21. bölüm · BİR SİPER UZAK 1
20. BÖLÜM
"Gerçeğin hayalden en bariz farkı
Uzağa atarsın, yakına düşer…
Öyle günler, öyle simalar var ki
Unutmak istersin, aklına düşer.”
Abdurrahim Karakoç
22 Eylül 1995 / MUŞ
Hamileliğinin son aylarındaydı Aysel Kılıç. Üzerinde bir kez daha anne olmanın verdiği o garip heyecan ve hafif bir yorgunluk vardı. Hamileliği boyunca eşi Harun, elinden geldiğince ona destek olmuştu. Göreve gitmediği zamanlarda evde eşiyle kalmış, ev işlerini yapmıştı. Göreve giderse de annesini yollayıp eşinin yanından ayırmamıştı.
Oğlu Kerem’le konuşmuş, annesini yormaması ve üzmemesi için anlaşmışlardı. Kerem de babasının sözünü dinlemiş, annesini üzmemişti. Zaten annesinin üzülmesine de dayanamazdı Kerem.
Cinsiyet belli olduktan sonra evde büyük bir isim telaşı olmuştu. Aysel ve Harun biricik kızlarına Umay demek istese de Kerem; Zeynep diye tutturmuştu. Babasına karşı gelip kendi isteğini de elde etmişti. Belki şu an kardeşinin doğmasını istemiyordu ama kardeşi, abisinin koyduğu ismi taşıyacaktı. Hem Zeynep, hem de Umay…
O gece ev sessizdi. Kerem uyumuş, Harun da eğitim yorgunluğunu atmak için duşa girmişti. Aysel ise diğer günlere göre göre daha çok yorulmuştu o gün. Her gün biraz daha artan heyecanı artık onu yormaya da başlamıştı.
Yatağına uzanmış, eline de bir defterle kalem almıştı. Önünde koparılıp top yapılmış birkaç kağıt vardı. Bir şeyler yazıp sürekli yırtıyordu. Belli ki yazmak istediğini hala bulamamıştı.
Yatak odasının kapısı açıp içeri giren Harun bir yandan elindeki havluyla saçlarını kurutuyor, bir yandan da bir şeyler mırıldanıyordu. Ancak eşinin böyle dalgın, düşünceli bir şekilde önünde defterle oturmasına şaşırarak kapı eşiğinde durdu. “Gülüm,” dedi yumuşacık bir sesle.
Aysel başını kaldırdığında göz göze geldi eşiyle. Gözleri çoktan dolmuştu. Hamileliğin de getirdiği hormonlardan dolayıydı bu göz dolması. Normalde de duygusal bir kadındı, ama hamilelikte bu iki katına çıkmıştı.
Tabii üzerinde yazacak bir şey bulamamanın da üzüntüsü vardı. Saatlerce düşünmüş, iki kelimeyi yan yana getirememişti.
“Ne oldu?” diye sordu Harun, elindeki havluyu makyaj masasının üzerine bırakıp eşinin yanına gelirken. “Canın bir şey mi istiyor?” diye sordu yatağa, eşinin ayakucuna otururken.
Başını olumsuz anlamda salladı Aysel. “Bulamadım.”
“Neyi gülüm?” diye sordu Harun merakla. “Söyle ben bulayım.”
“Yazacak bir şey bulamadım Harun!” dedi Aysel, defteri hemen yanına koyarken. “Kızımıza bir şeyler yazmak istedim ama bulamadım.” Derin bir nefes verdi Harun. Kötü bir şey oldu sanmıştı bir an. Aklı çıkmıştı.
“Korktum Aysel,” dedi hafifçe kaşlarını çatarken. “Beraber bulalım, olmaz mı?” dedi defteri alıp eşine uzatırken. “Beraber yapalım.”
Bu teklife hazırdı Aysel. Aysel hep hazırdı. İçinde Harun olan her şeye hep hazırdı. Aysel Harun’a her zaman hazırdı…
Burnunu çekti Aysel, ona uzatılan defteri tekrar eline alırken. “İyi de ne yazacağız?” diye sordu merakla. Bilgelikle sırıttı Harun.
“Yaz bakayım gülüm: Güzel kızım, Zeyno’m, Umay’ım,” Dediğini yaptı Aysel. Kalemi elinde sıkıca kavrarken eşinin dediği şeyler yazmaya başladı:
“Güzel kızım, Zeyno’m, Umay’ım,
Henüz sesini duymadık, yüzünü görmedik ama varlığın şimdiden evimizin en güzel gürültüsü oldu. Bu mektubu normalde sadece ben yazacaktım ama baban da kaynadı araya. Ben de biraz beceremedim…
Sana ne anlatacağımıza dair bir fikrimiz yok. Kimden bahsetmeli, hangimizin huyunu anlatmalıyız bir fikrimiz yok. Hayallerimizden mi bahsetmeliyiz, yoksa abinle çoktan aranda kurulmuş görünmez bağınızdan mı?..
Abin demişken: Adı Kerem. İsmin konusunda babanı dize getirdi. Haklıydı. Kazandı da. Adının bir parçasında abinin de emeği var. Bu isim, senin adın abinden sana ilk hediye, bizim kalbimizden de ilk dua. Sen hem abinin zaferi, hem de bizim huzurumuz oldun.
Baban olarak öyle şatafatlı işleri pek beceremem, o konuda annen çok iyidir. Ama şunu bil Umay: Attığın her adımda, korktuğun her karanlıkta gölgen gibi hep arkanda olacağım. Annen her zaman yanında, abin ise bir nefes uzağında olacak…
Gözlerini açacağın dünya bazen yorucu olacak ama sakın korkma. Annen varken, ben varken, hele de abin varken sırtın yere gelmez. Biz varken sana bir şey olmaz güzel kızım.
Vatanına, adının ağırlığına ve bize hayırlı bir evlat olman duasıyla…
Annen ve Baban.”
***
Bilmem hatırlar mısınız ama bir ara bahsetmiştim kadere aman aman inanmadığımdan. Yalan yok hala da inanmam. Ama kaderin cilvesi dedikleri şey tam da bu olsa gerekti: Beklenmedik bir anda, bir yerden çıkıp da gelmesi. Benimle oyun oynar gibi beni tekrar bulmasıydı.
Kimin mi? Erkan’ın. Erkan beni gerçekten duymuş muydu bilmem de, kaderin bir cilve yaptığı açık ara belliydi. Bir destek, sadece bir işaret istemiştim Erkan’dan. Beklediğim de sessiz sedasız bir işaretti. Cama konan bir kuş, dağda bayırdaki herhangi bir çiçek, ben gökyüzüne bakarken geçen bir uçak veya muhabbetini yaptığımız bir konuyu başkasından duymak gibi sessiz ama anlamlı şeyler…
Ama Erkan yine yapmıştı yapacağını; gürültüyü tercih etmişti. Çatışma ortasında kalan bir çocukla gelmişti bana. Gelişi fırtına gibi sesli, işareti mezarı kadar sessizlikle olmuştu.
İşareti sessizlikle olmuştu çünkü çocuk aynen Erkan gibi bakıyordu bana: Hayranlıkla, dostça, çocukça… Bu çocuk beni fark ettiği, gördüğü andan beri Erkan gibi seviyordu beni. Erkan gibi sessizce görmüştü beni. Erkan gibi hayranlık duymuştu…
Operasyon bitmişti. Rehinelerin hepsi sağ, tek bir çizik bile almadan atlatmıştı olayı. Sadece şoka girmiş ve bayılmış olan iki kadın vardı.
Az önce kafasına silah dayatılan çocuk şu an kucağımdaydı. Gayet sakin bir şekilde kollarını boynuma dolamış, başını da omzuma koymuştu. Bayılan kadının annesi olduğunu da kendisi söylemişti.
Çocuğa ulaşmak için fazlasıyla riskli bir pozisyona girmiştim. Merminin sekme ihtimali olduğu için tabancamı kullanmamış, içeri dalarken de çocuğu ben alacağım için tüfeğimi bırakmıştım. Haliyle girince de üç teröristin namlusu altında kalmıştım. Bir de hemen yanımdan mermi geçmişti. Kerem Binbaşı öldürecek beni.
Çevre güvenliği çoktan alınmıştı. Kerem Binbaşı ve Caner Başkomiser ise henüz gelmemişti. Gelmemelerini tercih ederdim çünkü Kerem Binbaşı gürleyip duracaktı.
“Bak bakayım ablaya,” diyorum, kucağımdaki çocuğun duyacağı bir şekilde. Başını omuzumdan kaldırıp bana baktığında gülümsüyorum. İyiydi. Bunu yaklaşık üç kez sormuştum. “Annen iyi olacak, tamam mı?” Bu ana kadar konuşmamıştı benimle. Sadece başıyla onaylamakla yetiniyordu. Gene aynısını yapmıştı. “Adın ne senin?”
“Erkan.” Bunu sormak aklıma yeni gelmişti o ayrı; isminin Erkan olması ise çok daha ayrıydı. Üzerime oynuyorsun Erkan…
Gülümsemem biraz buruklaşsa da yansıtmamak için elimden gelenin fazlasını yaparak sevecen bir tavır takınıyorum. “Erkan.” diyorum tatlı tatlı. “Ne de güzelmiş ismin.”
Kucağımdaki kişi resmen Erkan’ın -Arkadaşım- çocukluğu gibiydi. Onun gibi bakması, konuşması, susması, sevmesi ve sarması… Yanımdaki bir çocuk değil, Erkan’dı.
“Zeynep!” Bana vagonun diğer ucundan bağıran Kerem Binbaşının çiğ öfkesini duymamla ciddileşiyorum. Korkacağını düşündüğüm Erkan ise başını tekrar omzuma koyuyor. Sonrasında başımı çevirip bana bağıran Kerem Binbaşıya bakıyorum. Burnundan soluyarak, sert ve kararlı adımlarla bana doğru geldiğini gördüğüm an cenazemin kalkacağını fark ediyorum. Gözlerindeki ateş dalgası, namluların arasında kaldığım teröristlerden çok daha sıkıntılı bir durumdu.
Yine de tepki vermeyip sakin kalıyorum. Timdeki ve hala vagonda, çevre güvenliği sağlansa bile yine de daha tam salmadığım sivil halktan birkaç kişinin bakışları bize dönerken Kerem Binbaşı da yanıma varmış; karşımda çoktan dikilmeye başlamıştı.
“Canına mı susadın lan?” diye bağırıyor. Bense susup gözlerine bakıyorum. Daha önce yaptığım gibi sadece gözlerine bakıyorum. O gün yaptığım gibi gene gözlerine bakıyorum.
“Ölmek mi istiyorsun lan?” diye bir kez daha bağırıyor. “Kendinle beni de mi öldürmek istiyorsun?” Gene susuyorum. Çünkü haklıyım. Çünkü korkuyor.
“Konuşsana lan!” diye elini kaldırıp bana doğru bir adım atıyor. Ben ise istemeden bir adım geriye gidiyorum. Kucağımdaki Erkan ise karşımdaki abime çocukça, ama ona göre sert olan bir bakış atıyor.
Abimin elini kaldırmasının bana vurmak gibi bir anlamı yoktu. Yapmazdı zaten. Kendi kafasına sıkardı ama bana vurmazdı. Ama yakama asılıp suratıma haykırabilirdi. Yapmıştı. Geçmişte yapmadığı şey değildi.
On beş temmuz gecesi; ben daha harp akademisinde ilk senemdeyken, hiçbir bilgim yokken, yanımda sadece bayrağımı alarak inmiştim sokağa. Aslı ve harp akademisindeki bir arkadaşım olan Burçe ile inmiştim sokağa. Canım abimi dinlememiştim.
Sabah her ne kadar zaferle sonuçlansa da abim, ilk görev yeri olan Hakkari’den Ankara’ya gelmişti. Nasıl becerdiyse o sinirden neredeyse on altı saatlik olan yolu yedi saatte gelmişti. Geldiği gibi de hışımla bana gelip azara çekmiş, yakama yapışmıştı. Bu da benim için o zamandan kalma bir travmaydı. Sadece abim için aktifleşiyordu.
Şimdi de karşımdaki adam bir Binbaşı değil, Türk milletinin zaferle aydınlandığı günün öğlenine doğru sinirden delirmiş, kafayı yemiş olan Kerem Kılıç’tı. Abimdi…
Benim bu hareketimden sonra anlık bir duraklama yaşıyor. Gözlerindeki kontrolsüz yangın benim geri çekilmememle anında sönüyor. Gözleri pişmanlık ve mahcubiyetle dolarken koca Binbaşının omuzları çaresizce düşüyor. Gürleyen sesi, yerini ağır ve sağır edici bir sessizliğe bırakmıştı. Yaptığının farkındaydı. Nereye dokunup kanattığının farkındaydı. Abim çok güzel kalp kırardı…
Kendine bir küfür savururken yumruk yapıyor titreyen elini. Sonra da yanına indirip gözlerini benden kaçırıyor. Erkan, boynuma doladığı kollarını bir an bile gevşetmezken ben de hafifçe kucağımdaki bedene kollarımı biraz daha dolayıp ona sığınıyorum. Erkan’a sığınıyorum…
“Zeynep,” Bu sefer sesi öfkeden değil, çaresizlikten titremiş, çatallanmıştı.
Daha fazla dayanamadı. Koca bir adım daha atıp tek eliyle beni kendine çekip sarılıyor. Haliyle Erkan da aramızda kalıyordu. Tek koluyla da olsa kucağımdaki çocukla beni öyle bir sarıyordu ki sanki dünyadaki tüm kötülüklerden bizi korumak istiyormuş gibiydi.
Saçlarıma bir öpücük kondurduktan hemen sonra alnını saçlarıma yaslıyor. Bunu çok nadir yapıyor. Neden yapıyor bir fikrim yoktu açıkçası. Ama nadir zamanlarda yapıyordu. Sanki çaresiz kaldığı anlarda yapar gibiydi.
“Özür dilerim,” dedi sessizce. Sesi öyle boğuk, öyle pişmanlık doluydu ki dayanamayıp ben de sol kolumu -Sağ kolumla hala Erkan’ı tutuyordum- ben de onun bedenine doluyorum. “Özür dilerim abim.”
***
26 Ocak 2023 / ANKARA
Üzerinde anlamsız birkaç duygu vardı kadının. Heyecan dese değildi, gerginlik dese değildi. Birçok duyguyu aynı anda yaşıyor, karışmış duygularla da hangisini yaşadığını anlayamıyordu.
Yolu bir kez daha buraya, Özel Harekat Daire Başkanlığına düşmüştü. Bu seferki düşüşü bile isteye, biraz da mecburiyetten oluyordu. Karşılaşmak istemediği birisiyle karşılaşmak zorunda kalıyordu.
Caner'di bu. En son ki olaylardan sonra Ece, ona fazlasıyla mahcup olmuş, öyle hissetmişti. İki defa hayatını kurtarmıştı bu adam onun. Kaderin cilvesi miydi emin değildi, ama sürekli karşılaşmaları da tesadüf olamazdı, buna emindi.
Az önce Caner'in ismini bir polise vermiş, eğitimde olduğu bilgisini almıştı. Ancak bekleme odasında bekleyebileceği söylenmişti. Ece de öyle yapıyordu. Hem oğlu Asaf'ın Caner'de kalan oyuncağını almak istemiş, hem de onu görmek istemişti.
Eğitim alan değil, veren taraftaydı o an Caner. Kendi timine gayet çileli bir eğitim veriyordu ve bu durumdan fazlasıyla memnundu. Timin ona olan güzel dileklerini duymak bir hayli hoşuna gidiyordu. Böyle de deliydi.
Yanına yaklaşan polis ile ciddileşiyor Caner. Ancak gözünü bir an bile timinden ayırmıyor. "Amirim," dedi genç polis hafiften çekinerek. Aslında öyle korkutucu bir insan da değildi Caner. Yine de bu karargahta herkes ona bir saygı duyduğundan böyleydi. "Bir kadın geldi. Sizi görmek istiyormuş."
"Kimmiş?"
"'Ece deyin, o anlar.' dedi."
"Doğru demiş." Haklıydı Caner. Anında hatırlamıştı. Unutması da pek mümkün değil gibiydi. Arada, bazen aklına geldiği oluyordu o kadının. Nedenini bilmiyordu. Belki de sadece onda izler bıraktığı içindi...
"Nerede?" diye sordu Caner, yanındaki polise dönerken.
"Bekleme odasına aldım amirim." dedi polis.
Bir şey deme zahmetine girmedi Caner. Sadece timine dönüp "Dinlenin." diye bir emir verdi. Hemen ardından da arkasını dönüp bekleme odasının yolunu tuttu.
Kadında anlam veremediği bir şeyler vardı. Çevresi kalabalık olsa da yalnızdı kadın. Bunu ilk bakışta fark etmişti.
Bekleme odasının kapısını açıp içeri girdiğinde koltukta oturup odanın içerisini inceleyen Ece'yi gördü Caner. Ece de kapının açılmasıyla Anında ayaklanıp başını o yöne çevirmişti.
Bir kez daha karşılaşmayı ikisi de beklemiyor ve istemiyor gibiydi. Ama kader mi bilinmez, onları yan yana getirmek için elinden geleni yapıyordu.
"Hoş geldiniz," dedi Caner resmi bir şekilde; sanki günler önce karşısındaki kadın için duvarı yumruklamamamış gibi.
"Merhaba," dedi Ece. "Kusura bakmayın, işinizden ettim."
"Ziyanı yok." Bir anda resmi bir Türkçeye bağladığı için içinden kendine bir küfür savurdu Caner. "Bir sorun mu vardı?" Olmamasını diledi içinden. Kadının artık rahat etmesini istedi.
"Var," dedi Ece. Sonra durdu. "Yani, yok." Gene durdu. "Var ama yok." Gözlerini yumup kendine bir şeyler mırıldandıktan sonra gözlerini tekrar açıp karşısında, ondan çok daha büyük, yapılı olan adama baktı. "Asaf, oyuncağı sizde kalmış."
Durumu çaktı Caner. "Evet," dedi çekinmeden. "Odamda. Buyurun isterseniz. Bir şeyler ikram ederim."
"Çok isterdim," dedi Ece. İstemezdi aslında. Buradan bir an önce çıkıp gitmeliydi. Kaldıkça rezil oluyordu. "Ama dersim var."
Bunu duymayı beklemiyordu Caner. Kadının okuyor gibi bir havası yoktu. "Öğretmen misin?" Sözleri, düşüncelerinden önce davranmıştı.
Beklediği, ancak bu kadar erken geleceğini hesap edemediği soru ile bir an durdu Ece. Yutkundu. "Öyleyim." dedi. "Tarih." dedi ardından da. "Ama ortaokulları okutuyorum!" diye de bir ekleme yaptı.
Başıyla onayladı Caner. Bunu hiç düşünmemişti. Hatta Ece'de bir öğretmen havası, asiliği olduğunu da o an fark etmişti.
Geriye doğru bir adım atıp Ece'nin geçmesi için yol açtı. "Odama geçelim." dedi. İkiletmedi Ece. Kapıya doğru adımları. Hemen arkasındaki Caner ise onu yönlendiriyordu.
Bir anda Caner, Ece ile yan yana yürürken polis olmadığı belli birisi, anlık olarak istemeden hafifçe çarpıyor Ece'ye. Caner anında kendine has otoritesine dönerken Ece de adama dönüyor. Adam, mahcup bir ifadeyle Ece'ye bakıp "Çok pardon." diyor. Uzatmadan da gidiyor.
Caner ise o beş, hatta iki saniyelik zaman diliminde adamı sürmüş, aklına kazımıştı bile. Ancak umursamamayı deneyip ilerlemeye devam etti.
Odasına geldiklerinde gene ilk giren Ece olmuştu. Caner’in dış görünüşüne göre çok daha kibar olduğunu fark etmişti Ece.
Caner, masasına dolanıp çekmecelerinden birisini açıp Asaf'ın sarı, orta boyda bir arabasını çıkartıp masaya koydu. Ancak elini arabadan çekmedi. "Başka var mı?" diye soruyor Caner emin olmak için.
Başını olumsuz anlamda salladı Ece. Elini kaldırıp arabaya uzanacağı an arabayı hafifçe çekti Caner. Ece, boş boş göz kırpıştırırken Caner de sağ elini -Sol eli hala arabanın üzerinde- masaya koyup hafifçe eğildi. "Sen," dedi Caner, doğrudan Ece'nin gözlerine bakarken.
"Ben?" dedi Ece, şaşkınlıkla karşısındaki adama bakarken.
"Telefonunu versene bana." diye direkt konuya girdi Caner.
"Neden?" diye sordu Ece, kaşlarını çatarken. "Polis değil misin sen? İstersen bulursun numaramı."
"Uğraştırma beni." dedi Caner. "Ver."
"Uğraştırmıyorum seni." dedi Ece. "Ara bul."
Ece gibi kaşlarını çattı Caner. Ece'ye anlık bir cesaret gelmiş, belki de uzun bir aradan sonra kardeşi dışında bir erkeğe karşı gelmişti.
"Ece, ver şunu."
"İstemiyorum." dedi Ece, emin bir sesle. "Caner, bak ben güçsüz değilim. Beni bir iki kez çaresiz bir şekilde gördün diye kendimi koruyamayacağım düşüncesi oluşmasın sende." dedi ardından da.
"Düşüncem bu değil." dedi Caner. "Sadece bir arkadaş olarak istiyorum." dedi ardından da. "Derdin olursa ara diye, sıkılırsan konuş diye."
Durup yutkundu Ece. Caner'in masasının üzerinde duran boş not kağıtlarından ve kalemlerden birisine uzanıp rakamlardan oluşan numarasını yazıp Caner'in önüne bıraktı. "Sen de yaz." dedi bir kağıt uzanırken.
Caner, elini masadan çekip kendisine uzatılan kağıdı aldı. Sol elini arabadan çekmedi. Bir kalem alıp kendi numarasını kağıda yazıp kalemi bıraktı.
Kağıt ve arabayı birlikte Ece'ye uzattı. "Susma Ece." dedi Caner. "Ne sen sus, ne de telefonunu sustur. Sinirini bana haykır, ama susma." Durdu Caner. Kadının gözlerine baktı. "Sen susunca deli oluyorum. Yapma."
Bir şey demedi Ece. Hızlıca ona uzatılan kağıdı ve arabayı aldı. Alırken parmakları, Caner'inkilerle kısa bir temasa geçti. Kalbi sıkıştı ama umursamadı. Arabayı da, kağıdı da çantasına atıp tek kelime etmeden çıktı odadan. Tek çıkışının olduğunu anladığı çıkışı da kapatıp çıktı odadan...
***
Şehitlik evim olmuştu sanırım. Bir Erkan, bir babama gelip duruyordum. Bu sefer geldiğim kişi babamdı. Erkan'a sözüm vardı rahatsız etmeyeceğime dair. Şimdi gidip ne anlatacaktım ben ona?..
En son Erkan'ın yanına geldiğimde uğrayamamıştım babama. Babama gelmek istemiştim.
Şimdi de sırtımı, babamın adının yazdığı mermere dayamış, bekliyordum. Sadece bekliyordum. Konuşmuyorum, ağlamıyorum. Çünkü be yapacağımı bilmiyorum.
"Bugünkü operasyon zordu," diyorum. "Gerçi hangisi zor değil ki?" diyorum ardından da. Çocuk gibiydim o an. Ben babamın yanında hep çocuktum.
"Bizi gene izlediğine eminim." diyorum buruk bir tebessüm ederek. Sonra durup ciddileşiyorum. Gözlerim dolmaya başlıyor. "Abimi de gördün tabii." diyorum.
Abim çok güzel kalp kırardı. Çok güzel can yakardı. Can yakar, kalp kırar; sonra da kendi vicdanında ölüp biterdi. Yüzüme bakamaz, kendini yerdi. Gene öyle yapıyordu. Kendi içinde boğuluyordu. Kendi kendini öldürüyordu.
Sonra ne yapardı? Bir güzel de gönlünü alırdı adamın. Yürekten sever, tek bir bakışıyla her duygusunu anlatırdı. Abim böyle bir insandı işte. Önce kırar, sonra da sarardı.
Elbette şu an yapmamıştı bunu. Ama çok yapmıştı. Beni en çok koruyan adam, aynı zamanda kalbimi milyonlara ayıran adamdı. Abim çok güzel kalp kırardı...
"Abime kızma, olur mu baba?" diyorum fısıltıyla. Ben de böyleydim işte. Suçlu olduğunu insanın yüzüne vururdum. Babama gelince de ona değil bana kızsın diye ağlardım. Böyle de merhametli bir insandım. Yine de duygusuz ilan ediliyordum.
"Sen gölgesi olmaya devam et. O da yıkılmasın. O da gitmesin." diyorum sanki beni duyacak da onay verecekmiş gibi. "Ben onu da saklamak istemiyorum..."
"Ben de saklanmaya niyetli değilim." Gene bir şehitlik turu, gene gelen birisi. Ama bu abimdi. Ona haber vermeden gelmiştim aslında. Ama o nereye geldiğimi, nereye ait olduğumu çok iyi biliyordu.
Başımı kaldırıp sesinin geldiği tarafa bakıyorum. Mezarın hemen yanındaydı. Öyle sessiz gelmişti ki, öyle bir nefes uzağımdaydı ki...
Sırtımı yasladığım mezar taşından ayırıp hafifçe yana kayıyorum. Elimi toprağa koyup hafifçe vurarak yanıma oturmasını işaret ediyorum. O da yapıyor. Yanıma oturur oturmaz da başımı omzuna koyuyorum.
"Ne gelip babama şikayet ediyorsun kızım beni?" diye soruyor hafif alay dolu, ancak hüznün ön planda olduğu bir sesle. "Yaptık işte bir hata."
"Bana ne," diyorum onun gibi role girerken. "Kızmaz zaten, sana kıyamaz."
"Sana da kıyamaz." diyor anında. "Tek bir gözyaşına dünyayı yakar."
Yutkunuyorum. Yakar. Yani eğer yaşasa yakardı. "Biliyorum." diyorum. "Ama sen daha güzel yakarsın." diye bir anda cilve yapıyorum.
"Hadi oradan!" diyor kısa ve sessiz bir kahkaha attıktan hemen sonra. "Küsmeyeyim diye yapıyorsun." Bunu dedikten hemen sonra da saçlarıma bir öpücük konduruyor.
Duruyorum o an. Bir anda ciddileşiyorum. Aklıma saatler önceki operasyonda bulduğum kağıt parçası geliyor. Söylersem huzurumuz bozulacak. Söylemezsem ve sonradan olay patlarsa da abim öldürürdü beni.
"Abi," diyorum başımı kaldırıp gözlerinin içine bakarken.
"Güzelim," diyor içtenlikle. "Söyle kızım." Bayılıyorum buna ya...
"Bir şey diyeceğim. Ama dünyayı ayağa kaldırma." Ben bunu der demez anında ciddileşiyor. Kaşları hafifçe çatılıyor; oturduğu yerde dikleşiyor. "Bir şey buldum."
"Nerede?"
"Operasyonda." diyorum. "Çocuğu kurtardıktan sonra. Yerde bir kağıt vardı."
"Ne yazıyordu?" diye soruyor. Gelmişti Binbaşı Kerem Kılıç.
"İsim. Umay Yaman."
Durup düşünüyor. Gözlerini benimkilerden ayırıp kaşlarını çatarak etrafta gezdiriyor. Tanıyıp tanımadığını, duyup duymadığını düşünüyordu. Hatırlıyorsa da emin olmak istiyordu.
"Cık," diye, dilini damağına vurarak ses çıkartıyor. "Ne biliyorum, ne duydum, ne de tanıyorum." Dönüp bana bakıyor. "Sen?"
"Bilsem böyle anlatmazdım."
"Doğru."
"Acaba," diyorum; bu sefer ben kaşlarımı çatıyoru. "Yavuz biliyor mudur?"
"Yavuz kim lan?" diye soruyor. Konumuz bu mu abi?
"Benim devrem ya. Tanıştırayım sizi, burada zaten." diyorum. "Ayrıca dur bir! Konumuz bu mu?"
"Tanışmam ben, bana ne!" diyerek omuz silkiyor. "Bizim bu salaklar yeter bana." diyor ardından da.
"Yavuz salak değil!" diyorum anında. "Hem benim timimde de salak olmayanlar var."
"Toplasan iki kişi Zeyno," diyor abim ciddiyetle. "Sen ve Emir dışında hepsi salak."
"Senin devrelerin çok mu zeki?"
"Sus girme oraya." İkimiz de ciddileşiyoruz. "Araştıralım bunu."
"E zaten!" diye çakışıyorum. "Niye söyledim sanıyorsun?" diyorum ardından da...
***
24 Kasım 2019
"Eğlensene be!" diye çıkıştı Umay, o ortamda bile gayet ciddi olan Emir'e. "Biricik komutanımızın doğum günü!" dedi ardından da. İçinden bir sabır çekti Emir. Sessiz kalmayı tercih etti.
"Aman ne güzel." diye yanındaki Ali'ye fısıldadı Umut. Normalde Umay'sız bir parti planlamışlardı. Ama nasıl olduysa Umay haber almıştı.
"Umay rahat bırak adamı." dedi Korkut ciddiyetle. "Nasıl rahatsa öyle davransın."
"Azıcık gülsün!" diye çıkıştı Umay. "Bir insan bu kadar mı somurtkan olur?" dedi ardından da. Göz devirmemek, yumruğunu sıkmamak için büyük bir çaba sarf eden Emir, hemen karşısındaki Ali ve Umut'la aynı anda göz göze geldi. Umut'un 'Sakin ol' mesajını alabiliyordu.
"Eğlenmek zorunda mı?" diye sordu Ömer. "Onun doğum günü mü?" dedi ardından da. "Mantıklı düşün."
"Mantıklı olduğum için gülmesini istiyorum ya Ömerciğim." Bu anlamsız cilve karşısında yüzünü ekşitti Ömer. Bir noktadan sonra saymayı bırakmıştı. Umay'a onlarca kez demişti adıyla seslenmemesi gerektiğini. Ama Umay hala inadına ismiyle sesleniyordu Ömer'e.
"Mal olduğun için yılın üç yüz altmış beş günü bu suratla gezen adamı güldürmeyi demiyorsun ya Umaycığım." Bunu diyen Korkut'tu. Fazlasıyla haklıydı. Kafasında çoktan Umay'ı öldürme planları kurmuştu o an.
"Sus be!" diye bir anda çirkefliği tuttu Umay'ın.
"Mesela," dedi Ömer. "Her an bana cilve yapan sana 'Cilve yapma' dersem de yapmaya devam edersin ya; Emir de sustuğuna göre, gülmediğine göre öyle davranacak!" Mala anlatır gibi anlatmıştı Ömer. Kendini gayet de haklı buluyordu ki öyleydi. "Daha da alçalayım mı bunu sana anlatmak için?"
"Ay iyi be!" dedi Umay, kollarını göğsünde birleştirip arkasına yaslanırken. "Şaka yapmaya gelmiyor."
"Şakan şaka olsa en çok gülen ben olacağım." diyor Korkut. Çekinmeden düşüncelerini ifade ediyordu. Belki de Haluk Binbaşıdan korkmayan, tırmanan tek oydu.
"Sen çok konuşmaya başladın ha." dedi Umay ciddileşirken. Gene didişeceklerdi... "Kendini çok mu zeki sanıyorsun?"
"Senden zekiyim." dedi Korkut en normal haliyle. "Kanıtlayayım mı?" diye sordu. Cevap da beklemeden "Mesela beni sevmeyen birisinin peşinde kuyruk gibi senelerdir dolanmıyorum." dedi. Ömer'den bahsediyordu. Ömer başkasına aşıkken, başka gözlere tutulmuşken Umay’ın hala onun peşinde olmasına sinir olmuştu.
Ortam anlık bir sessizleşirken sırıtmamak için dudağını ısırdı Ömer. En açık sözlü askerlerinden birisiydi Korkut.
"Konumuz bu mu?"
"Konumuz hep bu."
"Korkut-"
"Bak geri zekalı," dedi Korkut, hafifçe öne doğru eğilerek. "Eğer zeki olsaydın bunu çoktan kavramış olacaktın." dedi gayet memnun bir şekilde sırıtırken. Halinden memnun ve gururluydu.
Umay’ın sinirleri o an tavan yaptı işte. Asla vurmaması, girmemesi gereken konulara da hep bu zamanlarda girerdi. Şimdi de öyle yapacaktı. Korkut’u en büyük yarası ve travması olan ailesinden vuracaktı. Şehit değil, resmen infaz edilen ailesinden…
“Ailesiz büyüdüğün için bu kadar bencilsin işte!” dedi Umay sinirle. Korkut’un babası askerdi. Kendisi daha çok küçükken bir düşman grup evlerini basmış, orada babasını ve annesini kurşuna dizerek öldürmüşlerdi. Evi de yakmışlardı. Ancak Korkut’u ve kardeşini o evden sağ çıkartan birileri vardı.
“Kes sesini!” diye anında ciddileşti Korkut. “O konulara girme hakkın yok!”
“Yalan mı?” diye çıkıştı Umay. “Eğer ailen olsaydı sana bir terbiye verirlerdi!”
“Öldürürüm seni!” dediği an ayaklandı Korkut. O ana kadar susup oturmuş olan Emir, Korkut ayaklandığı an o da ayaklanmıştı. Korkut’un önüne geçmiş, göğsünden tutarak kızın üstüne atılmasın diye çabalıyordu.
“Gel de öldür!” diye yangına körükle gitti Umay. Korkut, önünde ondan uzun olan Emir’i itmek ve geçmek için hareketlendi ama Emir bırakmadı onu. Belki aynı acıyı yaşamamışlardı ama birisinin acısına saygı duymayı çok önceden öğrenmişti.
“Haklı,” diyerek ilk kez konuştu Emir. “Bir insanın acılarını yüzüne vuracak kadar bencilsin.” Toplam sekiz kelime. Emir için fazlaydı bile. Umay için dil dökmesine fazlaydı. “Yürü sen de.” diyerek Korkut’u hafifçe iteledi.
Geride gene bir Umay vakası, gene rezil olmuş bir tim, gene canı yanan insanlar ve gene akıllanamamış bir Umay kalmıştı…
***
27 Ocak 2023
Beynimde şimşekler çaktığı andan beri ağzımı açıp konuşmamak için kendimi o kadar zor tutuyordum ki, anlatamam. Kağıtta yazan Umay’ın Ömer’in benden gizlediği Umay olduğunu anlamam biraz geç olmuştu ama fark ettiğimden beri burnumdan soluyordum.
Gazinoda oturup çay içiyorlardı. Ben ise oturup sağ bacağımı sinirden sallıyordum. Ömer benden bir şeyler gizliyordu, eyvallah. Ama gizlediği şey beni buluyordu. Her ok ya bana, ya da abime çıkıyordu!
Sinirle bir nefes daha veriyorum. Bu Allah bilir bugün kaçıncı böyle davranışım, nefes verişimdi. Konuşursam patlayacağımı bildiğimdendi susuşum. Yüzbaşıyla aramızda zaten kopuk olan bağı daha da koparmak istemiyordum. Çünkü sürgün edilmez veya şehit olmazsak bir ömür bu timdeydik. Sırt sırta verecektik. Bağ koparmak saçmaydı ama benden bir şeyler gizleniyordu.
“Bu Umay Yaman kim?” Aniden ortaya bu soruyu atıyorum. Saldım çayıra, mevlam kayıra artık bana ne!
Tüm bakışlar bana dönüyor ancak ben tek bir kişiye bakıyorum: Yüzbaşı Ömer Arslan.
“Zamanı olmadığını daha önce de dedim.” diyor anında. “Ayrıca soyadını nereden öğrendin?”
“Sana ne!” diye yükseliyorum. “Zamanı şimdi! Hemen şimdi, şu an!” diyorum ardından da. “Konuş.” Elimi önümdeki masaya vuruyorum. Racon kesiyorum yani bir nevi.
“Zamanı değil.”
“Ya?” diyorum kaşlarımı kaldırarak. “Öyle diyorsun?”
“Öyle diyorum.”
Aniden ayaklanıp masayı aşma zahmetine girmeden masanın diğer ucundaki Ömer’in yakasına yapışıyorum. Bunu Emir dışında kimse beklememiş olacak ki herkes bir adım atmaya, araya girmeye yelteniyor. Ancak hepsini tek bir bakışla durduruyorum.
Yüzümü Ömer’inkine hafifçe yaklaştırıyorum. Ne diyeceği veya yapacağı gram umurumda değildi. Arayıp bulamayacakmışım gibi olan havalarını de yemişim! “Konuş Yüzbaşı.”
“Konuşmuyorum,” diyor bana inat. “Zorla mı?”
Bu dediğine sinirle, kısa bir kahkaha atıyorum. Hafifçe sarsıp yüzüne biraz daha yaklaşıyorum. “Arayıp bulamayacağımı mı sanıyorsun?” diyorum dişlerimi sıkarken. “Çok zekisin.” diyorum ardından da. Ellerini kaldırıp yakasına yapıştığım ellerimin üzerine koyunca daha da delleniyorum tabii.
“Konuşacak mısın?” diye soruyorum başımı sola doğru eğerken.
“Cık.”
“İyi,” diyorum gözlerimi kısarken. “O zaman şunu o beynine sok: Bu saatten sonra umurumda bile değilsin!” diyorum suratına haykırırcasına. “Ne bok yersen ye, arkanda durmayacağım. Gölgem olmana da izin vermeyeceğim. Ezilecek olan sensin, ben değil!” Durup son kez sarsıyorum. “Umurumda değilsin.” Hırsla bırakıyorum yakasını. Geri çekilip üzerimi düzelttikten sonra gayet kararlı adımlarla arkamda bırakıyorum kendilerini. Bu işin sonunda bir kazanan olacak, bir kaybeden. Kaybeden de o olacak…
