BİR SİPER UZAK 1 kitap kapağı

12. bölüm / 27

BİR SİPER UZAK 1

11. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunivane Nels

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 11. BÖLÜM

…
"Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı;
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsa alsan da bu cennet vatanı.”
…

Mehmet Akif Ersoy

🎵 Aytekin Ataş: Var Git Ölüm

23 Nisan 2008 / ANKARA
Velilerin her biri okul bahçesinde heyecanlı heyecanlı kendi çocuklarının sahneye çıkmasını bekliyordu. Çocuklar kadar velilerde de heyecan vardı.

Yirmi üç nisan olmasının şerefine okulda çocukların öğretmenleriyle birlikte hazırladığı birkaç etkinlik vardı. Klasik etkinliklerdi. Saygı duruşu ardından İstiklâl Marşı, günün anlam ve önemini belirten konuşma, şiir, türkü, göster vs. birçok şey vardı. Günün anlam ve önemini belirten konuşma sınıf hocasının isteği üzerine on üç yaşındaki Zeynep Umay Kılıç’a verilmişti.

Hiç heyecanlı değildi Zeynep. Aksine sakindi. Hocalarının kendisi için hazırladığı kağıdı okumayı ve almayı reddetmiş, kendi istediklerini söylemek istemişti. Hocaları önce istemese de müdür yardımcısının kabul etmesiyle Zeynep istediğini almıştı.

Annesi Aysel, teyzesi Aycan, dayısı Ahmet, kuzenleri Aslı ve Mayıs gelecekti; o kesindi. Ama abisini bilmiyordu. Kerem çok çabalamış, en sonunda da harp akademisini ve milli savunma üniversitesini kazanmıştı. Yaşının yirmi bir olmasıyla daha da olgunlaşmış; gidip eğitimlerini aldığı için de üzerine gelen o resmiyetle bu tür şeylerden biraz daha uzaklaşmıştı. Gelirse biricik kardeşi için gelecekti.

Zeynep buna pek ihtimal vermemişti. Abisinin gelip onu izlemesini, gurur duymasını istiyordu elbette ancak o da yaşının olduğundan fazla verdiği olgunlukla abisinin kararlarına saygı göstermeye başlamıştı.

Normalde daha çocuksu davranması gerekirken yaşıtlarına göre daha olgundu, daha duygusuzdu. Üzerinde birkaç ay önce yaşadığı olayın izleri olsa da bu olanlar onu daha da olgunlaştırmıştı. Kendi isteği ile özel harekat olmak için okuyan Caner abisinden birkaç savunma tekniği öğrenmeye başlamıştı bile.

Kerem ise herkesin olduğu o kalabalık alanda değildi. Daha geride, hocaların izlediği kısmın hemen arkasında; detaylı bakılınca görünecek bir noktada Caner’le dikilmiş bekliyordu. İkisinin de gelmesinin tek sebebi Zeynep’ti.

Kerem, kollarını göğsünde kavuşturmuş kardeşinin konuşmasını bekliyordu. Yanındaki Caner de ellerini cebine koymuş, sıkıldığını belli eden hareketler yapıyordu. İkisinin de üzerinde olan kamuflajlar onları daha da olgunlaştırmıştı.

Saygı duruşu ve milli marşın hemen ardından çıkan iki öğrenci programdan bahsedip sahneyi Zeynep’e bırakmışlardı. Kerem’in içinden onlarca duygu geçse de yüzünde tek bir mimik yoktu. Caner ise hafifçe tebessüm etmişti kürsüdeki kıza.

Aysel gözleri dolu dolu kızını alkışlarken Zeynep, çalınan alkışların bitmesini bekliyordu. Alkışlar sözünü kesecekti, biliyordu. Sevmezdi. Alkışlar biter bitmez de “Saygıdeğer müdürüm, değerli öğretmenlerim, sevgili büyüklerim ve arkadaşlarım,” diyerek söze girdi. Herkes susup onu dinlerken Zeynep paniklemedi bile. Önünde bulunması gereken kağıt aklındaydı. Aklındakiler bir kağıt değil; hisleri, düşünceleri ve duygularıydı. Dışarıya yansıtmadığı duygular…

“Ben bugün buraya çocuk olmanın ne demek olduğunu anlatmaya gelmedim.” dedi kararlı ve bir mezarlık kadar soğuk olan ses tonuyla. Önündeki birkaç veliye baktığında kimisinin merakla dinlediğini, kimisinin de kaşlarını çattığını gördü. “Çünkü ben küçük yaşta çocuk gibi kalmayacağımı öğrendim.” dedi usulca.

Kerem, kardeşinin ne demek istediğini anlamıştı. Belli etmeden yutkundu bu duruma. Kardeşinin kalan konuşmasında neyden bahsedeceğini de biliyordu: Şehit Kıdemli Başçavuş Harun Kılıç’tan. Babasından.

“Babam askerdi.” diye devam etti Zeynep. Yanılmadı Kerem. “Komutanımdı. Bana şunu öğretti: Vatan sadece bir kelime değildir.” Durdu Zeynep. Bakışları tek seferde önündeki velilerden çok uzaklarda duran abisine kaydı. Tek bakışta, eliyle koymuş gibi bulmuştu abisini.

Kerem, kardeşi ile göz göze geldiği an yutkundu. Bu cümleyi de biliyordu. “Üzerinde nefes alan her can, senin sorumluluğundur.” dedi iki kardeş aynı anda. Tek fark Zeynep bunu bağıra bağıra söylerken Kerem fısıldamıştı.

“Ben çocukken oyun oynamayı değil, dua etmeyi öğrendim.” dedi Zeynep bir kez daha gururla çıkan bir sesle. “Çünkü babam göreve gittiği her gün, annem ‘Allah’a emanet ol.’ derdi.” Gözlerini kaçırdı Kerem. Zeynep ise bakışlarını abisinden asla ayırmadı, çekmedi. “Ben çocukken elimde bebek değil, harita tuttum. Dağlar, sınırlar, birlik numaraları.” Durdu Zeynep. “Benim dünyam farklıydı.” dedi yutkunmadan hemen önce. Gözleri dolmuş muydu, hayır. Ama hissettiği o acıyı her zerresinde hissediyordu.

“Ama bugün buradayım,” diye devam etti Zeynep. “Ve size şunu söylüyorum: Vatan sevgisi yaşla ilgili değildir. Kimi bunu çocukken öğrenir, kimi hiç öğrenemez.” Kerem yüzünde oluşan tebessümle gözlerini tekrar kardeşine dikti. Tekrar göz göze geldiler. “Bir çocuk olarak söylüyorum: Biz bu bayrağı gökyüzüne çocuk ellerimizle kaldıracağız.” dedi kararlı bir sesle. “Güçlü, dik, kararlı.” Sesi bahçedeki sıcak havayı bir bıçak gibi kesti.

Konuşması bitince bahçede derin bir sessizlik oluştu. Son cümlesi bittiğinde ilk birkaç saniye kimse alkışlamadı. Çünkü herkesin tüyleri diken diken olmuştu. Sonra birisi alkışladı. Kerem’den başkası değildi bu. Hemen yanındaki Caner de alkışlamayı ihmal etmedi. İkisinin başlattığı alkış tüm bahçeyi sardı.

Gözleri dolmuştu Kerem’in. Gururdan. Caner ise çaktırmadan bir gözyaşı dökmüştü bile. Kerem’in birkaç adım önündeki Zeynep’in sınıf öğretmeni ona döndü. Alkışlar azalmış, hatta bitmiş; diğer konuya giriş yapılacaktı. Zeynep de kürsüden inmişti.

“Kardeşiniz çok etkileyici konuştu.” dedi sınıf hocası tatlı bir gülümsemeyle. Kerem ise eski ciddi modunu çoktan takınmıştı.

“O,” dedi ve durdu. Herkese göre normal ama ona göre en asi haliyle annesinin yanına giden kardeşine baktı Kerem. “Genelde doğrudan hedefe konuşur.”

***

5 Ocak 2023 / ANKARA
Poligonda silah sesi duyulan iki kişi vardı. Ben ve Umut. Atış eğitimi bitmişti aslında. Ancak ben kalıp biraz daha atış yapmak istemiştim. Umut neden buradaydı fikrim yoktu. Atışları da gayet iyiydi. Gözlük takıyor demiştim ya, demek ki dinlendirici gibi bir şeydi.

Son atışımı da yaptıktan sonra tabancamın boş şarjörünü çıkartıp yanımdaki yedeğini takıyorum. Ardından da tabancamı belime -kılıfına- yerleştiriyorum. Sesten veya anlık tepmelerden dolayı sorun yaşamayalım diye taktığım kulaklığı ve gözlüğü de yerine koyuyorum. Boş şarjörü de doldurmak için elimde tutarken az önce çoğunu kafasından vurduğum hedef kağıdına doğru adımlıyorum. Bunu yanıma almam lazımdı. Bağ kurdum ben o kağıtla.

Kağıdı asılı olan yerden alıp katlayabildiğim kadar katlarken çıkışa doğru ilerliyordum. Başımı çevirip hala atış yapan Umut’a bakıyorum. “Kolay gelsin!” diyorum kapıdan çıkmadan önce.

“Sağ olun komutanım.” diyor bir atış daha yapmadan hemen önce. Ben de poligondan çıkıyorum. Bizim tim nerede hiçbir fikrim yoktu. Eğitimden sonra herkes bir yere kaçmıştı büyük ihtimalle. Nerede olduklarını çok da umursamadan, elimdeki boş şarjörü de doldurmaya üşendiğim için direkt merdivenlere ilerleyip yemekhanenin yoluna koyuluyorum.

Bir şeyler ters gidiyor gibi hissediyordum. Karargah, normalde olduğundan çok daha sessizdi. Ankara ile sisliydi. Hissettiğim şey operasyon olsa iyiydi. Başka bir şey çekemem gibi hissediyordum.

Yemekhaneye girdiğim an masalara göz gezdiriyorum. Bizim timi de görüyorum. Gene şakalaşıyorlardı. Normalde çay almak için bizim timi es geçecektim ama ona da üşendiğim için direkt bizim timin oturduğu masadaki boş sandalyelerden birini çekip oturuyorum.

“Atış yeni bitti sanırım?” diyor Ömer Yüzbaşı tek kaşını kaldırırken. Onu başımla onaylıyorum. “Hedefler nasıl?”

“Eksiksiz.” diyorum ciddiyetle. Bu dediğime kısa bir tebessüm edip önüne dönüyor. Artık bir operasyona çıkabilir miyiz? Çok sıkıldım ya.

“Bugün niye bu kadar sıkıcı moruk?" diye duygularıma tercüme oluyor Emre. Haklıydı yani. “Operasyon da yok ki.” diyor ardından da. “Eğitim de bir yere kadar yani!”

“Sanırım sıkıldı.” diyor Kaan. Canım Bozkurtlar, artık sarmıyorsunuz. Adam akıllı şakalaşın arkadaşlar!

Yemekhanenin kapısı açılınca benimle birlikte birkaç tim üyesi de dönüp o yöne bakıyor. Bizim masaya doğru gelen bir Astsubay görüyorum. Zaten ciddi olan ben biraz daha ciddileşiyorum. Operasyon varsa onun haberini vermek için gelmişti. Başka bir şey de aklıma şu an gelmiyordu.

Masanın yanına gelip hazır olda bize selam verdikten sonra gözleri direkt bana odaklanıyor. Bir kabahatim yok, o kesin. Ziyaretçim de olmaz Derya hastanede, Caner abi görevde… E ne var? “Komutanım,” diyor Astsubay ciddiyetle. “Kamil Yarbay sizi çağırıyor.”

“Sadece beni mi?”

“Evet komutanım.”

“Konu ne?” diyorum ayaklanırken.

“Bilmiyorum komutanım.” diyor aynı ciddiyetle. Hadi hayırlısı. Omzuna hafifçe vurup geride timi bırakarak çıkışa doğru ilerliyorum. Çıkar çıkmaz da oyalanmadan merdivenlere doğru adımlıyorum. Başımız yanmasa iyi bari.

Odasının önüne geldiğimde duruyorum. Aklımda onlarca soruyla gelmiş olmam da garipti. Çok uzattığımı fark edip elimi kaldırıp kapıyı tıklatıyorum duyduğum o tok “Gir.” emri ile de kapıyı açıyorum. İçeri girme emri almadan önce kapının önünde durup başımla selam veriyorum komutanıma.

“Beni emretmişsiniz komutanım.” diyorum göz göze geldiğim Kamil Yarbaya.

“Gel Üsteğmenim.” Denileni yapıyorum ve içeri geçip kapıyı da arkamdan kapatıyorum. Ne olduğu veya olacağı ile ilgili hiçbir fikrim yoktu. Odasının ortasında hazır olda dikilirken Kamil Yarbay benden gözlerini ayırmıyor. “Otur.” diyor babacan ama soğuk olan bir sesle. Bu dediğini de yapıp masasının önündeki tekli deri koltuklardan birine tereddütle oturuyorum.

“Emredin komutanım.” diyorum ciddiyetle. Durup bakmaya devam ediyor. Bir şey söylemesi gerek ancak yapamıyor gibiydi. Umarım benim paranoyalarımdır.

Yutkunup ellerini birbirine kenetliyor, dirseklerini masaya koyup öne doğru hafifçe eğiliyor. “Zeynep,” diyor. “Börü, senin eski timin mi?”

Bu soru bir anlığına afallamama neden oluyor. Emin olmak istemişti. Neye emin olacaktı? Afallasam da eski ciddiyetime anında tekrar bürünüyorum. “Evet.” diyorum kaşlarımı çatarken. Üzerimde olan bakışlarını usulca, çekinerek kaçırıyor.

“Bir haber aldık,” diye konuya giriyor ciddi bir şekilde. “Eski timinden.” diye açıklama yapma gereksinimi duyuyor. Niye duyuyor?

“Börü’den mi?” diye soruyorum ben de emin olmak için. Evet yaptığım salakça. Ama kesin emin olmam gerek. Ne olduğunu, olacağını anlamam gerek! Beni başıyla onaylayıp bakışlarını tekrar bana çeviriyor.

“Operasyon sırasında,” diyor tereddütle. “Terörist ekiple beklenmedik bir temas olmuş.” diyor ardından da. Tane tane konuşması, cümlelerini seçmesi o an sinirime gitmişti.

“Komutanım,” diyorum düşünmeden. “Kardeşlerime ne olduğunu hemen söyler misiniz, yoksa ben haberi kendim mi alayım?” diyorum soğuk bir şekilde. Temas olduysa… Şehit de vardır. Tamam. Hepimiz bu uğurda ölmek için varız ama, kaç kişi şehit? Kimler şehit? Kim sağ?

“Altı kayıp var.” diyor Anlık bir donukluk oluyor bende. Altı kayıp… Altı kelimesi zihnimde yankılanırken, sanki dünya kısa süreliğine dönmeyi bırakıyor. Göğüs kafesime görünmez bir el girdi ve ciğerlerimi sıkıştırdı. Nefes almak istemiştim ama hava o an boğazımda buz kesilmiş gibiydi… Altı. Altı kardeşim. Altı evlat, altı yiğit, altı kardeş, altı baba, altı şehit…

Gözlerimi kaçırıyorum. O altı sayısı içime oturuyor. “Kimler?” diyorum fısıltıyla. Bunu öğrenmeye hakkım vardı.

“Mahir,” diyerek başlıyor. “Selim, Yunus, Oğuz, Adnan ve,” duruyor. Gözlerimi kapatıyorum o an. Zaten başka kim kaldı ki?.. “Erkan.” Sessizlik oluşuyor aramızda. Sadece duvardaki saatin tıkırtısı oluyor ancak o bile ağır geliyor bana.

Şehit olmuşlardı. Hedefleri olan tek şey şehitlik olan arkadaşlarım, kardeşlerim; hedeflerine ulaşmıştı. Vatan uğruna şehit düşmüşlerdi. Vatan için kan dökmüşlerdi. Vatan için savaş vermişlerdi. Hepsi… Daha geleceği olan Selim şehitti. Nişanlı olan Mahir şehitti. Çocuğunun mezuniyetini görmemiş Adnan abi şehitti. Evleneli bir sene olmamış olan Yunus şehitti. Düğününde şahidinin ben olmamı isteyen Oğuz şehitti. Yaşayan bir ölü olan Erkan da şehitti.

“Diğerleri?” diyorum İsmail ve Aykut’tan için. Ellerimin titrediğini o an fark ediyorum.

“Buradalar. Hastanedeler. Ama durumlarını bilmiyorum.” diyor Kamil Yarbay. Yaşasalar da ne yarardı ki artık? Gözlerimi açıyorum ve hemen önümdeki masaya bakıyorum. Bu boş bir bakıştı. Çok boş bir bakış…

“Komutanım,” diyorum gene fısıltıyla. Bu sefer daha kontrollü çıkıyor sesim. “İzin verirseniz hastaneye gitmek istiyorum.” diyorum boş bakışlarımı komutanıma çevirirken. Gözlerim dolmamıştı benim. Ancak onun dolmuştu.

“Git tabii!” diyor hiç düşünmeden. “Ama tek gitme. Timden birisi de gitsin seninle. Ömer olabilir?” diye teklif sunuyor. Ancak ben bunu reddedip olumsuz anlamda başımı sağa sola sallıyorum.

“Sağ olun komutanım.” diyorum. “Ama tek gitmem gerek.” Tek gideyim ki kimse beni o savunmasız kız çocuğu gibi görmesin. Tek gideyim ki on üç yaşında, abilerine sığınan bir kız olmayayım…

“Senin için kolay olmaz.”

“Benim için kolay diye bir şey kalmadı zaten.” diyorum fısıltıyla. Gene bir sessizlik olurken çıkmam için izin vermesini bekliyordum.

“Git. Ama bir şey olursa hemen ara.”

“Emredersiniz.” diyorum ve az önce çivilenmiş gibi hissettiğim koltuktan kalkıp selam veriyorum. Hızlı adımlarla odadan çıkıp kapıyı kapatıyorum. Gene hızlı adımlar üzerimi değiştirmek için odama ilerliyorum…

***

Kamil Yarbay, Zeynep’e haberi vermiş olsa bile hala huzursuz hissediyordu. Böyle bir durumun bir askeri ne kadar yıkacağını, o enkazın kolay kalkmayacağını biliyordu. Doğru biliyordu. Bu duruma çocukluğundan beri alışıktı Zeynep. Ancak aynı anda altı şehit vermeye alışık değildi.

Kamil Yarbay derin bir iç çekip duvardaki saate baktı. Zeynep’in inadını biliyordu. Kimseyi şu an yanında istemediğini de biliyordu ama içi rahat etmeyecekti. En güvendiği askerlerini bile gönderse içi rahat olmayacaktı. Ama Zeynep’in güvendiği birisi yanında olursa, işte o zaman içi rahat ederdi.

Masanın üzerinde duran telefonunu alıp hiç düşünmeden rehberdeki bir numaraya tıkladı. Emir’in numarasına. O sessiz adamın Zeynep’in yanında az da olsa gevşediğini; Zeynep’in onun sessizliğine meraklı olmadığını ve sessizce de olsa bir destek içerisinde olduklarına birkaç kez şahit olmuştu. Şu an Ömer’in veya timin başka bir üyesinin Zeynep’e bir faktörü olmazdı. Emir dışında.

Telefon ilk çalmada açıldı. Emir’in o ciddi ve resmi olan “Emredin komutanım.” sesi duyuldu telefonda.

“Zeynep hastaneye gidiyor.” diye direkt konuya girdi Kamil. “Eski timinden hayatta kalan iki askeri görmeye.” Kamil Yarbay bunu dediği an Emir’in kaşları çatıldı. Bunu beklemiyordu çünkü. “Onu yalnız bırakma evlat. Sen de git.”

“Emredersiniz.” diye tereddütsüz bir şekilde onayladı Emir. Kalanını sormadı. Timin şehit olup olmadığını merak etmedi. Etti ama kendisine sakladı. Zeynep’in ona bir gün bir şeyler anlatmak için gelirsen, buradayım diye tanıdığı zamanı o da Zeynep’e tanıdı.

Yarbay Demirer, daha uzatmadan kapattı telefonu. Masaya, aldığı yere bıraktı. Arkasına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. Emir’in isteğini yerine getireceğini biliyordu. İçi az çok rahatlamıştı. Ama Zeynep’in ihtiyaç duyduğu kişinin Emir olmadığını da biliyordu. Kerem’di. Atama kararı çıksa da daha başlamamıştı.

Az önce bıraktığı telefona tekrar uzanıyor Kamil. Bu sefer de Kerem’i arayacaktı. Rehberden bulduğu an işi gücü var mı düşünmeden aradı.

Kerem Kılıç, odasında masasının başında oturuyordu. Üniformasının birkaç üst düğmesi açık, telsiz raporlarını kontrol ediyordu. Telefonu çaldığı an başını raporlardan kaldırıp ekrandaki isime bakıyor. Kamil Yb. yazısını gördüğü an kaşları çatılsa da telefonu eline alıp açıyor ve kulağına götürüyor. “Buyurun komutanım.” dedi resmi olan sesiyle.

“Binbaşım, arkadaşlarınla vedalaşmanı öneririm.” dedi Kamil, asıl olaylardan bahsetmeden. Zeynep’in abisini arayacağını biliyordu. Kerem’in ondan duymasını istiyordu. “Yarın ilk işin Ankara’ya gelmek.”

“Nasıl yani?” dedi Kerem merakını gizleyemeden. “Daha atamalar-”

“Biliyorum.” diyerek sözünü kesti Yarbay. “Ben halledeceğim. Ne de olsa artık yerin yurdun burası. Dediğimi yap, gel.” diye de devam ediyor. Ona verilen emir netti. Kerem yarın ilk iş Ankara’ya gidecekti.

“Emredersiniz komutanım.” dedi resmiyeti koruyarak. Kamil’in yüzünde hafif bir tebessüm oluşmuştu. Verilen emri sorgulasa da kabul ederdi Kerem. İkiletmemeye çalışırdı. Gene öyle yapmıştı.

“Aferin oğlum.”

“Sağ olun komutanım.” Telefonu kapattı Kamil. Yüzündeki gururlu tebessüm her şeyi açıklıyordu. İstediğini yapmış, kılıçları bir araya getirmişti. Zamanı geldiğinde iki kardeşi sırt sırta çatışırken görmeyi, izlemeyi o kadar istiyordu ki… Bunu bir komutan olarak değil, baba olarak istiyordu.

***

Üzerimi değiştirdikten sonra beklemekle uğraşmayayım diyerek Ömer’den arabasını istemiştim. Ne olduğunu sorduğunda da geçiştirmiş, özel olduğunu söyleyerek bir şekilde atlatmıştım onu. Aklının bende kalacağına emindim ancak umurumda değildi. İsmail ve Aykut’u görmem gerekiyordu.

Ömer’in aracına doğru ilerlerken anahtarın kilidine basıp aracı açıyorum. Şoför koltuğuna dolanmadan arkamda ikinci bir adım sesi duymamla olduğum yerde duruyorum. Arkamı döndüğümde benim gibi sivil olan Emir’i görüyorum. “Nereye?”

“Nereye gidiyorsan.” diyor aracın yanına gelirken. Anlamıştım ne demek istediğini. Kamil Yarbay benden sonra Emir’e benimle gelmesi gerektiğini söylemişti.

“Gerek yok, ben hallederim.” diyorum şoför koltuğunun kapısını açarken.

“Kamil Yarbay’ın emri.”

“Bu benim meselem.” diyorum koltuğa otururken. “Benim geçmişim.” diyorum ardından da. Kapıyı kapatmak için uzandığımda Emir, yanımdaki kapıyı açıp koltuğa oturuyor. Kapıyı kapatmadan ona ters bir bakış atıyorum. Kapıyı kapatıyorum, benden sonra da o kapatıyor.

“Bazen bir şey demeden,” diyor yumuşak bir sesle. “Yanında durmak yeter, komutanım.” diyor ardından da. Bu dediğine duruyorum. Birkaç saniye boş boş bakıyorum ona. Yüzünde bir ifade yoktu ancak varlığı yeterince ağırdı.

Buna bir şey demeden anahtarı yuvasına sokup çeviriyorum. Araba çalıştıktan sonra kemerlerimizi takıyoruz. Yolculuk sessiz geçiyordu. Ne olmasını bekliyorsam? Ellerim hala titriyordu. Vites değiştirirken fark edilecek bir titremeydi bu. Hele de Emir’in kesin fark edeceği bir şeydi.

Hız sınırını biraz aşarak hastaneye varıyoruz. Hastaneyi görene kadar iyiydim aslında. Ama gördüğüm an kalbim sıkışmıştı. Boğazıma bir yumru oturmuş, kalkmıyordu. Bırak konuşmayı, yutkunamıyordum bile.

Kemeri çözmek için uzanan ve hala titreyen elim buna bir tık engel olunca hem sinirden, hem de gerçeklerden gözlerim doluyor ancak belli etmemeye çalışıyorum. “Açıl artık!” diye patlıyorum. Bunu dememi bekliyormuş gibi açılan kemerden bir çırpıda kurtulup anahtarı da alarak aracın kapısını açıp iniyorum. Emir bana göre daha sakin hareket ediyordu.

Araçtan iner inmez ciğerlerime çektiğim hava bile ciğerlerime batıp canımı yakıyordu. Emir de çıktıktan sonra aracın kapısını kapatıp kilitliyorum ve hastaneye giriş yapıyorum. Güvenliğe kimliğimi gösterip bizi aramasından kurtulduktan sonra anında danışmaya gidiyorum. İsmail’in ve Aykut’un adını veriyorum.

“Aykut Evgin?” diye emin olmak için soruyor.

“Evet.”

“Yoğun bakımda.” duruyorum. Ya sağ çıkmazsa?..

“İsmail? İsmail Polat.” dediğim anda kadın önündeki bilgisayardan dediğim isme bakıyor. Hemen yanımdaki Emir ise ses seda vermiyor. Kadın İsmail’in kaldığı odayı söylüyor. Ardından da ziyaret saati değil dese de kayla almadan asansöre ilerliyorum. Kadın arkamızdan bir kez daha sesleniyor ancak umursamıyorum.

Zaten bulunduğum katta olan asansöre direkt biniyorum. Emir de binince üçe basıyorum. Kimsenin asansörü durdurmaması için Allah’a ufak bir yalvarışta bulunuyorum. İsteğim kabul oluyor ki asansör hiç durmadan üçüncü kata varıyor.

İnip İsmail’in yattığı servise doğru adımlıyoruz ki o servisin önünde duran güvenlikleri görüyorum. Biri genç, belki de benden küçük; diğeri ona göre daha yaşlı olan iki güvenlik bekliyordu servisin önünde. İzin vermezlerse sikerim hepsini! “İyi günler,” diyorum ve düşünmeden kimliğimi gösteriyorum. İki güvenlik önce kimliğime, sonra da Emir’le bana bakıyor.

“Buyurun.” diyor diğerine göre genç olan güvenlik. Başımla onaylayıp içeri giriyorum. İşsiz gibi bir de bir sürü oda arayacaktım. Aykut’un yoğun bakımda olması benim için başka bir seviyeydi. Çünkü İsmail ve Aykut, her belaya birlikte girmişlerdi. Şimdi ayrı düşmüşlerdi ve ben İsmail’e -Büyük ihtimalle biliyordu ama olsun- nasıl bacağımı bilmiyordum.

Sadece bu da değildi. Ben onların hepsine birlikte öleceğimize dair söz vermiştim. Kendim de dahil timin başı belaya girecekse, herkes yara alacaksa ben de alacaktım. Söz vermiştim ama tutamamıştım. Babam gibi olmuştum. Geleceğine dair söz verip gelmemişti. Birlikte şehadet getireceğimizi söyleyip yapamamıştım…

İsmail’in kaldığı odayı buluyorum ancak hemen girmiyorum. Giremiyorum. Kapıyı tıklatmak için giden elim titriyor, beni yarı yolda bırakıyordu. “Hazır olduğunda gir.” diyor Emir. “Buradayım.” Buradasın. Evet buradasın.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıyorum. Kapıyı tıklatıyorum ve gözlerimi açıyorum. İçeriden bir ses duymuyorum lakin kapıyı açıp içeri giriyorum. Kapıyı arkamdan kapatırken belki de hayatımın en güçsüz adımlarını atıyorum. Belki de hayatımın en çaresiz anını yaşıyorum.

İki adımda giren İsmail yatakta, sol kolu sarılı ve solgun bir şekilde duruyordu. Uyanıktı. Beni görünce dolan gözleri her şeyi anlatıyordu. Yanına gidip başucundaki koltuğa oturuyorum. Ben oturana kadar konuşmuyor. Oturduğum an ise “Komutanım,” diyor zorlanarak. “Geldiniz.”

“Buradayım İsmail.” diyorum kadife çıkmasını umduğum bir şekilde. Sesim yumuşak olsa da içim titriyor, kan ağlıyordu. “Bırak konuşmayı. Dinlen.” diyorum ardından da.

“Hepsi,” diyor son cümlelerimi görmezden gelerek. “Hepsi gitti.” diyor gözlerini kaçırarak. “Çömez -Selim-, Adnan abi, Mahir… Hepsi gitti abla.” diyor sesi çatallaşırken. Bu manzara karşısında benim de gözlerim doluyor ancak kendimi tutmayı başarıyorum.

“Biliyorum.” diyorum fısıltıyla, gözlerimi kaçırarak.

“Aykut’u kurtaramadım.” Gözlerimi yumuyorum. Hayal etmek istiyorum ancak başaramıyorum. Onu da başaramıyorum! Sevmeyi de yaşatmayı da başaramadığım gibi hayatta tutmayı da başaramıyorum… “Sürükledim ama olmadı. Çok kanıyordu.” diyor bir çocuk gibi. Artık ağlıyordu.

Gözlerimi açıyorum. Açmamla da ilk damla benden izinsiz yanağımdan süzülüyor. Uzanıp İsmail’in sağlam olan elini tutuyorum. “Sen elinden geleni yaptın.” diyorum sesim titrerken. “Bundan fazlası senin elinde değil.” İkimiz de aynı anda burnumuzu çekiyoruz. “Sen yaşadın, Aykut yaşayacak. Şimdi ikiniz, onların hikayesini taşıyacak ve yaşatacaksınız.”

“Ben yaşamak istemiyorum komutanım.” Gözlerimi tekrar kapatıyorum. Göz göze gelmeme çabalarımız daha da artmıştı o an. Derin bir nefes alıp elini hafifçe sıkıyorum.

“Senin yaşaman onların onuru.” Zorlukla konuşuyorum. “Kaç kişinin yerine yaşadığını unutma. Bu sana bir ceza değil, görev.” diyorum. “Yaşamak senin görevin.”

Bir süre konuşmadan duruyoruz. İsmail, konuşularak destek alan birisi değildi. Bir insanın varlığı ona daha çok destek veriyordu. Bunu daha önce de yaşamıştık. Aykut, İsmail’in bir derdi olunca konuşmaz; bir çay getirip önüne koyardı, yanında beklerdi. Şu an çay getiremezdim ancak varlığımla destek olabilirdim.

Biraz daha durursam ağlayacaktım. Bunu da anladım anda İsmail’in elinde olan elimi usulca çekiyorum. Ayağa kalkıp eğiliyorum ve İsmail’in saçlarına titrek bir buse konduruyorum. “Aykut’a da bakayım.” diyorum doğrulurken. Sağ eliyle gözyaşlarını silip beni başıyla onaylıyor. Ben de onu bırakmayı her ne kadar istemesem de arkamı dönüp kapıya doğru adımlıyorum.

Kapıyı açıp çıkıyorum, arkamdan da kapatıyorum. Kapatır kapatmaz sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes alıp veriyorum. Gözlerimi kapatıp elimi göğsüme koyuyorum. Kalbim deli gibi çarpıyordu o an. Başımı da kapıya yaslıyorum. Çok geçmeden gözlerimi açıyorum ve karşımda Emir’i görüyorum.

Düşünmüyorum o an. Kızar mı kızmaz mı, ister mi istemez mi umurumda olmadan fırlayıp sarılıyorum ona. Kulağım tam kalbinin olduğu noktaya denk gelince bir hıçkırık kaçıyor dudaklarımdan. Az önceki yaşların devamı geliyor. Sessizce ağlıyorum o an.

Emir ise ilk sarılmam karşısında kaskatı kesiliyor önce. Sonra gevşiyor. Ama benim yaptığım gibi kollarını bedenime sarmıyor. “İzin var mı?” diye soruyor sarılmadan önce. Cevap veremesem de başımı olumlu anlamda, hafifçe aşağı yukarı sallıyorum. Tek kolunu kaldırıp hafifçe sarılıyor. Emir’in kalp atışları yalnız olmadığımı gösterirken gözyaşlarım da çaresizliğimin belirtisiydi.

“Komutanım,” diye sağımda tanıdık bir ses duyuyorum. Ses üzerine kollarımı hafifçe genişletip doğrulunca Emir de kolunu omzumdan çekiyor. Bedenlerimiz ayrılınca sesin geldiği yöne bakıyorum. Deniz. Üsteğmen Deniz Savran.

Eski görev yerimde aynı karargahta farklı timlerdeydik. Ancak dost olmuştuk çünkü Deniz’in karargahta konuştuğu tek kadın bendim. Burada ne işi vardı bilmiyorum. Üzerinde operasyon kıyafetleri vardı. Timime desteğe gidip zafersiz bir şekilde gelmişlerdi anlaşılan. “Deniz,” diyorum ağlamaya devam ederken.

“Komutanım,” diyor, ancak gerisi gelmiyor.

“Öldüler.” diyorum. Gidip sarılıyorum. Birine yaslanmam gerekiyordu, o da Deniz’di. Elbette Emir de iyi bir dağdı yaslanmak için. Ancak rahatsız olmasını istemiyordum.

Deniz benim timimde olmasa bile bana destek olan bir arkadaş, dosttu. İlerisi ikimizin için de yoktu. Dost deseler Deniz derdim.

“Şşş,” diyor ağladığım için sarsılan omuzlarımı sıkıca sararken. “Geçecek.” diyor fısıltıyla. “Söz veriyorum geçecek.”

“Söz verme,” diyorum dudaklarımdan bir hıçkırık daha kaçarken. “Ben de söz vermiştim.” diyorum fısıltıyla. “Tutamayacağın sözler verme.”

“Zeynep,” diyor çekinerek. Bir bokluk daha vardı işte! “Bir şey var.”

“Konuş.”

“Sis 7 olarak desteğe gittik.” diyor. Bulunduğu timin adı Sis 7’ydi. Timin ikinci komutanıydı. “Yetişemedik. Sadece İsmail ve Ay-”

“Biliyorum.” diyorum burnumu çekerken. Ama söylemek istediği şey bu değildi. Sesi titriyor, beni bir felakete hazırlıyordu. Hep böyle olurdu bu. Kötü bir haber vereceği zaman önce isteyerek veya istemeyerek sesini titretir; sonra da haberi vererek karşıdakinin modunun amına koyardı.

“Erkan,” diyor fısıltıyla. “Erkan…” Yutkunuyor. Öyle bir yutkunuyor ki bunu ben bile duyuyorum. Kollarımı gevşetip bedenimi hafifçe geri çekiyorum. Kaşlarımı çatıp yüzüne bakıyorum. Gözlerini kaçırıyor. “Erkan tek parça değil, Zeynep.” Çok ani demişti bunu. Anlamamıştım.

“Nasıl yani?” diyorum kaşlarımı biraz daha çatarken.

“Parçalamışlar Erkan’ı.” Parçalamak… Etten kemikten ayırmak… İşte bu benim için yanımda bir bomba patlamasından farksızdı. Timimin şehit haberi delik deşik bir beden; Erkan’ın parçalanması da patlayan bir bedenden, benden farksızdı şu an.

Ağlamam duruyor o an. Olanları idrak etmeye çalışıyorum çünkü. Geriye doğru iki adım atıyorum. Zihnimdeki tüm sesler bir anlığına kesildi. Sadece Erkan’ın parçalanmış hayalleri ve benim o parçaların altında ruhumun çatırtısı vardı. Geriye doğru attığım her adım, aslında geçmişime, o güvenli limanıma kaçma çabasıydı ama kaçacak bir yer, bir liman kalmamıştı.

Sanırım şu an abime ihtiyacım vardı. Hem de hiç olmadığı kadar büyük bir ihtiyaç… Deniz’i ve Emir’i umursamadan, onları geride bırakarak adımlarım beni nereye götürürse o tarafa doğru gitmeye başlıyorum. Arkamdan gelmek isteyip de Emir tarafından durdurulan Deniz’i duymuyordum bile.

Hastanenin bahçesine çıktığımda Ankara’nın o soğuk havasını içime çekmeyi deniyorum ancak hava, hiç olmadığı kadar yakıyordu ciğerlerimi. Oturmak için bir yer bulma zahmetine bile girmeden az önce park ettiğim Ömer’in arabasına doğru adımlıyorum. Bir yandan da telefonumu çıkartıyorum cebimden. Abimi arayacaktım.

Şu an bana bir komutan değil, on iki yaşında çocukluğunu benim için feda eden o kahraman lazımdı. Aracın önüne geldiğimde önce kilidi, sonra da kapıyı açıp biniyorum. Anahtarı takmıyorum, avucumun içinde tutuyorum. Telefonu açıyorum ve rehberden abimi bulup arıyorum. Çok değil, üçüncü çalmada açılıyor telefon. Abimin konuşmasına fırsat vermeden “Abi...” diyerek ben konuşuyorum. İsmi dilimin ucunda bir dua gibiydi. Şırnak ile Ankara arasındaki o asırlık yolların şu an bitmesi gerekiyordu.

“Ne oldu? Neredesin? İyi misin?” diye üç soruyor tek nefeste soruyor. Gözlerim tekrar dolmaya başlıyor.

“Börü,” diyorum sessizce, dudaklarım titreyerek.

“Ne olmuş Börü’ye?”

“Şehit.” diyebiliyorum sadece. Gözlerimdeki baraj adeta boşalıyor. Telefonda bir sessizlik oluyor. Aslında istemezdim abimin hıçkırıklarımı duymasını. Karşısında o on üç yaşındaki savunmasız kızı görmesini hiç istemezdim ama görmüştü.

“Vatan sağ olsun,” diye mırıldanıyor abim tok bir sesle.

“Ben, hiçbirini koruyamadım.” diyorum bir çocuk gibi.

“Hepsi abi, hepsi gitti ama ben buradayım. Aykut burada, İsmail burada. Neden?” Bir hıçkırık kaçıyor dudaklarımın arasından.

“Yapma,” diyor en net haliyle. “Yapma Zeyno’m, suçlama kendini.” diyor hüzünlü ama yumuşak çıkan sesiyle. “Bu senin elinde olan bir şey değil.”

“Yoruldum abi.”

“Güzelim,” diyor. Diyor ancak sesinin titremesine de engel olamıyor. “Benim güzel kızım, yükün çok büyük. Ama sen hala ayaktasın.” Başımı koltuğa yaslıyorum. Bir hıçkırık daha kaynıyor araya. “Sen dimdik duruyorsun. Çünkü sen Kılıç’sın..”

“Sana sığınan bir kılıç.”

“Bana sığınsa da işlev gören bir kılıç.” Derin bir nefes alıp veriyor. “Şimdi toparlanman gerek. Daha intikam alacağız.”

Bu dediği ile yüzümde buruk bir tebessüm oluşuyor. Gözyaşlarım hala aksa da daha iyi hissediyordum. Telefonun diğer ucunda olan birisiyle böyle hissediyorsam, yanımda olduğunda nasıl hissederdim?.. “Keşke, burada olsaydın.”

“Keşke orada olabilseydim güzelim.” diyor sıcacık bir sesle. “Ama araman yeter. Ben hep buradayım. Hep bir nefes uzağındayım.” diye klasik yeminini ediyor. "Her anlamda."

“Ben seni çok seviyorum abi.” diyorum burnumu çekip gülümsemeye devam ederken.

“Ben de seni seviyorum kızım. Hem de her şeyden çok.”
***
Ankara’nın ayazı Zeynep’in içindeki o buz gibi sessizliğin yanında sönük kalıyordu. Aklında kazılı olan o altı isim birer isimden fazlasıydı; onlarla omuz omuza çarpışmış, gülmüş, birlikte zeybek oynamışlardı. Börü’deki her bir asker birbirinin kardeşiydi ancak Börü artık eksikti. Börü artık yoktu.

Zeynep Umay Kılıç, karargahtaki o dik duruşunu, ifadesiz ve soğuk bakışlarını o hastanede koridorunda bırakalı çok olmuştu. Ayakları onu nereye götürdüğünü bilmeden, tek bir adrese, tek bir güvenli limana usulca sürükledi.

Caner, çalınan kapısıyla önce duraksadı. Özel Harekat Dairesinden döneli on dakika olmamıştı. Özel harekat üniforması hala üzerindeydi. Sabahki eğitimde amirleri tüm timlerin canını okumuştu. Yorgundu ama kapıda kimin olduğunu da merak ediyordu.

Evinin kapısını açtığında beklemediği birisi ile karşılaştı: Zeynep. Kıdemli Üsteğmen Zeynep Kılıç değil; omuzları çökmüş, gözleri dolmuş o kız çocuğu Zeynep duruyordu. On üç yaşındaki Zeynep duruyordu…

“Zeyno,” dedi Caner, sesi endişeyle titreyerek. “Ne oldu, bu hal ne?”

Cevap veremedi Zeynep. Ağzını konuşmak için açtı ama tüm sözcükler birbirine dolandı, konuşamadı. Boğazındaki o koca yumru konuşmasına izin vermedi. Caner, düşünmeden bir adım atıp onu içeri çektiği anda Zeynep, tüm savunma mekanizmalarını bıraktı. Yıllarca silah tutan, tetiğe basan, eli bile titremeyen o nişancı, bir çocuk gibi Caner’in göğsüne sığındı. Sanki bırakırsa düşecekmiş gibi Caner’in ceketine parmaklarını geçirdi. Caner’e tutundu.

Hıçkırıkları sokağın sessizliğini bölerken “Çok canım yanıyor abi.” dedi titrek, can yakan bir sesle. Caner hayatı boyunca çok çatışmaya girmişti, çok silah sesi duymuştu ama Zeynep’in bu feryadı kalbine her bir kurşundan daha ağır oturdu. Kardeşi bildiği Kerem’in emanetiydi bu kız ona.

Sertçe sarıldı Zeynep’e, elini saçlarına koyup okşamaya başladı. “Şşt, geçti abim, geçti cimcimem.” diye fısıldadı Caner kendi gözyaşlarını zorlukla tutarken. “Buradayım, yanındayım.”

Zeynep, Börü’den kalan o altı ismin acısını, Deniz’in veya Emir’in yanında dökemediği gözyaşlarının hepsini Caner’in omzuna bıraktı. Belki Kerem yanında değildi ama Caner hem bir dost, hem bir abi, hem de sarsılmaz bir kale gibi oradaydı.

Ne olduğunu sormadı Caner. Zeynep’e destek olarak onu içeri çekti, kapıyı kapattı. Zeynep’i koltuğa oturtup daha rahat hissetmesini sağladı. Biliyordu nasıl rahatlatacağını: Zeynep, başını onun göğsüne yaslarsa rahatlardı.

Öyle de olmuştu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Caner’in salonun sadece televizyonun loş ışı vardı. Zeynep, çocukluğundaki gibi Caner’in göğsüne başını koymuş, ağlamaktan şişmiş gözlerini nihayet uykuyla dinlendirmeyi başarmıştı. Caner ise Zeynep rahatsız olmasın diye nefes alırken bile dikkat ediyordu. Eli hala Zeynep’in yirmi bir yıldır uzatmadığı o kısa ama hala pamuk gibi olan saçlarındaydı.

Tam o sırada Caner’in cebindeki telefonu titremeye başladı. Caner kısa bir küfür mırıldandı. Tek amacı kucağındaki kızı uyandırmamaktı. Zeynep’i uyanmamak için büyük bir özen gösterirken boşta olan eliyle telefonunu cebinden çıkardı. Ekranda Kerem’in ismini görünce durdu, derin bir nefes aldı. Kerem’in radarına girmekten kaçış yoktu.

Telefonu açıp kulağına götürdü. “Efendim kardeşim?” dedi Caner fısıltıyla.

“Sesin niye öyle geliyor senin?” diye sordu Kerem merakla. “Neyse, Zeynep’e ulaşamadım. Kaç kere aradım açmadı. Nerede biliyor musun?” diye sordu Kerem hafif panik dolu bir sesle. Caner, kedi gibi kıvrılmış göğsünde uyuyan Zeynep’e baktı. Yutkundu.

“Yanımda. Uyuyor.” Bu cevap karşısında Kerem’in sesindeki o gergin yay bir anda gevşedi.

“Olanları anlattı mı?”

“Yok,” dedi Caner. “Kapıya geldi, yığıldı resmen.” dedi Caner. Hala fısıltıyla konuşuyordu. “’Canım yanıyor abi.’ dedi, daha da bir şey demedi. Ağladı ağladı, şimdi de uyudu göğsümde.”

“Börü’den altı kayıp var kardeşim.” dedi Kerem ruhsuzca. “O yüzden öyle.”

“Siktir…” dedi Caner. “Kerem, yıkılmış çocuk!” dedi ardından da. Zeynep’in saçlarını okşamaya başladı.

“Benim onun yanında olmam lazımdı Caner.” dedi Kerem çaresizce. “Sen de varsın biliyorum. Sana sığınmış ne güzel ama…” Gerisi gelmedi.

“Kerem, yapma böyle. Görevinin başındasın.” dedi Caner teselli edercesine. “Dediğin gibi ben buradayım. Emanetin emanetimdir. Kardeşin benim de
kardeşimdir.” Kerem’in boğazına bir yumru oturdu o an, gözleri doldu.

"Biliyorum kardeşim, eyvallah.” dedi zorlukla. “İyi bak, saçını okşa. Öp, kokla.” Kerem’in isteklerini başıyla onayladı Caner. Kerem her ne kadar görmese de Caner’in bunları zaten yaptığını biliyordu. “Uyandığında arayın, merak ederim.”

“Tamam,” dedi Caner. “Hadi sen de dikkat et.” dedi ardından da. Telefonu kapatmak için kulağından çekiyor.

“Caner,” dedi Kerem bir anda. Telefonu tekrar kulağına dayadı Caner. “İyi ki varsın.”

“Eyvallah.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

176okunma 25beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18