2. bölüm / 27
BİR SİPER UZAK 11. BÖLÜM
Bölümler 27Şu an: 1. BÖLÜM
- 1 GİRİŞ623 kelime
- 2 1. BÖLÜM5.593 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2. BÖLÜM5.708 kelime
- 4 3. BÖLÜM4.882 kelime
- 5 4. BÖLÜM7.102 kelime
- 6 5. BÖLÜM2.572 kelime
- 7 6. BÖLÜM4.680 kelime
- 8 7. BÖLÜM5.875 kelime
- 9 8. BÖLÜM3.777 kelime
- 10 9. BÖLÜM5.220 kelime
- 11 10. BÖLÜM7.916 kelime
- 12 11. BÖLÜM4.697 kelime
- 13 12. BÖLÜM5.763 kelime
- 14 13. BÖLÜM4.173 kelime
- 15 14. BÖLÜM2.827 kelime
- 16 15. BÖLÜM3.073 kelime
- 17 16. BÖLÜM2.605 kelime
- 18 17. BÖLÜM3.063 kelime
- 19 18. BÖLÜM3.643 kelime
- 20 19. BÖLÜM5.075 kelime
- 21 20. BÖLÜM3.946 kelime
- 22 21. BÖLÜM2.212 kelime
- 23 22. BÖLÜM5.169 kelime
- 24 23. BÖLÜM3.140 kelime
- 25 24. BÖLÜM4.880 kelime
- 26 25. BÖLÜM8.154 kelime
- 27 GELECEK KİTAP ALINTISI89 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gerçeklerden sıkılıp yeni dostlar edinmek isteyen herkese...
...
“Türk olmak,
Dünya’ya faiz veren,
Atatürk olmaktır.”
Ali Rıza Saygan
13 Ağustos 1998 / MUŞ
“Hedef göründü, Leylek emrinizi bekliyor!” diyerek heyecanla konuştu minik kız, saklandığı koltuktan kafasını çıkartıp diğer koltuğun üstündeki oyuncak ayıyı hedef alırken. Elindeki televizyon kumandası, o an onun için telsizden farklı bir şey değildi.
“Leylek, Kartal-1 konuşuyor,” diyerek oyuna dahil olduğunu belli ediyor genç adam. Kıza göre daha büyüktü, olgundu. Ancak oyunu sürdürmekten keyif alıyordu. “Çok dikkatli olmalısın… Atış senin!” diyerek yalandan bir emir veriyor genç adam. Yüzünde belli belirsiz bir sırıtış, yüzünde anlam veremediği bir gurur vardı.
“Emredersiniz!” diyerek genç adamı onaylıyor kız. Elindeki oyuncak tabancayı oyuncağa doğrultup ateş etmeye hazırlanıyordu. O an için gerçekten cesur ve kararlıydı. Oyun onun için oyun değil, gerçek bir operasyondu ve o, bu operasyondan keyif alıyordu.
Hedefinde olan oyuncağı derin bir nefes alıp vurduğunda oyuncaktan çıkan mermi, oyuncak ayının tam kafasına isabet ettiğinde onunla role kapılmış genç adam da yalandan bir inleme çıkartarak olayın gerçekçiliğine odaklanıyor.
Ayı düşmüyor. Lakin ağızdan çıkan o ses ile ikisi için de ölmüş bulunuyor. Genç kız, elindeki silahı bırakıyor ve hızla yanındaki gence dönüp bakıyor, gözleri parlıyor, gülümsüyor. Genç adam, onun bu haline gülümsüyor. “Vurdum,” diyor kız heyecanla. “Onu vurdum!” diyor gene aynı heyecanla.
“Evet, aferin asker!” diyor genç adam kısa bir alkış çalarken. Genç kız, dışarıdan bakılınca basit görünen, ancak kendi için önemli olan bu zaferi gidip karşısındaki gence sarılarak kutluyor.
“Onu vurdum abi, bak! Öldü!” diyor heyecanı daha da artarken. Abisi, onun bu haline ve enerjisine kıkırdarken eli, özenle taranmış uzun saçlarına gidiyor. Saçlarıyla hafifçe oynarken kardeşinin kokusunu da içine çekiyor.
Aslında herkes için cennet kokuyordu kız. Ancak abisi Kerem için her şey farklıydı. Kerem için de her ne kadar cennet koksa da, o cennet kokuluda onun için başka bir şey daha vardı. Onun için vatan da kokuyordu kardeşi. Vatanın bir parçası olan ve yağmur yağdığında kokan o toprak, bahar gelince açan çiçekler, köylerdeki sessiz ama anlamlı anlarda beliren koku… Onun için her şey kokuyordu kardeşi. Onun için vatan kokuyordu miniği.
Savaşın gülen yüzüydü minik kız. Evde barut kokmayan tek şeydi, en değerli şeydi.
“Onu vurdun,” diyor Kerem gözlerini huzurla kapattığı esnada. “Onu sen vurdun Zeyno!” diyor ardından da kararlılıkla. Sadece Zeyno değildi o an minik kız. Bir askerdi. Ama en önemlisi: Hala abisinin güzeli, küçüğü, gülü ve vatan gülüşlüsüydü.
O kız kısacası abisinin her şeyiydi. Kimse tam olarak görmemişti belki ama, Zeynep o dört yaşında fark etmişti bunu. Herkese hır olan abisinin ona mır olduğunu o yaşında fark etmişti.
Küçük kız, ona göre koca olan bedenden ayrıldığında onun boyunda olmak için eğilmiş olan abisinin gözlerine bakıyor heyecanla. “İleride de vurabilecek miyim? Büyüyünce de yapabilecek miyim?” diye soruyor kız merakla. Sessiz sakindi, ancak çok meraklıydı. Yaşıtlarına göre fazla sessiz, daha savunmacıydı. Çoğu hayatı yeni yeni öğrenirken Zeynep, sanki daha öncesinden her şeyi biliyormuş gibiydi.
Kerem, sorulan bu soru karşısında gülümseyip onu başıyla onaylıyor. “Sen ileride başarılı bir asker olacaksın. Ben de seni gururla izleyeceğim.” der kızın heyecanına ortak olduğu esnada.
“Söz mü?” diye söz ister minik Zeynep.
“Söz. Asker sözü.” diyerek onu onaylamadan edemez genç Kerem…
***
9 Aralık 2022 / ANKARA
Taksi, Ankara Kara Kuvvetleri Komutanlığında durduğunda ben, kısa bir süre camdan üniformalı askerleri ve komutanlığı inceliyorum. Bugün, saçma bir şekilde buradaydım. Normalde kabul etmeyeceğim bir emiri bir anda kabul etmiş, diğer bir emirle de kendimi burada bulmuştum.
“Burası değil mi abla?” diyerek emin olmak için soran taksiciyle kendime gelip başımı ona çeviriyorum. Aynadan bana baktığını fark ettiğimde bir şey demiyorum ve gerekli parayı çıkartıp ona uzatıyorum. Para üstünü aldığım esnada bir yandan da sırt çantamın bir kulpunu koluma takıyorum. Taksinin kapısını açtığımda taksiciye bir daha bakmıyorum.
“Eyvallah,” diyorum ve inip kapıyı da kapatıyorum. Bana göre ihtişamlı olan komutanlığa tekrar bir göz gezdiriyorum. Gezdirirken hafifçe dalgalanan al bayrak, her zamanki ihtişamını korurken beni kendine bir kez daha hayran bırakıyor.
Komutanlığa doğru birkaç adım attıktan sonra kendi aralarında sohbet edip bir yandan da nöbet tutan askerlerin önünde duruyorum. İçlerinden biri beni fark ettiğinde susuyor ve kaş göz yapıp beni işaret ediyor. Diğerleri de ciddileştiğinde beni fark eden asker, bana doğru bir adım atıyor. “Buyurun,” diyor sert bir ifadeyle.
Ah peki, doğru ya. Burada beni tanıyan olmaz. O halde ben kendimi tanıtayım canım.
Omuzumdaki çantanın fermuarını açıp içinden cüzdanımı çıkartıyorum. Cüzdanı açıyorum. Beni ilk karşılayan kimliğim oluyor. Burada ben değil, kimliğim devreye girer!
Kimliği çıkartıp karşımdaki askere gösteriyorum. Asker, kimlikteki yazıları okuduktan sonra hazır ola geçiyor. “Astsubay Çavuş Ümit Yağız, emredin komutanım!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor. Nöbetçi dolan diğer askerler de hazır ola geçerken ben, sakince kimliğimi cüzdanıma koyuyorum.
“Bana Yarbay Kamil Demirer’iın odasının yerini söyle, Astsubayım.” diyerek kısa ama sert bir emir veriyorum.
“İkinci katta, merdivenin hemen sağında komutanım. İsterseniz eşlik edebilirim?” diyor sesini biraz alçaltarak. Kısa, sert, ürkütücü bir bakış atıyorum askere.
“Söyle dedim, eşlik et demedim!” diyorum sert bir ifadeyle. “Eyvallah!” diyerek yanından geçip komutanlığın bahçesine adımı atıyorum. Arkamda bıraktığım askerlerin birçoğu beni merak ederken ben, onları umursamadan komutanlığa adımımı atıp içeri giriyorum. Merdivenlerden tek tek çıkmak yerine ikişer üçer çıkıyorum.
İkinci kata geldiğimde sağıma ve soluma kısa bir göz gezdirip doğru yerde miyim diye tekrar bir düşünüyorum. Evet, ben doğru yerdeyim, ama yanlış inanlarla…
Yarbay’ın odasının önüne geldiğimde duruyorum, derin bir nefes alıyorum ve elimi kaldırıp kapıyı ikiz kez tıklatıyorum. İçeriden sert ve emin bir “Gir!” emri duymamla kapıyı açıyorum. Odaya bir adım atıyorum ve görüş açıma gelen Kamil Yarbay ile hazır ola geçip baş selamı veriyorum.
Beni hemen tanıyor. “Gel kızım,” diyor babacan bir tavırla. Bu dediğini başımla onaylıyorum ve kapıyı kapatıp tam karşısına giderek tekrar hazır ola geçiyorum. Kısa bir sessizlik olurken Kamil Yarbay, beni baştan aşağı iki kez süzüyor. “Bu kadar erken gelmeni beklemiyordum doğrusu.” diyerek bir itirafta bulunurken oturduğu sandalyeden kalkıyor, önümde dikiliyor. “Hoş geldin.” diyor.
“Sağ olun komutanım!” diyorum emin bir ses tonuyla. “Emrettiniz, bize de gelmek düşer.” diyorum. Hala hazır ol’da olmanın rahatsızlığını yaşıyorum bir an. Kamil Yarbay bunu fark eder etmez yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluşuyor.
“Rahat,” diyor aynı babacan tavırla. Bu emirle bacaklarımı, omuzumla aynı oranda açıyorum, ellerimi belimin arkasında birleştirirken karşıya, emin bir bakış atıyorum. “Abin bahsetti senden,” diyor beni bir kez daha süzerken. Benim bir şey dememi beklermiş gibi gözlerime bakınca, tereddüt etmeden konuşmama gerektiğini anlıyorum.
“Eminim ki bahsederken ‘Kardeşim olduğu için değil,’ diye tekrarlamıştır.” diyorum. Bunu dememle Kamil Yarbay sırıtıyor.
“Haklısın,” diyor. “Seninle daha önce kısa da olsa çalışmıştık, tabi sen o zaman Teğmen’din.” diyor. Hatırlıyordum. Ben Teğmen, abim ise Yüzbaşı…
“Sana hayran kalmamak elde değil Üsteğmenim,” diyor sakince. “Seninle çalıştığım o on sekiz dakika bile benim için fazlasıyla başarılı ve değerliydi.” diye konuşmasına devam ediyor. Ben ise onu sessizce dinlemeye devam ediyorum. “O an fark ettim ki, senin yerin bizim Bozkurt timinin yanı.” diyor. Ne yani, yeni tim, yeni ortam mı?
“Sana gel ya da gelme diye bir teklif yapmıyorum Zeynep. Ben sana direkt gel diye bir emir veriyorum.” diyor. Bu bir istek değildi, bu bir emirdi. Kabul etmem gereken bir emirdi.
Aramızda gene kısa bir sessizlik olduğunda ben, düşünmeden edemiyorum: Evet mi, hayır mı?
“Tim komutanı Ömer Yüzbaşı, Yüzbaşı Ömer Arslan. Anlaşır mısın bilmem. Geçmişte, timdeki bir hainle yaşanan olaylar sonucu timine yeni birini almıyor.” diyor masaya yaslandığı esnada. Bir yandan da beni tekrar süzüyor ve kollarını göğsünde birleştiriyor. Kırklı yaşlarının sonlarındaydı Kamil Yarbay. Babacan bir insandı, bunu belli ediyordu.
“E o zaman beni nasıl kabul edecek?” diye soruyorum merakla. Kamil Yarbay, tek kaşını havaya kaldırıyor.
“Etmek zorunda,” Sessizlik. Kararsız bir sessizlik ama bu. “Timin güven sorunu yaşayacağını düşünmüyorum. Birinin güvenini kazanacaksan bu Ömer olsun!” diye emir veriyor bana. Bu kadar net konuşması, bir anlığına sinirlenmeme neden olsa da köpürmenin mantığı yoktu.
“Neden kabul etmişim gibi konuşuyorsunuz, komutanım?” diye soruyorum merakla. Kaşlarımı çatıp saygı sınırını geçmeden soruyorum bunu. Aksi takdirde bu çizgiyi aşarsam bu üniformaya elveda bile diyebilirdim!
“Sen neden kabul etmeyecekmişsin gibi konuşuyorsun, Üsteğmenim?” diye soruyla yanıt veriyor bana. “Emir verdim, sen de kabul edeceksin. Değil mi?” diye soruyor. Soruya soru ile cevap verilmesinden nefret ederdim. Ancak karşımdaki kişi komutanımdı, bu yüzden ses çıkartmak yerine susmayı tercih ederek gözlerimi kaçırıyorum.
“Ben timimle mutluyum,” diyorum gözlerimi yere diktiğim esnada. O an içimde odaya göz atma isteği olsa da, şu an bunu yapamazdım.
Kamil Yarbay, yaslandığı masadan dik duruşuna dönüyor ve bana bir adım daha atıyor. Aramızda hala bir mesafe vardı, lakin yakınlık daha fazlaydı ve bu, az çok rahatsız ediciydi.
“Bende,” diyerek timine olan memnuniyetini dile getirdiğinde gözlerimi onunkilere dikiyorum. Yeşil gözlüydü, ama yeşilin koyu bir tonuydu. Dışa doğru kahveleşmeye başlıyordu. Bu da ona ayrı bir karizma yaratıyordu. Boy olarak benden uzun olsa da aman aman bir uzunluğu yoktu. En fazla bir seksen iki.
“Ama bu tim sensiz eksik Zeynep.” diyerek beni ikna etme çabalarına devam ediyor. “Onlar sensiz bir hiç!” diyor kendinden emin bir şekilde. Duruşumu dikleştiriyorum. Sorup sormamak arasında kalsam da, sormanın en doğru olacağını düşünüyorum ve konuya giriyorum:
“Bir timin eksik ve hiç olduğunu bir askere göre mi karar veriyorsunuz?” diyorum. Bunu beklemeyen Kamil Yarbay, kısa bir sessizliğe bürünürken ben de kendimden emin olduğum duruşumu bir milisaniye bile bozmuyorum. Gözlerimdeki sert ifade, duruşumdaki eminlik beni o an daha rahat hissettiriyor. Abim olsa gururla bakardı diye düşünüyorum bir anlığına.
Kamil Yarbay, bu çıkışıma sırıtmadan edemiyor. Gözlerimdeki o sertliği ve kararlığı gördüğünde hafifçe başını sallıyor. “İşte bu yüzden bu timde olmalısın Zeynep. Sendeki bu kararlılık, cesaret: Bize lazım.” diyor. O an gözlerinde, beni gerçekten istediğini belli eden bir yumuşama olsa da dik duruşunu bozmuyor.
Susarak cevap veriyorum ona. Hala emin değildim. Tim komutanım beni timde istemeyecekse neden bu timde olayım ki? Bana güvenmeyip her dakika başı beni süzecekse, tetikte olacaksa ne mantığı vardı burada olmanın?
Bilmiyorum. Kendimi geliştirip göstermek konusunda olumlu olsa da… Pek de istiyor da sayılmazdım. Futbol kariyeri mi bu oğlum? Bir takımdan başka takıma transfer oluyormuşum gibi konuştum az önce iyi mi?
“Beni istemeyen bir komutanla neden savaşayım ki?” diye soruyorum. Az önceki sorunun benzeri, aynısıydı hatta. Bu beklenmedik sorularım hoşuna gitmişti ki sırıtıyordu Yarbay.
“İsteyecek kızım, istemek zorunda!” diyor gene emin ve babacan tavrıyla…
***
Önde Kamil Yarbay, arkasında ben, gazinoya doğru ilerliyorduk. Pek de sıcak bakmadığım bu time katılma fikrini bir anda kabul etmenin verdiği şaşkınlığı hala yaşıyordum. Belki de kendimi o Yüzbaşına göstermek istemişimdir? Gerçekten bilmiyorum…
Gazinoya yaklaştıkça istemeden hızlanan kalbim ve terleyen avuç içlerim, en son Harp Akademisine ilk gittiğim gün böyle olmuştu. Şimdi işler değişmişti. Bir öğrenci değil, asker vardı artık. Ancak bu asker, sadece asker değil, abisinin küçük kız kardeşiydi. Hep de öyle kalacaktı…
Gazinoya son birkaç adım kala birkaç askerin gülme seslerini duyduğumda, sıcak insanlar olabileceğini fark ettim. En azından bu bir ihtimaldi ve düşünmesi bile bence güzeldi. Gazino dediğim de askeri gazinoydu ha, yanlış düşünmeyin.
Anlaşılan içerisi çok da kalabalık değildi, konuşan iki kişinin sesi, gülen üç insanın sesi vardı. Ya herkes sessizdi, ya da kimse yoktu. İlki ağır basmıştı bana.
Kamil Yarbay kapıyı açıp girdiğinde ben de peşinden giriyorum. Tam da tahmin ettiğim gibi, sadece bir tim vardı. O da Bozkurt Timi.
Kamil Yarbay’ın girdiğini ilk başta kimse fark etmemişti. Ancak gülen üç arkadaşını sırıtarak izleyen bir asker, kapıya kısa bir bakış attığında bizi görünce ciddileşip ayağa fırlıyor ve “Dikkat1” diye bağırıyor sert bir ses tonuyla. Kısaca süzüyorum o askeri. Rütbesi Astsubay. Astsubay Üstçavuş. İsmini bilmiyordum ancak sağ göğsünün hemen üstünde yazalı soy isminden anlaşılıyordu ki soy adı Çakmak. Ve yine anlaşılıyordu ki tim komutanı o değildi.
Kamil Yarbay, time doğru ilerliyor ve kendisine göre herkesi görebildiği bir yerde duruyor. O durduğunda ben de duruyorum. Kazamız mübarek olsun arkadaşlar, istenmeyenler derneğindeki isim bugün benim!
“Rahat.” Tek kelimelik bu emir ile herkes hazır ol’dan rahata geçerken ben, kısaca hepsine göz gezdirip tim komutanını bulmaya çalışıyorum. Yüzbaşı Arslan… Buldum seni!
Yirmili yaşlarının sonlarında, belki otuzlu yaşlarında; boy olarak bir seksen beş, kıvırcık kahve saçlı ve gözlü; rütbesi Yüzbaşı olan bu adamı görmemle gözüm ona takılıyor. Sert biriydi, dışarıdan bakınca da anlaşılıyordu bu.
Gözünü Kamil Yarbay’dan çekip bana çevirdiğinde bir anlığına göz göze gelsek de ben gözlerimi onunkilerden ayırmıyorum. Tam tersine onu öldürecek gibi bakıyorum. Yüzbaşı ise bunu fark ettiğinde önüne dönüyor. Benimse yüzümde belli belirsiz bir sırıtış oluyor.
“Arkadaşlar,” diyerek konuya giriyor Yarbay. Herkes ona kulak verirken ben de Yüzbaşıyı süzmeyi bırakıp komutana odaklanıyorum. “Bu Kıdemli Üsteğmen Zeynep Umay Kılıç. Kendisi, artık bu timde!” diyerek kısa ve net bir emir verdiğinde Yüzbaşı, kaçırdığı bakışlarını Yarbay’a çeviriyor. O an için gözlerinde bir duygu olmasa da birazdan olacaktı.
“Komutanım,” diyerek çıkışmaya başlayacakken Kamil Yarbay, elini kaldırıp onu susturuyor. Yüzbaşı ise sessizce önüne dönerken söylenmeden edemiyor.
“Güven problemi istemiyorum. Duydun mu Yüzbaşı?” diye soruyor sert bir ses tonuyla. Yüzbaşı, bir şey söylemiyor, başıyla da onaylamıyor. Sadece önüne bakıyor. “Neyse ben seni hallederim,” diyor Yarbay kendi kendine. “İyi geçinin, o da timin bir komutanı… Artık bir keskin nişancınız var, orası ayrı. Ancak onu sizden ayrı, tek göreyim, yakarım sizi!” diye bir emir daha savuruyor Kamil Yarbay.
Kısa bir sessizlikten sonra iç çekip ellerini arkasında bağlıyor Yarbay. “Anlaşıldı mı?” diye soruyor. Timin hepsi hazır ola geçiyor ve “Emredersiniz komutanım!” diyor. Yüzbaşı dışında. Aman ben de meraklıydım sana!
“Güzel. Şimdi takılmaya devam edin. En kısa sürede tanışın… Yüzbaşı, Üsteğmen: Gelin benimle!” diyor ve arkasını dönüp gazinodan çıkıyor. Ben, time göz gezdirip ardından arkamı dönerek komutanımı takip ediyorum. Hemen ardımdan duyulan botların sesleri beni korkutmak yerine hırslandırıyor o an.
Dışarı adımı attığımda Kamil Yarbayın bizi beklediğini görüyorum ve yanına gidiyorum. “Rahat ol.” der gibi bir baş hareketi yaptığında o an fark ediyorum pek de rahat olmadığımı. Yüzbaşı, yanımıza geldiğinde önce Kamil Yarbay’a bakıyor, sonra da beni süzüyor. Sonra da önüne dönüyor.
Aramızda, daha doğrusu aralarında bir sessizlik oluşuyor. Kamil Yarbay nereden başlayacağını düşünürken Yüzbaşı, komutanına çıkışmadan bu fikri nasıl reddedebileceğini düşünüyor.
“Yüzbaşım,” diyerek konuya giriyor Yarbay. Tam ağzını açıp konuşacağı esnada Yüzbaşı, ondan önce davranıp araya giriyor, sözünü kesiyor. Ve ben bundan da nefret ederim!
“Komutanım, time başka asker almama konusunda bana sözünüz vardı!” diyor sinirle. Yumruğunu sıkıyordu, ancak o farkında değildi.
“Ben daha önce Zeynep’le çatıştım Yüzbaşım, ülkesini satacak birisi değil o!” diyerek beni savunmaya başlıyor Kamil Yarbay.
“Bu benim umurumda değil komutanım! Söz vermiştiniz.” diyor aynı sinirle. Karşısında komutanı olduğu için pek de ses çıkartmıyordu.
“Söz vermem de benim umurumda değil! Zeynep de bu timden.” diyor Kamil Yarbay. Yüzbaşı Arslan, sinirle soluduğunda ben de kollarımı göğsümde birleştiriyorum. Çekirdek yok mu ya?
“Komutanım,”
“Ömer, bak evlat: O olay bir kere oldu, bir daha da olmayacak. Sen de Zeynep’i kabul edeceksin, güveneceksin. Bunu yapmak zorundasın!” diyor emir verircesine. Aslında öyle de yapmıştı. Bu onun için bir emirdi. “Daha da bu konu yüzünden yanıma gelme!” diyor sinirle. Ömer Yüzbaşı, istemese de bunu başıyla onaylayarak kabul etmek zorunda kalıyor. Kamil Yarbay, Yüzbaşıdan sözlü olmasa da fiziksel olarak onay almasıyla birlikte yanımızdan ayrılıyor. Komutanım, beni bırakmasaydınız keşke.
Arkasından bakmakla yetiniyorum. Bu adam beni yemezdi evet, ama bakışları pek hara alamet değildi. Korkmamıştım, rahatsız olmuştum. Normal şartlarda komutanım olmasa, yarın selası okunurdu ama işte şu an olmazdı.
Önüme döndüğümde beni tekrar süzdüğünü fark ediyorum. Ne var ne bakıyorsun?
“Git tanış timle,” diyor soğuk bir sesle. Etkiye tepki olarak ona en sert ve umursamaz bakışımı atıyorum ve onu arkamda bırakıp gazinoya tekrar giriyorum. Gene aynı Astsubay, beni görünce “Dikkat!” diye bağırıyor. Hepsi hazır ola geçerken yüzümde belli belirsiz bir tebessüm oluşuyor. Güvenmeseler bile en azından saygıları var.
“Rahat,” diyorum yanlarına yanaştığım esnada. Kimse ses çıkartmıyor, ben de tam karşılarında dikiliyorum. Gene hepsine göz gezdirirken benden sonraki en rütbeli kişiyi arıyorum. Başka bir Üsteğmen görmemle bir devremin olduğunu anlıyorum. Tebessümüm yüzüme yayılmıyor ancak içten içe mutlu oluyorum.
“Kamil Yarbay de dedi ama tekrar tanıtayım: Kıdemli Üsteğmen Zeynep Umay Kılıç.” diyerek kendimi tanıtıyorum. Sessiz kalıyorum ki onlar da kendini tanıtsınlar.
Üzerindeki gerginliği ilk atan Üsteğmen oluyor. Bana dönüyor, hafif bir tebessümle bakıyor bana. “Üsteğmen Emre Karaaslan, emredin komutanım!” diyor kendinden emin bir şekilde. Boyu uzun değildi. Bir yetmiş beş falandı. Yaş olarak yirmilerin ortalarındaydı, belki benden küçüktü bile.
Kahverengi gözleri ve saçları vardı. Yüzündeki tebessümle de tatlı biri gibi duruyordu. Eğlenceli olduğunu düşünüyordum çünkü gazinoya girerken arkadaşlarını kolaylıkla güldürmüştü.
Onu başımla onaylıyorum, zaten ismimi falan biliyorlar. “Teğmen Hürkan Iğıl, emredin komutanım!” diyerek başka biri konuşuyor. Emre’ye göre daha uzundu, bir doksan falan yani. O da yirmi beşlerinin ortasında gibi görünüyordu. Belki benimle aynı yaşta da olabilirdi.
Saçları koyu kahveydi aslında, ama siyahı da andırıyordu. Gözleri de kahverengiydi. Emre’ye göre çok daha yapılıydı. Daha ciddiydi, ancak bu ciddilik geçici gibi duruyordu.
“Astsubay Kıdemli Üstçavuş Mehmet Ali Çağlar, emredin komutanım!” diyor az önce yeteri kadar süzdüğüm Ali. Kıdemi de varmış, ben sadece Astsubay Üstçavuş demiştim. Olsun.
“İki ismini de kullanıyor musun?”
“Genelde Ali’yi kullanırlar, komutanım.” Bu dediğini başımla onaylıyorum.
O da Hürkan ile aynı boydaydı. Yirmilerinin sonundaydı, bu belliydi. Siyah saçlı, kahverengi gözlüydü. Hürkan, şu an aralarındaki en yapılı olanlarıydı. Ali, ondan sonra geliyordu.
Onu da başımla onaylarken bir başkası “Astsubay Kıdemli Üstçavuş Doğaç Umut Sarıyer, emredin komutanım!” diyerek konuşmaya başladı bile. Diğerlerine göre saçlarının rengi açıktı. Şükür! Sarıya kaçıyordu, ancak kumral da olabilirdi. Emin değildim ama saçının rengi çok güzeldi. Boyu Emre’den yaklaşık on, on beş santim uzundu. Yaş olarak da yirmilerinin ortasında gibiydi.
Gözleri ise aynen Kamil Yarbay’da olduğu gibiydi. Kahverengi ağır bassa da gözlerine bakınca yeşili de görebiliyordum. Diğerlerine nazaran gözlük takıyordu. Askerler gözlük takmazdı normalde. Büyük ihtimalle dinlendiricidir. Veya mesleğe başladıktan sonra gözle ilgili bir problem çıkmıştır, o zaman kimse bir şey yapamaz!
“Sana ne diyorlar peki?” diye soruyorum merakla.
“Doğaç kullanmıyorum. Umut deseniz yeterli komutanım.” Onun da bu dediğini başımla onaylıyorum.
“Astsubay Üstçavuş Orkun Kaan Tatlı, ama Kaan deyin komutanım!” diyerek bir başka asker tanıtıyor kendini. Emre, bana emir gibi verilen söze kıkırdarken Hürkan sırıtmadan edemedi. Benim de yüzümde minik bir tebessüm oluşmadı değildi. Ben sormadan söylemişti en azından.
Kaan, sarı kıvırcık saçlı, mavi gözlüydü. Saçma şekilde o da gözlük takıyordu. Yahu ne oluyor? Boy olarak neredeyse Hürkan ve Ali ile aynı boydaydı. Kesinlikle belliydi yirmilerinin sonunda olduğu. Tahminimce yirmi yediydi.
“Astsubay Kıdemli Çavuş Emir Yiğit Yıldırım, emredin komutanım.” diyor Emir, diğerlerine göre daha sakin bir ses tonuyla. Kıvırcıktı. Kıvırcık sevmezdim aslında, samimi gelmiyordu. Kahverengi saçlı ve gözlüydü. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm ve anlam veremediğim bir gurur vardı. Bence üniforma, en çok Emir’e yakışmıştı. Belki de o an öyle gelmişti gözüme, kim bilir?
Kamil Yarbay, Emir’in timin keskin nişancısı olduğunu söylemişti. Nişancı vibe da veriyordu. Lakin Yarbay, benim nişancılığı devralmamı, Emir’in pek nişancılık yapmaması gerektiğini tembihlemişti.
Gazinonun kapısı kapanırken arkamdan adım sesleri duyuyordum. Geleni az çok tahmin etsem de, pek umursamamaya çalışıp son askere baktım. “Astsubay Çavuş Mert Kaya, emredin komutanım!” dedi o da diğerleri gibi. Saçları dalgalıydı. Kahverengi saçlı ve gözlüydü. Kahveleri toplamıştık anlaşılan.
Emir ile yaşları aynı gibiydi, yirmi beş falandı. Boyları da aynı gibiydi. Emir, Umut ile aynı boydaydı, keza Mert de. Yani aynı sayılırlardı. Mert biraz daha kısaydı.
Hepsine bir bakış atıyorum. “Sağ olun,” diyorum kendilerini tanıttıkları için. “Oturabilirsiniz.” dediğimde kendimi bir öğretmen gibi hissetmiştim. Bir emrimle herkes yerlerine otururken arkamdaki adım sesleri de duruyor. Başımı sol tarafa çevirdiğimde Yüzbaşı ile göz göze geliyorum. Hazır ola geçip baş selamı veriyorum.
“Rahat,” diyor soğuk bir şekilde. Ellerimi belimin arkasında bağlarken olanları tekrar gözden geçiriyorum. Ben gerçekten buradaydım! “Yüzbaşı Ömer Arslan,” diye kendini tanıtıyor. Öğrenmiştim az önce ama, olsun. “Git giy üniformanı, belgelerini falan Kamil Yarbay halledecekmiş.” diyor aynı soğuklukla.
Hazır ola geçip “Emredersiniz komutanım.” diyorum.
“Git yerleş, tüfeğini falan bırak odaya… Bir de, hangi adını kullanıyorsun?” diye soruyor beklemediğim bir anda. Bilgi mi alıyordu, yoksa gerçekten merak mı etmişti?
“Zeynep,” diyerek tek kelimeye cevap veriyorum. Beni başıyla onaylıyor, yanımdan usulca geçip arkadaşlarının yanına gidiyor ve Emir’in yanına oturuyor. Ben ise onlara kısa bir bakış attıktan sonra önüme dönüp gazinodan ayrılıyorum.
***
“Tim komutanının adı neydi?” diyerek üçüncü kez bu soruyu soran abime göz deviriyorum. Telefonun, Türkiye’nin bir ucunda olduğu için bunu görmüyor. Lakin görseydi kafama hafifçe vurmuştu bile.
“Yüzbaşı Ömer Arslan, komutanım!” diyorum hafif bir sinirle. Komutanım diyorum çünkü benimle birlikte onun da üniforması üstündeydi… Ah evet, abim de askerdi. Binbaşı Kerem Kılıç. Ben Ankara’da, o Şırnak’taydı. Bir türlü aynı ekipte çalışamamıştık. Sadece terfi alıp ilk görev yerimde, sadece bir operasyonda birlikteydik.
“Hem, niye sorup duruyorsun ki?” diye soruyorum saçımı çok da yukarıdan olmayacak şekilde toplarken. Zaten kısaydı, ancak yine de bağlamak lazımdı.
“Araştıracağım,” diyor kendinden emin bir şekilde. Bir an duraksıyorum. Ciddiydi. Hem de fazlasıyla.
“Ne gerek var komutanım?” diyorum aynadan yakamı düzeltirken. Al işte tüm timi araştıracaktı.
“O seni araştırırken iyi, ben araştırırken kötü, öyle mi gülüm?” diye soruyor. Normalde sesinde olan soğukluğu bana yoktu. Herkese hır, bana mır olurdu genelde. Anneme bile çemkirirdi ancak bana hiçbir şey demez, sesini dahi yükseltmezdi. Yükseltse de nadiren olurdu.
Aynadan kendime çeki düzen vermem bitince masaya koyduğum telefonu alıyorum ve masaya yaslanıyorum. İç çekiyorum. “Kötü demedim ki, araştırmana değmez, onu diyorum!” diyorum. O an fark ediyorum yüzümdeki tebessümü. Abim Kerem Binbaşı işte: Fark ettirmeden her şeyi yapıyor.
“İşin ucunda sen varsın Zeynep, izin ver de bakayım.” diyor yumuşak ama emin bir sesle. “Ayrıca, değer. Senin için her şey değer.” diyor. “Senin canın onlara emanet Zeynep, onların da sana. Ben seni karanlığa gözüm kapalı emanet etmem.” diyor. Yüzümdeki tebessüm derinleşirken başımı hafifçe sağa ve sola sallıyorum. “Ayrıca karargahta Üsteğmensin, disipliniyle, duruşuyla… Ama benim gözümde hala çocukken ateş ettiğin ilk hedefi hatırlayan abinim. Ben seni her şeyin üstünde tutarım, bunun için de her şeyi yaparım!” diyor. Gözlerim dolmuyor, ağlamıyorum ama içinden bir şeyler cız ediyor. Bu söz bana dokunuyor.
“Biliyorum,” diyorum buruk bir gülümsemeyle. “Teröristle iş birliği yaptığını falan öğrenirsen haber et.” diyorum. Telefonun diğer ucundan bir kıkırdama sesi geldiğinde kendimi bir kez daha değerli hissediyorum. “Ama, sence gerçekten de yeri ve zamanı mı?” diye emin olmak için soruyorum. Sesimdeki soğukluk ve sertlik yoktu artık. Telefondaki o an komutanım değil, abimdi.
“İşin ucunda sen olduğun için her şeyin yeri ve zamanı.” diyor. Aramızda kısa bir sessizlik oluşuyor. Bu sessizlikte aklıma babam geliyor. Çok küçüktüm şehit olduğunda. Yaşın dörttü. Abim ise on iki yaşındaydı.
Anlamamıştım babamın şehit olduğunu, çocuktum. Ama eksikliğini hissetmiştim. “Geleceğim.” deyip gelmediğini fark etmiştim. O gün gittiğinde ben, tutturmuşum bana kraker alın diye. Ağlamamışım ama üzülmüşüm belli ki. Babam, gitmesi gerektiğinin farkındaymış ama görevi bir kenara bırakıp gitmiş almış bana kraker.
Annem anlatır hep. Artık anlata anlata ben de unutmamışım. Bana krakeri verdikten sonra da “İşin ucunda sen varsan, sonunda da güldüğünü göreceksem her şeyi yaparım!” demiş bana. Hatırlamıyorum tabii, annem diyor. Sonra da öpmüş beni, saçımı okşamış.
“Zeyno?” diyerek duyduğum sesle kendime geliyorum. Kurulan o cümlenin benzerlikleri içimi ürpertse de, iki farklı kişiden neredeyse aynı cümleyi duymak iyi gelmişti.
“Ne oldu?” diyorum. Al işte bir sıkıntı var sanacak!
“İyi misin?” diye soruyor merak ve belli etmemeye çalıştığı bir endişeyle.
“Evet,” diyorum başımı olumlu anlamda sallarken. Görmüyordu ama yapıyordum işte. Refleks kardeşim, ben ne yapayım?
“Emin misin?” diye soruyor gene aynı ses tonuyla. Kaşlarımı çatıp iç çekiyorum.
“Eminim komutanım.” diyorum. Ses çıkmıyor. İnanmadığında böyle yapardı o. Alışmıştım ama yine de… Ne bileyim işte. Garip hissediyorum. “Başka bir şey yoksa, kapatıyorum.” diyorum.
“Peki. Olağanüstü bir şey olursa ararım.” diyor. Gülümsüyorum bir anlığına. “Dikkat et kendine, bir şey olursa ara. Operasyona gidersen haber et, helikoptere sağ ayakla bin. Besmele çek.” diyor ve duruyor. Gülümsemem genişliyor.
“Dualarımda sana da yer vereyim, gitmezsem de haber edeyim, mutlaka yatmadan da durum raporu vereyim, değil mi komutanım?” diyorum neşeyle.
“Aynen öyle Üsteğmenim!” diyor benim gibi neşeyle. “Hadi Allah’a emanet ol.” diyor ardından da.
“Sen de Allah’a emanet ol.” diyorum ve telefonu kapatıyorum. Telefonun kapanmasıyla bir çıkmaza düşmüş gibi hissediyorum bir anda. Kolay değildi, hem de hiçbir şey. Zordu abimden ayrı olmak. Yaş farkından dolayı sadece belli bir dönem birlikteydik. Sonra o Harp Akademisine gitti, ben kaldım annemle. Sadece yazın gelmeye başladı, bana mı koşsun anneme mi?
E adam da haklı, ikimizi de görmemiş. Hasret gidermesi gerek… Sonra bir bakmışız ben de Harp Akademisindeyim. O arada hiç daha yüz yüze görüşemedik. Ben de mesleğe başlayınca tatilleri tutturabiliyorsan buluşuyorduk.
Bir mucize falan olsa da Kerem Binbaşı da Ankara’ya gelse. Allah’ım lütfen, amin.
İç çekip telefonu cebime koyarken aynadan bir kez daha kendime bakıyorum. Üniforma ayrı güzeldi, ayrı bir gururdu. Bunu bir kez daha fark ediyorum ve odadan çıkıyorum. Kapıyı arkamdan kapattığımda etrafa kısa bir göz gezdiriyorum.
Neden buradayım ki? Kabul etmek istememiştim aslında. Başıma gelecekler de o an umurumda değildi ama, buradaydım. Beni istemeyen bir komutanın timinde, onunla omuz omuza savaşmak zorundaydım.
Aklımda bu düşüncelerle koridorda ilerliyorum. Kimseyi tanımıyordum ancak onlar benim yeni geldiğimi biliyor; benden alt rütbeli subay ve astsubaylar saygıdan hazır ola geçiyor, baş selamı veriyordu bana. Tanımasalar bile saygı duymaları hoşuma gitmişti.
Tim neredeydi bilmiyordum, bilsem de gitmek istemiyordum. Bırak timi, karargahtaki tek kadın olmanın verdiği gariplik hala üzerimdeydi. Üstelik tim de bana alışmamış, yabancılık çekiyordu. Haliyle ben de. Ama en azından, çoğu güvenmişti. Kerem Binbaşı ile konuşmadan önce Umut ve Emir, gelip yardım olup olmadığını sormuştu.
Nereye gitmem gerektiğini bilmiyordum, yabancılık çekiyordum ve bu saçma şekilde ürperticiydi. Bir yandan da timin geçmişte yaşadığı şeyleri merak ediyordum. Ancak ne onlar bana anlatırdı, ne de ben onlara sorardım. Belki zamanı gelince öğrenirdim.
Bahçeye adımlarımı attığım anda yüzüme çarpan rüzgarla fark ediyorum havanın soğukluğunu. İçeriden bakılınca iyi gibi görünüyordu, ancak öyle değildi. Soğuktu. Anlaşılan bugün soğuk olan tek şey Ömer Yüzbaşı da değildi.
Koridor boyunca timdeki birilerini görmemek garip hissettirmişti. Kimsenin umurunda olmamak garip değildi de, bir yerlerde toplu şekilde takılıyorlarsa beni çağırmamaları garip, biraz da acı vericiydi. Takmamaya çalışarak boş bulduğum bir banka doğru adımlıyorum. Ağacın altındaki banka yanaşıp oturuyorum, etraftaki askerlere göz gezdiriyorum. Hepsi resmi, sessiz, sakin, gururlu.
Gözüm Atatürk’ün heykeline takılıyor. “Hiç aşık olmadım.” diyordum ama yalandı. İki elemanla birlikte olmuş olabilirdim. Ama gönül eğlendirmiştim sadece. Ayrıca bu kalp, sadece bir çift mavi göze deli gibi çarpmıştı, çarpmaya da devam ediyordu.
Saçmaydı aşık olmamak. Mesleğimle de alakalı değildi aslında. Askerler de aşık olurdu, severdi, endişelenirdi, ağlardı… Ya ben duygusuzdum, ya da askerleri hafife alıyordum. Ancak meslektaşlarımı hafife alamazdım. Sorun bendeydi, duygusuzdum. Bunun yüzüme vurulmasından nefret de ederdim.
“Komutanım,” diyerek sol yanımdan tanıdık bir ses duyuyorum. Bizim timden. Sanırım Mert. Başımı çevirip bakıyorum ve evet! Mert.
Bir mırıltı çıkartıyorum seslendiği kişinin ben olduğuma dair. Kısa bir sessizlik oluyor aramızda. Çekinmiyordu, tersine yakın hissediyordu. Ancak ne tepki vereceğimi bilmiyordu. Azarlarım diye endişeleniyordu sadece. Gözlerinden belliydi.
“Biz,” diyor ve duruyor. “Yani tüm tim,” diyerek de açıklama gereksinimi duyuyor. Onu başımla onaylıyorum. “Yemekhanedeyiz de, sizi de çağıralım dedik.” diyor gözlerini kaçırarak. Beni? Cimcikleyin beni.
Tam ağzımı açıp konuşacakken Mert “Ama siz bilirsiniz. Ömer Yüzbaşı ‘Dışarıda durmasın, çağar.’ dedi. O yüzden şey ettim, komutanım.” diyor tek nefeste. Ömer Yüzbaşı mı demiş? Oha!
Bu beklenmedik teklif karşısında duruyorum, başlamadığım sözümün kesilmesine de az çok sinirleniyorum lakin susuyorum. Kısa bir an olanları kavramaya çalışıyorum. Mert ise benden gelecek cevabı dört gözle bekliyordu. “Geliyorum,” diyorum. Mert, hafifçe tebessüm ettiğinde ben de aynısını yapıyorum, hemen ardından da eski ciddiyete geri dönüyoruz.
Ayağa kalkıyorum. Mert’in önden gitmesine beklediğimde bunu anlayıp yürümeye başlıyor. Ben de onu takip ederken bir nevi yemekhanenin de yerini öğreneceğimden seviniyorum. Mert önde, ben yanında tekrar içeri giriyoruz. Sessizliğimiz, Mert’i geriyor gibi duruyor. Benden çekiniyor gibiydi.
“Rahat ol, yemem seni.” diyorum dik duruşumu bozmadan, çok da soğuk olmayan bir şekilde.
“Emredersiniz.” diyerek beni onaylıyor. Gene sessizliğe gömülürken yemekhaneye doğru yürümeye de devam ediyoruz. Aklımda onlarca soru vardı lakin sorup sormamak arasında çok kararsızdım. Sorarsam olmayan güven kırılır diye korkuyordum. Olmayan güven… O zaman sorsam da bir şey kaybetmem.
“Mert,” diyorum ilerlemeye devam ederken.
“Emredin komutanım,” diyor sıcak bir şekilde. Has- Kaybedermişim!
“Şey,” diyorum ve duruyorum. Kelimelerimi doğru seçmeye özen göstererek düşünüyorum. Düşünmeye çalışıyorum desem daha doğru olurdu. “Sence timin bana ihtiyacı var mı?” diyorum. Ama sormak istediğim bu değildi! Al işte.
Bir an afallıyor, ancak yürümeye de devam ediyor. “Anlamadım komutanım?” diyor başını bana çevirdiği esnada. Ben de onun gibi yapıyorum.
“Yani,” diyorum ve yürümeyi bırakıp olduğum yerde duruyorum. Ben durunca haliyle Mert de duruyor. “Timin yeni bir askere, komutana ihtiyacı var mıydı?” diyorum. Aklımdaki soru bu değildi. Neden bu soru çıkmıştı ki ağzımdan?
Mert kısa bir süre durup düşünüyor, gözlerini kaçırıyor. Ancak hemen ardından minik bir tebessüm edip tekrar bakışlarını bana çeviriyor, göz göze geliyoruz. “Timin yıllardır birilerine ihtiyacı vardı komutanım. Ancak insanlara güveni yoktu.” diyor ve duruyor. O da benim gibi seçtiği kelimeleri tartıyordu. “Ancak tim, sizi gördüğü ilk anda garip bir şekilde, sanki yıllardır içimizdeymişsiniz gibi sahiplendi.” diyor. İstemeden kaşlarımı çatıyorum.
“Nasıl yani?” diyorum. “Açık konuş oğlum.” diyorum. Sinir yoktu ses tonumda, açıklama bekleyen bir ses vardı, merak vardı. Mert’in tebessümü bu çıkışımla derinleşiyor.
“Şöyle ki komutanım: Yıllar önce iki kez bu time asker gelme girişimi oldu. Tim, ben de dahil hiç kimse, size yaklaştığımız gibi yaklaşmadı.” diyor. “Siz daha farklısınız. Şimdi kadın olduğunuz için böyle diye düşünebilirsiniz, ama öyle değil.” diyor. Kollarımı göğsümde birleştiriyorum ve merakla Mert’i dinlemeye devam ediyorum.
“Sizin dışınızda kadın bir subay daha gelmişti time. Ancak hiçbirimiz bırakın kendimizi tanıtmayı, baş selamı bile vermemiştik… Şimdi hepimiz, sizin emrinizdeyiz. Ben bugün, gelip sizi tim ve Ömer Yüzbaşı istedi diye yemekhaneye çağırıyorum.” diyor. “Yani, evet. Timin size ihtiyacı var.”
“Ne oldu o askerler?” diye soruyorum. O an sorduğum soruyu çocukça buluyorum. Ama merak etmiştim. İçten içe de sevinmiştim.
“Kadın subay ikinci haftasında başka time gitti, diğer askeri de biz istemedik ve timden gitmesini sağladık.” diyor ciddileşirken. “Ancak sizi istiyoruz, size ihtiyacımız var!” diyor. O ‘Size ihtiyacımız var!’ lafında Anla işte, sok şunu kafana: sensiz yapamayız! der gibi bir ses, yalvarış vardı.
Onu başımla onayladığımda kollarımı açıyorum, yürümeye başlıyorum. Ben bunu yapınca Mert de haliyle beni takip etmeye başlıyor. “Peki,” diyorum. “Ömer Yüzbaşı?” diyorum aynı merakla. Mert, demek istediğimi anlamıyor, ya da anlamamazlıktan geliyor. Belki de vereceği cevabın beni üzüp üzmeyeceğinden emin olmadığı içindi bu anlamamazlık.
Kaşlarını çatıp bana baktığında açıklama yapmam gerektiğini düşünüyorum. “Ömer Yüzbaşının bana ihtiyacı var mı?” diye soruyorum. Sesim, o an her zamankine göre daha yumuşak çıkmış, ancak sertlik ve eminlik gitmemişti.
“Yok gibi görünüyor,” diyor. Önüne dönüyor ancak fark ettirmeden de tepkilerime bakmaya çalışıyor. Beni kırmaktan korkuyordu. Aslanım, bilmediğin bir şey var: Benim kırılacak bir kalbim yok.
“Ama,” diyor ve duruyor. Düşünüyor. Emin olmak istiyor çünkü. “Bence var.” diyerek kendi fikrini savunuyor. O esnada yemekhaneye varıyoruz. Hay zamanlamamıza…
Daha da konuşmuyoruz. Mert, kapıyı açıp içeri girdiğinde ben de onu takip ediyorum. Yemekhanede bizim tim dışında birkaç tim; timlerden ayrı da birkaç asker vardı. Mert ve ben çeri girdiğimizde bizim timden Hürkan ve Umut, diğer timden de birkaç asker bizim olduğumuz yöne bakmıştı. Komutanlığa yeni gelince tüm odak ben olmuştum iyi mi?
Bunu pek de takmayarak bizim timin yanına geliyorum. Hepsine göz gezdirip boş yer arıyorum. İki sandalye boştu. Biri Ömer Yüzbaşının yanı, diğeri de… Kaan, evet Kaan. Onun yanı boştu. Ömer Yüzbaşının yanına o an oturmak istemediğim için Kaan’a bakıyorum. Sağında Umut vardı, her türlü Yüzbaşı bana uzak olacaktı. Bu iyiydi.
“Oturabilir miyim?” diye soruyorum Kaan’a, boş sandalyeyi gösterirken. Kaan, bunu sormamı beklemediği için önce sandalyeye, sonra da bana boş bir bakış atıyor. Saf bir çocuktu, ama kararlı duruyordu.
“Tabii komutanım, buyurun!” diyor benim gibi sandalyeyi gösterirken. Oturmak için izin almam Umut’un da hoşuna gitmişti belli ki. Hafifçe sırıtmıştı.
Başımla bir “Eyvallah” çektikten sonra emin adımlarla yanına gidip oturuyorum. Ömer Yüzbaşı, önünde, içinde çay olduğunu tahmin ettiğim bardağından başını kaldırıp bakmamıştı bile. Mert, oğlum emin misin bu adamın bana ihtiyacı olduğuna?
“Çay getireyim mi Zeynep komutanım?” diye soruyor Ali merakla. Efendi biriydi. İlk bakınca biraz korkardınız, ancak alışırdınız. Yanıma gelip adam akıllı konuşan ilk kişiydi zaten.
“Eyvallah sağ ol. Sen ye yemeğini.” diyorum çok da soğuk ve sert olmayan bir sesle. Beni başıyla onayladığında ben de önüme dönüp parmaklarımla oynamaya başlıyorum. İsterdim aslında, ama bir çay için askerimi yormama gerek yoktu. Onun yorgunluğu ona yeterdi.
Benim varlığımı bozuntuya vermeden şakalaşmalarına devam ediyorlardı. Rahat gibilerdi, kimse benden dolayı tetikte değildi. Sanırım Mert haklıydı. En azından tim konusunda. Ancak bu, benim güvenlerini kazanmayacağım anlamına gelmezdi. Timin kazansam yeterdi, Yüzbaşıya gerek yok.
Güven kazanmam için de operasyon olmalıydı. En büyük katkıyı orada sağlardım çünkü. Öyle sohbet falan, boş işti güvende. Fiziksel bir şeyler yapmalıydım. Hayat kurtarmak gibi.
Ama o görevin bugün çıkacağı yoktu, belliydi. Saat çoktan dört olmuştu. Bu saatten sonra bir operasyonun çıkmasını beklemiyordum. Üstelik çıksa bile ben bugün gitmezdim. Genelde ilk görevde olmazdı askerler. Ha Kamil Yarbay isterse başka tabii. Bunlar kendi düşüncem.
Başımı oynadığım parmaklarımdan kaldırıp yemekhaneye göz gezdiriyorum. Tek tük takılan askerler gitmiş, yerine sadece timler kalmıştı. Yan masadaki iki askerin gözleri sürekli bizdeydi. Bana fark ettirmeden beni çekiştiriyorlardı, ama anlamıştım. Mal değildim.
Etkiye tepki olur diyerek sert bir bakış atıyorum bana bakan ve benden daha alt rütbedeki bir subaya. O da tehdidimi algılıyor ki kendi önüne dönüyor, arkadaşına da dönmesi gerektiğini söylüyor. Ancak dedikoduları devam ediyordu.
Umursamıyorum ve bizim time dönüyorum. Çoğu karşılıklı konuşuyordu, ortak bir konu yoktu ortada. Emre ile Hürkan, Ali ile Umut konuşurken kalanları da önlerindeki yiyecek ve içecekleriyle takılıyordu. E ben sıkıldım!
Yanımdaki Kaan, sanki unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi kaşlarını kaldırıyor ve hafifçe bana dönüyor. “Komutanım,” diyor hiç çekinmeden. Oğlum harbiden güvendiniz mi?
“Dinliyorum,” diyorum kollarımı göğsümde birleştirirken. Merak etmiştim ne diyeceğini. Ancak dışa yansıtmıyordum.
“Ani bir operasyon falan olur da, sivilde falan olursak, size ulaşmak için numaranızı verir misiniz?” diye soruyor sağ eliyle bardağına uzanıp aldığı esnada. Cümlesini de bitirince elindeki bardağı ağzına götürüp bitmek üzere olan içeceği kafaya dikiyor ve tek yudumda içiyor.
“Vereyim,” diyorum. Bardağı geri masaya bıraktıktan sonra elini cebine atıyor. Anlıyorum ki telefonunu çıkartacak. O yüzden bekliyorum.
Çok da bekletmeden telefonu çıkartıp parmak iziyle telefonu açıyor. Aramalar kısmına girip numaramı söylememi bekliyor. Numaramı söylediğimde ise tek tek yazıyor ve çaldırıp kaydediyor. Ben de onu kaydedip telefonumdaki bildirimlere kısa bir göz attıktan sonra geri cebime koyuyorum.
“İzniniz varsa numaranızı diğerlerine de verebilir miyim?” diye soruyor Kaan. Bu teklifi nazik bir şekilde sunduğu için belli belirsiz bir tebessüm ediyorum ve başımla onaylıyorum.
“Sorman hata!” diyorum omuzunu patpatlarken. Bu tepkime gülümseyip başıyla onayladıktan sonra önüne dönüyor. Ben de tekrar ciddileştiğim esnada time şöyle bir göz gezdiriyorum. Gezdirmez olaydım!
Ömer Yüzbaşıyla göz göze gelince bir an duraksıyorum. Bana bakıyordu? Kesin yiyecek beni!
Kısa ve sert bir bakış attıktan sonra önüme dönüyorum. Emre, çoktan bir olay anlatmaya başlamıştı. Dinliyormuş gibi yapsam da pek oralı olmuyordum. Aklım, en kısa zamanda timin bana güveninin olmasıydı. İçten içe de dua etmiyor değildim.
Ama emindim: Bu timde herkes bana er ya da geç güvenecekti. Zorundalardı…
Bölüm etkileşimi
