BİR SİPER UZAK 1 kitap kapağı

22. bölüm / 27

BİR SİPER UZAK 1

21. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunivane Nels

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 21. BÖLÜM

...
"Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice,
Anladım ki sen de herkes gibisin.”
...
Nazım Hikmet Ran

🎵 Semiramis Pekkan: Bana Yalan Söylediler

28 Ocak 2023 / ANKARA / GECE
Ben Zeynep. Hayatı kaybetmekten ibaret olan Zeynep. Hayattaki temellerimi kaybetmek üzerine atmış bir Zeynep. Önce babamı, sonra çocukluğumu, hala yanımda olsalar da bir dönem Kerem ve Caner abimi, timimi ve en sonunda Ömer’i.
Ben Zeynep. Varlığı kanmaktan ibaret olan Zeynep. Önce babamın geleceğim demesine kanmış, sonra abimin babam gelecek demesine, timimin biz sizi ziyarete geliriz demesine, en sonunda da Ömer’in sen yetersin demesine kanmıştım.
Ben Zeynep. Birisinin de çıkıp kader denen şeyden bana bahsetmediği Zeynep. Bana yalan söylediler. Babam, annem, abilerim, Börü, Bozkurt, Ömer… Birisi de çıkıp doğruları söylemedi bana. Hepsi bir yalana ortak oldu, hepsi çocukluğumdan, geleceğimden birer parça kopartıp kaçtılar. Bana kaderden bahsetmediler…
“Dalmışsın,” Hemen arkamdan gelen Yavuz’un sesiyle istemsizce hafifçe irkiliyorum. Dakikalardır tabancamın namlusunu, aynı noktayı silip durduğumu da o an fark ediyorum.
Başımı çok hafifçe çevirip omuzumun üzerinden arkamdaki silüete bakıyorum. Evdeki duvarlar üzerime üzerime gelince, ben de yumruklamamak için evde dört dönünce abime bir yalan uydurup çıkmıştım. Yavuz geldiğinden beri polis evinde kalıyordu, onun yanındaydım. Neden buradaydım bir fikrim yoktu ama bir umudum vardı. Yavuz’un benden bir şey çalmayacağına, beni kandırmayacağına dair bir umudum vardı. Belki de şu an Yavuz'dan başka kimsem yoktu ama bunu yansıtmamaya çalışıyordum?..
Geri önüme dönerken elimdeki bezi de önümdeki sehpaya atıyorum. Silahlara sığınmak denince de önce ben, sonra Adnan abi, sonra da Emir’di işte.
“Devrem,” diyor Yavuz, yanıma gelip elinde tuttuğu, içinde çay olan kupalardan birisini önüme koyarken. “Gözlerindeki ateşi kim söndürdü?” diye soruyor ardından da, yanıma otururken. O ateş çoktan söndü de, ben karşımdakilere yeni yeni gösteriyorum işte.
“Eyvallah,” diyorum çay için. Tabancamı belime takıp dirseklerimi dizlerime yaslayıp hafifçe öne eğiliyorum. Yavuz da kendi kupasını sehpaya koyup benim gibi yaparak öne eğiliyor. Dönüp baktığımda meraklı gözlerle beni izlediğini fark ediyorum. “Ne?”
“Soru sordum.” Omuz silkip başını hafifçe soluna eğiyor. “Konuşsana.”
“Aman,” diyorum omuz silkerek. Gözlerimi kaçırıp önümdeki sehpaya bakıyorum. “Sana dert yakınmak için mi geldim ben?”
“Ya niye?”
Duruyorum. Yavuz’un bu sorusu havada asılı kalıyor. Bir süre sadece önümde, buharı tüten çaya bakıyorum.
“Çünkü,” diyorum, sesim titremesin diye sağ elimi yumruk yapıp sıkarken. “Gitmeye yerim yok Yavuz.” Gerçekten de yoktu. Ne Erkan’a gitmeye yüzüm, ne de sarılacak bir babam vardı. Ben bu şehire sığamıyordum. Ben bu dünyaya sığamıyordum. Ben bayrağa sarılı tabuttan başka bir şeye sığınamayacaktım. Topraktan başka bir yere gidemeyecektim ben.
Belki sığınacağım bir abilerim vardı, evet. Ama onlar benden de yaralıydı. Zaten tüm çocukluğunu bana adayan iki insana sığınmak, bir kez daha çocuk olmak istemiyordum.
“Ben bu toprağa sadece altı kardeş, bir de baba saklamadım.” Kendimi ne kadar kasarsam kasayım titremişti sesim. Yumruk yaptığım sağ elimi de açıyorum o an. “Kendi geçmişimi, kendi geleceğimi de sakladım.”
Bakışlarımı Yavuz’a çeviriyorum. Bir şey söyleyecek oluyor lakin duruyor. Beni dinlemeye devam ediyor. “Herkes bir şey dedi, bir yalan uydurdu.” Yutkunuyorum o an. “Şimdi de Ömer.” Ben bunu der demez kaşları çatılıyor ancak dinlemeye devam ediyor. “O da bir şeyler saklıyor benden. O da yalan zincirine bir halka daha ekliyor.” Boğazımda var olan düğüm canımı yakınca durup Yavuz’a bakıyorum.
“Belki de Yüzbaşım seni korumaya çalışıyordur?” Yalan yok bunu ben de düşünmüştüm. Ama ne gerek vardı? Beni korumaya çalışırken kaybetmesine ne gerek vardı?
Dudaklarımın arasına buruk ve acı bir gülümseme yerleştiriyorum “Bu hayatta herkes beni korumak adına yalan söyledi. Sonuç ne?” diye soruyorum. Buna bir cevabı olmayan Yavuz, gözlerini kaçırmakla yetiniyor. “Sadece bilmek istiyorum Yavuz.”

***

Gecenin serinliğine aldırmadan kafasındaki karışık düşüncelerle arabasına doğru ilerliyordu Kamil Yarbay. Kafası karışıktı çünkü gece rüyasına giren, yüzü tam seçilmeyen ama sesindeki baba şefkatini ve sevgiyi iliklerine kadar hissettiren adam vardı aklında. Yabancı adam, rüyasında kızını kendisine -Kamil Yarbay’a- emanet etmişti. Ama kimdi bu kız?
Karargahtan çıkıp arka tarafa park ettiği arabasının yanına ulaşınca gördüğü şeyle duraksadı Kamil. Gümüş rengi kaputun üzerinde yeni bırakıldığı belli olan bembeyaz bir kardelen demeti duruyordu. Bakılınca tam da mevsimiydi ama burada olması anlamsızdı.
Arabasına doğru ilerledi Kamil. Hemen uzanıp almadı; uzaktan inceledi. Bir çiçeğe bomba bağlanmazdı tabii ki. Birisi ya bilerek bırakmıştı, ya da unutmuştu. Ama onca yılın verdiği bir tecrübeydi bu çiçeği uzaktan süzmek.
“Komutanım?” Beklemediği bir anda gelen kadın sesiyle istemeden hafifçe irkildi Kamil. Başını çevirip o yöne baktığında aşinası olduğu birisini gördü; Zeynep. Meraklı gözlerle kendisine bakıyordu. Sivildeydi. Yavuz’un yanından döndüğünü sadece o biliyordu.
“Üsteğmenim,” dedi kaşlarını çatarken. Zeynep’i gecenin bu saatinde beklemiyordu. “Bu saatte, hayırdır?”
“Yürüyüşe çıkmıştım.” dedi Zeynep komutanına doğru gelirken. “Geçerken de sizi gördüm. Bir sorun mu var?”
“Sorun mu bilmem de,” Durup kaputun üzerindeki çiçeklere çevirdi bakışlarını Yarbay. O an aklına bir şey geldi. Eşi çiçek sevmezdi, kız çocuğu yoktu. Bu çiçekleri şu an verecek Zeynep’ten başka kimse yoktu.
Nazikçe uzanıp eline aldı kardelen demetini. Zeynep, kadrajına giren çiçeklerle anlık bir duraksama yaşadı. Yutkunma isteğine ve gözlerinin dolmasına engel olamadı. Kalbi duracak gibi oldu. Yıllardır kaçtığı, adını duyduğunda bile babasının yokluğunu iliklerine kadar hissettiği kardelenler beklenmedik bir anda girmişti hayatına.
“Kaputun üstüne bırakmışlar.” dedi Yarbay kardelenlere bakarken. Sonra başını kaldırıp karşısındaki kız çocuğuna baktı. “Sahibi ben değilim, değilmişim gibi hissediyorum. Eşim de sevmez zaten.” Demeti usulca askerine uzattı. “Senin olsun.”
Zeynep, istemedi o çiçekleri. Ama komutanını da geri çeviremezdi. Ellerinin titremesine engel olmaya çalışarak kendisine uzatılan demeti kavradı, aldı. Beyaz yapraklardan birisi tenine değdiği an, burnuna tanıdık bir koku gelmiş gibi hissetti. Babasının kokusu. Babasının küçük kardelen diye ona fısıldadığı ses yankılandı kulaklarında…
“Eline çiçek de yakışıyormuş evlat.” dedi Kamil hafifçe gülümserken. “Sadece tüfek tutma.”
Yüzüne zoraki bir tebessüm kondurup karşısındaki komutanına çevirdi bakışlarını Zeynep. “Sağ olun komutanım.” Elindeki demeti biraz daha sıktı. “İyi akşamlar.” Daha da bir şey demeden hızlı adımlarla uzaklaştı. Elindeki çiçeklere inat ağlamadı, gözyaşı dökmedi. Çiçeklerin ağırlığında ezilmedi.
Ama ne Kamil, ne de Zeynep biliyordu o kardelenleri Harun’un gönderdiğini. Bilmiyorlardı Kamil’in rüyasındaki adamın Harun Kılıç olduğunu. Harun, her ne kadar bu dünyada olmasa da çocuklarının, biricik kardeleninin üzülmesine dayanamamış, kendi yöntemiyle varlığını hissettirmişti. Harun Kılıç, evlatlarının hep bir adım arkasındaydı…

***

Bende mi bir sorun vardı bilmiyorum lakin kendimi hiçbir yere, kimseye ait hissetmiyordum. Yıllardır kaçıp saklandığım çiçekler bile bana iyi gelmiyordu. Babam bile bana iyi gelmiyordu…
Sözde eve gidecektim. Ama eve gidersem sanırım hüngür hüngür abimin omuzunda ağlayacaktım. Bunu da istemiyordum. O yüzden komutanlıkta kalmış, şu an arka bahçedeydim. Benim gibi bir gece kuşu da buradaydı. Emir.
Gönlüm rahatsız etmek istemiyordu ama aklım ona sığınmak istiyordu. Beyin varken kalbi kim dinleyecekti ki? Kalbi dinlemiş olsam çoktan topraktaydım zaten.
Ses çıkartmamaya çalışarak usulca yanına gidiyorum. Emir bu, benim geldiğimi anladığı an oturduğu bankta, hafifçe yana kayıyor ve bana yer açıyor. Buna tepki vermek istesem de yapamıyorum. Sadece yanına gidip oturuyorum. Elimdeki demeti de hemen yanıma bırakıyorum.
Emir, başını çevirip bakmıyor bana. Gökyüzüne, aya bakmaya devam ediyor. Ben ise önüme bakıyor, parmaklarımla oynuyordum.
“İyi misin?” Yalan yok bu soruyu beklemiyordum. Emir, hala gökyüzünde olan bakışlarıyla sormuştu bunu. Kendi içinde bilmediğim dertlerini unutmuş, bana odaklanmıştı. Bu yaptığına buruk bir tebessüm ediyorum; başımı kaldırıp ona bakıyorum ancak soruya cevap vermiyorum.
“Sen nasılsın?” Ben de kendi dertlerimi unutmuş, asla anlatmayacağını bilsem de onun dertlerine odaklanmıştım. Başını çevirdiği an göz göze geliyoruz. O da benden bunu beklemiyordu.
“Kırgınsın,” Gözlerimden mi okumuştu bilmiyorum ama doğru tahmin etmişti. “Ömer’e mi?”
“Hayata.” diyorum düşünmeden. Çünkü kırgınlığım da, sinirim de aslında bana bahsedilmeyen kadere, hayataydı. Elbette diğerlerine de kızmıştım, sinirliydim belki. Ama araya kaynadıkları içindi. Zaten berbat olan bir durumda Ömer’in de bir şeyler gizlemesi tetiklemişti.
“Neyse ne!” deyip omuz silkiyorum ve önüme dönüyorum. O an aklıma bir şey geliyor ama yapıp yapmamak arasında kararsız kalıyorum. Emir’e daha önce sarılarak temasta bulunmuştum. Rahat mıydı bilmem ama dokunmak için benden izin almıştı. Temas seviyor muydu bilmem ama benim şu an ona yaslanmam gerekiyordu. Şu an Emir’den başka kimsem oktu.
Kararım ya beni yakacaktı, ya da Emir’i. Ama bakılınca ikimiz de zaten yanmıştık. O yüzden daha da yanmayı tercih edip başımı omuzuna koyuyorum. Olan tüm ağırlığını vermiyorum. Tüm yükümü ona devretmiyorum.
Emir, hazır olduğum veya olmadığım bir tepki vermiyor. Sadece bekliyor. Benim gibi yanımda olduğunu da dile getirmiyor. Çünkü zaten varlığıyla yanımda. “Emir,”
“Hıh?”
Başımı omuzundan ayırmayarak yanımdaki çiçek demetine bakıyorum. Her şeyi, her yükü, her sorumluluğu yanımda taşıyabilirdim. Ama bunu yapamazdım. Ben onlardan kaçarken kendimi o yüke teslim edemezdim.
Demete uzanıp usulca kavrıyorum. Hemen sonra da Emir’in kucağına bırakıyorum. “Emanetim sana emanet.”
Bakışlarımı kendisine, yüzüne çeviriyorum. Bir kez daha göz göze geldiğimizde Emir, yutkunmadan edemiyor. Bir bana, bir de kucağındaki kardelenlere bakıyor. Bakışlarını da en sonunda bende sabitliyor. “Emanetin emanetimdir.”

***

Zeynep yanından ayrıldıktan sonra Emir, olduğu yerde bir heykel gibi dakikalarca çakılı kaldı. Omuzunda, Zeynep’in başını koyup noktada hala bir sıcaklık hissediyordu. Ama bu sıcaklık sanki onun tenini yakıyordu. Bu sıcaklık onun canını yakıyordu.
Nefesinin daraldığını hissetti Emir. Belki de uzun bir aradan sonra, on altı sene sonra ilk kez elleri titremeye başladı. Kendini bildi bileli kaçtığı, hep saklandığı geçmişiyle bir kez daha boğulduğunu hissetti.
Bir an bile durup düşünmedi. Yavaşça doğruldu ve bir hayalet gibi Ali ve Umut’un genelde her akşam takıldığı nöbet kulübesinin biraz ilerisine, ışık alamayan ve genelde bu ikili dışında kimsenin olmadığı köşeye sığındı. İkisinin burada olduğuna emindi.
Yanılmamıştı da. Ali ve Umut, Emir’in bu hayalet gibi adımlarından bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Karşılarında her zamanki gibi dik duran bir Emir yoktu. Omuzları çökmüştü.
“Emir?” dedi Ali, belki de sesi ilk kez bu kadar endişeli çıkıyordu.
Emir, bir şeyler söylemek için ağzını açtı lakin istediği cevap gelmedi, olduğu yere çöktü. Sırtını komutanlığın sert ve soğuk duvarlarına yasladı. Ellerini saçlarının arasına geçirip başını dizlerine göndü. “Dokundu,” dedi. Sesi boğuk bir hıçkırık gibi değil, bin parçaya ayrılmış bir camın kırık parçası gibi çıkmıştı. “Kirletmediğim bir o kalmıştı, Onu da yaptım!”
Ali ve Umut bakışmadan edemedi. Kendini Emir’in yanına ilk atan da Umut oldu. Emir’in hemen yanına çöktü ama dokunmadı. Emir’in bu hassasiyetini, bu dokunuşların onun ruhunda açtığı yaraları en iyi onlar biliyordu.
“Ne diyorsun oğlum?” dedi Umut, anlamsızca göz kırpıştırırken. “Kimden bahsediyorsun?”
“Zeynep…” diye fısıldadı Emir. Gözünden bir damla yaş ondan izinsizce süzülüp kendi yolunu çizdi. “Yanıma geldi.” diye açıklamaya başladı. “Ömer Yüzünden canı yanıyor. Başını omzuma koydu, öylece durdu.”
Bir kez daha bakıştı Ali ve Umut. Bu Zeynep için bir teselliydi belki ama Emir için kendi varoluşuna karşı işlenmiş bir suçtu. “O tertemiz kız, benim gibi bir artığın yanına sığındı.” dedi Emir, sesi titreyerek. “Benim bu dünyadaki yerim belli, İdil’le kaderimiz belli.” Sesi git gide daha da ağlamaklı ve çaresiz çıkıyordu. “Onu da kirlettim lan. Dokunmamalıydı bana. Nasıl izin verdim buna?”
Sertçe yutkundu Umut. “Emir, yapma böyle.” dedi güçlü çıkmasını uman sesiyle. “Zeynep seni sadece ‘Emir’ olarak görüyor. Senin omuzundaki o yükü değil, senin adamlığını görüyor.”
“Görmesin!” diye bağırdı Emir, sesi bastırılmış bir feryat gibiydi. “Görmesin ki yanmasın.” Başını kaldırıp bir Ali’ye, bir de Umut’a baktı. Gözleri dolmuştu, kendisini ağlamamak için kasıyordu. Ama dudakları her zamanki gibi, çaresiz hissettiği anlarda olduğu gibi titremeye başlamıştı. Bu durum bir sinirliyken, bir de çaresizken oluyordu.
“Ali, Umut,” dedi. Özünden bir damla yaş daha düştü, toprağa karıştı. “Yalvarırım, bir daha yaklaşmasın bana.” Yutkundu Umut. Ali ise Emir’in bu halini görmemek adına gözlerini kaçırdı. “Ben kendime tahammül edemezken, onun bana sığınmasına dayanamıyorum.”

***

Yalan söylemekte bir numaraydı aslında. Çocukluğunda az yalan söyleyip de kurtarmamıştı kendini. Yalan söylerken kimseyi de umursamazdı. Ama Zeynep’e yaparken öyle olmuyordu işte. Kendi elleriyle Zeynep’i öldürmeye dayanamıyordu. Ömer onu umursamadan duramıyordu.
“Yüzbaşım,” dedi Ece, sessizce kardeşinin arkasından yaklaşıp sağ elini omuzuna koyarken. “Hayırdır? Dalıp gitmezsin kolay kolay.” Haklıydı. Ömer en son Zeynep time ilk geldiği gün böyle dalıp gitmişti. O zaman da Zeynep’i düşünmüştü.
Omuz silkti Ömer. Kafasını dinlemek, biraz da tavsiye veya azar yemek için gelmişti ablasına. Gelmesindeki tek neden bu da değildi. Ablasını son zamanlarda ihmal etmişti. Seyit olaylarını dinlemişti. Bugün de tek bırakmak istememişti.
“Gene mi Zeynep?” dedi Ece, sandalye çekip kardeşinin yanına otururken. Anlamıştı. Şaşırmıştı Ömer ancak belli etmedi. Ablasının kendi sıkıntısını unutup kendisine odaklandığını da anlamıştı.
“Gene Zeynep.” dedi Ömer, gözlerini daldığı boşluktan ayırmadan. “Umay’ı biliyor artık. Ama ben hala susuyorum.” diye ekledi Ömer. “Ne Umay’dan, ne de Korkut’tan bahsedebiliyorum.”
“Korkuyor musun?” diye sordu Ece. “Kaybetmekten.” Kardeşinin kaybetmekten asla korkmayacağına adı kadar emindi. Buna kefildi. Ama Zeynep’ten sonra her şey olabilirdi.
“Normalde,” diye başladı Ömer. “Gözleri çok güzel biliyor musun?” dedi ardından da. Bu itirafı beklemiyordu Ece. “Güneş vurunca falan çok güzel oluyordu.” Durdu. Gene aklına gelmişti o kahvelikler. Zaten aklından hiç çıkmıyordu ki…
“Abla, o bildiğin kahve değil be.” dedi, yüzünde buruk bir tebessüm belirirken. “Bakınca eriyip gidiyorsun. Sanırsın dünyayı o gözler yönetiyor.”
“Kahve göz zordur be Ömer.” Ece’nin de aklına asla istemeyeceği birisi gelmişti: Caner. Karşılaştıklarından beri yersiz yerlerde Caner’in keskin, kahve bakışları geliyordu aklına. Anlam veremediği duygular vardı o gözlerde. Yıllardık saklanan, beklenmeyen bir anda patlayacak olan duygular ve çığlıklar…
“Tüfeğinden birisini nişan alıyor, tamam mı?” Hayal etmeye devam etti Ömer. Her zerresini ezberlediği kadını bir kez daha hayallerine sığdırdı. “Dişi kurt gibi bakıyor. Bakışlarıyla öldürüyor adamı.”
“Seviyorsun,” dedi Ece, başını çevirip kardeşine bakarken. “Çok seviyorsun.”
“Çok seviyorum.” Beklenen itiraf belki Zeynep’e gelmemişti. Ama Ömer, ilk kez bir kadına itaat etmiş, annesi ve ablası dışında ilk kez bir kadına gülmüştü.
Başını çevirip ablasına baktığında göz göze geldiler. Ablasının da gözleri kahveydi. Kendisinin de. Ama aynı gözler değildi. O sadece Zeynep’in gözlerine hayrandı…
“Zeynep, abla. Zeynep. Her haliyle, zerresiyle Zeynep.” Yutkundu Ömer. Düşündü. Sadece onu düşündü. “Severken Zeynep, giderken Zeynep, kalırken Zeynep, ölürken Zeynep.”
Hafifçe gülümseyip başını eğdi Ece. “Sen aşık olmuşsun.”
“Zeynep, abla. Dünyaları versen bana, onun gözlerinde ölmek istemeye devam ederim…”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

121okunma 15beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18