ne diyorduk?” diye soruyor ardından da. Durup yutkunuyorum. İlk cümleyi onun demesini bekliyorum. Öyle de oluyor. “Üstte mavi gök çökmedikçe,” diyor sesini hafifçe alçaltarak bir yemin eder gibi.
Sözü ben devralıp “Altta yağız yer delinmedikçe,” diyorum onun gibi fısıltıyla. Bu ikimiz için de bir yemindi: Birbirimizin yemini.
“Senin ilini, töreni ve kalbini kim bozabilir Zeynep?” Gene bir sessizlik oluşuyor ancak bu sessizlik, beni bir önceki kadar rahatsız etmiyor. İkimiz de aynı anda “Kimse.” diyerek bitiriyoruz. Abim, normalde diyeceği, söylemek istediği şeyleri bu şekilde açıklamıştı. Kalanına gerek yoktu. “Aynen öyle.” diyerek onaylıyor beni. “Şimdi seni kötü hissettiren o düşünce neyse bir kenara bırak.” diyor ardından da. “O titrek ses sana yakışmıyor, aslanım.”
Aslanım… Abimden onca şey duyuyordum. Onca güzel söz, iltifat, sevgi sözcüğü… Ama hiçbiri aslanım’ın yerini tutmuyordu. Her ne kadar söylemesem de, abim bilmese de ondan duymayı en sevdiğim sözdü aslanım. Beni ben yapandı. Hayır, beni ben yapan bir söz değildi; abimdi…
***
Kısa bir moral konuşmasından sonra kapanan telefonla anlık bir afallama yaşadı Kerem. Kardeşinin aklını kurcalayan bir düşünce vardı, kötü hissetmesini sağlayacak bir şey vardı, buna emindi. Ancak Şırnak’tan Ankara’ya bir şey yapamıyordu. Kalbi, kardeşinin sesinin titremesini bastırdığı o anda, o titrek nefes alışında kalmıştı.
İçinden binlerce küfür savurmak, o an aracına, helikoptere veya bulduğu ilk ulaşım aracına atlayıp kardeşinin kapısına dayanmak geçiyordu. Ama buradaydı. Şırnak’ta, karargahta… Elinden tutamıyor, kardeşinin başını göğsüne yaslayamıyor, saçlarını okşayamıyordu. İçinde bir boşluk ve burukluk vardı. Elleri ondan izinsiz ve habersiz titriyordu.
Aslında az kalmıştı. Yakında, en fazla bir haftaya Kamil Yarbay’ın o çabalarıyla Ankara’ya ataması yapılacaktı. Ancak yıllardır sabreden Kerem o an sabredemeyeceğini fark etti. İçini kemiren bir kurt değil, bin kurt olduğunu hissetti.
Başını soğuk duvara yasladığında ürpermedi, tırsmadı. Duvar onu boğmayı reddetti. Kerem’in kardeş özlemi o an her şeyi bastırıyordu. Gözlerini usulca kapattı. Her zaman yaptığı gibi kardeşini düşündü. Düşündü ve düşündü…
“Güzel kızım benim,” diye sadece kendi duyacağı bir sesle fısıldadı. “Dişi kurdum benim.” Dedi ardından da. Her iki söz de Şehit Kıdemli Başçavuş Harun Kılıç’a aitti. Babası Harun, Zeynep küçükken bile hep bir hak arayışında olunca, yaşına rağmen abisine laf sokup trip atınca, veya inatla aklına koyduğunu yapında hep dişi kurdum benim derdi. Severken, uyuturken, okşarken, öperken de güzel kızım demekten asla çekinmezdi.
Bir de Kerem’in söylemekten çekindiği bir şey daha vardı: Küçük kardelenim. Kış ayında açması, soğuk havaya olan dayanıklılığı ön plandaydı kardelenlerin. Zeynep de onun için öyleydi. İki yaşındayken bile yerine göre soğuk davranırdı Zeynep. Düşüp dizini kanatırsa bile o acıya dayanırdı. Zeynep bir çiçek olsa o kardelenden başka bir çiçek olmazdı.
Ancak Zeynep, babalarının şehit olduğunu anladığı günden itibaren nefret etti o çiçeklerden. Sevmez oldu. Sarıyı da sevmedi. Babasının cenazesinde sarı giyinmişti çünkü. Sevmezdi sarıyı. Ama sarı olan papatyaları severdi. Bayılmazdı ama bir çiçek tercih edecekse de o sarı papatya olurdu.
Gözlerini açıp yutkundu Kerem. Onu, kardeşini, vatan gülüşlüsünü düşünmek ona iyi geliyordu. Öyle de olmuştu. Kerem, az önceki konuşmayı az da olsa atlatmıştı. Ama biliyordu ki bu kardeşinin ne ilk sarsılışıydı, ne de son sarsılışı olacaktı…
***
Abimle konuşup içeri geçtikten sonra yemek yemiş, Haydar Yüzbaşının oğlunu sevip Kaan yüzünden ağlatmış, sonra da izin isteyip kalkmıştık. Canım abim biraz daha moral verdikten sonra “Taksiyle gideceksen dikkat et, tek başına yürüyerek gideceksen biraz daha dikkat et; Yüzbaşı ile gideceksen kesin dikkat et!” diyerek bir anda çöken modumu az da olsa yerine getirmişti. Lanet olası hayatım her an ağzıma tükürüyordu.
Şu an sa Ömer Yüzbaşı ile sessiz bir araba yolculuğu yapıyorduk. Aramızda oluşan sessizlik o kadar da ürkütücü gelmiyordu artık. Huzurlu da hissettirmiyordu ancak time ilk katıldığım zamanlarda aramızda olan sessizlikten çok daha iyiydi.
Bozkurtlar, benim bir anda çöküş yaşayan modumu Allah’tan fark etmeyip kendi neşelerini de bozmamışlardı. Fark eden bir tek insan vardı o da Emir. Şaşırtmamıştı elbette. “Nasıldı?” diye hiç beklemediğim anda bana bir soru yöneltiyor Yüzbaşı.
“Nasıl yani?” diye mala yatıyorum ancak dediğini noktasından virgülüne kadar anlamıştım. Zaten dışarıyı izleyen ben, başımı çevirip bakma tenezzülünde bile bulunmuyorum.
“Timle takılmak, komşuluk anlayışını güçlendirmek falan.” diyor. “Nasıldı? Eğlendin mi?” diye soruyor. Eskiden olsa sana ne göt derdin de işte, şimdi o eskilerde değildik.
“İyi,” diyorum dışarıyı izlemeye devam ederken. “Normal.”
“Normal?”
Başımı çevirip yanımda, dikiz aynasından arkamızdaki aracın dibimize girmesine gözlerini kısıp bakmış olan Ömer’e bakıyorum. “Bu mu?” diyor aracın plakasına bakarken. “Biraz daha gel amın evladı olmaz öyle!” diye patlıyor bir anda. Onun bu garip tepkilerine kaşlarımı çatıp baksam da ses etmiyorum.
“Sakin mi olsan?”
“Utanmasa arka koltuğa girip bizimle gelecek Zeynep!” diyor başını çevirip bana bakarken. “Kırk yedi kromozomlu amip!” diyor önüne dönerken. İlk kez göz göze gelmedik. Bu bizim için bir rekor.
“Dünyada küfür mü kalmadı da biyoloji terimlerine başladın?” Bu dediğime iç çekip hızla vitesi değiştiriyor. Öyle hızlıydı ki vitesi kaça aldığını bile anlamamıştım. “Ömer,” diyorum dikkatini bana vermesi için. “Vites camı kırıp diğer araca girmeden sakin mi olsan?”
“Tamam.” diye anında isteğimi kabul ediyor. Kalan yolculuk da sessizce geçerken sonunda bir araç diğerine girmeden evimin önünde durduruyor aracı. Mutluyum çünkü tek parça geldik.
“Eyvallah,” diyorum aracın kapısını açmak için uzanırken. Tüm duygusuzluğumu konuşturduğum için kendimi bir kez daha buz kraliçesi ilan ederken yüzümde bunun zaferi oluyor.
“Her zaman,” diyor parmaklarını direksiyona hafifçe vurup ritmik sesler çıkartırken. Sonra başını çevirip bana bakıyor. “Sağ ol.” diyor ardından da.
“Niye?” diye soruyorum. Salak mısın Zeynep? Sağ olmazsan ölmüş- Ya ne diyorum ya?
“Öyle,” diyor omuz silkerken. “Geldiğin için.” diyor ardından da.
“Eyvallah.” diyerek bir kez daha odunluğumu konuşturuyorum. “İyi akşamlar.” diyorum ve daha da uzatmadan araçtan inip eve doğru ilerliyorum…
***
Ömer, Zeynep’in konuşmasına fırsat vermeden araçtan inip gitmiş olmasına afallasa bile bunu umursamamıştı. Gözü hala az önce dış kapıdan apartmanın içine girip gözden kaybolmuş Zeynep’in gittiği yoldaydı. İçinde anlam veremediği bir huzur, anlam veremediği bir merak vardı.
Merakı çok farklıydı. Geçmişin merakıydı. Elbette genç Üsteğmenin, meslektaşının, silah arkadaşının geçmişini merak etmiyordu. Dosyayı onlarca kez okumuş, geçmişiyle ilgili az çok bir şeyler öğrenmiş; öğrenmese bile fikir yürütecek kafaya sahipti.
“Gerçekten,” diye fısıldadı kendi kendine. “O gerçekten sen misin?” diye de devam etti. Aklında onlarca, yüzlerce ve binlerce soru geçmesine rağmen tek merak ettiği buydu: O sen misin?
Bir yani o olduğunu çoktan kabul etse de diğer yanı da buna olumlu bakmıyor; ya değilse? diyordu. Bu ikilimi çok yerindeydi aslında. Üzerinden bırak haftaları ayları, yıllar geçmişti. Onun olması mümkün değil de diyemezdi, kesin o da diyemezdi. Sormaya da cesareti yoktu. Ömer’in ilk kez bir şeye cesareti yoktu.
“Ben seni hatırladım da,” dedi usulca, fısıltıyla, içinde onlarca duygu barındıran bir sesle. “Bakalım sen beni ne zaman hatırlayacaksın barut güzeli?”
Bölüm etkileşimi
