BİR SİPER UZAK 1 kitap kapağı

4. bölüm / 27

BİR SİPER UZAK 1

3. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunivane Nels

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 3. BÖLÜM

"Cehennem boş.
Bütün şeytanlar burada."

William Shakespeare

26 Şubat 2002 / ANKARA
Genç kız oflayarak yorganı üzerinden kaldırdı, yatakta oturur pozisyon aldı. Pek göremeyeceğini bilse de karanlıkta etrafına bakındı. Evdeki herkes uyumuşa benziyordu. Yağan yağmur sesi ona huzur verirken arada gürüldemeden edemeyen gök, az da olsa ürpertmişti onu.

Sevmezdi gök gürültüsünü. Biri ona kızıyor, bağırıp çağırıyor gibi hissederdi. “Biri.” derdi hep, ama babası gelirdi aklına. Anlam veremezdi bu duruma ama babası gelirdi aklına. Çocuk aklı işte!

Bacaklarını yataktan sarkıttıktan hemen sonra önüne gelen kısa bir saç tutamını kulağının arkasına atmakla yetindi. Ardından şiddetlenen gök gürültüsünün ürperttiği içini biraz olsun hafifletmek için yanındaki gece lambasına uzandı ve açtı. Etrafı görebiliyordu. Masası her zamanki gibi dağınıktı. Ancak oynamadığı oyuncaklar yerindeydi.

Ayağa kalkıp camın oraya giderek dışarıya bakındı kısa bir an. Önce çakan şimşek, ardından duyulan gök gürültüsü ona dünyanın acımasızlığını bir kez daha göstermişti. Kız bir kez daha ürperse de çakan şimşeğe hayran kalmıştı.

Sessiz adımlarla odasının kapısına doğru ilerlemeye başladığında dışarıda ne yapacağını düşündü bir süre. Kapıya geldiğinde ise bu düşünceden vazgeçip açtı. Ona göre uzun olan koridorda ilerledi. Annesinin odasına geldiğinde durdu ve başını hafifçe kapıya uzatarak uyuyup uyumadığına baktı annesinin. Uyumuştu. Gene eşinin yastığına sarılmış, belki de ağlayarak uykuya dalmıştı.

Annesinden hayır gelmeyeceğini anladı Zeynep. Bu duruma dudak büzdü. Arkasına döndü, hemen yan odadaki teyzesine baktı. O da uyuyordu. Kol ve bacak bir yerde, horlayarak uyuyordu. Göz devirdi bu görüntüye kız.

Teyzesi Aycan ve eşi boşanmıştı. Zeynep ve Kerem’in babaları da şehit olunca genç kadın, onları yalnız bırakmak istememişti. Birlikte kalıyorlardı.

Salona doğru ilerledi sessiz adımlarla. Kuzenleri vardı orada. Aslı, onunla aynı yaştaydı: Yedi. Bir de kız kardeşi Mayıs vardı. O da üç yaşındaydı. Genç kız salonun kapısında durup baktı, ikisi sarılarak uyumuştu. Buna daha da dudak büzüp arkasını dönmüştü. “Benim abim niye sarılmıyor ki bana?” diye kendi kendine sordu fısıltıyla, küçük kollarını göğsünde birleştirdiği esnada.

Son çare abisinin odasına gitti. Kapı kapalıydı. Alt kısımdan ufak bir ışık geliyordu. Zeynep içten içe sevindi bu duruma. Emin olamadı ama elini kaldırıp kapıyı tıklattı. Cevap beklemeden açtı kapıyı ve başını hafifçe içeri sokup abisi uyanık mı diye baktı. Kerem yatakta toparlanırken Zeynep, kapıyı biraz daha açarak girdi içeri. “Zeyno,” dedi Kerem elindeki defteri kapatıp kalemi de onun üstüne koyarken. “Ne oldu?” diye sordu yalandan bir merakla.

“Kızdı bana,” dedi Zeynep kapıyı kapatıp abisinin yanına geldiği esnada. Kerem kaşlarını çattı. Anlamadı kardeşinin demek istediğini.

“Kim kızdı?” diye sordu. Bu sefer gerçekten merak etmişti.

“Babam.” dedi kız abisinin yatağının ucunda durup bakarken. “Gök gürüldüyor, kızdı bana!” diyerek bir açıklama yaptı Zeynep. Kerem durdu, yutkundu. Eliyle yanını gösterdi.

“Gel bakayım,” dedi gösterdiği yeri pat patlarken. Zeynep ikiletmedi. Gitti ve ona gösterilen yere, abisinin önüne oturdu. “Babam mı kızdı şimdi sana?” diye sordu yumuşak bir bakışla. Zeynep başıyla onayladı onu. Gözleri anlamsızca doldu. “Güzelim, babam sana niye kızsın?” diye soruyor Kerem hafifçe, buruk tebessüm ettiği esnada.

“Çünkü,” diyerek gözlerini kaçırdı Zeynep. “Ben,” dedi durdu. Emin olmak istedi önce. Gerçekten unutmuş muydu?.. Evet unutmuştu. “Ben babamın sesini unuttum.” dedi gözlerini Kerem’e çevirdiği esnada. Kerem o an dondu, ne diyeceğini bilemedi. Yüzündeki buruk tebessüm, yerini üzüntüye bıraktı. Gözlerini kaçırdı.

“Bu,” dedi ve durdu. “Onun sana kızması anlamına gelmiyor ki gülüm.” dedi kardeşine baktığı esnada. Zeynep yutkundu, Kerem o an sustu.

“O zaman neden gök gürüldüyor?” Zeynep hafif sitem dolu bir sesle söylemişti bunu. O an Kerem’in içi cız etti, üzüldü bu duruma. Hala tam olarak babalarının ölümlerini kabullenememişken evin sorumluluğunun onda olduğunu da fark etmişti. Üç sene geçmişti aradan, ancak Kerem çocuk kalamamıştı. On iki yaşında hem abi, hem de baba olmuştu.

Zeynep yedi yaşındaydı evet. Yaşıtlarına göre fazlasıyla olgundu, ama bazen böyle sorular da soruyordu. Bu da onu Kerem’in gözünde özel yapıyordu.

Kerem tebessüm etti ve arkasına yaslandı. Aklına babasını getirmemeye çalıştı. “Allah öyle emretti çünkü. Melekler de onu uyguluyor.” dedi.

“Yani Mikail?” dedi Zeynep heyecanla. Kerem kıkırdadı. Başıyla onayladı. “Söylesek, yapmasa?” dedi Zeynep.

“O bizim değil, Allah’ın emirlerini uyguluyor.” dedi Kerem biraz ciddileşirken. Göğsünü gösterdi kardeşine. “Gel.” dedi yumuşak ama fısıltı gibi çıkan sesiyle. Zeynep, dolu gözlerini aldırış etmeden abisinin yanına gitti ve başını abisinin göğsüne koydu.

Kerem, kardeşi göğsüne yatar yatmaz elini onun kısa ama pamuk gibi olan saçlarına attı. Oynadı, okşadı, sevdi… Karşı koyamadı kendine. Seviyordu kardeşinin saçlarını. Ama Zeynep’i daha çok. “Abi,” dedi Zeynep huzurla.

“Güzelim,” dedi Kerem hafif titrek bir sesle. “Söyle yavrum.” dedi ardından da.

“İyi ki varsın.” dedi Zeynep huzurla gözlerini kapatırken. Kerem, belli belirsiz bir tebessüm etti buna.

“Sen de Zeyno. Sen de.”

***

10 Aralık 2022 / ANKARA
Helikopter gelmiş, bu iki itle birlikte binmiştik. Komutanlığa doğru uçuyorduk. Ortam sessizdi. Emre ve Hürkan, bir ara benim adamı konuşturmamı övmüş, ancak çok da uzatmadan kapatmıştı konuyu. Böylesi iyi olmuştu çünkü beni her övdüklerinde Yüzbaşı, kaş göz yapıyordu.

“Beni de sorgulayacak mısınız?” diye sordu Mahmud sırıtırken. Bu dediğine göz devirip silahıma bakıyorum. Namluyu bu adamın- Aman boş ver! Mermiye yazık.

“Neden bu kadar isteklisin?” diye sordu Yüzbaşı. Mahmud, neşeyle kısa bir kahkaha attı.

“Böyle bir hanımefendiye denk gelmişim, fırsatları değerlendiriyorum!” diyor neşeyle. Başımı kaldırıp ona dikiyorum. Birazdan cehennemi boylayacaktı.

“Neden,” diyor Ali soğukkanlılıkla. “Senin de mi ananı siksin?” dedi ardından da. Kısa, neşeli bir kahkaha daha.

“Onun elinden her şey olur!” diyor anlamsız bir cilveyle. Yüzbaşı buna kaşlarını çatıyor. Bu iltifata sinirleniyorum. Yanımdaki kim bakmadan silahı resmen fırlatıyorum ona. Ona doğru bir hışımla eğilip yakasına yapışıyorum.

“Sikerim lan seni!” diye kükrüyorum sıratına. Hiç tereddüt etmeden cebimdeki bıçağımı alıp boğazına dayıyorum. Bunu beklemeyen Mahmud’un gözleri büyüyor, yutkunuyor.

“Komutanım,” diyen Mert’in sesini duysam da tepki vermiyorum. Benim bu takmayışımın ardından Yüzbaşıya bakmıştır büyük ihtimalle. Yüzbaşı da ses etmediğine göre bu adam benim yemeğim!

“Kelleni alır, yediririm sana!” diyorum aynı sinirle. “Rahat dur, belanı sikerim!” diyorum yumruğu geçirirken. Geri doğrulurken elimdeki bıçağı cebime koyuyorum. Dönüp bakınca silahı Yüzbaşıya fırlattığımı fark ediyorum. Ah çok iyi!

Bir şey demeden, göz teması kurmadan elindeki tüfeğimi alıyorum. Geri yerime otururken nefes alışverişlerimi düzene sokmaya çalışıyorum. Bir şey demiyor Yüzbaşı, ancak bakışlarını üzerimde hissediyorum. Takmıyorum. Allah’ım, lütfen bu adamın sorgusunu ben yapmayayım!

Nefes alışverişlerim düzene girerken gözlerimi iki teröristten ayırmıyorum. Sorgusunu az çok operasyon alanında yaptığım adam başını kaldırmıyordu. Bırak beni, kimseyle göz teması kurmamıştı. Mahmud ise yaptığım bu hareketi biraz olsun unutmuş gibiydi. Diğerlerine bakıp laf atsa bile bana bakmamayı tercih etmişti.

“O tehditler ne komutanım?” diyor hemen sağımdaki Hürkan kulağıma doğru eğilip fısıltıyla sorarak. “Vallahi ben korktum!” diyor doğrulurken. Sırıtmıyor, tepki vermiyorum ama onlarda bile gerilim olmuştu.

“Olması gereken bu Teğmenim!” diyorum ona bakarken. Bu dediğime kıkırdayıp önüne dönüyor.

Helikopter inişe geçeceğinin haberini bize verdiğinde tüm tim, çantasını sırtına alıyor, silahını, namuslarını gururla tutuyor. Helikopter de kısa sürede komutanlığa iniş yapıyor. “Emir, Kaan, alın bunları.” diyor Yüzbaşı helikopterden inmeden hemen önce. Bunu der demez de helikopterden iniyor.

Ardından rütbe sırasına göre inmeye başlıyoruz. En son da Kaan ve Emir ile birlikte teröristler iniyor helikopterden. Hiç merak etmeyin, şu an Türk Silahlı Kuvvetlerinin şefkatli kollarındasınız. Şüpheli.

“Dikkat!” diyerek bağırıyor Yüzbaşı. Hepimiz hazır ola geçerken Kamil Yarbay, bize doğru kararlı adımlarla geliyordu. Fazla ürkütücü geliyordu çoğu askere göre. Hepsi onu görünce başını eğiyordu.

“Rahat,” diyor daha yanımıza gelmeden. Verdiği emiri uygulayıp rahata geçiyoruz ve gelmesini bekliyoruz. Biraz sonra önümüzde durduğunda herkese teker teker göz gezdiriyor. Gözü teröristlerden gezindikten sonra bakışlarını bana çeviriyor. “Nasıldı?” diye soruyor sert ama babacan tavırla.

“Sağ olun, iyiydi komutanım!” diyorum. Bu dediğime sırıtıp bu sefer de bakışlarına hemen yanımdaki Yüzbaşıya çeviriyor.

“Vedat yok?” diyor kaşlarını çatıp kollarını belinde birleştirdiği esnada.

“Kaçırdı,” diyor Yüzbaşı. Benden bahsediyordu. Bu yüzden başımı hafifçe ona çevirip ters bir bakış atıyorum.

“Evet,” diyorum Kamil Yarbay’a hiç tereddüt etmeden dönerken. “Ama başkasını yakalayıp yeterli bilgiyi aldım, komutanım.” diyorum. “Ayrıca gidip alabilirdik ancak Yüzbaşı Arslan ‘Lider varken adamına gerek yok.’ dedi.” Bunu derken başımı Yüzbaşıya çeviriyorum. Göz göze geldiğimizden bana fazlasıyla sinirlendiğini çenesindeki kasılan kaslardan anlamıştım.

Yarbay, bir bana bir Yüzbaşı Arslan’a bakmıştı biz bunları derken. Bu kısa bakışmayı bozan ise Yüzbaşı oluyor. Başını çevirip önüne döndüğünde ben de onun gibi yapıyorum. Sen mi kazanacaksın bu savaşı, yoksa ben mi?

“Neyse, adamı burada en azından.” diyor Yarbay. Bir bana, bir ona baktı. “Ama bir daha olmasın Yüzbaşım.” diyor babacan tavrıyla.

“Emredersiniz.”

“Hepinizin iyi iş çıkardığına eminim aslanlar. Kaan, Emir: Bu adamları götürün. Sonra dinlenebilirsiniz.” diyor Kamil Yarbay. Biz, bu emir karşısında hazır ola geçiyoruz ve hep bir ağızdan “Emredersiniz komutanım!” diyoruz. Kamil Yarbay da bizi onaylayıp yanımızdan ayrılıyor. Kaan ve Emir silahlarını ve çantalarını timdeki birilerine verip teröristleri götürüyorlar. Bizse hepimiz, hangara doğru adımlıyoruz.

Kesin azarlayacaktı. Ama umurumda değildi. Beni en son azarlayan kişi annemdi. O zaman da yirmi iki yaşındaydım. Şu an ise yirmi sekiz sayılır. Hatta Kerem Binbaşı ile bile tartışmıştım. Yani tepki göstermeyi biliyordum. Bu da demek oluyor ki: Susmayacağım!

Silahımı yerine koyduktan sonra çantamı boşaltmaya başlıyorum. Aklıma bir anda Mert’in verdiği nazar boncuğu geliyor. Kontrol etme ihtiyacı hissedip elimi cebime atıyorum. Evet, burada. Geri verecek miydim acaba? Neden sormuyorum ki? “Mert,” diyorum ona dönmeden.

“Buyurun komutanım,” diyor tüm sevecenliğiyle.

“Nazar boncuklarını geri topluyor musun?” diye soruyorum. Bir an sessizlik oluyor.

“Ah evet, operasyondan operasyona dağıtıyorum komutanım. İşim bitince de topluyorum.” diyor. Onu başımla onaylıyorum ve ona dönüp nazar boncuğunu uzatıyorum. Elimdeki boncuğu alında ben de önüme tekrar dönüyorum ve çantamı boşaltmaya devam ediyorum.

“Üsteğmen Kılıç,” diye soğuk bir ses durmamla duruyorum. Başladık iyi mi? Yüzbaşıya dönmüyorum, çantamı boşaltmaya devam ediyorum. “Yarbay’ın yanındaki konuşma neyin nesiydi?” diye soruyor aynı sertlikle.

“Doğrular.” diye cevap veriyorum. Benden bu cevabı beklemediği için bir anlık durup susuyor. Ben de bunu fırsat bilip ona dönüyorum. Tim bizim gerginliğimizi fark ediyor ancak susuyorlar.

“Bu, beni ifşalaman gerektiğin anlamına gelmiyor.” diyor. Saygı çerçevesinden çıkmadan laf atmam gerekiyordu bu cümleye. Sırf mesleğimden olmayayım diye. Sırf abimin bana olan gururunu öldürmeyeyim diye!

“E siz de beni ifşaladınız.” diyorum kollarımı göğsümde birleştirdiğim esnada. Yüzbaşı, ayağa kalkıp bana doğru iki adım atıyor.

“Yalan mı söyleseydim Umay?” diyor. O ismimi ağzına alma sen önce, hitap edeceksen Zeynep de, sonra gel komutan!

“Benimkiler de yalan değildi!” diyorum. İkinci ismimi onun ağzından duymak, beni fazlasıyla sinirlendirmişti. Babam ve annem koymuştu ismimi. Benim için sıradan bir isim değildi elbette. Ama Zeynep ismimi abim koymuştu. Çok istemişti bu ismi. Annemler de kırmayıp koymuştu.

Bana her “Zeynep” denildiğinde bu isimle gururlanıyordum. Umay’ın onun yanında pek de bir anlamı yoktu. Ama Zeynep öyle değildi…

Bana doğru iki adım daha atıyor. “Sana neden güvenmiyorum biliyor musun?” diye soruyor bir anda. Ona doğru iki adım da ben atıp karşısında dikiliyorum. “Çünkü bu tim içerisindeki herkes birlik beraberlik içinde! Ama sen şu an onu çiğnedin.” diyor hafifçe sesini yükselterek.

“Öyle mi?” diyorum kaşlarımı çatarken.

“Öyle.”

“Peki ben sana neden güvenmiyorum biliyor musun?” diyorum. Tek kaşını kaldırıp bana bakmaya devam ediyor. “Çünkü siz de beni bu timden atmaya çalışıyorsunuz!” diyorum. Bunu dememle kaşlarını çatıyor.

“Alakası yok.” diyor sinirle.

“Var,” diye çıkışıyorum. “Bir hata yapıp da gitmemi bekliyorsunuz!” diyorum ardından da. Tam bir şey diyecekken konuşmaya devam ediyorum. “Ve ben ilk hatamı yapıp Vedat’ı kaçırdım. Hatırlatırım ki siz de ‘İkisinden birini yakalayamazsan seni öldürürüm.’ dediniz.” diyorum kollarımı açarken. Söz kesmeyi de kesilmesini de sevmezdim ama bu farklıydı. “Hadi öldürün beni!” diyorum başımı dikleştirirken.

Susuyor. Nefes alışverişi hızlanırken gözlerinden adeta alev atıyordu bana. Bense bu kadar çıkışmayı bile beklemiyordum. “A ama doğru, Türk Silahlı Kuvvetlerinin katı kuralları! Mesleğinizden olurdunuz, değil mi?” diyorum bağırışımı fısıltıya çevirirken. Bir şey demeden arkasını dönüp çıkıyor hangardan. Kısa bir süre arkasından baktıktan sonra bakışlarımı time çeviriyorum. Hepsi bana yarı şaşkın yarı hayran barken ben de ileriye doğru adımlayıp hangardan çıkıyorum.

Kusura bakma Yüzbaşı, ama ben senin göndermeye çalıştığın askerlerden değilim. Ben Kıdemli Üsteğmen Zeynep Kılıç’ım. Bu ülkenin askeri, al bayrak uğruna ölebilecek bir askerim. Abimin gururu, annemin gözyaşıyım. Ve sen, beni bu timden gönderemeyeceksin. Bana güvenecek, hayran kalacaksın. Çünkü zorundasın…

***

Yaşanan tartışmanın üzerinden iki saat geçmişti. Saat dokuza yaklaşmıştı. Bana saygı duyanların sayısı da artmıştı. Timle aynı masadaydım. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Beni de aralarına almaya çalışsalar da ben susuyordum. Yüzbaşı ise bana hala sinirliydi.

Bunu takmıyorum çünkü hiç gerek yok. Yeteri kadar aksiyonlu hayatıma seni de ekleyip daha da bok edemem! Bunu da takmayıp, konuşmayarak yapacaktım. En iyisi böyle olacaktı.

Önümdeki tabaktaki kahvaltılıklara biraz daha bakıyorum. Ben siyah zeytin sevmem ki. Niye aldığımı da bilmiyordum ama almıştım işte. Başımı kaldırıp time bakıyorum. Bu zeytinleri kim yer?.. Buldum!

“Üsteğmenim,” diyorum çayımı elime alırken. Ağzındaki lokmasını çiğneyeme devam ederken başını çevirip bana bakıyor Emre. “Zeytin istersen alabilirin.” diyorum. O anda gözleri parlıyor, ağzındaki lokmayı yutuyor. Tabağıma uzanıyor.

“Alayım ben onları!” diyor aç bir şekilde. Bunu yapmasına sırıtıyorum. Emre, tabağımı alırken masadaki tuzu düşürüyor.

“Yavaş oğlum,” diyor Yüzbaşı onun bu yaptığına. “Aç herif!” diye de mırıldanıyor kendi kendine.

Tabağımı bana geri uzatıp teşekkür ediyor. Pek iştahım olmadığı için tabaktakileri yemek yerine çay içmeye odaklanıyorum. Biraz demli olmuştu ama olsun.

“Komutanım!” diyor Hürkan çocuksu bir neşeyle, aklına bir şey gelmişçesine. Ortalığı biraz inletmiş oluyor ki diğer timler de kısa bir an ona bakıyor. Elimle ‘Yavaş, sakin.’ manasında bir işaret yaptım. “Özür dilerim komutanım,” diyor mahcup bir ifadeyle.

“He, söyle.” diyorum dirseklerimi masaya koyarken.

“Biz size ev bulduk.” diyor gülümserken. Doğru, ev işi vardı. “Buraya yakın.” diyor ardından da.

“Aslında birkaç tane bulduk. İsterseniz hepsine bakabiliriz?” diyor Kaan hemen sonra. Durup düşünüyorum. Aslında içlerinden birini seçip bana gösterseler daha iyiydi. Seçim yapardım yapmasına ama yorucu olurdu. Hadi enim yorulmam neyse de, onlar yorulmasa iyi olurdu.

Bakıyorum, hepsi istekli. “Bugün mü?” diye soruyorum. Evet biraz isteksizdim. Yorulmalarını istemezdim.

“Evet komutanım,” diyor Mert. “Biz konuştuk Kamil Yarbay’la, izin verdi.” diyor ardından da. Çömeze bak ya! Aslında… Çömez ben oluyordum ama olsun. Timin en küçüğüydü Mert. O lakap o yüzdendi.

“Tüm tim mi oğlum?” diye soruyorum kaşlarımı kaldırırken. Hepsinin bakışları bendeydi, hepsi de gelecekti anlaşılan.

“Ben yokum.” diyor pek de alışamadığım ses. Yüzbaşı. Zaten olma!

Bu dediğini duysam da tepki vermiyorum. “Yani,” diyorum. “Operasyondan yeni dönük. Yorgun değil misiniz siz?” diyorum fazlasıyla onlardanmış gibi davranırken. Zaten öyleyim. Babacan tavır diyeceğim ama o yanlış hitap olur… En sempatik halimle soruyorum bunu.

“Olur mu öyle şey?” diyor Emre bir hışımla. “Değiliz!” diyor ardından da.

“Komutanım, iki ev bakacağız neresine yorulalım?” diyor Kaan. “Hem sizi Sena ile de tanıştırırım.” diyor az da olsa neşeli bir şekilde. Az da olsa bahsetmişti. Sena, sevgilisiymiş. Daha doğrusu sözlüsü. Yakın zamanda ikisi istemese de nişanları da varmış.

Anlattığına göre Sena, buradaki devlet hastanesinde, acilde bir doktormuş. Yedi senedir de sevgililermiş. Fotoğrafını göstermişti, tatlı, sempatik birine benziyordu ancak bilemezdim. Eğer gidersem tanışabilirdim.

“Peki o zaman,” diyorum küçük bir tebessümle. “Çok ısrar ettiniz.” diyorum ardından da. Herkes bunu dememe gülümserken Emre, hafifçe el çırpıyor. Çocuk gibiydi. Ama tatlıydı.

“O zaman kahvaltıdan sonra çıkıyoruz?” diyor Emir emin olmak için. Ali, onu başıyla onaylarken Umut da elini Emir’in omzuna koyuyor. Sessiz, ama ölüm gibi olan üçlü!

Bunu öğrendikten sonra elimdeki çay bardağını masaya bırakıp ayağa kalkıyorum. Komutan olduğum için tim ayaklanmamı sorgulamazken bunu sorgulayan tek kişi oluyor. “İzninizle?” diyorum ifadesizce, soğuk bir şekilde Yüzbaşıya. Beni başıyla onaylamakla yetinirken arkamı dönüp yemekhaneden çıkıyorum.

Gerçekten sıkıcı bir insandı. Sert, soğuk ve nefreti hatırlatan biriydi. Komutanım olmasa, bu meslek olmasa Allah kulu bile demezdim. O derece!

Üzerimi değiştirmek için odaya giriyorum. Kapıyı arkamdan kapatıp gözlerimi kapatıp derin bir iç çekiyorum. Şu an bana iyi gelecek tek şey Kerem Binbaşı, ama yok. Bu da acı verici.

“İnatlaşıp ‘Sensiz de yaparım!’ diyen de bendim.” diyorum kendi kendime konuşup, daha önce abime söylediğim bu lafa göz devirirken. Aynadan kendime bakıyorum. Yok gibi görünüyor, biliyorum. Ama abim her zaman arkamda, bundan eminim!

Duygusallığı bir kenara bırakıp üzerimi değiştiriyorum. Acaba annemlere ne zaman desem? Neyse buna sonra karar veririz.

Üniformamı özenle askıya astıktan sonra dolabın kapağını kapatıyorum. Kısa olmasına rağmen bağlamam gereken saçlarımı açıyorum. Bağlayınca çıkıyordu ama yapacağım bir şey yoktu. Abim “Kısa saç daha çok yakışıyor sana.” dediğinden beri böyleydi saçlarım. Yedi yaşından beri yani.

Sanırım artık anneme Ankara’da olduğumu söylemem de gerekiyordu. Biraz daha söylemezsem ömür boyu trip kazanırdım çünkü. Bu yüzden telefonumu alıyorum ve rehberden annemi bulup arıyorum. Telefonu kulağıma götürüyorum ve çalma sesini dinliyorum bir süre. Daha sonrasında “Yavrum,” sesini duymamla içim huzurla doluyor. Yüzümde bir mimik oynamıyor, ancak içim kıpır kıpır.

“Gamzeli kızım benim, nasılsın yavrum?” diye soruyor annem heyecanla.

“İyiyim annem, sen nasılsın?” diye soruyorum bir olsun yumuşak çıkmasını umduğum sesimle.

“İyiyim kızım. Ye, iç, yat, devam… Sen rahatsın değil mi? Operasyonların nasıl? Vuruldun mu hiç? Ay aman, Allah korusun!” diye soruları art arda soran anneme göz deviriyorum.

“Sorun yok anne, operasyonlar iyi. Allah’a şükür yaşıyoruz. Yarına hak kerim.” diyorum. Bu dediğime teyzem gülüyor. Demek ki telefon hoparlörde, teyzem ve diğerleri de duyuyor.

“Abin nasıl biliyor musun? Aradım açmadı kerata!” diye sinirle söyleniyor annem.

“Kerata?” diyorum. “Koskoca izbandut gibi adama kerata dedin ya anne, ölebilirim!” diyorum aynada, bir elimle saçlarımı düzeltirken.

“Ay tövbe de!” diyor teyzem ve annem aynı anda. Bu hallerine kıkırdıyorum. Böyleydiler işte. Harbiden o izbandut gibi adam nasıl kerata oldu? Adam iki metre üç santim, Boğaz köprüsü gibi! Türk erkek standartlarının bilmem kaç katında! Hayır neyle beslediniz bu adamı bilmiyorum ki…

“İyi o da konuştum dün.” diye geçiştiriyorum. “Da bir şey diyeceğim sana anne.” diyorum ardından da. Sessizlik. Al işte çağırdı kötüyü!

“Ne oldu yavrum?” diye soruyor hafif panik ve merakla. Duruyorum. Demem gerek, bunu biliyorum.

“Ben,” Duruyorum. “Ben Ankara’dayım anne.” diyorum. Sessizlik. “Tayin oldum gibi bir şey.” diyorum ardından da elimi alnıma koyarken. Gene sessizlik. Demese miydim?

“Şimdi neredesin?” diye soruyor bir hışımla. Buna yüz buruşturuyorum.

“Komutanlıkta,” diyorum. “Hiç gelemem, ev bakacağım!” diyorum. “Hiç de ‘Birlikte kalırdık.’ deme! Koğuştan daha kalabalık bizim ev.”

“Koğuşu nereden biliyorsun kız sen?” diyor teyzem. Teyzecim, özür dilerim ama mal mısın?

“Askerim ben teyze,” diyorum bıkkınlıkla. “Kıdemli Üsteğmen.”

“Üsteğmen tamam da, Kıdemli ne oluyor?” diye soruyor kuzenim Hakan. La havle…

“Boş verin!” diyorum sinirle. “Kapatın işim var.” diyorum, suratlarına kapatıyorum telefonu. Aramazlardı zaten, işim olunca böyle yapardım. Alışmışlardı. Ama bir hafta azar hediye almıştım!

Telefonumu cebime koyarken çantamı da alıp omuzuma takıyorum. Aynadan bir kez daha kendime baktıktan hemen sonra kapıya yöneliyorum. Açıyorum kapıyı ve odadan çıkıyorum. Timin nerede olduğunu düşünürken komutanlığın bahçesine doğru adımlıyorum. Merdivenlerden inmeden önce etrafa göz gezdiriyorum.

Dış kapının hemen yanında Ali, Umut ve Emir’i görmemle diğerlerinin hazırlandığı ve onları beklediklerini anlıyorum. Merdivenlerden inip yanlarına doğru ilerlediğimde beni ilk fark eden Emir oluyor. Diğerlerine de geldiğimi söylerken ben de en sonunda yanlarına varıyorum. Hepsi bana baktığında ben de ellerimi ceplerime koyuyorum.

Kısa sürede Mert, Hürkan ve Emre de yanımıza geliyor. Kaan’ın ise sevgilisi Sena’yı almaya gittiğini söylüyorlar.

Sürü gibi komutanlıktan çıkarken timin keyfi yerindeydi. İçlerinde, sanki kırk yıldır birlikte çatışmışız gibi bana olan bir güven vardı. Anlam veremediğim bir güvendi ama iyi hissettiriyordu.

Kısa süre sonra komutanlıktan çok da uzak olmayan bir apartmanın önünde durduruyor Emre bizi. Kaan ve sevgilisi Sena da apartmanın önünde bizi bekliyordu. Gerçekten sempatik birine benziyordu Sena. Benimle hemen hemen aynı boydaydı, saçları siyahtı ama boyaydı belliydi. Yüzünden gülümseme eksik olmuyordu.

Yanlarına gittiğimizde ben de onun gibi gülümsemeye çalışıyorum ancak pek de başarılı olamıyorum. Küçük bir tebessüm beliriyor yüzümde, hepsi bu. “Hoş geldiniz.” diyor Sena ve Kaan bize, time. Sena’nın gözleri bana kaydığında bakışlarının o an fazlasıyla tatlı olduğunu fark ediyorum.

“Bahsetmiştim komutanım,” diyor Kaan, Sena’yı göstererek. “Sena. Sözlüm olur.” diyor çocuksu bir heyecanla. Sena kıkırdıyor buna. “Zeynep komutanım.” diyerek de beni tanıtıyor Sena’ya.

İkimiz de elimizi uzatıp sıkıyoruz ve tanışmış oluyoruz o an. “Memnun oldum.” diyoruz Sena ve ben aynı anda. Gerçekten doktor vibe veriyordu. Önlükle ayrı sevimli olurdu bence.

“Geçelim mi?” diye soruyor Emir. Sıkılmıştı tanışmadan. Haklıydı. Sıkıcı olurdu genelde tanışma faslı. Ama Sena öyle değildi. Onu başımla onayladığımda önden Emre yürümeye başlayınca onu takip ediyoruz. Gerçekten sürü gibiydik.

Sena, Kaan’ı bırakıp yanıma geldiğinde gülümsemiyorum. İfadesizce ona bakıyorum ancak o benim aksime gülümsüyor. “Tanıştığıma memnun oldum, komutanım.” diyor en sevecen haliyle.

“Resmiyete gerek yok, Zeynep diyebilirsin.” diyorum. Beni başıyla onayladığında merdivenlerden sırasıyla çıkmaya başlamış olan time dönüyorum. Ellerim hala ceplerimdeyken tekrar yanımdaki Sena’ya bakıp geçmesi için bir adım geri çekiliyorum. Merdivenlere yöneldiğinde önde o, arkada ben timi takip ediyoruz.

İkinci kata geldiğimizde tim benim de gelmemi bekliyordu. Merdivenin son basamağında duruyorum. “Aç kapıyı da gir oğlum, bir kısmımız da içeride dursun!” diyorum şakayla karışık. Dediğime Sena ve Mert kıkırdıyor.

Emre dediğimi yapıp kapıyı açıyor ve sırasıyla içeri giriyorlar. Sena tam bir adım atacakken cebimdeki ellerimden birini çıkartıp kolunu tutuyorum. Timle ilk kez sivildeydim ve garip hissediyordum. Sena da bana anlam veremediğim şekilde yakın gelmişti. O yüzden eğer kabul ederse onunla hareket edecektim.

Kolunu tutmamla bana dönüyor. Kaşlarını çatıyor ancak çatarken bile tatlı! “Timle ilk sivil anım,” diyorum mahcup bir ifadeyle. “Biraz, garip. Şu evleri gezerken yanımdan ayrılmasan?” diyorum. Gülümsüyor.

“Olur,” diyor. Koluna girmem için kolunu uzattığında ben de hafifçe gülümseyip koluna giriyorum ve timi takip ediyorum. Ev güzeldi. Çok büyük olmasına da gerek yoktu. İki artı bir aramıştım. Abim izin alıp memlekete gelince annemlerde kalacak yer yok diye kalırdı burada. İki oda, bir salon yeterdi.

İki artı bir olmasına rağmen genişti ev. Ferahtı. Salon özellikle, düşündüğümden çok daha genişti. Mutfak daha küçüktü, ancak balkon mutfağa göre daha genişti. Odalar da idare ederdi. Sevmiştim. Bakmaya gerek yoktu bence.

“Nasıl komutanım?” diyor Emre sanki evi kendi yapmış gibi övdükten hemen sonra.

“Beğendim.” diyorum kısaca. İlk baktığımı hemen alırdım genelde. “Kiralık mı?” dedim. İstemiyordum kiralık. Ali, olumsuzca başını salladı. “Güzel ya. Diğerlerine bakmaya gerek yok bence.” diyerek fikrimi sunuyorum.

“Yok, olmaz!” diyor Emre. “O kadar baktım komutanım. Bakmayacaksanız vaktimi geri verin!” diyor çocuk gibi. Gerçekten çocuk da olabilirdi.

“Tamam bir kurşuna ödeşiriz.” diyorum. Hürkan ve Kaan bu dediğime kıkırdarken Emir de Emre’ye kapak yapıyor. “Oğlum iyi işte!”

“Bu mu komutanım?” diyor aynı çocuklukla. Sena gülümseyerek izliyor bu anı. “Olmaz, bakmamız gerek.” diye koluma yapışıyor Emre. Sözlü kabul etmesem de başımla onu onaylıyoruz. Evi biraz daha gezdikten sonra ilk sıraya bu evi koyarak evden çıkıyoruz.

“Bence dönüp dolaşıp buraya geleceğiz.” diyor Mert. Bu dediğine gülümsüyorum.

“Çözdün beni!” diyorum. Sena ile kol kola timi takip etmeye başlıyoruz. Arkamızda Emir ve Mert kalmıştı, onlar da konuşarak geliyordu.

Biz evde oyalanırken pek de kar havası olmayan havada kar yağmaya başlamıştı. Birikmezdi büyük ihtimalle ama havanın soğukluğunu bir kez daha yüzümüze vuruyordu. Al işte dağ kara bürünecekti, operasyonlarda yandık biz!

Soğuk havayı sevsem de karı sevmezdim. Nedeni yoktu. Fazla soğuktu sadece, benim gibi. Ama yağınca da insanları mutlu ederdi. Soğuk olsa da, insanları güldürmeyi başarırdı. Bende mi böyleydim lan? Soğuk, ama içleri ısıtan biri miydim? Vay anasını…

“Ömer Yüzbaşı olsa ne derdi biliyor musunuz komutanım?” diyor Hürkan. Bana ne, ne derse desin. “’Allah’ım kış gelsin dedik ama kar yağsın demedik!’ derdi.” diyor yüzündeki vatan gülüşüyle.

“Niye?” diyorum hevesini kırmamak için. Ha bir de, adamı biraz olsun çözmek, yumuşadığı bir kısım yakalamak için.

“Sevmez de ondan.” diyor. “Nişancılara zorluk çıkartırmış.” diyor ardından da. Bu dediği duraksamama neden oluyor. Aslında yalandı, yani ben zorlanmazdım. Ancak başka insanları düşünmesi hoşuma gitmişti.

Bu konuşma geçerken yürümeye devam ediyoruz. Hani yakındı lan hepsi?

“Sen,” diyor kolumdaki Sena. Başımı çevirip ona baktığımda göz göze geliyoruz. “Yüzbaşı time yeni biri istemiyordu. Nasıl ikna ettin?” diye soruyor Sena. Bu dediğine tepki vermeden önüme dönüyorum.

“İkna etmedim,” diyorum soğuk bir sesle. “Zorundaydı.” dedim ardından da. “Zaten bayılmadım kendisine. İstemediğini de açıkça dile getirdi ama Kamil Yarbay terörüne uğradı.” diyorum. Bu dediğime kıkırdadığında benim de dudağımın kenarı kıvrılıyor.

Sevmiştim, iyi kızdı. Pek burnunu sokan biri değildi, anlayışlıydı. Ankara’da tanıdıklarım vardı, tanımaya ve tanışmaya da devam ettiğime seviniyordum…

***

“Ya Emre!” diyorum elimdeki dürümü sanki içinden kıl çıkmış gibi iki metre öteme bırakırken. “Turşu var bunda!” diyorum yarı sinir, yarı hayal kırıklığıyla. Ev bakmamız bitmiş, ilk evi almıştık. Mert haklı çıkmıştı. Şu an da dürümcüdeydik ve dürüm yiyorduk. Ancak ben otuz kez “Turşu koydurma.” dememe rağmen dürümümden turşu çıkmanın feryadını yaşıyordum. Havuş ve kırmızı lahana turşusu dışında turşu sevmezdim ben!

“Turşu mu?” diyor sanki yeni bir şey keşfetmiş gibi.

“Koymuşlar mı?” diyor ardından da. Bunu demesiyle dürümün içindeki turşulardan birini alıp önüne fırlatıyorum resmen. “Köpeğin önüne ekmek atar gibi ne atıyorsunuz komutanım?” diyor masumca.

“Sence derdimiz o mu?” diye soruyorum sinirle.

“Evet.”

Bu dediğine iç çekip yüzümü ekşitiyorum. Arkamda duyduğum adım seslerini önemsemiyorum ancak yanımdaki boş sandalyenin geriye doğru çekilmesini önemsiyor ve başımı çevirip o yöne bakıyorum. Yüzbaşı?

Çektiği sandalyeye oturduğunda göz göze gelip bakışıyoruz. Kar anlaşılan yağıyordu, hem de fazlasıyla. Kıvırcık saçlarının üzerinde birikmişti biraz.

Ne işi vardı ki burada? Bilerek mi gelmişti, yoksa görüp mü? “Turşu da bayılıyor sana.” diyor Yüzbaşı.

“Hoş geldiniz komutanım.” diyor Mert. Yüzbaşı, ona ters bir bakış attıktan sonra geri bana dönüyor. Anlamsızca bakışıyoruz.

“Sivil.”

“Pardon, Ömer abi.” diyor Mert mahcup bir ifadeyle. Anlaşılan sivilde rütbeyle takılmayı sevmiyordu. Benim gibi. Sevmezdim, timi de uyaracaktım ama daha öyle samimi olmadığımızı düşünüp susmuştum.

Yüzbaşı ile bakışmayı bırakıp bıraktığım dürümü elime alıp içindeki turşuları çıkartmaya başlıyorum. Bakışlarını üzerimde hissetsem de umursamıyorum. Turşuları çıkarttıktan sonra dürümü yemeye devam ediyorum.

“Sana da alalım mı?” diyor Ali rütbeyi bir kenara bırakarak.

“Eyvallah.” diyerek teklifi reddediyor Yüzbaşı. Masa sohbete devam ederken ben az önce de yaptığım gibi onları dinleyip Yüzbaşının varlığını unutmaya çalışıyorum. Kendi gelip takılıyordu bana. Sevmemiştim bu yaptığını ama ses de çıkartmıyordum. Saygı.

Masanın üzerinde çalmaya başlayan telefonumla bir anlık sessizlik oluşuyor. Önce peçete alıp elimi ve ağzımı siliyor, sonra da telefonu elime alıp ayağa kalkıyorum. Masadan uzaklaşırken dışarı çıkıp çıkmama konusunu düşünüyorum. Gidip montumu alırsam çıkardım. Ama üşendiğim için gitmiyorum.

Telefonu açıp kulağıma götürüyorum. “Buyurun komutanım.” diyorum hafif bir gülümsemeyle.

“Aşko n’aber?” diye soran Kerem Binbaşı ile kıkırdıyorum. Sivildeydi büyük ihtimalle. Normalde bu kadar rahat takılmazdı.

“Eyvallah sağ olasın, sen?” diyorum camın önünde durup yağan karı izlerken.

“Eyvallah.” diyor benim gibi. “Ev bakacakmışsın, annem dedi. Hallettin mi?” diye soruyor biraz ciddileşirken. Görmese de refleksle başımı olumlu anlamda sallıyorum.

“Geldim, gördüm, aldım.” diyorum. “Odan da hazır olacak birkaç güne.” diyorum cilve yaparak. İnsanlara cilve yapmayı sevmesem de abime öyle değildim.

“Sağ olasın.” diyor kıkırdarken. “Şimdi ne yapıyorsun?” diye soruyor.

“Timleyim, yemek yiyorduk.” diyorum ciddileşirken. “Yüzbaşı geldi şimdi, gözü bende ve ben sinir oluyorum!” diyorum dişlerimi sıkarken. Sessizlik, sonra da telefonun diğer ucundaki iç çekiş.

“Sakin ol,” diyor. Sağ ol, sen dedin diye olurum bende! “Bak güzel kızım, bu adamın sana güvenme işi zamanla olacak. Biraz sabır, gayret, ha kızım?” diyor yumuşak bir ses tonuyla.

“Hiç gayret gösterip güven kazanamam abi. Keyfi bilir.” dedim yan gözle bizim masaya bakarken. “Ben bu saatten sonra işsiz gibi güven kazanamam.” diyorum ardından da.

“That’s my girl!” Bu dediğine kıkırdıyorum. Geri camdan dışarı bakıyordum. Birikmeyeceğini düşünmüştüm karın ama birikmişti. Benden daha çok severdi karı Kerem Binbaşı. Oynamazdı ama karda yürümesini, soğukluğunu hissetmeyi severdi. “İyi bakalım. Olur da birbirinize güvendiğinizi görürsem yakarım çıranı!” diyor yalandan bir sinirle.

“Emredersin.” diyorum. Gene bir sessizlik oluyor aramızda. Ne o konuşuyor, ne de ben. “Abi,” diyorum telefonda olduğundan emin olmak için. Geliyor klasik bir iltifat, ‘Söyle’ ve bir iltifat daha.

“Güzelim,” diyor. “Söyle güzel kızım.” Ben ne dedim? Bu tespitime gülümsüyorum.

“Sen hani Kamil Yarbay’la konuşmuştun ya, ne oldu o iş?” Buraya gelme işi. Artık abimle aynı timde olmak istiyordum. O çatışmalara gelmesin ama ben onun arkamda olduğunu bileyim, yeterdi o bana.

“Dönüş yapacağını söyledi.” diyor ciddileşerek.
“Tamam.” diyorum ben de onun gibi ciddileşirken. “Ben gideyim mi artık? Yemek yemem gerek, açım.” diyorum. Bıraksalar sabaha kadar konuşurdun aslında, ama tim vardı. Sırf tim burada diye konuşmayı kısa kesmiştim.

“Tamam,” İsteksizce söylüyor bunu, ben o an kapatmak istemiyorum. “Görüşürüz!” diyor ve benim bir şey dememi beklemeden telefonu kapatıyor. Trip mi attı o? Aman neyse, keyfi bilir!

Telefonumu cebime koyarken masaya geri dönüyorum. Yüzbaşı, kendine patates kızartması söylemiş, onu yemekle meşguldü. Yanına yaklaşıp, sandalyeyi çekip oturduğumu fark etmemişti. Varlığımı belli etmek istemesem de timin fark etmesi için hafifçe öksürüyorum. Emir bana baksa bile diğerleri sohbete devam etmiş, Yüzbaşı da görmezden gelmişti.

Yüzbaşı biraz… Buz kesen biriydi. Sadece bana arşı mı öyleydi bilemezdim, ancak geldiğimden beri timle de aman aman esprili konuşmamışlardı. Öncesinde konuştuklarını düşünüyordum ama yanılıyor da olabilirdim.

Arka planda çalmaya başlayan Ferdi Tayfur yanlış zamanlamaya denk gelmişti. Emin ol Ferdi abi, elimde Hatay usulü tavuk dürüm yerine rakı olsaydı sana bağıra bağıra eşlik eder, ardından da Müslüm babaya geçiş yapardım ama işte… Başka zaman!

Yemekte ben, Emir ve Yüzbaşı aman aman konuşmadan bitiriyoruz bu macerayı da. Herkes kendi yediğinin hesabını ödemek için sıraya girerken ben de Emir’in arkasında duruyorum. Çantamın içinden cüzdanımı çıkartıp bekliyorum. Emre: Ali, Umut ve Hürkan’ın hesabını da ödemişti. Mert’e inat olsun diye Kaan’ın ve Emir’inkini ödememişti. Ufak bir tim içi kaos çıksa da tatlıya bağlanmıştı.

Kalan herkes hesabı ödeyip çıkmıştı. Sıra bana geldiğinde kartımı çıkartıp otomatik olan kartımı pos cihazını okutuyorum. Kısa bir “İyi günler.” dileyip kalanları bekleyen timin yanına doğru ilerliyorum.

Bu saatten sonra ne yapacaktık bilmem, ancak şahsen ben gidip dinlenmek istiyordum. Eşyalar yarın geleceği için bugünlük de otele maruz kalmıştım. Hoştu ama sevmezdim.

“E ne yapıyoruz?” Sena merakla soruyor. Gidip dinlenmek mi, takılmak mı? Rakı! Ama olmaz. Abim olmadan tadı çıkmıyor. O yüzden uyku.

“Bana müsaade.” diyorum. Daha doğrusu diyoruz. Yüzbaşı da benimle aynı anda bu cümleyi kurduğunda belli etmesem de iç çekip ellerimi ceplerime koyuyorum. Çıkarken az kalsın unutuyordum montumu. Sağ olsun Kaan hatırlatmıştı.

“Yapmayın, olmaz bu kadar depresif yaşam!” diyor Hürkan. Götünüzde turbo mu var aslanlar?

“Oğlum ben yarın ev dizeceğim. İzin ver de dinleneyim.” diyorum başımı hafifçe sağa eğerek. Hürkan bir anda aydınlanma yaşayıp beni başıyla onaylıyor.

“Haber edin, gelelim.” diyor ardından da. Başımla onaylıyorum. İzin isteyip yanlarından ayrılırken onları geride bırakıp otelin yolunu tutuyorum. Sıkıcı ve yorucuydu. Üstelik facia da yaşamıştım, turşu!

Otele girdiğimde resepsiyondaki eleman gülümseyerek karşılıyor beni. Ben ona nazaran duygusuzca selamını alıp odama doğru çıkıyorum. Çıkar çıkmaz çantamı yatağın üzerine bırakıyorum. Tabancamı komidinin üzerine bırakırken yatağa oturuyorum. Cebimdeki telefonu da çıkartıp tabancanın yanına koyarken sırtımı yatak başlığına yaslıyorum ve dizlerimi kendime çekiyorum.

Çıkmışken gidip birkaç kitap almak isterdim ancak hem soğuktu, hem de operasyonun yorgunluğu hala üzerimdeydi. O yüzden vazgeçmiştim bu fikirden. İyi ki de vazgeçtim!

Doğrulup çantayı yatağın üzerinden alıp hemen yanına koyduktan sonra montumu çıkartıp tekli koltuklardan birine fırlatıyorum. Yatağa sırtüstü uzanıyorum. Tavanı izlemek yerine yavaşça gözlerimi kapatıyorum. Kısa sürede de uykuya dalıyorum…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

233okunma 50beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18