13. bölüm · BİR SİPER UZAK 1
12. BÖLÜM
…
“Kahramanlar can verir
Yurdu yaşatmak için…”
Hüseyin Nihal Atsız
🎵 Kıraç: Vatan Marşı
9 Ekim 1998 / MUŞ
Kılıç ailesinin evi sade ama sıcaktı. Harun Kılıç görevden geleli birkaç saat olmuş, ailesi ile hasret gideriyordu. Tabii Zeynep, babasını yarı yolda bırakıp hemen yanında yorgunluktan dolayı uyuyakalmıştı. Uyurken bile babasının işaret parmağını tutuyordu.
Olduğu yere çivilenmişti Harun. Kızı uyanmasın diye oğluna bile adam akıllı vakit ayırmamıştı. Kerem anlamıştı, zorluk çıkarmamıştı. Öğlen daha babası gelmeden Zeynep ile onlar için ciddi, anneleri Aysel için ise çocukça tartışmalarından birini yapmışlardı. Zeynep, abisine üç gün küs kalma rekorunu geçmemişti lakin günlük rekorunu kırmıştı. Genelde iki saate barışır olurlardı ancak bu sefer yedi saat küs kalmışlardı.
Kerem haklı olmasına rağmen özür dileyecekti ama kardeşi uyumuştu işte. İçinde bir huzursuzluk vardı. Küs olmaktan değil, başka bir şeydi bu.
Öğlenki oyundan dolayıydı. Her ne kadar kendince inkar etse de gerçeğin farkındaydı Kerem. Kerem kendince oynarken Zeynep gelmiş, oynamak istemişti. Kerem kardeşini asker yapmak istememişti oyunda. Zeynep de asker olacağım diye tutturunca caymıştı Kerem. Ama sorun o değildi.
Zeynep, yaşına rağmen çoğu şeyi zorlanmadan kavrayabiliyordu. Bir, bilemedin iki kez tekrarlarsan aklına kazıyordu onu. Nereden duyduysa şehitlik kavramını da duymuştu. Anlamını, nasıl şerefli bir şey olduğunu bilmiyordu belki ancak işin sonunda insanların -Henüz askerlerin olduğunu bilmiyordu- geri gelmeyeceğini -Ölümü de tam bilmiyordu- kavramıştı.
Kavraması yetmezmiş gibi Kerem oyuna almayınca ‘Ama ben şehit olacaktım!’ demişti. Şehitliğin ne olduğunu bilen Kerem de o dakikadan sonra adam akıllı düşünememeye başlamıştı. Babasının şehit olma olasılığını kaldırmamışken Zeynep’in böyle konuşması içine oturmuştu.
“Baba,” dedi Kerem babasının yanına, boş olan tarafa oturduğu esnada. Kardeşi uyanmasın diye sessiz olmaya çalışıyordu. Harun, elindeki çay bardağını uzanıp sehpaya koydu. Ardından oğlunun saçlarını usulca okşayıp bir öpücük kondurarak kokusunu içine çekti.
“Söyle aslan parçam.” dedi hafifçe tebessüm ederken.
“Ben komutan mıyım?” diye anlamsız bir soru sordu Kerem. Aklındaki soruyu sormaya cesaret edememişti çünkü.
“Öylesin tabii!” dedi Harun oğlunun saçlarını eliyle karıştırırken. “Ben yokken bu evdeki komutan sensin. Zeynep bebek sayılır. Onun abisi de, komutanı da olmak kolay değil.” dedi ardından da. Kerem birden ciddileşti. Gözlerini kaçırdı. Halıdaki desenlere odaklandı. Zeynep’le bakıyor olsa saçma sapan bir sürü görsel oluşturmuştu o halıda. Sırf kardeşi gülsün diye…
Ama şu an bomboş, anlamsız bir halıydı. Düz bir halı. “Zeynep,” dedi Kerem kısık sesle. “İleride senin gibi asker olmak isterse,” Durdu. Kerem de asker olmayı çok istiyordu. Mümkün olsa şimdiden çalışacaktı. “Yani olursa… Baba,” Başını kaldırıp babasına baktı Kerem. Gözlerinin en derinine. “Ya bir gün şehit olursa?”
Bu o sıcacık ev ortamında anlık bir fırtına yaratıyor. Aysel orada olsa çoktan ağlamaya başlardı. Çok duygusaldı. Harun önce yutkunup söyleyeceklerini aklında tarttı. “Bak Kerem,” diye başladı Harun, elini biricik oğlunun omzuna koyarken. Baba kimliğinden çıkıp komutan kimliğine bürünmüştü. Buna bir baba gibi cevap veremezdi çünkü.
“Asker olmak, o bayrağı göğsüne kazımak demektir.” diye devam etti. “Ama bir gün birisi o bayrağı alıp o tabuta sererse korkma.” Düşüncesi bile gururlandırmıştı Harun’u. Şehit olma düşüncesi ayrı gurur, şehit babası olma düşüncesi bambaşka bir gururdu onun için.
“Ama Zeynep benim canım,” dedi Kerem gözleri dolarak. “Ona bir şey olursa dayanamam ki ben.” Gözleri yumuşadı Harun’un. Kerem’in kardeşini kıskanmak yerine ona bu denli düşmesine bayılıyordu.
“O zaman ağlarsın. Bağırırsın, yıkılırsın.” dedi Harun şefkatle. “Ama en sonunda ayağa kalkıp gurur duyarsın.”
“Nasıl?” diye soruyor Kerem fısıltıyla.
Harun elini uzatıp Kerem’in göğsüne, kalbinin attığı o kısma koyunca gülümsedi. O minicik kalpte bunların geçmesine de gururlanmıştı. “Çünkü onun bu vatan için can versi, senin onun için yaşayabilmen demek.” diye açıklama yaptı Harun. “Onun yeminini sen taşıyacaksın. Ve her adımında ‘Ben Zeynep’in abisiyim!’ diyeceksin.” dedi ardından da. “Omuzların dik, kalbin dolu olacak. Anladın mı aslanım?” dedi hafiften komutan sesiyle. Elini oğlunun göğsünden çekiyor.
Kerem, gözünden düşen bir damla yaşı silip başıyla babasını onayladı. Harun, eğilip oğlunun saçlarına bir öpücük daha bıraktığında yüzünde gururlu bir tebessüm oluşmuştu.
Oğlunu kendine çekip başını kendi göğsüne sayladı Harun. “Askerlik silahla olmaz evlat, yürekle olunur.” Bir öpücük daha konduruyor. “Ve senin yüreğin o üniformayı çoktan giymiş.”
***
6 Ocak 2023 / ANKARA
Sabah kalktığımda hala Caner abimin evindeydim. Göğsünde uyumuştum. Ben uyanmayayım diye yerinden kımıldamamıştı. O an kıymetini bir kez daha anlamıştım onun.
Telefonumu komple kapatıp evine geldiğim için beni kimin arayıp sorduğunu bilmiyordum. Telefonu açınca bir yığın bildirim gelmişti. Abim, Deniz, şaşırtıcı şekilde aramasa bile mesaj çekmiş Emir, Deniz’in timindeki agalar ve Yüzbaşı. Yüzbaşı?
“Akvaryum balığı gibi bakmasana telefona.” diyen Caner abimle başımı kaldırıp ona bakıyorum. Düne göre daha iyiydim. Tamam hala bir yanım eksikti ancak intikam arzum artmıştı. Alacaktım. Bunu onlara hangi it yaptıysa bulacaktım. İsimsizimin namlusunu götüne sokacaktım!
“Ne diyorsun abi ya?” diye mızmızlanıyorum. Hala Caner abideydim. Bırakmamıştı beni. İşsizliği ve aşçılığı aynı anda geldiği için krep yapmıştı. Açık konuşayım, krepleri abimden daha iyi yapıyordu.
“Bırak da kahvaltını yap!” diye azarlıyor beni. “Yüzbaşın başka kadına kaçma-”
“Lan!” diyorum dişlerimi sıkarken. “Ya sağımdaki solumdaki her erkekle beni yakıştırmak zorunda mısın ben adam?” diye soruyorum yüzünde vatan gülüşü olan Caner abime. Omuz silkip ağzına keyifle bir zeytin atıyor.
“Abi değil miyim kızım ben?” diyor keyifle. Bu konuşmanın hepsi modumu yerine getirmek içindi. Çakmamış gibi yapıyordum. “Doğrular.”
“Seni bir kaşık suda boğarım Başkomiser!” diyorum elimdeki çatalı ona doğru kaldırıp havada sallarken. “Şakam yok.” Bu dediğime kıkırdayıp sandalyesinden çay doldurmak için kalkıyor. Kalkarken de yanağımdan bir makas alıyor.
“Karargaha mı gideceksin şimdi?” diye soruyor çay doldururken. Tane tane sormuştu bunu.
“Evet,” diyorum. “Başka ne yapabilirim ki?” diye soruyorum sessizce. Çayını doldurup kendi tabağının önüne koyduktan sonra yanıma geliyor. Beni aynı hizada olmak için, ya da en azından göz teması kurmak için dizlerini kırıp çöküyor.
“Zor biliyorum, anlıyorum.” diyor iki elimi de tutarken. Hemen sonrasında da yüzüne tatlı bir gülümseme konduruyor. “Ama yanındayım, yanındayız. Tamam mı cimcime?” diyor tatlı tatlı. Belki de sevmeyeceğim kelimeydi cimcime. Bana göre şımarık insanlara kullanılmalıydı. Ama Caner abim sevdirmişti işte.
“Teşekkür ederim abi,” diyorum buruk bir tebessüm ederken. Doğruluyor. Yerine geçmeden hemen önce de saçlarıma usulca, sessiz ama derin bir öpücük bırakıyor. Caner abim vefat eden kız kardeşinin boşluğunu benimle doldurmuştu, doldurmayı denemişti. Elbette kardeşinin yerini tutmazdım ancak bana olan sevgisi hep bir başkaydı.
Bazen düşünüyorum da Caner abim öz abim olsa böyle olmazdık. Aramızda anlamsız, gereksiz bir duvar olurdu. Ama şimdi böyle değildi. Öz kardeş olmasak da, kan bağımız bulunmasa da o benim öz abimle aynı yerdeydi benim için. Kerem abimden bir farkı yoktu.
Kahvaltıdan sonra Caner abim beni karargaha bırakıyor. Beni bıraktıktan sonra o da görevine, özel harekat timinin yanına gidecekti. Caner abimi tanıdığım andan beri polisliğe ayrı bir ilgisi vardı. Ayrı bir sevgi, ayrı bir hayranlık. Dayım Ahmet var, emekli özel harekattı. Bazen görevlerden döndüğünde sokakta Caner abimle karşılaşırlardı. Caner abimin dayıma olan o hayran bakışlarını, o üniformanın içinde kendini hayal ettiği zamanları çok iyi hatırlıyordum.
Üzerime üniformamı giydikten sonra aynada kendime bakıyorum. Gözlerim hala hafiften şişti. Ancak umurumda değildi. Umurumda olan tek şey şu cenazeyi atlatıp timime bunu yapanı bulmaktı.
Bugün her bir şehidimin naaşı kendi memleketine götürülecekti. Burada olan tek bir cenaze vardı: Erkan. Hayattaki şansımı sikeyim ki bu denk gelmişti. Tabii ki de gidecektim o ayrı; ama dün Caner abime giderken bile aklımda ailesinin yüzüne nasıl bakacağım dönüyordu. Bakamayacaktım.
“Kardan sonraki aydınlığı sağlamazsam şerefsizim!” diye mırıldanıyorum aynadan kendime bakmaya devam ederken. Erkan’ın sözüydü bu. Bu sözü onun mezarında tekrar yineleyecek, o intikamı alacaktım.
Asker kimliğime büründüğümü hissettiğim anda odadan çıkıyorum. Tim Allah bilir neredeydi. Ama canım onların yanına gitmek de istemiyordu. Meraklı birkaç delikanlı vardı. Eğer Kamil Yarbay veya Emir, dün neden gittiğimden bahsetmediyse Emre ve Mert beni sorguya çekecekti. Ha bir de Ömer.
Tahminimce tim komutanına -Ömer’e- bilgi verilmişti ancak emin de değildim. Koridorda ilerlerken hemen arkamdan da benimle eş adımları atan birini duyuyorum. Sanırım Umut’tu. Adımlarımı az da olsa yavaşlatıp bana yetişmesini sağlıyorum. Öyle de oluyor. Yanıma ulaşan kişi Umut’tu.
“Başınız sağ olsun komutanım.”
“Vatan sağ olsun.” diyorum önüme dönerken. “Sana kim dedi?”
“Emir.” Başımla onaylıyorum bu dediğini. Kıvırcık, Ali ve Umut’a adam akıllı konuşuyordu sadece. Başkası varsa da bilmiyordum. Benimle de konuşuyordu evet, ama Umut ve Ali ile olduğu kadar değil diye düşünüyordum. “Komutanım,” diyor Umut adımlarını durdurduğu esnada. Ben de yürümeyi bırakıp ona doğru dönüyorum. Tek kaşımı kaldırıp ne söyleyeceğini dinlediğime dair bir el hareketi yapıyorum. “Biz sizden habersiz bir şey yapmış olabiliriz.”
“Benden habersiz ne yapmış olabilirsiniz?” diyorum kaşlarımı çatarken.
“Yüzbaşı Arslan’ın emri ile sizin timinize bunu yapanları araştırmaya başladık.” diyor hiç lafı gevelemeden. Ne yaptınız ne? Kim dedi? Ne dedi? “Dün Kamil Yarbay olanları Ömer Yüzbaşıya anlattı.” diye açıklama yapmaya başlıyor. “Emir de olanları anlatınca timce böyle bir şey yapalım dedik.”
“Umut,”
“Yani… Belki bir Börü etmeyiz ama,” diyor gözlerini kaçırarak. Bu benim için ağır bir cümleydi. Çünkü her iki timim de benim kardeşim, ailemdi. Her ikisinin de yeri ayrıydı. Cümlenin ağırlığı da bir o kadar fazla. “Siz, bizim için değerlisiniz. Elimizden ne geliyorsa yapmaya hazırız.”
Elimi kaldırıyorum ve dostça Umut’un koluna koyuyorum. Bakışlarını tekrar bize çeviriyor. “Böyle düşünme.” diyorum. “Ayrıca, sağ olun.” Ufak bir baş hareketi ile bunun görevi olduğunu gösteriyor bana. Elimi kolundan çekiyorum. Ben önde, o benden iki adım geride birlikte hangara gidiyoruz.
Bizim tim tam kadro hangardaydı. Neden hangardaydılar bir fikrim yoktu ama umursamadım. Yüzbaşıyla göz göze gelince ufak bir baş selamı vererek nişancı tüfeğini temizleyen Emir’in yanına geçip oturuyorum. Dünkü sarılmadan dolayı hala ucundan rezil hissetsem de kafaya takmıyorum.
Bana doğru hafifçe eğiliyor. “Daha iyi misin?” diye soruyor düz, sadece benim duyabileceğim bir sesle. Başımı olumlu anlamda sallıyorum. O da benden olumlu bir cevap alınca doğrulup tüfeğini temizlemeye devam ediyor. O da benim gibiydi. Ne zaman boş olsa tüfeğini temizlerdi. Gerçi çoğuna boş gelen o zaman, aslında düşünceleri ile baş başa kalmak istediği zamandı. Ben de öyleydim.
Lakin şu an İsimsizimi veya tabancamı temizlersem aklıma tekrar Börü gelecekti. Ben bunu istemiyorum. “Komutanım, çay getireyim mi?” diye soruyor çömezim.
“Yok.” diyerek kısaca cevap veriyorum. Ağır bir sessizlik vardı timde. Benimle birlikte onlar da bir yastaydı, bu kesindi. Ellerimi önümde birleştirip parmaklarımla oynamaya başlıyorum. Bu konuda abime çekmiştim. O da genelde canını sıkan durumlarda böyle yapardı. Gerçi ben her zerremle abime çekmiştim. Tek farkım, saç rengimin abime göre daha koyu olmasıydı. Bir de boy!
Timin makara ikilisi -Emre ve Hürkan- bile susuyordu ve ben buna alışık değildim. Her bir mizah içerisinde olan o ikili susmuştu. Birkaç aydır bu timde olmasam ikisini de uysal iki asker zannederdim.
“Ya komutanım,” diyor Kaan bir anda, Ömer’e döndüğü esnada. “Biz niye dağ bayır gezip de o itleri deliklerinden almıyoruz?” diyor hiddetle. Bu isyan benim içindi.
“Haklı.” diyor Ali. Bu isyan Yüzbaşıya karşıydı ama üstlerin emri olmadan bunu yapamazdık ki. Ben de isterdim o piç kurularını bulup kafalarına sıkmayı ama nerede…
“Lan kuralları bilmiyor gibi konuşmayın!” dedi Yüzbaşı başını kaldırmadan önündeki çay bardağına bakarken. O da haklıydı aslında. Birkaç ay önce, time yeni gelen Üsteğmen Kılıç’a ileride Yüzbaşıya hak vereceğini söyleselerdi başını bir yerlere çarptığını zannederdi. Şimdiki Zeynep de bunu umursamaz, intikam yemini etmeye devam ederdi.
“Kadın bir günde çökmüş abi!” diyor Mert. Bu da haklı bir isyandı. “Ve ben az önce içi yanan kadına çay teklif ettim!” diyor ardından da. “Sence bu mantıklı mı?”
“O zaman git bul!” dedi Ömer sinirle başını kaldırırken. Tim içi kaostan nefret ederim. “Sanki size ben emir vermiyormuşum gibi konuşmayın, dalağınızı sikerim.” Yüzbaşım ve yaratıcı küfürleri. “Cenazeler kalkmadan bize emir vermez Kamil Yarbay.”
“Ha Umay için emir beklemeden giden sen, şimdi mi emir bekliyorsun?” Ortama aniden bir sessizlik çöküyor. Emir’in tüfeğini sildiği eli anında duruyor. Hürkan’ın bu cümlesi pahalıya mal olmuştu. Bilmediğim bir şey dönüyordu ama ne?
“Şimdi seni bir sikerim, geçmişin geleceğinle birlikte kayar!” diyor Ömer dişlerini sıkarken. Umay… Tim, ikinci ismimi kullanmadığımı az çok, zamanında Ömer’e olan tepkimden biliyordu. Bu başka bir Umay’dı. Geçmiş bir Umay. Kimdi bu Umay?..
Ömer ayaklanıp bir şey bile söylemeden hangardan çıkarken hiçbirimiz -Ben de dahil- dönüp bakmıyoruz ona. Şimdi anlaşıldı sayın Yüzbaşının ilk zamanlar neden güven probleminin zirvesini yaşadığı.
Şu an kardeşlerim şehit olmuş olmasa bunun peşini bırakmazdım. Ancak uğraşacak durumda değildim. Emir, en sonunda tekrar tüfeğini temizlemeye başlamışken az önceki cümlenin en çok onun canını yaktığını fark etmiştim. Her zaman yaptığım gibi sormadan yanında durmayı tercih ediyorum. Çünkü Emir’in buna ihtiyacı vardı. Sorguya çekilmeye değil, istediği zaman gelip anlatabileceği bir arkadaşa…
***
15 Eylül 2018 / ANKARA
“Siz iyice paslandınız ha,” diyor genç kadın yüzünde olan hafif bir alayla. Eğitimleri hiç sevmezdi. Özellikle de Ömer’in yanında olmadığı zamanlarda timinin başında olmaktan nefret ederdi. Kolay kolay memnun olmazdı. “Düşman size acımaz.”
“Bize kimse acımıyor zaten.” diyor Hürkan dişlerin sıkıp sürünmeye devam ederken. Hemen yanında onun gibi sürünün Kaan, bunu onayladığına dair bir mırıltı çıkartıyor.
“Bu niye başımızda?” diye soruyor Emir nefesini düzene sokmaya çalışırken. “Ömer nerede?” Kendince haklı olduğu bir isyandı. Oldum olası bu kadından nefret etmişti. Sebepleri vardı.
“Emir günlük konuşma kotasını aştı beyler.” diyor Emre nefes nefese. Sürünmekten canı çıkmıştı herkesin. Ancak neşeleri her şeyin önüne geçmişti. “Yarın tek kelime etmez.” Sanıyorlardı ki Emir, bu az ama öz konuşmasını bilerek yapıyor. Ama öyle değildi işte. Ali ve Umut bunu gerçekten keyfi yapıyordu, ikisi de daha çok gözleme dayalıydı. Ama Emir’in onlarla uzaktan yakından alakası yoktu.
“Binbaşı çağırmış.” diye cevaplıyor Ali. Öyle de olmuştu. Binbaşı Haluk Koç, Yüzbaşı rütbesine terfi edilmiş olan Ömer Arslan’ı yanına çağırmıştı. Konudan bahsetmemiş, Bozkurt timini istememişti. Timin ikinci komutanı Üsteğmen Umay Yaman ise timi kendi özel taktikleriyle (!) eğitime almıştı.
Umay Üsteğmen, hep anlamsız bir bencillik içerisindeydi. Ömer ve Emir’in gözünde nankörden farksız değildi. Özellikle Ömer, bu kadının asker olmasına şaşırıyordu.
Umay hep bir beklenti içerisindeydi. En ufak bir başarıda bile övgü beklerdi. Timindeki bazı askerlere baskı kurardı. Bu baskı eğitimlerde kurulan baskı değildi. Psikolojik bir baskıydı. Hep bir küçük görme, yeteneksiz bulma eylemleri vardı. Sırf rütbesi ondan alttan olan askerlere karşı böyle değil; kendi devrelerine hatta bazı komutanlarına da öyleydi.
Ömer bu durumdan dolayı çok yakınmış, Emir ise her insana güven olmayacağını bir kez daha öğrenmişti. Bu hayatta onu koşulsuz seven iki kadın olduğuna bir kez daha kanaat getirmişti. Melek görünümlü şeytanların en yakınında olduğunu anlamıştı.
“Başımızdaki için yalvarır şimdi.” diye homurdandı Kaan. Bu da doğru ve haklı bir cümleydi. Ömer, Umay yerine başka bir Üsteğmen istemiş ancak Haluk Binbaşı engeli ile karşılaşmıştı. Haluk Binbaşı, anlamsız şekilde karargahta hiç çekilmeyen bu kadına katlanıyordu ve koruyordu. Savunuyordu. Ömer Yüzbaşı, Umay’ı göndermek istediği her seferinde Binbaşı Koç buna engel oluyordu.
“Kesin sesinizi!” dedi Umay hiddetle. Emir buna göz devirdi. Kaan kendince homurdanmaya devam etti. “Düşman sizi dinlemek zorunda değil!” dedi ardından da. Düşman diyerek kendi huzuruna gönderme yaptığını anlamıştı tim. Umay’ın aptal yerine koyduğu askerler, o karargahın gözbebeği timlerinden birindeydi. Umay bunu hiçbir zaman fark etmemişti.
“Dinleme o zaman.” dedi Umut sessizce. Normalde bir husumeti yoktu komutanıyla. Ancak Emir’e saygısızlık yapmış mıydı, yapmıştı. Bu Umut için de, Ali için de bir savaş başlangıcı mıydı… Evet. Emir’in damarına basan herkes, karşısında önce bu sessiz ikiliyi bulurdu. Sonra gerekiyorsa tim olaya el atardı.
“Asker kalk!” diye gür bir ses duyuldu bahçede. Yerde tam kadro -Umay ve Ömer hariç- sürünen tim, komutanları Yüzbaşı Arslan’ın bu emriyle ayaklandılar. Umay ise Ömer’e dönüp en huysuz ve sert bakışlarından berini attı. “Dinlenin.” dedi Ömer her bir askerine göz gezdirirken.
Hızlı adımlarla gelip Umay’ın yanında durduğunda burnundan soluyordu. Hem Haluk Binbaşının bitmek bilmeyen Umay sevdasından, hem de yarın operasyona gidecek olan askerlerinin dinlenmek yerine köle gibi eğitime maruz kalmasındandı bu öfke.
Tim denileni yapıp bahçeden ayrılırken Ömer, burnundan soluyarak hemen yanındaki Üsteğmen’e döndü. “Başın göğe erdi mi?” diye sordu dişlerinin arasından. Umay, sinirle kollarını göğsünde birleştirip çenesini olabildiğince yukarı dikti.
“Ne bu şiddet bu celal?”
“Yarın görev var, sen burada onlara eğitim veriyorum ayağına canlarını okuyorsun!” dedi Ömer karşısındaki kadına bir adım atarak. “Umay ne yapıyorsun?”
“Eğitim.” dedi Umay kendinden emin bir şekilde.
“Sikerim eğitimini!” diye patladı Ömer. “Bir sike yaramıyor senin eğitimlerin! Bu çocukların enerjiye ihtiyacı var, eğitime değil.”
“Bağırma bana!” dedi Umay sinirle. “Ben bunları gerçeğe hazırlıyorum Ömer!”
Ömer sağ elini kaldırıp işaret parmağını Umay’a doğru hırsla salladı. “Bana bir daha ismimle seslenirsen yakarım seni!” dedi Ömer. “Ben senin komutanından başka bir şeyin olmam! Bunu şu makineye sok artık!” dedi işaret parmağını sallamayı kesip kendi şakağına vururken. Makine, onun için beyindi.
Eğitim alanında olan birkaç asker, bu ikilinin her alanda tartışmasına alışmıştı artık. Ancak Ömer’i ilk kez bu kadar gözü dönmüş görmeyi beklemiyorlardı. Ömer’in bu tarafını kimse görmemişti çünkü. Bunu ilk gören Umay olmuştu. “Bağırma, askerler var.” dedi Umay sesini biraz alçaltarak.
“Olsunlar,” dedi Ömer ses tonunu milim azaltmadan. “Baksınlar. Umurumda değiller!” diye cevap verdi. “Senin gerçeğin dikkat çekmek. Kabul et bunu!”
“Alakası bile yok!”
“Nah yok!” diye daha da patladı Ömer. Kadına doğru bir adım daha attı. Umay’ın üzerine hafifçe eğildi. Mesafe iyice azalmışken Umay, Ömer’in o hissetle alıp verdiği nefesi teninde hissedebiliyordu. “Dua et Haluk Binbaşı burada. Dua et o var ki sana katlanıyorum.” dedi Ömer buz gibi bir sesle. Umay’ın bir şey demesini beklemeden arkasını dönerken de kendince homurdanmayı ihmal etmiyordu Yüzbaşı.
“Kafayı yemişsin sen!” diye arkasından bağırdı Umay. Ömer, tam bir adım daha atacakken durdu. “Aklını sadece iki saniye gördüğün bir insanla bozmuşsun.” Umay’ın çıkmaza çıktığında dönüp dolaştığı, çıkış gördüğü tek konuydu bu.
“Kafayı kiminle bozduğum seni alakadar etmez.” dedi Ömer, onu dönme zahmetinde bile bulunmayarak.
“Seni o kurtarmayacak ama.” Bunu derken Ömer’in yanında bitmişti. Ömer’in hızla inip kalkan göğsü her şeyi anlatıyordu ancak umursamadı bunu Umay. Başını bile çevirmedi Ömer. Çevirirse neler olacağını biliyordu.
“Beni kimin kurtarıp kurtarmayacağı de seni alakadar etmez!” dedi Ömer. Sakinleşmemişti ancak kendini kontrol altında tutmayı bir şekilde başarmış, bağırmamayı deniyordu.
“Kimi sevdiğine karar ver, Ömer.” diyor Umay en kararlı haliyle. Ömer’e inat ona hala ismi ile sesleniyordu. Bu durumdan nefret ederdi. Yinelemekten nefret ederdi. Ancak Umay dinlemiyordu işte.
“Karar verdiğim için seninle değilim ya, Umay.” dedi Ömer en sert bakışlarını yanındaki kadına atarken. Ömer, normalde bu kadar aptal olmazdı. Bir çift göz yıllarca aklında dolanmazdı ancak olmuştu işte. O sert, buz kalpli komutanın da radarına hiç tanımadığı birisi girmişti. Ömer hala bekliyordu. Her insanda o bakışı arıyordu ama yoktu.
Ömer, ne Umay’a bir söz hakkı daha verdi, ne de kendisi konuştu. Kararlı adımlarla genç kadını arkasında bırakarak eğitim alanından çıktı ve gitti. O an anlamıştı Umay: Ömer’in aklı iki sene önce, sadece iki saniye gördüğü gözlerdeydi. O kalp ona mühürlüydü.
***
7 Ocak 2023 / ANKARA
Gene klasik benliğimi konuşturarak cenazeye gider gibi giyinmiştim. Hoş cenazeye gidiyordum. Kardeşimin cenazesine…
Dün gece fark etmiştim sadece Erkan’ın yanına gidebilme imkanım olduğunu. Dün gene farkına varmıştım sadece bir kardeşimi yolcu edebileceğimi. Gözüme uyku girmemiş, gene Caner abiye sığınıp ağlamıştım yanında. Savunmasız bir kadına dönüşmüştüm. Her zaman olduğu gibi gene canlı canlı yakılıp küle dönmüş bir kadın olmuştum. Hayat bir kez daha beni canavar olmaya zorlamıştı. Oysa kimse bilmiyordu ki içimde, hala bir yerlerde olan o küçük Zeynep canavarlardan korkuyordu…
Ama gene her zaman olduğu gibi küllerimden doğacak, onlara bunu yapan piçler kimse bulacaktım. Kaç kişi varsa hepsini bulacak, kellelerini her bir şehidimin mezarında sergileyecektim. O gün geldiğinde içimdeki kıza da bir kılıç verecek, infazı başlatacaktım.
Bozkurtlar beni tek göndermek istememişti. Halledebileceğimi söylemiştim ancak bırakmak istememişlerdi. Dün Sis 7 -Deniz Üsteğmenin timi- Ankara’dan ayrılmadan önce onlarla da kısa olsa buluşmuş konuşmuştum. Deniz, komutanları karargaha çağırmasa cenazeye katılıp beni bırakmayacağını söylemişti. Ama olmamıştı işte.
Sis 7’nin keskin nişancısı Tuğrul vardı. Deniz’den sonra bana en çok o destek olmuştu belki de. Birlikte sırt sırta çatışma şansımız da olmuştu. Gayet yetenekliydi. Anlamsız bir uyumumuz da vardı sahada. O yüzden kolay iletişim kurmuştuk.
Tıklanan kapım ile aynadaki kendime bakmayı bırakıp bakışlarımı kapıya çeviriyorum. Konuşmaya tenezzül bile etmedim. Kapının arkasındaki de benim dilimi anlamış olacaktı ki kapıyı usulca açıp başını içeri sokmuştu. Yüzbaşı. “Hazır mısın?” diye soruyor. Odaya hala tam anlamıyla girmemişti. Onu isteksiz bir şekilde başımla onaylıyorum. “Girebilir miyim?” Bu dediğini de başımla onaylayıp kendi önüme, tekrar aynaya dönüyorum.
İçeri girip kapıyı kapatıyor. Ancak tam kapatmıyor, aralık bırakıyor. Ben rahatsız olmayayım diye yapıyor bunu. Yanıma, daha doğrusu arkama geçip benim gibi aynaya bakıyor. Gözlerimiz aynada buluşuyor yani. “Zeynep,”
“Ömer?” diye dudaklarımı oynatıyorum. Sesim çıkmıyor. Ağladım ağlayacağım gene!
“Bunu onlara kim yaptıysa,” diye başlıyor konuşmasına. Ya da yeminine. “Seni kim üzdüyse,” diye de devam ediyor. “Senin canını yakan her kimse, onu bulacağım. Karşında diz çöktüreceğim.” diyor en kararlı haliyle.
“Ben hallederim.” diyorum aynadan gözlerimi kaçırarak. Bakışlarımı ellerime çeviriyorum. Usulca, tek tek parmaklarımı kütletmeye başlıyorum.
“Her şeyi tek başına sırtlamamaya ne dersin?” Bu dediğine cevap vermiyorum. Parmak kütletmeyi bir kenara bırakıp çantama uzanıyorum ve omzuma takıyorum.
“Gidelim derim.” diyorum kapıya doğru yönelirken. Aralık olan kapıyı sonuna kadar açıp çıkıyorum. Ömer’in de peşimden geldiğini adım seslerinden anlıyorum. Aslında bu yaptığı iyi hissettirmişti. Anlam veremediğim bir his uyandırmıştı bende. Ancak şu an sırası değildi.
Bahçeye çıktığımda timin de bizi beklediğini gördüm. Cidden timce gidiyorduk. Cidden tim, tanımadıkları bir insanın cenazesine benim için gidiyordu. Benim için…
Yanlarına vardığımda hepsine teker teker göz gezdiriyorum. Hiçbirinin o kendince olan neşesi yoktu. Hepsi de bana destek veren bakışlar atıyordu. Bir tim, altı kardeş kaybetmiştim ancak bir tim kazanmıştım. Altı değil, tam sekiz kardeş kazanmıştım.
Tim üçe bölünüp üç arabaya da -Ömer’in, Kaan’ın ve Ali’nin arabalarına- yerleşince, sanki bir cenazeye değil de düğüne gider gibi gidiyoruz. Tek eksiğimiz korna çalmaktı. Em önce Ömer’in arabası, yani biz; bizim arkamızda da Kaan ve Ali geliyordu. Ömer’in aracında ben, Ömer, çömezim ve Emir vardı.
Trafik falan filan bir şekilde atlatıp en sevmediğim kısma geliyoruz. Hayır hayır, sevmediğim cenaze değildi. Ailesinin yüzüne bakmaktı. Nasıl bakacaktım?
Araçları park ettikten sonra, en hazır hissettiğim anda açıyorum o kapıyı. O kalabalığın içerisinde yükselen feryatlara, dökülen gözyaşlarına alışıktım ben. Babamın cenazesinde de öyle olmuştu. Feryat eden annemdi, her ne kadar sevmesem de babaannemdi, halamdı. Yanımda sessizce ağlayan abimdi, Caner abimdi, teyzem Aycan’dı. Etrafta dolanıp bir boka da yaramayan bendim işte.
Gene öyleydi. Feryat eden bir anneydi, sessizce ağlayan bir babaydı. Bir boka da yaramayan abisiydi. Bu niye burada lan?
Abisi Albay Mete Süzen. Bir olayda haklıydım ben. Yine de azarlamış, yerden yere vurmuştu beni. Ama ben de boş durmamış, kanıtlarımla karşısına çıkmıştım, mahcup etmiştim. En sonunda da Börü’nün ve diğer birkaç timin önünde benden özür diletmiştim. Bir Albay, o zamanlar Teğmen olan bir kadından özür dilemişti.
Bu da sevmez beni. Sırf olayda haklıydım diye, sırf herkesin önünde bir astından özür diledi diye nefret ediyordu benden. Her gördüğünde bir laf sokar, gönderme yapar, damarıma basardı. Allah’tan burada değildi. Cenaze için gelmişti anlaşılan.
Derin bir nefes çekiyorum ciğerlerime. Şu an olmaz Zeynep. Şu an ne yeri, ne zamanı. Bizimkilerle birlikte evin bahçesine giriyoruz. Gözler haliyle bize dönüyor. En önce bir kadın, yani ben; arkasında bir erkek topluluğu. İnsanlar merak etmişti tabii.
Bizi ilk fark eden Erkan’ın babası Mehmet Bey oluyor. Gözleri doluydu ancak gururluydu. Şehit babası olmaktan gurur duyuyordu. Yanımıza geldiğinde time kısa bir bakış atıyor, benim önümde duruyor. O bana elini uzatıyor, ben de aynı anda eline uzanıyorum. Eğilip öpüyor, sonra da alnıma koyuyorum. “Başımız sağ olsun Mehmet amca.” diyorum gözlerimi kaçırarak. Bakamayacağımı biliyordum zaten.
İliklerime kadar mahcubiyet duygusuyla boğuşuyordum. Uzanıp saçlarımı okşadığında başımı kaldırıyorum, o gururla bakan, parlayan gözlere bakıyorum. “Vatan sağ olsun kızım.” diyor acı bir tebessümle.
“Ben,” diyorum kararlı bir bakış atarken. “Bunu yapanı bulacağım. Acını dindirmez ama, az da olsa merhem olmuş olurum.” diyorum.
“Allah razı olsun kızım,” diyor saçlarımı okşamaya devam ederken. “Bu işin peşini bırakmayacağını biliyorum.” Bu dediğine çok hafif, belli belirsiz bir tebessümle karşılık verip yanından ayrılıyorum. Tim, Mehmet amcaya baş sağlığı dilerken ben de annesi Nazife teyzeye gidiyorum. Onun da elini öpüp dediklerimin aynısını söyleyerek hayır duasını alıyorum.
Mezarlığa gidecek yüzü kendimde bulamıyordum açıkçası. Gidersem büyük ihtimalle herkes dağıldıktan sonra uğrardım. Çünkü konuşacak bir şeylerim vardı.
“Üsteğmen Kılıç,” Çok güzel, başlıyoruz! Bu Mete Albay’dan başkası değildi. Sesi arkamdan geldiği için hemen dönmüyorum o tarafa. Nefes verip sakin olmak için kendime nasihat verdikten sonra ona doğru dönüyorum. Ben daha ağzımı açmadan “Buraya gelmen beni şaşırttı.” diyor benim duyabileceğim bir sesle. O kendinden emin duruşunu, üzerindeki üniforma için yapıyordu.
“Ben de sizin gelmenize fazlasıyla şaşırdım.” diyorum onun gibi. “İşleriniz yoğundur diye düşünmüştüm.” Bir kere yapmıştı bunu. Cenazemiz vardı. İşinin olduğunu söyleyip gelmeye tenezzül etmemişti.
“Tabuttaki benim kardeşim.” diyor bana doğru bir adım atarken.
“Doğru öz.” diyorum kendime hakim olmaya çalışarak. “Kan bağınız olmasa uğramazdınız bile!” diyorum sakin kalmaya çalışarak.
“Sen hangi yüzle geldin?” diye soruyor ellerini cebine koyarken. Sakin Zeynep. Sakin Üsteğmen. Sakin…
“O benim askerim.”
“Sen farklı timdesin.” diyor arsızca. Onun gibi ellerimi cebime koyuyorum. Cebimde de sağ yumruğumu sıkmaya başlıyorum.
“Siz de farklı birliktesiniz.” diyorum onun gibi. “Ama gelmişsiniz.” Bu dediğime tek kaşını kaldırıyor. Çenesi kasılıyor. Çok güzel. Birazdan burada anlamsız bir savaş çıkacak. Hepsi de bunun yüzünden!
“Ne bileyim,” diyor omuz silkip hafifçe dudak büzerken. “Timini koruyamayan bir komutanın buraya gelmesi, biraz yüzsüzce!” Yüzsüzce kelimesini vurgulaması ile dudaklarımı birbirine bastırıyorum. Yüzümde alaycı bir sırıtış oluyor. Bu da Kılıçların en büyük sinir eşiği işte.
“Benim bu hareketim yüzsüzlükse, sizin zamanında bize destek tim göndermemek için kırk takla atmanız neydi?” Bunu da yapmıştı pezevenk! Biz operasyonda iki terörist grup arasında sıkışmışız, destek istiyoruz; bu adam hava şartını, dağın koşulu dalan bahane ediyordu.
“Hala aynısın,” diyor bana doğru bir adım daha atarak. “Saygısız.”
“Hala aynısın,” diyorum. Dişlerimi sıkıp bir adım da ben atıyorum. “Komutan bozuntusu.” Onun Türkçe karşılığı piç kurusu da, burada olmuyor işte!
“Her şeye tamam, ama bir personelime saygısız diyemezsiniz!” diyen ve yanımızda biten Yüzbaşıydı. “Anladığım kadarıyla Üsteğmen Kılıç size ne yapsa yaranamayacak.” Konuş Ömer! “Ama bir teşekkür etmek yerine üstüne gitmeniz, size yakışmadı komutanım.”
Mete’nin yüzünde sinirli bir sırıtış belirdiğinde iki adım geriliyor. Yüzünü avuçlayıp boğuk bir kahkaha atıyor. “İşinize karışmak gibi olmasın komutanım. Ama eski timinden birini unutmayıp, size gelip baş sağlığı dileye gelen bir asker mi; yoksa hala rekabet ve kin içinde olan siz mi daha saygısız, düşünmenizi öneririm!” diyor Ömer. Ardından kolumu tutup çekiştirmeye başlıyor. “Yürü sen de!” diye sessizce, bana doğru neredeyse tıslıyor.
Hala çekiştirip tenha bir nokta bulmaya çalışırken tek bir hamlede elinden kurtulup kendimden emin adımlarla önüne geçiyorum. “Ben hallederdim.” diyorum bulduğum ilk tenha noktada durup ona dönerken. Burnundan solumasına anlam verememiştim açıkçası.
“Cenazedeyiz!” diye patlıyor. Ancak sesi duyulmasın diye bağırmıyor. “Ne bu inat, dik başlılık?”
“Üzerime basıp geçmesine izin mi verseydim?” diyorum onun gibi. “Kusura bakma da bunu yapmam. Gelmeseydin yumruğu da çakardım!”
“Lan sen manyak mısın?”
“Hakkımı savunmam ne zamandır manyaklık?” Hiddetle önce ellerini iki yana açıyor, sonra da saçlarına daldırıp zaten kıvırcık olmasından dolayı dağınık olan saçlarını daha da dağıtıyor. Ona olan siniri benden çıkartıyordu. Hoş, ben de öyle yapıyordum. Bak şimdi burada abim olacaktı, hala Albay’la tartışıyor olacaktım. Hem de abimle!
“İki dakika ya,” diyor parmağına bana doğru kaldırıp sallarken. “İki dakika birisiyle didişmeden duramıyor musun?” diye soruyor aynı hiddetlikle.
“Durmak ne sike yarıyor Yüzbaşı?” diyorum ellerimi cebimden çıkartıp yakasına yapışırken. “Zamanında durduk da ne sike yaradı?” diyorum ucundan onu hırpalarken. “Çok biliyorsun. En çok sen biliyorsun.” Yakasını bırakıyorum. “Aslında bir bok bilmiyorsun. Devam et!” Onu geride bırakıp bizimkilerin olduğu tarafa yöneliyorum.
“Zeynep!”
“Gebersin Zeynep!” diyorum ilerlemeye devam ederken. Ancak Yüzbaşı, nereden vuracağını iyi biliyor.
Hiç beklemediğim bir anda “Umay!” diyor. İşte bu, olduğum yerde çivi gibi çakılmama sebep oluyor. Yumruğumu sıkıyorum. Arkamı dönüp ona bakıyorum ve başımı hafifçe sola eğiyorum. Aramızda olan birkaç adımı hiddetle kapatıp tekrar yakasına yapışıyorum.
“Bir daha de! De! De de arkadaşım, komutanım demeden çakayım bir tane!” diyorum dişlerimi sıkarken. Benden her şeyi bekliyordu da bu tepkimi beklemiyordu işte. Ne yapacağı da gram umurumda değildi.
Zamanında uyarmış mıydım? Uyarmıştım. Yapmasaydı.
“Sana Umay denmesine neden bu kadar kızıyorsun?” diye soruyor bana göre sakin olan bir tavırla. Ellerini yakasını tuttuğum bileklerimin üzerine koyuyor ancak itmiyor. Sadece gözlerime bakıyor. Anlamaya çalışıyor.
“Sevmiyorum,” diyorum gözlerimi kaçırarak. Ellerimi yakasından çekip bir adım geriliyorum. “Babam koymuştu.” diyorum sessizce. “Umay’ı babam, Zeynep’i abim.” Gözlerimi ona çeviriyorum. “Aklıma babam geliyor ve ben, tam hatırlamadığım bir insandan bir şey taşımak istemiyorum.” diyorum aynı fısıltıyla. “Benim için çocukluğundan vazgeçen adamın koyduğu ismi değil de, toprağı seçen adamın ismini kullanmak,” diyorum gözlerimin dolmasına engel olmaya çalışarak. “Ağır geliyor.”
Bu dediğime bir şey demiyor, ancak az önce aramızı açtığım bir adımı doldurup mesafeyi kapatıyor. Yakın olmamız bir yana, gözleri bu sefer farklı bakıyordu. Derin bir saygı. Birkaç tane daha duygu vardı, dikkat çeken o saygıydı. “Özür dilerim.” diyorum. Bu özürüm yakasına yapışmamdan dolayıydı.
“Özür mü dilersin?” diyor o anlam vermediğim duygu dolu gözlerini yüzümde gezdirirken. Bunu yaşamadık mı?
“Özür dilerim,” diyorum çenemi yukarı dikerken. “Bu yaşananları da unut!” diyorum sert kabuğuma tekrar girerken. Yüzünde hafif bir sırıtış oluştuğunda gene didişeceğimizi anlıyorum. Ama bu az önceki gibi sert olmayacaktı.
“Konuşulan her şey, benim için yaşanmıştır.” deyip göz kırpıyor. Bu dediğine göz deviriyorum. Tamam, aramız bozulmamıştı. Zaten başım ağrımıştı bu olaylardan, bir de aramız bozulsaydı onunla uğraşacaktım. Uğraşır mıydım?..
“Sevmiyor musun?” diye beklemediğim bir anda böyle bir soru soruyor.
“Sence?” diyorum kollarımı göğsümde bağlarken.
“Bayılıyorsun. (!)” diyor yüzündeki vatan gülüşüyle. “Şaka bir yana,” diyor, hemen ardından ciddileşerek. “Niye? Yani ne bu nefret?”
“Sonra anlatayım mı?” diye soruyorum masumca. Beni başıyla onaylarken tekrar kalabalığa doğru ben önce, o arkamda ilerliyoruz…
***
Komutanlık sert bir fren sesiyle yankılandığında nöbetçi askerler çoktan esas duruşa geçmiş, araçtan inecek olan o komutanlarını bekliyorlardı. Kamil Yarbay tembihlemişti hepsine.
El freni de sertçe çekilirken araçtaki adam gayet ciddiydi. Sanki birazdan, en fazla bir saat sonra o karargahta canını görmeyecekmiş gibiydi. Gayet sakindi. Emniyet kemerini çözüp kapıyı da o frene basarken olduğu gibi aynı sertlikle açıp aracından indi. Onun için anlamlı olan Ankara havasını karşısındaki askerlerin dikkatini çekmeyecek şekilde içine çekti.
Aracın kapısını kapattığı anda karşısında Kamil Yarbay’ı gördü. Yüzünde askerlerine gösterdiği o hayran bakış ve belli belirsiz gülüş vardı. “Hiç değişmemişsin Kılıç” dedi askerine doğru bir adım atarken. “Hala o ölümcül bakış. Kardeşin sana çekmiş.”
Haklıydı Yarbay. Binbaşı Kerem Kılıç’ın yüzü sert, bakışları keskindi. Üniforması kusursuzdu, muntazamdı. Omzundaki binbaşı güneşte resmen parlıyordu. “Sağ olun komutanım!” dedi Kerem o binbaşı otoritesiyle.
“Hoş geldin evlat,” dedi Yarbay elini kaldırıp ondan bir hayli uzun olan askerinin omzuna koyarken.
“Sağ olun.” dedi Kerem. “Emriniz üzerine buradayım.” diyor selam verirken.
“Disiplinin de maşallah yerinden oynamamış.” Bu övgüleri her komutanından alıyordu Kerem. Artık alışmıştı. Ama kırk yıllık övgüyü de beş saniyede almak garip hissettirmişti ona. Kamil Yarbay, en sonunda elini Kerem’in omuzundan indirip ona uzattığında Kerem, kendisine uzatılan eli tutup tokalaştılar. “Zeynep’in haberi yok.” dedi elini cebine sokarken.
“Bence de olmasın.” dedi Kerem anında. “Zaten derdi var, bununla da uğraşmasın.”
“İyi düşünmüşsün.” dedi Kamil Yarbay kısaca. “Bakalım Bozkurtlar sana ne tepki verecek?” Kerem’in yüzünde hafif alaycı bir sırıtış belirdi o an.
“Bozkurtlar ha?” diye mırıldandı Kerem. “Bakalım dişleri keskin mi.” dedi bu sefer komutanının duyacağı bir şekilde. Kamil Yarbay, karşısındaki binbaşının omzunu babacan bir şekilde pat patladı.
“Seninle keskinleşirler, merak etme.” dedi gülerek. Haklıydı Yarbay. Bozkurtların dişleri keskindi. Ama son zamanda bir gevşeme vardı. Kerem bunu halledecekti. O anı sabırsızlıkla bekliyordu…
***
Cenaze bitip mezarlıkta yıkık bir aile bırakarak komutanlığa dönmüştük. Erkan’ın annesi mezarın başından ayrılmadığı için ben gidememiş, Erkan’a yeminimi bizzat iletememiştim. Bu işi akşam yapacaktım. Ayrıca Mete denen dallama da orada olduğu için vazgeçmiştim. Erkan’ım, özür dilerim ama abin yüzünden oldu hepsi!
Komutanlığa gelip de hangara adımı atmadan Kamil Yarbay beni çağırmıştı. Şu son birkaç gündür çok üstüme düşmüştü. Bahçede, yemekhanede, karargahta; kısaca gördüğü her yerde iyi olup olmadığımı soruyordu. Yalan yok, bazen arıyordu da. Abimlerden -Caner abimden de- fazla aramıştı belki de.
Böyle olunca da yük olmuş gibi hissediyordum. Abimlere zaten her gün öyle hissediyordum ama Yarbay’a da borçlanmış hissediyordum işte. Herkes Kamil komutanım gibi olsaydı keşke!
Üniformamı giymeye fırsat bile bulamamış, hızlı ve kararlı adımlarla Yarbay’ın odasına ilerliyordum. Cenazedeki anlamsız tartışmaları bir kenara bırakmıştım. Ömer bu tartışmadan Kamil komutana kolay kolay, hatta hiç bahsetmezdi de Mete pek rahat durmazdı. Eğer komutanın kulağına gittiyse ucundan yanmış olabilirdim işte.
Odasının önüne geldiğimde duruyorum. Üniformam olmayınca garip hissediyordum, yalan yok. Kendimi görmesem de elimden geldiğince çekidüzen vermeye çalışıyorum. Hazır hissettiğim anda da oyalanmadan kapıyı tıklatıp o otoriter “Gir.” Emrini duyunca da kapıyı açıp içeri adımlıyorum. Baş selamı veriyorum. “Gel kızım.” diyen Kamil Yarbay’la da odaya giriyorum da…
Odada tek değildi. Oturduğu ve beni beklediği o masasının hemen yanında aşinası olduğum, biraz da hasret duyduğum; jile gibi üniformasıyla ve o heybetli cüssesiyle duvar gibi duran abimi beklemiyordum. Abimi, Kerem Kılıç’ı. Abim lan o!
Yine de o Üsteğmen kimliğimden ayrılmıyorum. Abimle kısa bir göz göze gelsek de onu umursamayıp Kamil Yarbay’a bakıyorum. Benim bu içten içe ne olduğunu düşüp de dışa yansıtmayan, umursamaz halime içten bir gülümseme bırakıp oturduğu koltuğundan usulca ayağa kalkıyor. “Senin bu kardeşinin,” diyor Kamil Yarbay abimi es geçip bana doğru adımladığı esnada. “En çok da umursamaz halini beğeniyorum Binbaşım.” diye bir itirafta bulunuyor. Bunu ben de bilmiyordum.
Gelip, hala esas duruşta olan benim önümde durup babacan bir gülüşle bakıyor bana. “Kulağıma bir şeyler geldi.” diyor babacan tavrını bozmadan. “Kızım, bari cenazede didişme!” diyor tatlı bir sitemle. Mete’den bahsediyordu işte.
“Komutanım, kusura bakmayın da bana yüzsüz denmesine sessiz kalamam!” diyorum çenemi olabildiğince yukarı dikerken. Omuzlarım zaten dikti, gururlu ve eserimden memnun bir duruş sergiliyordum. Tam ağzını açıp bir şeyler diyecekken “Özür dilerim komutanım, ama haklı olan bendim.” Sözünü kestiğim için özür dilemiştim. Yoksa ondan özür dileyeceğim bir durum yoktu.
“Biliyorum,” diyor elini uzatıp omzuma koyup hafifçe sıkarken. “Şimdi,” dedi elini omzumdan çekip karşımdaki Kerem Binbaşıya dönerken. “Benim beş dakikalık bir işim var. Oda size emanet.” Yalandı bu. İşi varsa da bize odasını emanet etmezdi.
Yine de bu durumu bozmayarak ikimiz de “Emredersiniz,” diye mırıldanıyoruz. Kamil Yarbay, kapıya yönelmeden hemen önce tekrar bana dönüp memnuniyetle sırıtarak hafifçe başını sallıyor. Onun dilinde bir aferindi bu. Belli ki Mete ile olan didişmeme kızmamıştı. İlerlemeden hemen önce omzuma hafifçe vurmayı da ihmal etmiyor. Kapıya yönelip odadan çıktıktan hemen sonra odada anlık bir sessizlik oluyor. Kapı kapanma sesiyle de olanların gerçek olduğuna kanaat getiriyorum.
Esas duruşumu bozmadan, çenemi dikerek karşımdaki abime, karargah içinde de komutanıma bakıyorum. Ama şu an komutanım gibi davranmayacağına adım gibi emindim. Öyle de oluyor. Aramızdaki o anlamsız sessizliği bozup “Rahat.” diyor. Binbaşı edasını bir köşeye atmamıştı lakin gözleri öyle demiyordu. Gözler yalan söylemezdi.
Dediğini yapıp bacaklarımı omuz hizasında açıp ellerimi de arkamda birleştiriyorum. İstemsizce süzüyorum onu. Harbi o. Canlı kanlı karşımda duran Binbaşı, abimden başkası değil! Karşımdaki adam, çocukluğunu bana adamış, kendinden önce beni düşünmüş ve düşünmeye devam eden abim Kerem Kılıç’tı, kumralımdı.
“Geleceğinizi söylemediniz.” diyorum rütbemin verdiği p resmiyet ve ağırlıkla. Bu dediğime cevap vermeden bana doğru birkaç adım atarak tam önümde dikilerek adete gölgede kalmamı sağlıyor. Tamam ben de kısa değilim. Boyum bir yetmiş. Çoğu Türk kadınının boy ortalamasına göre gayet uzun, orta. Ama sayın abim illegallik yapıp iki metreyi geçtiği için boy farkımız fazlaydı. Otuz üç santimlik boy farkı ne Allah aşkına?
“Gel buraya!” diyor sesi titrer gibi. Kolunu uzatıp anında beni kendine çekip sıkıca sarılıyor. Öyle bir sarılıyor ki içindeki tüm özlemi atmak istiyordu. Boydan kaynaklı olarak göğsünün çok hafif yukarısına denk gelen başımla o kendine has kokusunu alıp içime çekiyorum, ben de ona sarılıyorum. Abim eğilip saçlarıma birbiri ardına birkaç öpücük kondurup okşarken ben de zaten göğsünde olan başımı hafifçe sola kaydırıyorum. Kalp atışlarını dinlemek için yapıyorum bunu.
“Hoş geldin.” diye mırıldanıyorum gözlerimi huzurla kapatırken.
“Hoş gelmedim,” diyor ve saçlarıma bir öpücük daha kondururken. “Sana geldim.” Romantikliği hala aynıydı. Gerçi bu romantiklik değil, herkese aslan olan bir Binbaşının bana bakarken kediye dönüşmesiydi.
“O zaman iyi ki geldin.” Başka bir konuşma olmuyor aramızda. Öyle duruyoruz. Sessizce, sıkı sıkı sarılarak duruyoruz. Bende, abim de ihtiyacı olan şeye kavuşmuştuk ne de olsa. İkimiz de birbirine kavuşmuştu. Artık solumda Kerem abim, sağımda Caner abim, arkamda ise hem Börü’m, hem de Bozkurtlar’ım vardı…
