BİR SİPER UZAK 1 kitap kapağı

8. bölüm / 27

BİR SİPER UZAK 1

7. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunivane Nels

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 7. BÖLÜM

…
“Bir bakış bir aşığı aşkından emin eder
Sevişenler daima gözlerle yemin eder.”

Victor Hugo

31 Kasım 2000 / ANKARA
“Hadi kuzum, iç de iyileş.” dedi Aysel saf bir sevgiyle kızına bakarken. Zeynep, kollarını göğsünde birleştirmiş, kaşlarını çatmış; şurup içmemek için direniyordu. Gece ateşlenmiş, annesine de abisine de uyku uyutmamıştı.

Aysel, daha birkaç ay önce gerçekten toparlanmaya başlamıştı. Eşi Harun şehit olalı bir sene olmuştu artık. O ise yeni yeni toparlanıyordu. Kerem erken büyümüş, hem abi, hem baba, hem de eş olmak zorunda kalmıştı. Babası şehit olduktan sonra kardeşinin üstüne daha çok düşmüş, bir babadan farksız olmuştu. Üstelik daha on üç yaşındayken baba olmuştu…

“Hadi Zeynep, uğraştırma bizi.” dedi Kerem kardeşine hafiften sinirli bakışlar atarak. Zeynep onu umursamadı bile. Sadece omuz silkmekle yetindi. Aysel, derin bir iç çekerken elindeki şurup ve kaşığı usulca sehpaya bıraktı. Oturduğu koltuktan kalktı, oğluna baktı.

“İçirirsen sen içirirsin Kero. Bu görev sende.”

Kerem durdu. Önceden olsa uğraşmazdı. Ama şu an biraz daha katkıda bulunmak istiyordu. “Peki.” dedi belli belirsiz bir sesle. Annesi Aysel mutfağa geçerken oğlunun saçlarını usulca okşadı. Hemen sonrasında da mutfağa geçti.

“İçmek istemiyorum.”

“Öyle bir şey yok.” Kerem bunu dedikten sonra sehpanın üzerindeki şuruba bakıp hafifçe yüz buruşturdu ancak almaktan da çekinmedi. Hemen yanındaki kaşığı da aldıktan sonra kardeşinin yanına, koltuğa oturdu. “İçiyoruz.”

“Sevmiyorum!” dedi Zeynep. Sesi bozuk ve sinirli çıkmıştı. Kerem de hak vermişti aslında. O da sevmezdi ama babası içirirdi hep. Babası…

“Uğraştırma beni.” dedi Kerem fısıltı ile karışık bir huysuzlukla. Zeynep bunu duyunca durdu bir an. Göğsünde birleştirdiği kollarını açtı. Abisine baktı, ancak Kerem elindeki şuruba bakıyordu. Çatılı kaşları eski haline alırken artık sinirli değildi Zeynep.

“Neden ‘Zeynep’ dedin?” diye sordu Zeynep masumca. Kerem başını çevirip yanındaki kardeşine baktı. İstemeden, hafifçe kaşlarını çattı
.
“İsmin Zeynep değil mi?”

“Öyle ama ‘Zeyno’ demedin?” Sessizlik. Kerem beklememişti bunu. Haklıydı kardeşi. Yutkunup gözlerini kaçırdı. “Zeyno demek istemezsen Umay de.”

“Sen Umay değilsin.” dedi Kerem anında. Umay ismini kardeşi için hiç istememişti. Sevmemişti. Anne ve babasına Zeynep koymaları için çok çabalamıştı. Başarmıştı da. Kardeşi onun için Zeynep Umay Kılıç değil, Zeynep Kılıç’tı. Umay’sız bir Kılıç.

Kerem tekrar kardeşine döndü. “Sen içmeyecek misin şimdi?” diye sordu Kerem. Zeynep omuz silkip dudak büzdü. “Ama iyileşemezsin.”

“İstemiyorum.”

Kerem derin bir nefes alıp verdi. Sinirlenmemişti. Sadece az önceki Zeyno muhabbetinde kalmıştı. “E Caner’e park sözü vermiştin. İyileşemezsen nasıl gideceksin?” diye sordu Kerem. Zeynep durdu. Bir an düşündü.

“Gitmem.” Durdu. “Ama sen gelirsen giderim.” dedi ardından da. Kerem hafifçe tebessüm etti buna. Kardeşinin çoğu zaman ona böyle kolayca yumuşamasına bayılıyordu Kerem. Yine öyle olmuştu.

“Gelirim. Ama sen de içeceksin.”

“Tamam.” Kerem zaferle gülümsedi. Şurubun kapağını açıp sehpaya koydu. Kaşığı şurubun ağzına yakınlaştırıp belli miktar şurubu kaşığa koydu. Ardından da kardeşine uzattı. Zeynep, isteksizce kaşığa uzanırken yüz buruşturmadan da edemedi. Kaşıktaki şurubu isteksizce de yuttuktan sonra göz devirmeden de edemiyor.

“Aferin benim güzelime.” diyor Kerem şurubun kapağını kapatıp sehpaya koyduktan hemen sonra. Annesi gene haklı çıkmıştı. Zeynep, bu hayatta abisini bir kez daha kırmamıştı.

“Şimdi parka gelecek misin?” diye soruyor Zeynep merakla. Kerem, oturduğu koltuktan kalkıp kardeşine doğru iki adım atıyor. Usulca eğilip koltukta oturmaya devam eden kardeşinin saçlarına bir öpücük konduruyor.

“Geleceğim.” Bir öpücük daha. Zeynep memnuniyetle gülümserken Kerem, alnını kardeşinin saçlarına yaslayıp gözlerini kapatıyor. Kimse bilmezdi ama, Kerem korktuğun hep kardeşinin saçlarına yaslardı alnını. O korkuyu gideren tek yer, tek güvenli alan orasıydı ve bunu Zeynep de dahil kimse bilmezdi. “Nereye gidersen geleceğim. Söz.” diyor Kerem sadece kendinin duyabileceği bir sesle. Bu söz, artık her şey için geçerliydi. Zeynep nereye, Kerem oraya...

***
26 Aralık 2022 / SURİYE
“İnatçısın.” diyen sorgucu, gözlerini bir an olsun benden ayırmıyordu. Bu durum rahatsız edici değildi. Şahsen attığım bakışlarımdan rahatsız olduğunu iki kez dile getiren oydu. Yine de buna rağmen sorgulama girişimleri asla bitmemişti.

Tahminimce içeri sızalı iki saate yakın bir süre olmuştu. Karşımda, ayakta dikilen eleman ise yarım saattir beni sorgulamayı deniyordu. Psikolojik baskı kurmayı denemişti şu ana kadar. Ayrıca hala şiddete başvurmaması da, sabırlı olduğunu bir kez daha göstermişti.

“Genetik.” diyorum bakışlarımı üzerinden çekmeden. Bu dediğime sırıtırken ben de göz devirmemek için çaba sarf ediyorum. Başımı yaslandığım duvara yaslıyorum. Gerçekten fazla konforlu olan odada yerde oturmuş, sırtımı ve başımı geriye yaslamak harikaydı!

“Şu soyadın baya tanıdık geldi bana.”

“Elbet duymuşsundur.” Bunu dememle tek kaşını havaya kaldırırken ciddileşiyor. Elbette ki abimin adını duymuştur. Biraz fazla nam saldı da buralara.

“İddialısın.” diyor anlam veremediğim bir tavırla. Cilve desem, değil. Yavşaklık diyeyim.

“İddialı olan ben değilim canım,” diyorum. “Abim Binbaşı Kılıç.”

Bunu da dememle bir sessizlik oluyor odada. Kaldırdığı kaşını indirirken gözü seğiriyor. Tanıdığına adım kadar emindim zaten! “Sen,” diyor ancak duruyor. Gerisi getirmeye cesaret mi edemedi bilemem ama bu ismi düşünmeye devam ettiğine emindim. “Binbaşının nesi oluyorsun?”

“Sana hangisi lazım?”

Kısa bir süre düşündükten sonra “Kardeşisin?” diyor.
“Alkış!” diyorum yalandan bir coşkuyla. “Hayranı mısın? Ben de!” diyorum aynı coşkuyla. Sonra aniden ciddileşiyorum. “Bir Binbaşı Kılıç etmem ama, istersen imza verebilirim?” Sessizlik. “Silahla.”

Bana doğru üç adım attıktan sonra tam önümde durup eğiliyor. Yüzünde korku yoktu lakin şaşkınlık kendini belli ediyordu. “Korktuğumu mu zannediyorsun?” diye soruyor fısıltıyla. Duvara yasladığım başımı kaldırıp ona doğru hafifçe eğiliyorum. Gözlerimi kısıp gözlerinin içine bakıyorum.

“Korkup korkmaman beni alakadar etmez.” diyorum onun gibi fısıltıyla. Durup kurumuş dudaklarımı dilimle ıslatıyorum. Burada değilken ne yapmasını bekliyorum abimin bilmiyorum, lakin güven veriyordu. “Çukur kazmayı sever misin?” Bu dediğime kaşlarını çatıyor. “Seversen mezarını kazmaya başla. İmzanı en kısa sürede vereceğim.”

Ağzını açıp tam bir söyleyecekken açılan kapı ile önce onun, sonra da benim bakışlarım kapıya dönüyor. Şaşırmadığım bir isimdi. Yüzbaşı.

Sorgucu ayağa kalkarken Yüzbaşıdaki bakışlarını asla çekmiyor. “Bunun Binbaşı Kılıç’ın kardeşi olduğunu biliyor muydun?” diye soruyor eli ile beni gösterirken. Geri duvara yaslanırken Yüzbaşıya bakıyorum.

“Hayır.” diyor umursamaz bir tavırla. Yalandı. Benim hakkımdaki her şeyi bildiğine emindim. Ben neden her şeyden emindim?.. “Ama madem Binbaşının kardeşi, o zaman zarar verme. Başımıza iş açmayalım.” diyor. Ancak bunu derken gözlerini benden ayırmıyor.

“Sen sorgula o zaman. Konuşacağı yok.” diyor sorgucu. Yüzbaşının tepki vermesini beklemeden odadan çıkıp kapıyı da arkasından kapatıyor.

“Kardeş kontenjanından bahsetmişsin hemen.” diyor yanıma gelirken. “Kendine güvenmiyor musun?”

“Hayranlarım artsın diye çabalıyorum, güvenmemekten değil.” diyorum gözlerimi kapatırken. Boş odada parmak şıklatma sesi duyduğumda sahibinin kim olduğunu bildiğimden ses etmiyorum. “Planın var mı?” diye soruyorum gözlerimi açmadan.

“Time haber verdim, harekete geçerler.”

Bunu dediği an gözlerimi açıyorum ve direkt ona bakıyorum. Her ne kadar yüzü maskeli olsa da gözlerimiz buluşuyor. Bu göz göze gelmeler sıkıcı hal almaya başlasa da o an umursamıyorum. Lakin gözlerindeki anlamsız kararlılığı da görebiliyordum. “Timin gelmesini mi bekleyeceğiz?” Olumsuzca başını sallıyor. Planı vardı ama ne? “O zaman?”

“Seni çıkartacağım.”

“Saçmalamayı keser misin?” diye anında yükseliyorum. “Tamam güvenmiyorsun, eyvallah! Ama ben komutanımı, timimin abisini de geride bırakmam. Unut.”

Karşımdaki Yüzbaşı, bu ani yükselişimi pek aldırmış görünmüyor. Omuz silkip bir şey demeden arkasını dönüp kapıya ilerliyor. “Ömer,” Bir dakika, ne? İsmi ile mi seslenmiştim, yoksa halüsinasyon mu görüyordum.

Ona seslenmemle anında durup bana bakıyor. O da şaşırmış gibiydi ilk kez remi dil kullanmamama. “Seni geride bırakmam.”

“Biliyorum.”

“O zaman tek çıkmayacağımı da biliyorsun.”

“Sen de gitmezsen emir vereceğimi biliyorsun.” Sessizlik. Tekrar önüne dönüp kapıdan çıkıyor. Arkasına dahi bakmıyor ancak yakındığım bu değil; kendini feda etmeyi seçmesi. Bunu neden yapıyordu bilmiyorum, ancak onu bırakmamam gerektiğini biliyordum. Ayrıca, beni nasıl çıkartacaktı?..

***

26 Aralık 2022 / ANKARA
Sert ve kararlı bir çift postal sesi komutanlığın bahçesinde, hangara giden yolda hafifçe ses çıkartırken sesin sahibi kendinden fazlasıyla emindi. Aynı mesleğe sahip olmasalar da ona göre çok yakın, hatta kardeşi sayılacak bir adamdan emir almış, soluğu da burada almıştı.

Görüş alanına Bozkurt timi girdiği an bir kez daha kimseyi tanımadığını ve kalp kırmamaya çalışması gerektiğini hatırlattı kendine. Yaparsa Kerem öldürürdü onu.

Adımlarını biraz daha hızlandırarak hangara doğru ilerledi. En sonunda giriş yaptığında zaten sessiz olan hangar daha da sessizleşti, bakışların hepsi ona döndü. Tam ortada, orta boyutlarda olan masanın yanında durdu adam. Tim üyelerine kısaca göz attı. “Selamun aleyküm, aleyküm selam.” dedi adam timin çömezi Mert’i de süzerken.

“Kimsiniz?” diye sordu Emre elindeki silahı bırakıp çenesini kaldırırken. Burnunu hafifçe çekip ardından işaret parmağının tersiyle de hafifçe kaşıdıktan sonra adama doğru bir adım attı. Kavga etmeye hazırdı artık. Bir kaos olursa Emre, karşısındakini öldürürdü.

“Bir arkadaş.” dedi adam. O da Emre’ye doğru bir adım attığında boy farkları fazlasıyla belli olmaya başladı. “Bana da verin silah.”

“Niye verelim kardeşim?” diye sordu Emre hafifçe kafasını sallarken. “Kimsin dedim? Cevap ver, vermeyeceksen de uza.”

“Lan Emre, dur.” diye arkadaşının kolunu tutup bir adım daha atmasını engelledi Hürkan. Görevden önce kaos çekecek hali yoktu. Ancak normal şartlarda kardeşim dediği adam bir kavgaya karışsa düşünmeden giderdi Hürkan. Sadece Hürkan değil, tüm tim giderdi.

“Zeynep,” dedi adam. Gerilmeye başlamış olan ortam biraz daha gerilirken bu kendini tanıtmamakta ısrarcı arkadaş, bir de timin yeni üyesinin adını söyleyince Emre’nin sinirleri daha da atmaya başladı.

“Geveleme lan!” dedi Emre sinirle.

“Tane tane anlatma. Konuş.” Bunu diyen de Emir’di. Diyordu ancak başını silahından kaldırmıyordu. Zeynep geldikten bir süre sonra tekrar nişancı pozisyonu almak garip hissettirse de göreviydi.

“Polis Özel Harekat mensubu Başkomiser Caner Şenyurt.” diye kendini en sonunda tanıtmaya başladı adam. Sesinde bir kararlılık ve gizlenmiş gurur vardı. “Binbaşı ve Üsteğmen Kılıç’ın çocukluk arkadaşıyım.”

Bunu öğrenen tim üyeleri şaşkınlıkla birbirlerine göz gezdiriyor, lakin hala hangara garip bir giriş yapmış olan Başkomiserin de diyeceği şeyleri merak ediyorlardı. “Binbaşı Kılıç’ın ‘Git kardeşimi al, Caner.’ emriyle buradayım.” diyor aynı kararlıkla, başını dik tutarak. “Şimdi Üsteğmen, bana da silah ver.”

Hürkan, arkadaşının kolundaki elini çekerek bir adım geriledi. Ancak Emre, hala ters bakışlar atmakla yetiniyordu. Adamı gözü tutmamış gibiydi. Ciddi olduğunu tim daha önce iki kez görmüştü: Birincisi şu an, ikincisi…

“Bu, buraya böyle gelmen gerektiği anlamına gelmiyor.”

Caner, omuz silkerek başını hala silahından kaldırmamış, ancak kulağı burada olan Emir’e çevirdi. “Hiş, sniper çocuk!” dedi Emir’den için. Tim üyelerinin bakışları Emir’e dönerken Emir, ona seslenildiğini anlamıştı. Cevap vermek yerine başını kaldırıp sola yatırmakla yetindi. Aslında Emir bu hareketleriyle konuşuyordu. İçindeki çocuk çığlık atıyordu ancak Emir her seferinde susturuyordu onu. O çocuğun duyulmasını, bilinmesini istemiyordu. “Sen ısındın bana, hissettim. Bari sen ver şu G3’ü!” diyerek bu zamanki ciddiyetinden ilk kez uzaklaştı Caner.

Normalde de sertti. Alıştığı insanlar varsa yanında, o zaman mizahı devreye girerdi. Çok iyi bir mizaha sahipti. Susmasını biliyordu. Susturmayı da… Zeynep’e de bağlıydı, Kerem’e de. Çünkü bir kez kaybetmişti, bir daha edemezdi. Geçmişi yaşamıştı, gelecekte yaşamamak için çabalıyordu.

Emir başıyla ilerideki mühimmat dolaplarını işaret ederek almasını gerektiğini söylemeden anlatmıştı. Geri silahına dönüp söktüğü silahı takmaya devam etti. Silahına takardı hep. Sök tak yapmaktan asla vazgeçmez, rahatlardı. Ona sığınırdı. Belki de sığınacak kimsesi olmadığı içindi bu yaptığı? Belki de silah, onu eleştirmeyecek, yargılamayacak veya tiksinmeyecek tek şeydi?..

“Bakın, ısınmış.” diyerek mühimmat dolabına doğru ilerledi Caner. Emre, bu harekete göz devirirken Emir dışında diğerleri onu gözleriyle takip ediyordu. Isındığı için yapmamıştı aslında Emir. Biri için de yapmamıştı.

“Isınmadı kardeş!” dedi Emre sinirle. Tekrar laf dalaşası çıkacağını anlayan Emir, derin bir nefes aldı, silahını kenara bıraktı. Yerdeki bakışlarını kaldırıp bir time bir de Caner’e baktı.

“Siktir git, Emre.”

“Ya birader!” diye çıkıştı Emre. Emir, belki de time göre uzun bir aradan sonra konuşmuş, kendi sitilince küfürle siftahı başlatmıştı. “Adam in mi, cin mi öğrenmeden G3 vermek nedir?

“Polis olduğunu söyledi.”

“Hemen mi inandın?” Emir, laf dalaşası olmasın diye attığı golün kendi kalesine girdiğini o an fark etti. Göz devirdi. “Mal mısın oğlum?”

“Sana göre öyle.” diye homurdandı Emir.

“Yeter lan!” diye kimsenin beklemediği anda olaya el attı Umut. Bu sayede de ortamdaki hakimiyeti eline almış oldu. “Şimdi oturup bu adamın polis mi, terörist olduğunu mu tartışacaksınız lan?” Gergin ortam daha da gerilirken gülen tek insan Caner’di. Mizahşörlüğünü konuşturmak için gerçekten güzel bir yerdeydi ama ortam müsait değildi.

“Vatandaş haklı.” dedi Caner aldığı silahı incelerken. “Sonra Zeynep’ten öğrenirsiniz hain miyim değil miyim.”

Aslında bakılınca haklıydı Caner. Bu timle ilk karşılaşmasıydı evet, ancak son karşılaşması olmayacaktı...
***

26 Aralık 2022 / ANKARA
Kamil Yarbay, önündeki kağıdı en az beş kez okumuştu. Kağıttaki her şey kusursuzdu. Ancak kusurlu olan insanlardı, askerlerdi. Zeynep’ten sonra abisi Kerem Kılıç’ı da Ankara’ya almak istiyordu. Ancak onun doğrudan bir etkisi olmuyordu. Milli Savunma Bakanlığından onay gelmeliydi.

Şu an da Kerem’in personel talep yazısını tutuyordu. Bizzat Zeynep’te olduğu gibi bu yazıyı da kendisi yazmıştı. İki sebep vardı: Birincisi Kerem’in gerçekten iyi bir makama sahip olması ve hata yapma ihtimalinin az olması; İkincisi ise kardeşleri ayırmamak istememesiydi. Evet, işin içine kişisel sebepler de koymuştu.

Yazan şeylere bir kez daha göz gezdirdi. Elindeki kağıt dolu doluydu. Her şey vardı içinde. Yazanlar:

T.C. MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI
Ankara Merkez Komutanlığı Personel ve İdari İşler Şube Müdürlüğü
Sayı: 2022/PK-322
Konu: Personel Talebi (Binbaşı Kerem Kılıç)
DAĞITIM YERLERİNE
Ankara Merkez Komutanlığı Karargahı bünyesinde görev yapmakta olan istihbarat ve planlama unsurlarının personel ihtiyacının karşılanması maksadıyla, aşağıda bilgileri bulunan subayın, karargah görevine atanmasının uygun olacağını değerlendirilmiştir.
• Binbaşı Kerem Kılıç (*********08- Sicil No), halihazırda Şırnak 3. Komando Tugay emrinde görev yapmakta olup, disiplinli çalışma tarzı, analiz ve karar verme yeteneği ile tanınmaktadır. Gerek sahada aldığı inisiyatif, gerekse operasyonel görevlerde gösterdiği başarı, karargah görevlerinde de yüksek taktı sağlayacak niteliktedir.
Söz konusu subayın;
• Uzun süreli sınır hattı görev tecrübesi,
• Birlik sevk ve idare konusundaki yeteneği,
• Personel yönetimi ve disiplin uygulamalarındaki başarışı,
Göz önünde bulundurulduğunda, karargah içi görevlerin etkinliğine önemli katkı sağlayacağı kanaatindeyim.
Ankara Merkez Komutanlığı bünyesinde planlanan yeni yapılanma kapsamında ihtiyaç duyulan personel ihtiyacının karşılanması açısından, anılan subayın tarafımıza atanması konusunda gereğini arz ederim.
YARBAY
Kamil DEMİRER
Ankara Merkez Komutanlığı Personel ve İdari İşler Şube Müdürü

Yazan bilgiler bu şekildeydi. Dosya şeklindeki kağıtlardan bir sonrakinde ise Kerem’in özgeçmişi vardı. Yani Kamil Demirer, Kerem Kılıç’ın yanına atanmasını arz etmişti. Bunu başaracak mıydı bilmiyordu, ancak denemekten hiçbir zaman zarar gelmeyeceğini biliyordu…

***

26 Aralık 2022 / SURİYE
Ömer, kendinden belki de ilk kez bu kadar emindi, başaracaktı. Planı vardı ve bu durumdan mutluydu. Çünkü askerini bu cehennemden kurtaracaktı. Kendini kurtarama bile askerini bu ortamdan çıkartacaktı. O yaşayamazsa bile Zeynep yaşayacaktı. Bu konu hakkında kendine söz vermişti…

Dakikalardır, belki de saatlerdir bu adamları izliyor, planına başlamak için en savunmasız anlarını arıyordu. Adamların birkaçı, önlerindeki harita ile ilgilenirken Ömer, yavaşça sağını ve solunu kontrol etti. Gözünü adamlardan birine dikti ve baştan aşağı süzdü. “Bir dakika,” dedi harita başında bir şeylerle uğraşan adamlara doğru. Harita başındaki birkaç adam, başlarını kaldırıp ona baktı. “Şu adam,” dedi Yüzbaşı, kafasıyla hafifçe o adamı işaret ederken. “Sen bizim yerimizi ifşalayan adamsın!” dedi aniden. Suçlanan adam istemsizce kaşlarını çattı.

“Ne diyorsun lan?” dedi hemen yanındaki adam bozuk bir Türkçeyle.

“Bu adam TSK’ne çalışıyor!” dedi Ömer. Yalandı. Ömer ve Zeynep dışında şu an herhangi bir asker yoktu içeride, ajan yoktu. Ancak Ömer, içeride bir kargaşa yaratmak için böyle bir şeye başvurmuştu. İşe yaramazsa kendi kendini ifşalamış olacaktı ama yararsa da Zeynep’i bu cehennemden kurtarmış olacaktı. Zeynep’i. Sadece Zeynep’i…

“Lan doğru konuş!” diyerek ileriye atıldı suçlanan adam. Ancak Ömer, geriye doğru bir adım bile atmadı. Tersine ona doğru bir adım attı.

“Yalan mı lan? Destek ekip nasıl geldi zannediyorsunuz?” dedi Ömer. İçten içe tırsıyordu ama belli etmiyordu. Yakalanırsa ikisi de naneyi yemişti.

Saatlerdir Umut ile iletişimde olan Ömer, üç hafta önce örgütün başka bir timle çatıştığını öğrenmiş; İncelemeler sonucu da destek tim geldiğini öğrenmişti. Köşeye sıkışmış tim, destek isteyince gelmişti diğer tim. Ancak Ömer, bunu kullanmayı düşünmüştü. Düşününce mantıklıydı, ama riskliydi. Ve Ömer, risk almaktan asla çekinmezdi. Ateşle oynamaktan vazgeçmezdi.

Destek gelince diğer timle birlikte örgütün bir kısmı köşeye sıkışmış, sonra da çekilmişti. Birkaç örgüt üyesi yaralı, birkaçı da ölmüştü.

“Yaptın mı?” diye sordu başka bir adam. “İfşaladın mı bizi? Hain misin?”

“Destek birinin haber etmesiyle gelmiştir.” Bu söz bir an için Ömer’in kalbini hızlandırdı. Kaos yaratmıştı ama bu cümle, her şeyi tersine çevirebilirdi. “Komutanı yaralamıştık, o haber verememiştir.”

“O zaman bu haber verdi?” Ömer sessiz bir nefes verdi. Timde tek komutan var ya zaten diye geçirdi içinden. Kaosu fırsat bilerek, sessiz şekilde odadan çıktı. Çıkar çıkmaz da arkasından gelen bir yumruk sesi duydu. Dudağının sol kısmı hafifçe ondan habersiz kıvrılırken Ömer, belindeki tabancayı çıkarttı. Mermisini kontrol ettikten hemen sonra usulca etrafına bakındı.

Zeynep’in bulunduğu odanın hemen önünde duran Ömer bir an için yutkundu. Garip hissediyordu. Ne hissettiğini de bilmiyordu. Zarar gelir korkusu mu yoksa başka bir duygu mu emin değildi. İstemeden güvendiği kadına, komutana karşı herhangi bir duygu beslemiyordu elbette. Ama o an garip hissetmişti.

Beklediği kapı aniden açılınca afalladı Ömer. Çünkü karşısında kelepçeden kurtulmuş bir Zeynep beklemiyordu. Kendi elleri ile kelepçelediği kadın ona ihtiyaç duymadan kurtulmuştu.

Göz önünde olduklarını fark eden Yüzbaşı, karşısındaki kadının kolunu kavradığı gibi içeri iterken kendisi de içeri girdi. Kapıyı arkasından kapatırken eş zamanlı olarak kavradığı kolu da bıraktı. “Ne yapıyorsun?” dedi Zeynep sinirle.

“Seni bu cehennemden çıkartıyorum.” dedi Ömer sakince. Bu denilene göz devirdi Zeynep. Hemen ardından bakışlarını komutanına çevirdi.

“Sen gelmeden gitmeyeceğimi biliyorsun.” diyor genç kadın en kararlı haliyle.

“Gelmeyeceğimi biliyorsun.” diye aynı kararlılıkla cevap veriyor Ömer.

“Ömer!”

“Zeynep.” Sessizlik. İkisi de birbirinden inatçı ve kararlı askerlerdi. Tüm didişmelerinin sebebi de buydu zaten, inatçılıkları… “Time haber verdim, içeride kaos yarattım. Bu kaosta senin gittiğini fark etmezler.” dedi Ömer kendi telsizini ve elindeki tabancayı karşısındaki kadına uzatırken.

“Ciddi misin?” diye sordu Zeynep, karşısındaki adamın gözlerinin en içine bakarken.

“Çıkınca timle iletişime geç, seni alacaklar.” Sessizlik. Zeynep, soruya herhangi bir cevap alamadığı için sağ elini yumruk yaparken sakin kalmaya çalıştı. “Koş Zeynep. Ne olursa olsun dönme, koş.”

“Salaksın sen!” diye patladı Zeynep en sonunda. “Ne demek ‘Koş.’?” diye de devam etti. Komutanının yapacağı şeyi anlamıştı: Kendini feda ediyordu. Timini kaybetmeyi, kendine öldürmeyi, canını hiçe saymayı göze alıyordu.

“Koş işte! Unut beni, bırak beni!” diye onun gibi patladı Ömer. Yutkundu Üsteğmen. Her şeyi kaldırırdı ama timinin abisini geride bırakmayı, komutanını bırakmayı kaldıramazdı. Üstelik bu komutan, ona güvenmemesine rağmen kendinden önce onu düşünen biriydi.

“Yapma Ömer,” dedi Zeynep. Oklar yön değiştirmişti. Bu sefer laf yetiştirmek için kelime bulamayan Ömer değil, Zeynep’ti. Yapma diye yalvaran Zeynep olmuştu. Lakin bunu umursamadı Ömer. Karşısındaki kadın, uzattığı telsizi ve tabancayı hala almamıştı. Hızla karşısındaki Üsteğmenin yumruk olan eline uzandı Ömer. Bunu beklemeyen Üsteğmen ise istemsizce elini açtı. Elindekileri kadının eline usulca bıraktı Ömer. İncitmeden, kırmadan, acıtmadan, sessizce… Kıyamadı çünkü kızmaya. Sert bakmaya dayanamadı.

Sessiz bir nefes verirken kadının gözlerine kilitledi kendi bakışlarını. “Yaptım bile Zeynep.” dedi fısıltıyla. O an komutan mıydı, yoksa sadece bir insan mı anlamadı Ömer. Anladığı tek şey, o kadının bu timde bir yeri olduğuydu.

Zeynep, önce elindeki tabanca ve telsize baktı. Hemen sonrasında da Ömer’in hala çekmediği elinin sıcaklığını hissetti. “Git Zeynep.” diye fısıltıyla konuştu Ömer, eş zamanlı olarak da usulca elini çekti.

“Geleceğim.” dedi Zeynep aynı fısıltıyla, yine de kararlı çıkan sesiyle. Ömer’i geride bırakarak birkaç adım atmıştı Zeynep. Tabancayı, mermiyi, telsizi kontrol etmemişti çünkü güvenmişti Ömer’e.

“Allah’a emanet.” Tam bir adım daha atacaktı ki duyduğu cümle ile durdu Zeynep. Beklemiyordu bunu. Şu an yaşanan hiçbir şeyi beklemiyordu. Dudakları hafifçe ve usulca kıvrılırken gözlerini kapattı Zeynep
.
Ömer, o an neden demişti bunu onu da bilmiyordu. Ömer hiçbir şey bilmiyordu. Ölecek mi kalacak mı, dönecek mi dönemeyecek mi, güvenecek mi güvenmeyecek mi, sevecek mi sevmeyecek mi?.. Bilmiyordu. Ömer ilk kez bir şey bilmiyordu. Ama belki de son kez görürüm umuduyla demişti. Belki de emanet edeceği en güvenilir kişiye, Allah’a emanet etmişti…

“Eyvallah.” deyip gözlerini açtı Üsteğmen. Etrafını kontrol ettikten sonra da, arkasında bıraktığı komutanını düşünerek ilerledi…

***

Ben nereden bilebilirdim ki geldiğim şehirde önce nefret edileceğimi, sonra da benim için birinin kendini hiçe sayacağını? Ben nereden bilebilirdim ki komutanımın kendini geride bırakacağını? Ben nereden bilebilirdim ki o Allah’a emanetin bir çaresizlik olacağını?..

Garip bir şekilde Ömer Yüzbaşıyı geride bıraktığım için iyi hissetmiyordum. Kendim için değil, onun için endişeleniyordum. Nedeni yoktu. Ya da vardı ama ben bilmiyordum… Tim ile iletişime geçmiş, beni alabilecekleri bir noktaya ulaşmaya çalışıyordum. Şu ana kadar tahminimce bir buçuk saate yakın, belki de daha fazla bir zaman geçmişti. Yokluğum fark edilmiştir, hatta peşime de düşmüşlerdir. Güzel kızım İsimsizin yanımda olmaması hem iyi hem de kötüydü. Yanımda olsa buraya erken ulaşamazdım. Ama olmaması da onu bir daha göremeyeceğim anlamına geliyordu.

“Allah cezanı vermesin, komutanım.” diye söyleniyorum kendi kendime, nefes nefese. “Time ne diyeceğim marul kafa!” Söylenmeye devam ediyorum ama duyduğum helikopter sesiyle de bir anlık duruyorum. “Umarım Bozkurttan başkası değildir bu.”

Helikopter alçalmaya başladığında anlıyorum bizimkiler olduğunu. “Lan ben aşağıda birini görüyorum!” diye telsizden gelen Emre’nin sesiyle kesinkes anlıyorum: Kurtlarım gelmiş!

“Benim o geri zekalı.” diyorum sırıtırken. Bulunduğum ortamdan çıktığımdan beri ilk kez rahat bir nefes alıyorum belki de. Ya da almaya çalıştığım nefeste boğuluyorum. Ömer Yüzbaşının hala içeride olduğu aklıma geldikçe, nefes almak haram gibi geliyordu. Hoş bu kadar düşünmek de saçmaydı.

İçeride, günü akşam etmiştik. Hava kararmıştı. Tim, beni iyi bulmuştu.

İyiden iyiye bana yaklaşan helikopter, açık olan küt saçlarımın karışmasına sebep oluyordu. Binebileceğim bir hizaya geldiğinde helikopterin sürgülü kapısını açan Emir oluyor. Konuşmuyor, bakmıyor. “Kraliçem gelmiş!” diyor Emre, anlamsız bir coşkuyla. Buna göz devirirken Emir’in bana binmem için uzattığı elini tutuyorum. Diğer elimle de destek yapıp biniyorum helikoptere.

Beni gören timin, Emir dışındaki tüm üyelerinin yüzünde belli veya belirsiz bir gülümseme oluyor. Onların bu haline ben de istemeden tebessüm ediyorum. “Yalnız,” Ediyorum da duyduğum bu ses bir an beni afallatıyor. Caner abi miydi o?.. “Senden önce ben vardım Karaaslan.”

“Caner abi?” diyorum anında ona dönerken. Yüzünde, aşinası olduğum o sırıtış vardı elbette. Ama burada ne işi vardı. “Şakasın?”

“Kerem Binbaşının selamı var, cimcime.” diyor kollarını usulca açarken. Çocukluğumuzdan beri bana cimcime demekten vazgeçmemişti. Benim de hoşuma gidiyordu elbette. Abimle mahalleden başlayan bir arkadaşlık, bırak dostluğu kardeşliğe dönüşmüştü. İlk tanıştığımızda Kerem’in kardeşi benim de kardeşimdir dedikten sonra beni de almışlardı aralarına.

Beni kardeş olarak görmesinin bir sebebi daha vardı. Kendi elleriyle kız kardeşini altı yaşında toprağa vermesiydi… Sonradan öğrendim ben de. Aralarında dört yaş varmış. Trafik kazasında kaybetmiş. Araba olan annesi ve babası hayatta kalmış ama teyzesi ve kardeşi onlar kadar şanslı değilmiş. Hatta kardeşi Ceyda, aracın bir bölgesinde sıkıştığı için müdahale edememişler.

Ben de hep abim olarak görmüştüm onu. Tabii ki Kerem abim kadar yakın değildi. Ama bir şeye ihtiyaç olduğunda çekinmeden gider yardım isterdim. O da korurdu beni. Aynen şu an olduğu gibi.

Binmemle tekrar havalanan helikopterde ona iki adım atmamla yanına varıyorum ve düşünmeden sarılıyorum. Kollarını bedenimde hissederken gülümsüyorum. Asla vazgeçmediği parfümünden kokuyordu. Az çok gelen barut kokusu da vardı. “Geldiğini haber de vermedin abiye.” Hop! Kafama küçük bir şaplak darbesi yiyorum, buna da kıkırdıyorum. “Aşk olsun.”

“Ani oldu.” diyorum.

“Aynen. Önce Kerem, sonra da Aslı aramasa haberim olmayacak.” diyor şakayla karışık. Bedenime sardığı kollarını gevşetirken ben de artık ayrılmam gerektiğini fark ediyorum.

“Komutanım,” diyor canım çömezim. Başımı ona çevirdiğimde yüzünde hafif bir endişe fark ediyorum. “Yaranız var mı? İyi misiniz?” diye soruyor merakla. Yerim yerim!

“İyiyim Mert, sağ ol.” diyorum hafif bir tebessümle. Hemen ardından ciddileşiyorum ve timin her bir üyesini hafifçe süzüyorum. “Yüzbaşıyı alırsak daha da iyi olacağım.” diyorum kararlılıkla.

“Ben, ikinizi de çıkartabileceğimizi söyledim ama dinlemedi komutanım.” Bunu diyen Emre’ydi. Şaşırmayan da ben. Kafasına beni çıkartmayı koymuş Yüzbaşı, sunulan her fikri reddedecekti. Öyle de yapmıştı. Şaşırmıyordum artık. Geleli on yedi gün olmuştu ve ben, herkesi tanımıştım bu zamanda.

“İllaki ayağına gideceğiz.” diye mırıldanıyorum kendi kendime. Hemen sonra da bir emir vermem gerektiğini fark ediyorum. “Gidiyoruz, alıyoruz, örgütü oraya gömüyoruz ve gidiyoruz.” Evet, yapacağımız şey buydu. Ne eksik ne fazla. Artık iki görevim vardı. Örgütü çökertmek ve Yüzbaşıyı oradan çıkarmak!

“Yani örgütü çökertiyoruz?” diye soruyor Umut. Onu başımla onaylıyorum.

“Emre, Kamil Yarbay ile iletişime geç. Destek F16 istiyorum. Yüzbaşı Arslan çıktıktan sonra o binayı çökertmemiz gerek.” Herkes beni dinlerken, bunun time kendi başıma verdiğim ilk emir olduğunu fark ediyorum. Eski timim Börü geliyor o an aklıma. Tamam Bozkurtlar da iyiydi. Ama o adamlar benim terfi olduğum zaman yanımdaydı, azar işitirken yanımdaydı, severken, sayarken hep yanımdaydı. Şimdi ayrılmış olmak…

Hepsiyle bir anım vardı, hepsiyle bir hayatım vardı. Hepsi vardı. Erkan mesela. Sessizdi, sakindi. Ama komikti. Severdim. Çok severdim. Sessizce destek verir, hatalarımızı asla yüzümüze vurmazdı. Tersine, bir daha yapmayalım diye önlem almamıza yardımcı olurdu.

Mahir… Salak çocuk. Yavşak! Harbi yavşak. Ya utanmasa bana bile sırnaşacaktı. Biraz kızları severdi. Ama yavşak olduğuna bakmayın. Operasyonda falan baya ciddiydi bu elemana. Onu da severdim. Az ot yoldurmadım ama, olsun.

Selim… Minik çömezim, küçüğüm, sarışın veledim! Bizim time girmek için çok çabalamıştı, hatırlıyorum. Ne emir verirseniz razıyım demiş, verdiğim en mantıksız görevleri bile sorgulamadan yapmıştı.

İsmail ve Aykut… Timin beyni. Hepimiz bir salaklık yapsak da, o salaklığı örtecek bir şey buluyorlardı. Aynı harp akademisinde okumuşlardı. Birlikte aynı time de düşmüşlerdi. Tatlı bir dostlukları vardı.

Yunus… Yaşı bir abi yaşı değildi, ama herkese o abi şefkatini vermesinden abi lakabı takmıştık ona. O abi desteğini, şefkatini ve anlayışını veren biriydi.

Adnan abi... Abi gibi abi. Derdi olanı dinler, akıl verirdi her zaman. Abimle ayrı olduğumuz zamanlarda çok destek olmuştu bana. Saha tecrübesi da baya iyiydi. Kaç kez ölümden aldı bizi.

Oğuz… Heh işte Mahir, Selim ve Oğuz var ya… Tüm aldığımız cezalar bunların yüzünden! Komutandan sucuk istemiş adam Oğuz. Hadi ben olsam anlarım. Hadi Yüzbaşı, Binbaşı ve bizden sorumlu Albay’a da tamamım. Ama General’den sucuk istemek ne demek?

Zamanında, yani yaklaşık olarak on yedi gün önce böyle bir time sahiptim. Artık farklı timde, onlardan uzaktaydım. Ankara’ya geldim geleli toplam beş kez görüşmüştük eyvallah, ama ben onlara alışmıştım. Hoş Emre’nin de Oğuz’dan farkı yoktu. Tanıştırsak, sadece bizim değil; komutanlığın ağzına sıçarlardı! Ay Allah korusun.

“Saygıdeğer Zeynep komutanım,” diyen Hürkan’a çeviriyorum bakışlarımı. “Sizin kaçtığınızı fark etmişlerdir. Peşinize düşenleri nasıl öldüreceğiz?” diye ona göre mantıklı, bana göre mantıksız olan soruyu soruyor.

“Er ya da geç o binaya gidecekler. O zaman onları da gömeriz.”

“Doğru.”

“Sen malsın.”

“Kes lan!” Çoktan birbirine giren Hürkan ve Kaan’ı görmezden gelip Caner abime dönüyorum. Buraya benim için gelmiş olması hoşuma gidiyor. Canım abim!

“Kendi özgür ve hür iradenle mi geldin, yoksa Binbaşının emri mi?” diyorum merakla. O anda başını bana çeviriyor. Yüzünde, az öncekine nazaran meşhur sırıtış değil, daha anlamlı ve tatlı bir; hafif de buruk bir tebessüm oluşuyor.

“Binbaşının emri.”

“Ha sen gelmezdin yani?”

“Ne zaman başın belaya girdiğinde gelmedim Zeyno?” diye soruyor. Haklıydı. Hep gelmişti. Önce Kerem abim, sonra Caner abim koşmuştu.

Gülümsüyorum. “Şaka takılıyorum abi,” diyorum gözlerimi kaçırırken. “Biliyorum, gelirsin.”

“Bilirsin, gelirim.” Göz ucuyla bakıp süzdüğümde yavaşça ve hafifçe bana doğru eğildiğini görüyorum. Hemen ardından da kulağıma doğru fısıldamaya başlıyor: “Geliriz.” diyor. Çoğul kullanarak abimi de işin içine katıyor. Peki, gelirsiniz. Ama şu an ağlayamam. Tekrar doğrulup önüne döndüğünde ben de artık göz ucuyla süzmeyi bırakıyorum ve önüme dönüyorum.

Bir süre daha uçtuktan sonra benim emrimle binanın birkaç kilometre ilerisinde iniş yapıyor. Biz de sırasıyla helikopterden indikten sonra gidiyor. Emre’den öğrendiğim kadarıyla istediğim destek F16 yola çıkmak üzereymiş. Bizim de binanın yakına intikal etmemiz için yeterli zamandı.

Bozkurt, helikoptere bindiğim andan beri verdiğim tüm emirleri sorgulamadan yerine getiriyordu. Bu garipti. Yani garip olan emirlerimi uygulamaları değil; Yeni gelmiş bir komutana bu kadar kolay ısınmalarıydı. Şahsen buna hala alışamamıştım.

Binaya yaklaştıkça tüm bedenimi kaplayan bir istek, his vardı: Bana bakan herkesi öldürmek. Bu his, duygu, istek gerçekten vardı. İçeriye girdiğim andan itibaren adamların bir kısmı, sanki ilk kez kadın görmüş gibiydi. Ben o kadını gösterecektim onlara.

“Yaklaşıyoruz,” diyorum hemen yanımdaki Emre’ye. Emre’ye diyorum çünkü diğerleri ile iletişime geçeceğim bir kulaklığım yok! O yüzden Emre yardım ediyordu. Ömer Yüzbaşının bana verdiği tabancadan başka silahım da yoktu. İsimsizim yoktu. Dediğimi aynen time aktarırken etrafı inceliyorum. Timle buluşurken bu yoldan gelmediğim içindi tüm bu inceleme. Nişancı refleksi. Ki bunu yapan tek ben değildim. Emir de uyguluyordu.

Bina görünmeden hemen önce, artık ağaçların arasına girip, siper alarak ilerliyorduk ki adamlar bizi fark etmesin. Allah’ım, yardım et.

Herkesin belli bir noktaya siper almasını beklerken ben de gene refleksle tabancadaki mermileri kontrol ediyorum. Salak Yüzbaşı bana kendi tabancasını vermişti! Ne olurdu benimkini verseydi?.. Silahlarıma olan bağlılığım göz yaşartıyor!

“F16’dan ne haber?” diye soruyorum fısıltıyla.

“Geliyor komutanım.” Aldığım cevaba ben de başımı sallayarak cevap veriyorum… Mal Yüzbaşı! Tabancamı istiyorum ben! İsimsizim nerede?.. “Emrinizle başlarız komutanım.”

“Yüzbaşının durumunu bilmiyoruz.” diyorum iç çekerken. “Yakalanıp yakalanmadığını öğrensek müthiş olur.” diyorum düşünürken.

“İçeri sızalım?”

“Onu düşünüyorum zaten.” diyorum başımı çevirip Emre’ye bakarken. “Sen sızamazsın, bana lazımsın.” Başımı çevirip time göz gezdiriyorum. Emir zaten nişancı pozisyonundaydı. O hiç olmazdı. “Hürkan olmaz,” diyerek bir sonraki elemeyi yapıyorum. “Umut olmaz.” Gözüm birinde takılıyor. Caner abim. Ama o da olmaz. “Çömez olmaz.”

“Kaan?”

“Cık,” diye olumsuz anlamda ses çıkartıyorum. “Ali. Söyle Ali’ye, arka tarafta kapı var. Oradan çıktım. Öndeki hırbolara gözükmeden girip Yüzbaşıyı bulsun.” Emrimi başıyla onaylıyor. “Ali girdikten hemen sonra da senin atış emrinle başlıyoruz.”

“Emredersiniz.” diyerek beni onaylıyor Emre. Hemen ardından da telsizine sarılıyor. Emre, dediklerimi aynen söylerken diğerleri de son hazırlıkları yapıyor. Ali’nin de siper aldığı yerden çıktığını gördüğümüz an, geriye sadece Emre Üsteğmenin vermesi gereken atış emri vardı. Ali’nin çaktırmadan, güvenli şekilde arka tarafa dolandığının bilgisini de Emir’den aldıktan sonra Emre, “Bozkurt, atış serbest!” emri ile başlıyoruz çatışmaya.

Kısa sürede büyüyen çatışmada ateş edip siper alıyor, sonra tekrar atış siper diye döngüye giriyorduk. Emir, çoktan sessizce benden çok daha fazlasını indirmişti. Ben, az önce siper aldığım yerden doğrulup birkaç el ateş ediyorum. İsimsizim olmadığı için herhangi bir marş söylemek istememiştim. Hakaret sayılırdı İsimsizime.

“Ali nerede lan?” diyorum tekrar siper alırken.

“Sorsana komutanım.”

“Hürkan,” deyip başımı ona çeviriyorum. Benim ona seslenmemle hemen çaprazıma siper alıyor. “Sen bugün ayrı malsın kardeşim!” diyorum dişlerimi sıkarken. “Kulaklığım mı var?” diyorum ardından da. Mal mal suratıma bakmasına göz devirip doğrulup tekrar iki el ateş ediyorum. Sonra siper alıyorum.

Hürkan ise, konuşmamak için yemin eder gibi mırıldanıyor. “Lan Ali!” diye telsizin mandalına basıp, fısıldamak yerine bağıran Umut’a da göz deviriyorum.

“Bir tane akıllı gelmez mi benim olduğum time?” diyorum sinirle. “Kendi kafama mı sıkayım arkadaşlar?"

“Yapma potansiyelin var senin.” diye ciddi ciddi cevaplıyor Caner abi. “Yapıp da Kerem’le aynı eve koyma beni!” diyor siper alırken. Buna da göz deviriyorum. Sakinim. Sakinim… Yok, olamıyorum! Hepsi beni sınamak için vardı!

“Aynen Başkomiser,” diyorum ateş etmek için doğrulurken. “Bende sizi havaya uçuracak potansiyel de var!” diyorum ateş ettikten hemen sonra. Yanımdaki Emre’nin anlamsız kahkahası da kulaklarıma ulaşınca gerçekten kafama sıkmak istiyorum. “Nerede lan F16? Nerede Ali?” diyorum sinirle.

“Aradığınız Ali’ye şu anda ulaşılamıyor!” diyor Kaan ciddiyetle. Vay amına koyayım. Ciddi olamazsınız! “Şaka bir yana: Öldün mü Ali?”

“Allah korusun, adamların şehit haberini versek siz zil takıp oynayacaksınız lan.” diyorum son mermilerimi ateşlerken. Biten mermilerle birlikte anında siper alıyorum. “Bitti bu.” Bunu derken boş şarjörü de sallıyorum.

“Emir, kardeşim yaşıyor musun?” diye soruyor Caner abi. Bunun hemen ardından sessiz ve tam hedefi indiren bir atışla yaşadığını belli ediyor Emir.

“Bozkurt, burası Anka.” diyerek kendi, yani Yüzbaşının bana verdiği telsizden bir ses duyuyorum. Telsizi elime alıyorum.

“Bozkurt dinlemede.”

“Atış emriniz var mı, komutanım?” diye soruyor pilot.

“İçeride iki askerimiz var. İletişime geçmemiz lazım. Şimdilik yok.” diye açıklama yapıyorum.

Ufak bir sessizlik olurken bizimkiler de goygoyculuğu bırakıyor. Pilotun ne diyeceğini merak ederken Emre ile göz göze geliyorum. Hazreti Ali Bey hala bir haber vermiyordu. “Telsiz yok mu?” diye soruyor pilot. Bu mu? Gerçekten mi?

“Çok pardon, kusurumuza bakmaz. Bizi mazur gör. Bu bizim aklımıza gelmedi.” diyorum sinirle solurken. “Ben eski çağdayım ya amına koyayım! Bilmiyorum telsizi.” diyorum sinirle.

Pilot gene sessizleşirken ben de içimden bir la havle demeyi ihmal etmiyorum. Allah’ım, sen aklımdan önce beni al! Ciddiyim ya Rab. Aklımı alacağına beni al.

“İyi.” diyor pilot. Ne? Bir dakika ne?..

“Ali cevap ver lan!” diye en sonunda patlıyor Emre. Ancak cevap vermiyor. “Emir, gördün mü hiç?” diye soruyor merakla.

“Hayır.”

O an her şey çok anlık gelişiyor. İletişime geçeli bir dakika bile olmamış F16 üzerimizden geçerken Yüzbaşı Arslan ve Astsubay Çakmak’ın hala içinde bulunduğu binaya, emir vermeme rağmen o bombayı bırakıyor. Anlık olarak binaya odaklanan ben ve Bozkurt timi için o an saniyeler saat gibi geçiyor. F16 gözden kaybolurken biz o an bombaya odaklıydık.

“Yat!” diye bizi uyaran kişi Caner abi oluyor. Bunu duyduktan hemen sonra hepimiz bulunduğumuz yerlere siper alıyoruz. Aldıktan iki saniye sonra da büyük bir patlama ve binanın yıkılış sesi oluyor etrafta. Bulunduğum yere kadar gelen toprak, taş, ufak bina kalıntıları ve toz: o an her şeyin gerçek olduğunu kanıtlıyor bize. Pilot her kimse, kendi bildiğine gitmişti. Ve…

Toza rağmen başımı kaldırıp binaya bakıyorum. Yok. Çökmüş. Öldürdüğümüz adamların yanında başka ceset var mı umurumda değildi o an. Örgüt çökmüştü evet ama…

Kocaman açılan gözlerimi ve kimden geldiğini o an anlamadığım “Siktir.” kelimesi ile elimi yumruk yapıyorum. Hemen yanımdaki telsize uzanıp düşünmeden “Lan piç!” diye başlıyorum konuşmaya. “Emir verdim sana!” diyorum dişlerimi sıkarken. “’İçeride iki askerimiz var.’ dedim! Bilgi verdim.” Telsizden o an ses gelmiyor ama cızırtı, pilot denecek itin beni dinlediğinin bir kanıtıydı.

“Sen kimsin de verdiğim emri yerine getirmiyorsun lan?” diyorum dişlerimi sıkarken. “İçeride tim komutanı vardı lan! İçeride timin abileri vardı lan!” Sessizlik. Derin bir sessizlik. “Sana diyorum ki ‘Ateş etme, içeride komutan var.’. Ama sen ne yapıyorsun, emrimi hiçe sayıyorsun! Lan sen-”

“Zeynep,” O an duruyorum işte. Tanıdık olan o ses, gerçek mi değil mi o an için belirsizdi. Başımı hızla duyduğum sese -sağıma- çeviriyorum. Zaten şokta olan ben, bunu görmemle daha da şoka uğruyorum.

“Ömer?” Evet. Gerçekten gördüğüm ve duyduğum buydu. Ömer. Ömer Arslan. Kollarını göğsünde birleştirmiş, önce o arkada Ali; Beni izleyen iki asker. “Ali.” Yutkunuyorum. Bakışlarım Ömer’den Ali’ye kayıyor. “Yaşıyorsunuz.” diyorum inanmayarak. Bakışlarım tekrar Ömer’i bulduğunda sırıtıyor. “Yaşıyorsun!” diyorum.

O an bir şey daha gelişiyor. Kendimden beklemediğim bir hareket olan şeyi yapıp hızlı adımlarla, hatta neredeyse koşarcasına Ömer’e doğru ilerliyorum. Benim ona geldiğimi gören Ömer, bağladığı kollarını açıyor. Ve ben, onun hemen önüne geldiğimde sarılıp sarılmamayı veya rahatsız olur mu olmaz mı diye hiç düşünmeden sarılıyorum ona. “Yaşıyorsun.”

“Ölmem mi gerekiyordu?” diyor kollarını belime dolarken. O da düşünmemişti sarılıp sarılmamayı. O da düşünmemişti rahatsız olup olmayacağımı. Sarılmıştı. Düşünmeden. Yapmıştı.

Neden bilmiyorum ama onun için gerçekten endişelenmiştim. Bir şey olmasından korkmuştum. Sarılmamın anlamı neydi bilmiyorum, ancak o da itiraz etmemiş ve bana sarılmıştı. Ömer beni en sonunda kabul etmişti.

“Ama siz,” diyorum önce kollarımı gevşetirken. Sonra Ömer de aynısını yapınca geriye doğru iki adım atıyorum ve bedenlerimizi ayırıyorum. “Nasıl?” diyorum. Onlar anlar.

“Bu salağın salaklığı ilk kez işe yaradı.” diyor Ali. Sivildeymiş gibi takılması gerçekten rahatlatmıştı beni. “Senin nişancı tüfeğine olan bağlılığını fark etmiş, İsimsizi saklamak istemiş, çıkmış binadan.” diye açıklama yapıyor Ali. “Ben binaya girecektim, arka kapıda karşılaştık.”

“Neden haber vermedin oğlum? Aklımız çıktı!” diyor Umut, dostu olan Ali’nin yanına gelirken.

“Sağlamsınız, değil mi abi?” diye soruyor çömezim. Bunu başıyla onaylıyor Ali.

Ardından da “İzin vermedi.” diyerek Ömer’i suçlayan Ali’ye kıkırdıyorum. Ali, Umut’un omzuna elini koyarken bir kez daha fark ediyorum ayrılamayacaklarını. Bakışlarımı onlardan çekip Ömer’e çeviriyorum.

“Gerçekten kendinden önce beni mi düşündün?” diye soruyorum sırıtırken. O da benim gibi sırıtırken başıyla onaylıyor.

“Her zaman.” Fısıltıyla bunu demesine de kıkırdıyorum. O an gerçekten şamarı çakmak istiyordum ama komutanımda ve sanırım, daha o kadar yakın değildik. Aynen, sarılıp yakın olamayanlarda bugün biz!

“Salaksın.”

“Biliyorum.” Buna göz devirken başımı da iki yana sallıyorum. Tüm resmiyet, rütbe soğukluk gitmişti. Daha ne kadar batabilirdim bilmiyorum ama ciddi durmayı deniyordum.

“Gerçekten salaksın, Ömer.”

“Gerçekten biliyorum, Zeynep.” Ve evet, ciddiyete bak! Bu ne biçim tim abi?

Yüzbaşı, elimdeki telsize uzanırken onunla aynı anda ciddileşiyorum. Telsizi aldıktan sonra anlıyorum ne yapacağını: Pilotun anasını ağlatacak. “Anka, bura Bozkurt. Ben de Yüzbaşı Ömer Arslan” diyor tüm resmiyeti ve soğukluğuyla. Ancak göz göze geldiğimizde fark ediyorum gözlerinin bana nefretle bakmadığını. Sıcak bakıyordu artık. Güvenle bakıyordu.

“Dinliyorum komutanım.”

“Üsteğmen Kılıç’ı dinlememendeki amaç nedir?” diye direkt konuya giriyor Yüzbaşı. Cevap da beklemeden “Sen ne zamandır komutanlarını sorguluyorsun?” diye sorduğunda sesini yükseltmişti artık.

“Komutanım,”

“Gerekli açıklamayı komutanlarına verirsin, Üsteğmen!” diyor ve düşünmeden iletişimi kesiyor Ömer. Telsizi bana vermiyor, elinde tutuyor. Time göz gezdirdiği sırada, Caner abimi görünce kaşlarını çatıyor. “Timimde PÖH olduğunu bilmiyordum.” diyor sert bir ifadeyle.

“Binbaşı Kılıç’ın emri.” diyor Caner abim, kollarını göğsünde birleştirdiği esnada. Abimin rütbesini ve soy ismini duyan Ömer’in çattığı kaşları anında eski haline bürünüyor. Boğazındaki adem elması belirginleşirken yutkunduğu anlıyorum. Tırstı mı o?

“Binbaşı Kılıç mı?” diye soruyor emin olmak için. Caner abim, gözleriyle Ömer Yüzbaşıyı süzerken başıyla onu onaylıyor ve usulca tek kaşını havaya kaldırıyor. İki abimde dosta da, düşmana da korku salıyordu. A man!.. “Saygılar, sevgiler.” Diyor Ömer bakışlarını kaçırırken. Sanırım sayın Yüzbaşı Arslan’ın kimden korktuğunu buldum. Abim Binbaşı Kerem Kılıç…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

201okunma 30beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18