BİR SİPER UZAK 1 kitap kapağı

24. bölüm / 27

BİR SİPER UZAK 1

23. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunivane Nels

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 23. BÖLÜM

“Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.”
…
Cemal Süreya

Soap&Skin: Me and the Devil
Model: Değmesin Ellerimiz

26 Aralık 2019 / ANKARA
Belki de hayatı boyunca ilk kez gerçekten ölüme bu kadar yaklaşmıştı Umay. Kalbinin göğüs kafesine vuran düzensiz darbeleri, teninde süzülen teriyle birleşirken ölümden korktuğunu şu an, bu odada fark etmişti. Haluk Binbaşının emriyle genelde sahaya inmeyen, operasyonların güvenli sınırları arasında kalan Umay için ölüm, daha önce hiç bu kadar yakın ve somut olmamıştı.

Haluk Binbaşı, onu saha görevlerinden alıyor; karargahta masa başı işlere yazıyordu genelde. Sahaya inip çatışmamasına rağmen Üsteğmen rütbesini takmıştı omuzlarına. Çünkü torpilliydi. Çünkü Umay kutsaldı. Çünkü Umay’a kimse dokunamazdı…

Bu yazılı olmayan ancak kafasında bunu artık ezberlenmiş olan kuralı çiğnemişti Korkut. Bir taşta iki kuş vurmak istemişti. Hem kendi intikamını almak istemişti, hem de Ömer’in peşinde yıllardır dolanan kuyruğu kesip atmak istemişti. Yapacaktı da.

Ellerini bir kez daha hareket ettirdi Umay. Kurtulabilirdi, Kelepçelerden nasıl kurtulacağına dair eğitim almıştı akademide. Ama yapmadı. Komutanını burada bırakıp bir yere gidemezdi. “Yapamam,” diye mırıldandı. “Binbaşı buradayken bir şey yapamam.”

“Yeme beni,” dedi Korkut, memnuniyetle sırıtırken. Postallarının betonda zeminde çıkardığı tok ve ritmik sesler, her bir adımında Umay’ın göğsündeki daralma hissini körüklüyordu. “Sen Binbaşıyı arkanda bırakıp gidecek bir kadınsın Umay.”

“Hayır,” dedi Umay gözlerini yere dikerken. Çenesini dik tutmayı denedi ancak pek de başarılı olamadı. “Ben öyle değilim.”

“Öylesin,” dedi Korkut, ona doğru adımlarken. Aralarındaki birkaç adımlık mesafeyi de kapatıp tam önüne geldiğinde dizlerinin üzerine çöküp sandalyede bağlı şekilde oturan Umay’la eşitledi boyunu. “Sen komutanını burada bırakıp kaçacak kadar yüzsüz, karşındakini ezecek kadar kibirli, vatanını satacak kadar piç birisin.”

Umay, yediği hakaretten hemen sonra gözlerindeki çaresizliğin saf bir nefrete dönüştüğünü hissetti. Dişlerini birbirine kenetledi, bakışlarını yerden kaldırıp karşısındaki Korkut’a çevirdi, oturduğu yerden hafifçe öne doğru eğildi. “Vatan satmak mı?” dedi sesindeki titremeyi gizleyerek. “Bunu, beni bağlayıp kendince intikam aldığını sanan bir korkaktan, arkamdan iş çeviren bir hainden duymak fazla konik.”

Korkut’un yüzündeki memnun sırıtış aniden dondu. Göz bebekleri büyüdü, çenesi kasıldı. Duruşunu bozmadan, elini yavaşça Umay’ın çenesine doğru uzattı ve parmaklarını kadının tenine sertçe bastırdı.

“Korkak, öyle mi?” diye tısladı Korkut. Sesi bu sefer daha alçak, daha tehlikeliydi. “Haluk Binbaşının kanatları altında yaşamak sana cesaret vermiş; ama o kanatlar burada sökülür.” Dedi nefretle. “Biz cephede, çamurun, toprağın, onca kanın içinde savaşırken sen karargahta kahveni yudumluyordun lan. Şimdi gelip bana askerlik taslama!”

Umay’ın çenesini nefretle geriye itti Korkut. Aniden ayağa fırlayıp önündeki kadına nefret dolu bir bakış fırlattı. O an bir kez daha anladı Korkut ne yapması gerektiğini. Kararından dönmeyecekti…

***

30 Ocak 2023/ ANKARA
Seyit gideli dakikalar, hatta saatler olmuştu. Ece, kucağında uyuyan Asaf ile koltukta oturmuş, Caner’in söylediği tek bir kelimeyi düşünüyordu: Evlenelim.

Caner ise yerlerde Ece’nin veya Asaf’ın canını acıtacak camları, küçük cisimleri toplayıp atmıştı. İşi bitmişti ama gidemiyordu. Ne yapsa batıyordu. Oturamıyordu, yürüyemiyordu, nefes almak bile işkence gibi geliyordu şu an ona. Bir açıklama yapması gerekiyordu söylediği şeye, ama yapamıyordu.

Derin bir nefes verip kafasını yaslandığı duvara dayadı. Bakışlarını önce uyuyan Asaf’a, sonra da hala hem Seyit’in, hem de Caner’in teklifinin şokunda olan Ece’ye çevirdi. Belli etmemeye çalışsa da hala korkuyordu Ece, titriyordu. Bir noktaya gözleri dalıp gitmişti, alt dudağını ısırıp duruyordu. Bunu önceden de fark etmişti Caner. Ece korktuğunda dudağını ısırırdı…

“Ona bakarken,” diye söze girdi Caner, hafifçe öksürüp dikkatleri üzerine çekti. Başını kaldırdı. Ece, başını çevirip Caner’e baktığında Caner, kimden bahsettiğini belli etmek amacıyla bakışlarını kısa süreliğine tekrar Asaf’a çevirdi. “Sadece bir çocuk görmüyorum.” Bakışlarını Ece’ye çevirdi. Ece’nin gözleri hala doluydu ve korkuyla bakıyordu.

Derin bir nefes daha verdi Caner. Yaslandığı duvarla sırtını ayırıp Ece’nin oturduğu koltuğun ucuna, aralarında mesafe bırakacak şekilde oturdu. Dirseklerini bacaklarına dayayıp eğildi. Ece’ye bakmadı.

“Kız kardeşim Ceylan,” O an durdu işte. Boğazı düğümlendi, aklına minik kardeşi geldi. Ama susmadı. “Dört yaşındaydı. Bir kaza oldu. Herkes arabanın içindeydi. Bense altı yaşındaydım. Küçük, ama her şeyi anlayacak kadar da büyüktüm.” Boğazına bir yumru oturdu, yutkunmayı denedi ama olmadı. Gözleri daldı.

Ece, kendisine anlatılan bu olaya kulak kabarttı. Sakince, sabırla dinlemeye başladı. “Kimse yoktu yanımda. Teyzem zaten kaza anında ölmüş. Annemle babamın durumu da ağırdı.” Dalan gözleri bu sefer dolmaya başladı Caner’in. Karşısında, o günün buz gibi morg koridoru vardı sanki. “Dayanamadı Ceylan’ım da. Hastaneye geldi ama, zaten ambulansta kalbi durmuştu.” Aklına çocukken duyduğu bir cümle geldi Caner’in: Bir varmış bir yokmuş...

Bunu beklemeyen Ece, titrek bir nefes alarak sol elini ağzına kapattı. Nefesini tuttu. Kendi korkusu, Caner’in acısının yanında az kalıyor, sessizleşiyordu. “Morga altı yaşında girmemesi gereken bir çocuğu soktular Ece. Beni soğuğa kendi elleriyle ittiler.” Caner’in gözünden tek bir damla yaş süzüldü o an. Belli etmemek adına başını hafifçe sola, Ece’nin olmadığı tarafa çevirdi.

“Ama,” dedi toparlanmaya çalışarak. “Yıllar sonra operasyonda bir kız çocuğu buldum.” Yüzüne buruk bir tebessüm yayıldı o an. “Adı Ceylin. Kardeşim Ceylan’ın aynısı.” Gerçekten de öyleydi. Belki de Ceylan, yıllar sonra başka bir bedende abisine tekrar gelmişti?..

“Çok denedim yanıma almayı.” diye devam etti Caner. “Ama olmadı. Onu da aldılar benden, vermediler.” dedi çaresizce. “Yaştan dolayı alabiliyorum aslında, ama olmadı.” Durdu. Sessizce, derin bir nefes verdi. Bakışlarını çoktan sessizce ağlayan Ece’ye çevirdi. “Benim bir eşe ihtiyacım var Ece.” Sesinde bir yalvarış yoktu, çaresizlik vardı. Kaybetme korkusu ve altı yaşındaki Caner’in isteği vardı.

Gözlerini kaçırmakla yetindi Ece. “Bak, eğer evlenirsek korumam altında olursun, aklım sende kalmaz. Seyit de eninde sonunda peşini bırakır.” diye devam etti Caner. “Ceylin’i de alırız. Söz veriyorum Seyit yakanı bıraktığı an boşanırız Ece. Yemin ederim ilerisi olmaz.” Tüm bu isteği, arzusu kaybetmemek içindi. Ne Ceylin'i kaybetmeye tahammülü vardı, ne de Ece'yi...

"Söz veriyorum-"

"Tamam," diyerek Caner’in sözünü kesti Ece, başını kaldırıp karşısındaki enkaz gibi olan ancak asla belli etmeyen adama bakarken. "Evlenelim."

Kabul etmeyi kendisi de beklemiyordu. Ailesi ne diyecekti? Ömer ne diyecekti? Asaf ne yapacaktı? Kendisi nasıl yapacaktı?.. Umursamadı. Güvenmeyi tercih etti. Bir kez daha Caner'e güvenmeyi, ona sığınmayı seçti...

***

31 Ocak 2023 / ANKARA
Kerem Binbaşı liderliğinde bir eğitimi daha bitirmiş, hangarda oturuyorduk. Genel olarak herkes kendi halinde takılıyordu. Emir gene tüfeğini temizliyor; Hürkan ve Emre çömezimi zorbalıyor; Kaan, Ali ve Umut'a heyecanlı heyecanlı düğün planlarını anlatıyor, bu sessiz ikili de onu sabırla dinliyordu. Ömer Yüzbaşı tüfeğinin şarjörlerini kontrol ediyordu. Ben onları izliyordum, yanımdaki Kerem Binbaşı ise dalıp gitmişti.

"Komutanım," diyorum sadece onun duyacağı bir ses tonuyla. Daldığı noktadan bakışlarını ayırıp bana çeviriyor. "İyi misiniz?"

"Bilmem," diyor omuz silkerek. "İçimden tuhaf bir his var. Anlam veremedim." Abim genelde garip şeyler hissettiğinde çok hayırlı şeyler olmazdı. Daha önce de çokça kez örneğine denk gelmiştik. Genelde çevresi için olurdu bu his, kendisi de etkilenirdi ancak çevresindeki birileri daha çok zarar görürdü. Özel gücü vardı yani.

Mesela bir keresinde gene böyle hissettiğinde Caner abimle ciddi bir kavgaya girmiş, kavga sonrasında da Caner abim operasyona gitmiş ve rehin alınmıştı. Ulaşmak, bulmak için götümüzü yırtmıştık...

"Nasıl yani?" diye soruyorum, dirseklerimi masaya dayayarak hafifçe öne doğru eğiliyorum. "Ne zamandan beri?"

"Beş gündür falan."

"Sıçtık mı dersin?"

"Sanırım evet." diyor dürüstçe. "Umarım yanıltırlar beni." diyor ardından da önüne dönerken.

Ben de önüme dönüp olasılıkları hesaplamaya başlıyorum. Ne olabilirdi ki? Olsa olsa operasyonda olurdu ama ne olurdu? Vurulabilirdik, şehit olabilirdik. Bunlar da normaldi. E bu muydu yani? Abim bu kadarına kafa yormazdı.

İç çekip başımı kaldırıyorum ve o an Yüzbaşı ile göz göze geliyoruz. Gözleri, fazla derin, fazla anlamlı bakıyordu o an. Gözlerinde hangi duygular vardı tam kestiremiyordum ancak gözler yalan söylemez.

İkimiz de bir noktadan sonra gözlerimizi kaçırmayınca bir an afallıyorum. Daha ne kadar bakışacaktık? Birimizin bakışmayı kesmesi lazımdı ama bunu yapan taraf ben olmak istemiyordum.

Ancak yaptım. Evet, gözlerini kaçıran taraf ben oldum. Önüme döndüğüm an umursamadan oturduğum yerden kalkıp herkesi geride bırakarak çıktım hangardan.

Adımlarımı nereye gittiğimi bilmeden, sırf o boğucu bakışmanın etkisinden kaçmak için hızlandırdım. Ama kaçamadım. Göğsümün tam ortasında, Ömer’in derin bakışlarının bıraktığı bir ağırlık vardı. Aralardaki kırgınlık, araya giren mesafeler yetmiyormuş gibi bir de abimin uğursuz hissi üzerime çökmüştü.

Arkamdan gelen o tanıdık, kendinden emin postalların sesini duyduğumda adımlarımı istemsizce yavaşlattım. Timden başka biri olsa seslenirdi; Hürkan laf atar, Emre peşimden koşardı. Ama bu adım sesleri tek bir ritme sahipti. Ağır, kararlı ve mesafeli.

"Zeynep."

İsmimi onun sesinden duymak, açık bir yaraya dokunulması gibiydi. Durdum ama hemen arkama dönmedim. Sert, dik duruşumu bozmamaya çalışarak derin bir nefes aldım ve yavaşça ona doğru döndüm. Gerçi duruşumu sadece onun için değil, kimse için bozmazdım.

Ömer, aramızda birkaç adımlık bir mesafe bırakarak durmuştu. Ellerini üniformasının cebine koymuş, çözemediğim, insanın içine işleyen gözleriyle doğrudan bana bakıyordu. Aramızın bozuk olduğu her gün, aramızdaki uçurum daha da büyümüştü sanki. Ancak Ömer’in bakışları hiç değişmemişti.

"Komutanım," dedim resmiyeti bir kalkan olarak kullanırken.

Kaşları hafifçe çatıldı, 'Komutanım' dememden hoşlanmadığı her halinden belliydi ama konuyu oraya getirmek istemedi. "Kerem Binbaşıyla ne konuşuyordunuz?" diye sordu.

"Hiç," dedim omuz silkerek. "Eğitim hakkında." Ben inandım şahsen.

"Yalan söyleme yeteneğin hiçbir zaman iyi olmadı, Zeynep." dedi, bir adım daha atarak mesafeyi kapattı. "Kerem’in yüzünü de gördüm, seninkini de. Birkaç gündür onda bir huzursuzluk var ve sen bunu biliyorsun."

İç çektim. Ömer’den bir şey saklamak zaten hiçbir zaman kolay olmamıştı. Hele ki konu Kerem ve timin güvenliğiyse, bir Yüzbaşı olarak her şeyi sezerdi.

"İçinde kötü bir his var ve genelde," Duruyorum. Kısa bir süre daha bakışıyoruz. "Haklı çıkar."

Ömer’in bakışlarındaki sert ifade, yerini ani bir ciddiyete; belki de çok derinde gizlediği bir endişeye bıraktı.

"Yine bir şeyler yaklaşmakta yani." diye mırıldandı, gözlerini bir anlığına gökyüzüne çevirip ardından tekrar bana sabitleyerek. Bu sefer bakışlarında resmiyet yoktu; sadece saf, korumacı bir duygu vardı. "Ne olursa olsun, arkanda olduğumu biliyorsun, değil mi?"

Bu dediğine alaycı bir sırıtış gönderiyorum. Gitmek istiyordum ama ayaklarım yere çakılmış gibiydi. Aramızdaki o aşılmaz duvarların arkasında hala beni düşünen bir Ömer olduğunu görmek hem canımı yakıyor hem de tuhaf bir şekilde içimi ısıtıyordu.

"Gerek yok." diyorum, ciddiyetle. "Arkamda durulmasını sevmem."

"O zaman neden canın yandığında Kerem'e veya Emir'e gidiyorsun?" İşte bu hiç beklemediğim bir soruydu. Hadi abim tamam da, Emir'e gittiğimi nereden biliyordu?

Yüzümdeki o alaycı sırıtış bir anda dondu. Yakalanmanın verdiği hisle kaşlarımı çattım, gözlerimi kıstım. Emir’le aramızdaki dertleşmeleri, abimin bile ruhu duymadan sessizce hallettiğimiz anları Ömer’in bildiğini fena halde açık etmişti. Demek ki sandığımdan çok daha fazla izliyordu beni. Ya da Emir’i...

"Sen beni mi takip ediyorsun Yüzbaş?" diyorum çenemi olabildiğince yukarı dikip üzerine yürürken. Üzerime gelmesinden duyduğum rahatsızlığı öfkeyle maskelemeye çalışıyordum. "Kimin arkama geçip kimin yanımda duracağı seni ne zamandan beri ilgilendiriyor?"

Ömer de geri adım atmadı. Aksine, aramızdaki bir adımlık mesafeyi de eritip tam karşımda durdu. Boy avantajını kullanarak tepemden bana bakarken, gözlerinde hep görmeye alışık olduğum sabırlı ama inatçı ifade vardı.

"Takip etmeme gerek yok." diyor kararlılıkla. "Seni tanıyorum," dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da keskindi. "Canın yandığında nereye kaçacağını, gözlerinin ne zaman Emir’i aradığını görebiliyorum. Ve bu benim canımı sıkıyor."

"Canın sıkılmaya devam etsin o zaman!" diyerek göğsüne sert bir darbe indiriyorum. Onu hafifçe geriye itip yanından geçip gitmek için adımladım. Ama bu sefer izin vermedi; çevik bir hareketle bileğimi kavradı. Canımı yakmıyordu ama gitmeme de müsaade etmeyecek kadar sıkı tutuyordu.

"Bırak," dedim ters ters gözlerinin içine bakarak. Karargahta dövüp yakasına yapışırsam naneyi yerdik. Gerçi yapmadığım şey değildi ama olsun.

"Bırakmayacağım," dedi Ömer, gözlerini bileğimden çekip doğrudan benimkilere dikerek.

"Bırak, yoksa sıkarım sana!"

"Öleceğim kurşun senin tabancandan çıksın, ben razıyım. Ama bırakmam."

Bu dediğine de göz deviriyorum. Reis benim sana kalbim kırıldı. Bir işler çevirdin, bir şeyler sakladın. Sence şu an sana gerçekten eskisi gibi davranabilir miyim?

"Abinin hissettiği şey her neyse, yakında çok büyük bir namlunun ucunda olacağız, bunu sen de biliyorsun." diye devam etti. Evet biliyorum ama umurumda değil! "Birbirimizle uğraşmayı, Emir’i ya da başkasını araya sokmayı operasyon sonrasına sakla."

"Başka emrin var mı?"

"Dikkatli ol." diyor hiç düşünmeden. O an içimden bin bir tane şey söylemek geçti ama susuyorum. Çünkü konuşsam da, sussam da haksız olan ben olacaktım ve ben bu durumdan çok yorulmuştum.

Ama madem o benden bir cevap bekliyordu, madem canının sıkıldığını açık açık söylüyordu; o zaman ben de içimde birikenlerin altında kalmayacaktım.

"Ben hep dikkatliyim, komutanım," dedim, sesimi bilerek en mesafeli ve en soğuk tona ayarlayarak. Gözlerimi bir an bile kırpmadan doğrudan onun gözlerine diktim. "Kimin için, ne zaman endişeleneceğimi de çok iyi bilirim. Benim adıma kararlar almayı, bana ne yapmam gerektiğini söylemeyi bırak artık."

Ömer’in çenesi kasıldı. Bileğimdeki parmaklarını sıkmak istedi ancak canımın acıyacağını düşünerek bunu yapmadı. Gözlerindeki sabırlı ifadenin yerini yavaş yavaş kontrolünü kaybetmek üzere olan bir öfkeye bırakıyordu. Benim bu dik kafalılığım onu her zaman çileden çıkarırdı, şimdi de farklı olmamıştı.

"Sana ne yapman gerektiğini söylemiyorum, Zeynep," dedi, sesi bu sefer daha derinden ve tehditkar bir sakinlikle çıktı. "Sadece aramızdaki her neyse, bunu timin içine, hele ki Emir’le olan samimiyetine yansıtıp durma diyorum."

Alaycı bir kahkaha attım, bu seferki gerçekten sinirdendi. "Emir’le olan samimiyetim mi?" dedim sakin kalmayı denerken ancak göğsüm, öfkeli nefeslerim yüzünden hızla inip kalkıyordu. "Sen ne zamandan beri benim timdeki arkadaşlarımla ilişkimi sorgular oldun?" diye soruyorum sinirle. "Aramızda hiçbir şey yok Ömer. Sen o hakkı çoktan kaybettin, unuttun galiba?"

"Unutmadım!" diye gürledi aniden. Sesi açık alanda yankılanırken, gözlerinde uzun zamandır saklamaya çalıştığı kırgınlık ve kıskançlık patlamıştı artık. Bahçedeki birkaç askerin bakışları bize dönerken Ömer bir an susup yuktundu. Diğer askerler duymasın diye üzerime doğru bir adım daha attı. Yakındık. Fazla yakındık...

"Hiçbir şeyi unuttuğum yok." diye devam etti. "Ama gözümün önünde sırf bana inat başkasına gitmeni de sessizce izlememi bekleme benden!"

İlk defa bu kadar açık konuşuyordu. Maskesi düşmüştü. Kalp atışlarımın hızlandığını hissediyordum ama onu da umursamadım. İtiraflarına da boyun eğmedim, gözlerimi ondan kaçırmadım. Tam göğsünün ortasına işaret parmağımı bastırarak onu durdurdum.

"Sana inat falan yapmıyorum," dedim, sesim her kelimede daha da keskinleşerek. "Sen kendi yarattığın fırtınada boğuluyorsun." dedim dişlerimin arasınsan. "Ve bence sen benden önce kendi arkana baksan iyi edersin. Çünkü ben artık senin arkanda değilim." Bir çırpıda bileğimi elinden kurtarıp arkama dahi bakmadan, kararlı adımlarla oradan uzaklaşıyorum...

***

1 Şubat 2023 / ANKARA
Şunu kesin bir şekilde söylemeliyim ki bu hayatta en sevdiğim şeyler listesinde kesinlikle uyku da var. Ama mesleğim gereği alışmış olacağım ki en fazla beş saat uyuyabiliyordum! Yatak döşek hastalandığımda bu saat artıyordu. O da taş çatlasın sekiz saat oluyordu. Oysa ben uyumak istiyordum!

Peki bunun konumuzla ne alakası var?.. Güzel soru. Saat sabaha karşı dörttü ve benim telefonum acı acı çalıyordu! Arayanın kim olduğunu ezbere biliyordum artık. Karargahtan veya timden birileriydi.

Bakılınca abim yerine beni aramaları baya mantıksızdı ama hayırlısı…

Yattığım yatakta oturur pozisyon alıp birkaç saniye parkelerle bakışıp boş boş göz kırpıştırıyorum. Hemen sonra da telefonuma uzanıp alıyorum ve kimin aradığına bakıyorum. Ali’ydi. İyi, azarlayabilirim.

Telefonu açıp kulağıma götürüyorum ve karşı tarafın bir şey demesine fırsat vermeden “Ne var lan?” diye homurdanıyorum. “Rüyanda beni mi gördün?”

“Keşke,” diyor Ali bıkkınlıkla. “Emre’yi gördüm. Salak gene bir haltlar yiyordu.” Bu dediğine uykulu halimle bile sırıtıyorum. Evet doğru, Emre Ali’nin rüyalarına giriyordu. “Rahatsız ettim değil mi?”

“Yok canım,” diyorum omuz silkerken. “Ne rahatsızlığı? Sadece gün daha aymadı, kargalar bokunu yemedi.” Bu enerjiyi nereden buldum mesela? Hayatımın en enerjik günüydü belki de…

“Operasyon mu?” Onayladığına dair birkaç garip ses çıkartıyor. “Binbaşıyı niye aramadın?”

“Uyuyordur o.”

“Ha ben nöbetteyim ya zaten!” diye homurdanmaya devam ediyorum. “Kapat lan! On dakikaya geliyoruz.” Telefonu kapatıp yatağın içine fırlattım. On dakika demiştim ama bunun en az üç dakikasını, hayatımı ve uykusuz kaderimi sorgulayarak harcayacağımdan çok emindim.

Bir kez daha homurdanarak yataktan kalkıyorum. Üzerimdeki tişörtü düzeltip koridora çıkıyorum. Odamın hemen yanında, abimin kaldığı odayla göz göze geliyorum. Canım Binbaşım hiçbir şeyden habersiz, deliksiz uyuyordu. Tabii ihale bana kaldığı için rahattı paşam.

Kapının önüne geldiğimde derin bir nefes alıyorum. Bir Binbaşı nasıl uyandırılırdı ki? Saygıyla mı, yoksa kız kardeş şirretliğiyle mi?.. Tabii ki ikincisi!

Zaten uyuduğunu varsayarak kapıyı çalma zahmetine girmeden paldır küldür dalıyorum odaya. Canım abim ailenin tüm boy genlerini aldığı için her zamanki gibi yatağına sığmamıştı. Sığmıyordu yani. “Komutanım,” diyorum ona doğru adım attığım esnada. “Binbaşım, kalkın! Karargahı bastılar!” Enerjine sokayım mesela Zeynep…

Benim yırtınmama nazaran kendisi hafifçe kıpırdanıp yorganı kafasına doğru çekti. Bense artık yatağının hemen yanına gelmiştim. “Abi!” diye bağırıyorum, yorganı kafasından çekerken. “Kalk hadi kalk! Operasyon var!”

Gözlerini açmadan önce derin bir nefes aldı abim. Bu nefes hayatı boyunca benim tarafından uyandırılmaktan nefret eden Kerem Kılıç’a aitti ve içinde seni bu evde barındıran aklıma tüküreyim ifadelerini de barındıran bir nefesti.

Yavaşça doğruldu, gözlerini ovuşturdu ve benim az önce baktığım gibi aval aval bana bakmaya başladı. Zaten dalgalı olan saçları daha da dağılmıştı kumralımın! Çok tatlı olmuştu ama bunu şu an dile getirirsem beni kurşuna dizerdi.

“Eğer kayda değer bir operasyon değilse seni bahçede elli tur koştururum.”

“Ben de seni seviyorum abiciğim,” diyerek kendisine bir öpücük gönderiyorum. Sonra bir anda ciddileşiyorum. “Ama durum ciddi. Ali aradı. On dakikaya orada olmamız lazım.”
O da benim gibi ciddileşirken komodinin üzerinde duran telefonuna uzanıp eline aldı, saate baktı. Ardından ekranı kaydırıp muhtemelen gelen cevapsız çağrı ve mesajlara göz attı. Uykulu ifadesi bir anda Binbaşı otoritesiyle silinmişti. Bir çırpıda yataktan kalkıp tam önüme dikildiğinde mecburen başımı kaldırmak zorunda kaldım.

“Sessizde kalmış,” dedi, elindeki telefonunu sallarken. “Koş hazırlan, beş dakikaya çıkarız.” Bu dediğini başımla onaylayıp odadan çıkıyor, kendi odama geçiyorum.

Üniformamı giyip zaten kısa olan saçlarımı elimle düzelttikten sonra odamdan çıkıyorum. Abim de çoktan hazırlanmış, beni bekliyordu.

Konuşmadan evden çıkıp arabaya geçtik. Şubat ayı olduğu için hava bir hayli soğuktu. Ancak kar olmadığı sürece Ankara bana soğuk değildi.

Abim karargaha sürerken yollar haliyle bomboştu. Biz de o avantajla anında varmıştık.

Şu saatten sonra abim benim komutanımdı. O yüzden sayın Binbaşım, aracı park ettikten sonra ikimiz de inip doğrudan brifing odasına doğru adımladık. Karargahta bizim dışımızda koşturan bir tim daha vardı.

Odanın kapsını açtığımızda içerisi tam anlamıyla mahşer yeri gibiydi. Sabahın dördü olmasına rağmen timdeki herkes sanki saatlerdir buradaymış gibi tetikteydi.

Ali elindeki haritaları düzeltiyor, Kaan bir köşede telsiz frekanslarını ayarlıyordu. Emir ise her zamanki gibi erkenden silah odasına uğramış, teçhizatları kontrol ediyordu. Biz içeri girdiğimizde hepsi birden esas duruşa geçtiler.

"Rahat," dedi Kerem Binbaşı, sesindeki otoriter tınıyla. "Durum ne?"

"Komutanım," diye söze girdi Yüzbaşı. Dünden sonra nasıldı emin değildim ancak ben bomba gibiydim. "İstihbarattan acil kodlu bilgi geldi," diyerek öne çıktı Yüzbaşı. Binbaşı masanın başına geçerken ben de Emre’nin yanına, yerime geçiyorum.

Ömer, elindeki tableti masanın ortasına bırakıp haritayı ekrana yansıttı. O an odanın kapısı bir kez daha açıldı, içeriye Kamil Yarbay girdi. Haliyle hepimiz de esas duruşa tekrar geçtik.

"Rahat," dedi gergin bir şekilde. İlerleyip Kerem Binbaşnın yanında yerini aldı. "Sınır hattına yakın, kritik bir noktada terör örgütünün üst düzey lojistik sorumlularından birinin toplantı yapacağı bilgisi kesinleşti." dedi, bir yandan da tabletten bir noktayı işaretlerken. "Yanında mühimmat sevkiyat planları da var. Adamları oradan canlı almamız, planları ele geçirmemiz gerekiyor." Kısa kısa hepimize göz gezdirdi Yarbay. "Kerem, senin de orada olman lazım. Bu konuda çok daha tecrübelisin." dedi bakışlarını yanındaki Binbaşıya çevirirken.

"Emredersiniz."

"Zamanımız çok dar, gün ağarmadan sızmış olmalıyız."

Kerem abim masaya doğru eğildi, gözlerini haritaya dikti. O an, yüzünde beş gündür bahsettiği huzursuzluğun gölgesini gördüm. Çenesi kasıldı. Abimin içindeki his, bu haritadaki dağların arasında bir yerde bizi bekliyordu.

"Emir komuta Binbaşı Kılıç'ta." Bunu zaten anlamak zor değildi ama neyse... "Zeynep, Emir," diyerek dikkatleri üzerine çekti. "İkiniz farklı alanlarda nişancı pozisyonu alacaksınız."

"Emredersiniz." diyerek onu aynı anda onayladık Emir’le.

"On dakikaya helikopter pistinde olun."

Hepimiz esas duruş alırken aynı anda "Emredersiniz komutanım!" diyerek Yarbay'ı onayladık. Ama gerçekten havada bir bok kokusu vardı...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

99okunma 14beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18