BİR SİPER UZAK 1 kitap kapağı

5. bölüm / 27

BİR SİPER UZAK 1

4. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunivane Nels

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 4. BÖLÜM

…

"Minimini omuzların

Taşıyacak yarın tüfek;

Tüfek değil, vatan yarın

O omuza yüklenecek…"

…

Tevfik Fikret

29 Şubat 1998 / MUŞ
“Ya,” diyerek kollarını göğsünde birleştiren minik kıza gülümseyerek bakıyordu babası. Minik kız, artık abisinin peşinden koşmaktan sıkılmış, abisinin elinde tuttuğu tahta çubuğun artık silah olmaktan çıktığını fark etmişti. “Baba, bir şey de ona!” diye çıkıştı minik kız sinirle dudak büzüp babasının yanına adımlarken. Abisi, onun bu tepkisine kıkırdamadan edemedi lakin duymamazlıktan da geldi.

“Oy, senin tepkilerini yerim!” diyerek ayağa kalkıp, kızını kucağına alıp yanaklarına kocaman bir öpücük kondurdu babası. Minik kızı huysuzca yüzünü geri çekip yanaklarını hafifçe şişirdi. Tatlıydı, ama asiliği ve umursamazlığı ön plandaydı hep. “Babam,” diyor Harun Kılıç gülümserken. “Kızım sen kime çektin?” diye soruyor merakla
.
“Sen değilsin,” diye araya giriyor okuduğu kitabı kapatıp yanındaki sehpaya koyan genç kadın. “Ben de değilim.” diyor bacak bacak üstüne atıp geriye yaslandığı esnada. “Kerem de küçükken öpülmeyi sevmezdi. Kerem olabilir.” diyor kadın kıkırdarken.

“Ay sus Aysel.” deyip yüz buruşturuyor adam. Kadın, eşinin bu haline kahkahayı basıyor. “Of sus!” diyor kızının saçlarını okşarken. “Öptüm diye öz oğlumdan şak diye yemiştim tokadı!” diyerek isyan ediyor bir an adam. Eşi ise gülmeye devam ediyordu.

“Baba, indir beni!” dedi kucağındaki kızı sinirle bacaklarını sallarken. Kucağı severdi normalde ama şu an sinirliydi. İki kişiye, abisi ve babası. “İndir ya!” dedi huysuzca.

“Ay aman iyi be!” dedi Harun kızını yere bırakırken. “Kucak istersen almam.” dedi küsmüş gibi yaparak.

“İstemem.” dedi Zeynep omuz silkerek. “Öptün beni, sinirliyim sana.” dedi ardından da sırtını babasına dönerken. Gözlerini kısıp abisine baktı. Hala sözde silah olan tahta çubukla kendince düşmana, yani ağaç yapraklarına ateş ediyordu. Zeynep, buna göz devirdi.

“Hiç göz devirme Zeyno!” dedi Kerem yanına gelirken. “Ben hayat kurtarıyorum.” diye bilmişlik tasladı elindeki çubuğu sallarken.

“Tahta çubukla mı?” diye sordu Zeynep. Göğsünde birleştirdiği kollarını bir saniye bile açmamıştı, açmamaya da devam etmişti.

“Ya, tüm sırrı bozdun!” diye çıkıştı Kerem. “Hani silahtı o?” dedi ardandan da.

“Aynen, bak yapraklar da düşman ordusu.” dedi Zeynep başını kaldırıp ondan bir hayli uzun olan abisine bakarken. Harun, kızının bu dediğine kahkahayı patlattı, Aysel ise sustu.

Kerem iç çekip göz deviriyor. “Öyleydi. Artık değil!” dedi çubuğu yere bırakırken. Zeynep’in de isteği buydu, abisini caydırmak.

Keyifle gülümsedi Zeynep. Üç yaşındaydı ancak fazla zeki ve hazırcevaptı. Bu özelliği hep ön plana çıkmış, çoğu kişiye de bu yaşta ağzının payını vermişti.

Abisinin umursamazlığına takılmadan kollarını açıp yerdeki bir çakıl taşını almak için eğiliyor Zeynep. Aldıktan sonra de tekrar ayağa kalkıyor. “Mermileri nerede ki silahın?” diye sordu ciddileşerek.

“Yok Zeynep. Silah da değil o, çubuk!” dedi Kerem sinirle. Bu sefer kollarını birleştiren o oldu. Bunu da umursamadı ve önüne dönüp elindeki çakıla baktı Zeynep. “O da mermi değil zaten.”

“Ama hayat kurtaracak.” dedi Zeynep emin bir şekilde. Kerem kaşlarını çatarken Zeynep; Elindeki çakılı biraz ilerideki ağacın dalındaki yaprağa fırlattı. Çakıl ilerleyip yaprağı vurup düşürünce bir sessizlik oluşuyor aile içerisinde. Zeynep sırıtırken abisine bakıyor.

“Oha.” dedi Kerem ağzı istemeden açılırken. Harun, yüzünde vatan gülüşüyle baktı kızına. Sonra da hızlıca tekrar kucağına aldığında Zeynep, bu sefer itiraz etmedi.

“Helal lan sana!” dedi Harun kızını hafifçe havaya kaldırırken. “Sen var ya, düşmana korku salarsın be kızım!” dedi ardından da. Yüzündeki vatan gülüşü bir saniye bile silinmedi. “Baban da mı nişancıydı be senin yavrum?”

“Hedef etkisiz hale getirildi, komutanım.” dedi Zeynep kıkırdarken. Harun, baktı ki komutanlığını konuşturması gerekiyordu, ciddileşti. Kızını yere indirmedi ama ciddiydi.

“Aferin asker!” dedi gururlu bir edayla.

“Sağ ol!”

Aysel, bu anları gülümseyerek izlerken Kerem de gururlanmıştı. O an ses etmemişti ama mutluydu, sevinmişti. Belki de bir kez daha hayran kalmıştı kardeşine. Bir kez daha aklına kardeşinin ileride parfüm yerine barut kokacağı gelmişti.

Asker olmasını pek de istemiyordu kardeşinin. Onu koruyamamaktan korkuyordu, başına bir iş gelmesinden korkuyordu, onu kaybetmekten korkuyordu. Şehit olmasından korkuyordu…

Yine de onu her gece asker hayal ederken buluyordu kendini. Her şeye rağmen, tüm korkularına rağmen asker olarak görüyordu onu. Elinde silah, üzerinde üniforma… Tek bir şey için savaşıyor: Vatan.

“Sen,” dedi sadece kendi duyabileceği bir sesle. “İleride asker olursan, o zaman da gururla bakarım sana.” dedi gülümserken. “Söz.”

Zeynep duymamıştı bunu, ama hissetmiş gibi dönüp baktı abisine. Gülümsedi. Bir şey demedi ama Kerem anladı. Zeynep çoktan kararını vermişti, asker olacaktı. Kerem de o an kararını bir kez daha verdi. Ne olursa olsun onu koruyacak, gururla bakmaktan asla çekinmeyecekti…

***

15 Aralık 2022 / ANKARA
Eve yerleşmiştim. Tim sağ olsun fazlasıyla yardım etmişti. Biri hariç. Hadi tahmin edin, kim o?

İki gündür evde kalıyordum ve mutluydum. Tek yaşamak sıkıcıydı ancak otelde kalmaktan çok daha iyiydi. Beni resepsiyon gülümseyerek karşılamıyordu en azından!

Timin yardımları kadar zararları da dokunmuştu. Mesela Emre, çok sağ olsun tablo kırmıştı. Emir de sessizliğini bozup iki bardak kırmıştı. Cana geleceğine mala gelsin diyeceğim de sapasağlam musluğu Ali’nin nasıl kırdığını da düşünüyordum. “Komutanım, musluk elimde kaldı!” diye bana bağırışı hala aklımdaydı.

Bina yeniydi, iki ay önce yapılmıştı. Emre de yeni olmasını sağlıklı bularak ilk burayı göstermişti sağ olsun. Bazı uğursuzluklara rağmen atlatmıştık o serüveni. Şu an ise izin günümüzdü ve ben, gidip kaç gündür yapmaya üşendiğim kitap alışverişini yapıyordum. Birçok kitap almıştım ve buranın düşündüğümden daha fazla tutacağına emindim.

Hoş salondaki büyük kitaplıkta okumadığım birkaç kitap vardı, ancak bu kitap almama engel değildi! Ben de alıyordum.

Türlerine göre ayrılmış raflarda sırasıyla gezinip ilgimi çekenleri koyuyordum sepete. Yani, hepsinde gezinmemiş olabilirim. Mesela dünya klasikleri… Hatta vaktimin çoğunu aksiyon ve polisiyede geçirmiş olabilirdim ama, yani seviyorum. Ne yapayım?

Bir daha ne zaman buluşuruz bilmesem de abime de birkaç kitap almıştım. Benim kadar o da kitap okumayı fazlasıyla sever, bazen buluştuğumuzda birlikte bile okurduk. Hatırlıyorum, ben on yedi yaşındayken abim bir ara izin alıp gelmişti. Yaz akşamı diye oturup gece dörde kadar oturup kitap okumuştuk.

İkimiz de polisiye okumayı severdik. Bazen aynı kitabı alır, okur; Katili bulmayı denerdik. İkimiz de asker olunca bunu pek yapamamaya başlamıştık ancak yapınca da eğleniyorduk.

Elimdeki sepette abime aldığım kitaplarla birlikte toplam on bir kitap vardı. Daha fazla alırsam bu ay geçimi sağlayamayacağımdan dolayı istemeyerek de olsa kasaya gidiyorum. Kasa boştu. Bu yüzden kimse gelmesin de beklemekle uğraşmayayım diye adımlarımı hızlandırıyorum.

Vardığımda “İyi günler, hoş geldiniz.” diyen kasiyeri duymamazlıktan gelerek kitapları sepetten çıkartıyorum. O kitapların barkodunu okuturken ben de çantamdan cüzdanımı, cüzdanın içinden de kartımı çıkartıyorum.

“Şu kitapları paket yapar mısınız?” diyerek abime aldıklarımı gösteriyorum. Beni gülümseyerek onayladığında beklemeye devam ediyorum. Kısa sürede gösterdiğim kitapları paket yapıyor, diğerlerini de poşetlere eşit şekilde koyuyor.

Pos cihazının ayarlarını yaptıktan sonra “Temassız var mı?” diye soruyor. Onu başımla onayladığımda pos cihazını bana çeviriyor. “Okutabilirsiniz.” Kartı kısa süre pos cihazına okutuyorum. Daha sonrasında onaylandığına dair ses geldiğinde çekip kartı cüzdanıma koyuyorum. Cüzdanı da çantanın bir yerine atıyorum ve fermuarını kapatıp çantayı omzuma takıyorum.

Kasiyer fişi poşetlerden birine attıktan sonra poşetleri bana uzatıyor. Elindeki poşetleri alıyorum ve “İyi okumalar.” lafını da duymamazlıktan gelip kitapçıdan çıkıyorum.

Ankara gibi bir yerde sık sık operasyona çağırılmamamız bana garip geliyordu. Ya da ben çok da yoğun olmayan bir haftada gelmiştim. Ancak operasyon olmadığında garip hissediyordum. Garipten çok… Eksik.

Alışmıştım silah seslerine, çatışmaya, aksiyona… Onlar olmayınca gerçekten eksik hissediyordum. Oyuncaklarımdı onlar bir nevi. Bana göre eğlenceliydi.

‘Savaşın nesi eğlenceli, kafayı mı üşüttün?’ diyebilirsiniz. Ama biz askerler için savaş zor değildi, yorucu değildi. Bizim için asıl savaş şehit verdiğimizde başlıyordu, siz bizi unutunca başlıyordu. Ancak bizi ailelerimiz ömür boyu hatırlardı. Sizler en az bir saat, en fazla bir gün. Sonra unutup gidersiniz! Bizden bahsettiklerinde ‘Bu kimdi?’ dersiniz.

Kitaplarla birlikte saatlerdir içinde olduğum alışveriş merkezinden çıkıp bulduğum ilk boş taksiye atlayıp eve gidiyorum. Evin hemen önüne geldiğim anda tam taksici gence parasını verecekken çalan telefonla duruyorum. Cebimdeki telefonu çıkartıp kimin olduğuna bakıyorum. Eğer önemsizse sonra açardım.

Ekranda Kaan’ın ismini görünce telefonu açıp kulağıma götürüyorum. “Efendim Astsubayım.” Çok da bağırarak söylemiyorum. Neden aramıştı acaba?

“Komutanım, rahatsız ettim kusura bakmayın.” Mahcup bir ifadeyle bunu söylemesine belli belirsiz bir şekilde tebessüm ediyorum.

“Estağfurullah, ne oldu?” diye soruyorum merakla, bir yandan da ciddileşirken.

“Görev var komutanım. Yarım saate karargahta olmanız gerek.” diyor benim gibi ciddileşirken.

“Geliyorum.” diye cevap veriyorum ve telefonu yüzüne kapatıyorum. Taksici gence bakıyorum, sonra da kitaplara. “Bir dakika bekler misin?” diye soruyorum. Beni onayladığında poşetleri alıp arabadan iniyorum. Eve çıkıp kapıyı açıyorum, poşetleri içeri bırakıyorum. Ardından kapıyı tekrar kapatıp kilitliyor ve aşağı iniyorum.

“Komutanlığa.” diyorum taksiye binip kapıyı kapatırken. Araba almam şarttı sanırım. Genç beni başıyla onayladığında gaza basıyor. Kısa sürede komutanlığa varıyorum. Gereken paranın biraz fazlasını uzatıyorum gence. “Üstü kalsın.” diyerek de bahşiş vermiş oluyorum.

Genç teşekkür ettikten sonra ben de arabadan iniyorum. Kapıdaki askerler bana selam verirken selamlarını başımla alıp içeri giriyorum. Bahçeyi adımlarken tam merdivenlerin orada bizim çömezi, yani Mert’i görüyorum. Adımlarımı hızlandırıp ona yetişiyorum.

Adım seslerini duymuş olacak ki başını çevirip bana bakıyor. “Komutanım,”

“Hiç selam verme. Yürü.” diyorum omzunu pat patlarken. Emir verdiğim için onaylayıp itiraz etmemişti. Diğerleri neredeydi bilmem, ancak biz soyunma odasına gidiyorduk.

Benimki ayrıydı. Kadınlar ve erkekler aynı soyunma odasında olamazdı. Ancak odalar yan yanaydı. O yüzden yol da aynıydı. İkimiz birlikte ilerlerken soyunma odalarına geldiğimizde kısa bir an bakışıyoruz. Ben dönüp odaya girdiğimde geride Mert’i bırakıyorum.

Telefonumu çıkartıp abime kısa bir bilgilendirme ve helallik mesajı yazarak telefonu sessize alıyorum. Çantayı dolaba koyarken üzerimdeki montu çıkartıp askıya asıyorum. Tabancamı ve dolu şarjörü çıkarıp masanın üzerine koyuyorum. Bluzu ve pantolonu da çıkarttıktan sonra üzerime üniformamı geçiriyorum. Tabanca ve şarjörü alıyorum. Saçlarım bağlanmasa da onları da topluyorum.

Telefonumu da cebime attıktan sonra odadan çıkıyorum. Hemen yan odadan sesler gelince bizimkilerin orada olduğunu anlıyorum. Girsem mi diye düşünürken arkamdan duyduğum adım sesleri ile o yöne dönüyorum. Emir.

“Komutanım, ne oluyor?” diye soruyor. Bilmediğimi açıklarcasına omuz silkiyorum. “İçerdeler mi?”

“Evet. Ama ben içeri girmeli miyim, emin değilim.”
“Sorun olmaz.” diyor kapının önüne doğru adımlarken. Kapıyı tık tıklıyor ve açıp içeriye kısa bir göz gezdirip tekrar bana bakıyor. “Gelin.” dediği esnada o da odaya giriyor. Hemen peşinden ben girip kapıyı kapatıyorum. Allahtan çıplak olan yok!

“Bu kadar samimi olduk mu ya?” diyor Emre yüzündeki vatan gülüşle. Göz devirmemek için kendimi zor tutarken içeriye yeni giren Emir rahat olsun diyerek gözlerimi kaçırıyor, yere dikiyorum. “Yanlış anlaşılmasın ama, komutanım.” diyor Emre mahcup şekilde.

“Takmadım zaten.” diyorum. Hemen önünde durduğum kapının kolunun inme sesini duyunca kenara çekiliyordum. Eyvah! Yüzbaşı yoktu ve kesin şimdi gelmişti. Yani kesin oydu ve burada ne yaptığımı soracaktı.

Kapı açıldığında tam da tahmin ettiğim gibi Yüzbaşı karşıladı bizi. Diğerlerini görmeye alışık olsa d beni görmeyi beklemediğini kaşlarını çatarak belli etmiş oluyor. “Sen ne yapıyorsun?”

“Gidebilirim?” Soruya soru ile cevap verilmesi… Sevmem ama yapmaya bayılırım!

“Karargahın önünde bekle beni.” diye emir verirken içeri giriyor, çıkmam içinse kapıyı açık bırakıyor. Ben ise bir şey demeden hızla yanından geçip odadan çıkıyor, kapıyı kapatıyor ve merdivenlere yöneliyorum.

Merdivenler tek tek, usulca çıkıyorum. Evet işimiz acele, ancak Yüzbaşının sallanmaya hakkı yok. Ama benim var! Bakın, çok da hızlı hareket etmiyorum.

Yine de yavaş olmama rağmen Yüzbaşı gelmemiş oluyor. Bir şey ise o an dikkatimi çekiyor: Varlığım ona rahatsızlık vermemiş, tersine timin ikinci komutanı olduğumu kabullenmiş ve karargaha çağırmıştı beni. Bu bir gelişme miydi bilmiyorum. Ancak çok da önemli bir şey değildi.

Nihayet uzaktan gördüğüm tanıdık silüetle “Sonunda!” demeden kendimi alıkoyamıyorum. Yüzbaşı yanıma doğru gelirken aşıyla girmemi işaret ettiğinde ilk kapıyı açıp içeri giriyorum. Diğer kapıyı tıklattığımda Yüzbaşı da bana yetişmiş oluyor.

“Gir!” emriyle kapıyı açıyorum ancak girmiyorum. Rütbe sırası. Yüzbaşı bunu fark edip giriyor ve selam veriyor, hemen ardından ben de aynısını yapıp kapıyı arkamdan kapatıyorum. Kamil Yarbay’ın hemen karşısına dikildiğimizde Yarbay, ikimizi de baştan aşağı süzüyor.

Ben gene aynıydım, üç-dört gün arayla kesmem gereken bir sakalım veya bıyığım yoktu. Ancak Yüzbaşının yeni çıkmaya başlamış sakalları mevcuttu. Kesmeye vakti olmamıştı anlaşılan. Kamil Yarbay ise bu durumu sevmemişti.

“Evet arkadaşlar,” Eğilip önündeki masaya ellerini koyuyor ve bize bakıyor. Ciddi. Fazlasıyla. “Bir jandarma özel harekat timi, çıktıkları operasyonda,” diyor ve doğrulup ekrana bizim şaşırmadığımız bir teröristin resmini koyuyor. Vedat. “Bu Vedat iti yüzünden pusuya düşürüldü. Şehidimiz yok, iki yaralımız var. Durumları iyi.” Bunu duymak güzeldi. Ancak hala bir sorun olduğu da belliydi.

“Ancak,” dediği esnada fotoğrafı değiştirip iki asker resmi getiriyor ekrana. İkisi de erkekti. Biri kumraldı. Rütbesi Teğmendi. Diğeri de esmerdi. O bir alt rütbe olan Asteğmendi. Esmer sevmem… Ama konumuz bu değil. “Pusu sırasında Teğmen Ersin Şahin ve Asteğmen Faruk Çoban rehin alınmış.” diyor belli belirsiz bir sinirle. İşte şimdi naneyi yedin Vedat!

“Olay yerine en yakın tim destek olarak gidip çatışmayı önledi. Ancak askerlerimizin bulunması için özel kuvvetlerden, yani sizden de destek gerek.” Emir netti. Askerlerimizi almamız şarttı.

“Helikopter hangarın önüne geliyor. Sizi olay yerine, çatışmanın yaşandığı bölgeye; diğer iki timin yanına götürecek. Olayları onlardan da dinleyin. Ardından da Halil Astsubay, askerlerimizin yerini tespit ettikleri ilk an, konumu Emir’le paylaşacak.” diyor Yarbay. Bakışlarını bana çeviriyor. “Vedat’ı öldür öldürme, sana kalmış. Ama o askerleri sağ istiyorum!” Kesin emirdi.

İkimiz da aynı anda hazır ola geçip “Emredersiniz komutanım!” diyoruz. Bizi başıyla onaylayıp başını ekrana çeviriyor Yarbay. İki askerimize bakıyor. Aklı onlarda.

“Komutanım,” diyerek sessizliği bozan ben oluyorum. Başını çevirip bana baktığında gözlerindeki o şefkati görüyorum. “Yaralı olan iki askerimiz hastaneye kaldırıldı mı?” diye soruyorum. Başımı hafifçe çevirip Yüzbaşıya baktığımda beni başıyla onaylıyor. Sanırım onun da aklındaki soruyu sormuş oluyorum. Geri önüme dönüyorum.

“Evet hastanede, güvendeler. Sizi olay yerine bıraktıktan sonra helikopter özel harekat timin kalanını hastaneye götürecek.” Dediği şeyi başımla onaylıyorum. “Başka bir şey yoksa, çıkabilirsiniz.”

İkimiz de baş selamı verdikten sonra o önde, ben arkada karargahtan çıkıyoruz. Hangara doğru adımlarken ben aklımdaki tek soruyu düşünüp karar vermeye çalışıyorum. Vedat’ı öldürmeli miyim?...

***

“Ya siz gidip Mahmud’u almışsınız, adam olayın ciddiyetinin farkında.” diyerek içindeki siniri sözleriyle dışarıya atmaya çalışıyor olay yerindeki başka timdeki asker. Şu an olay yerindeydik. Bizi getiren helikopter pusuya düşen timi hastaneye götürmüştü. Desteğe gelen tim de bizi beklemişti. “Nasıl hala böyle hareket edebilir, aklım almıyor komutanım!” diyor özel harekat timinin komutanı Yavuz.

Haklıydı. Ben lideri ele geçirmiş, yanında bana saldıran adamı bülbül gibi öttürmüştüm. Olanların Vedat da farkındaydı ancak böyle yaparak bizden korkmadığını gösteriyordu.

“Emin ol bizim de aklımız almıyor, Üsteğmenim.” Konuşan Yüzbaşı. Askerlerimizin rehin alınmasına öyle sinirlenmişti ki komutanı “Gelin.” emrini vermese bizimle gelecekti. Ancak onlara verilen emir buydu. Şu an da onların helikopterinin gelmesini bekliyorduk.

“Gerisi bizde,” diyerek elimi Yavuz’un omzuna koyuyorum dostça. Devreydik. İkimizde Kıdemli Üsteğmendik. O yüzden çekinmiyordum. Hatta tanışalı yarım saat olmuş adam, bana Yüzbaşıdan daha yakın gelmişti. “Ama ben halledeceğim o şerefsizi!” diyorum dişlerimi sıkarken.

“Sana güveniyorum, devrem.” Bunu demesi sinirimi biraz yatıştırıyor ve ben küçük bir tebessüm ediyorum. Omzunu dostça pat patlıyorum.

“Eyvallah.”

Uzaktan kulak kabartınca duyulan helikopter sesiyle istemeden o yöne çeviriyoruz bakışlarımızı. Bakınca pek de görülemeyecek helikopteri elimle koymuş gibi bulmanın gururunu kısa bir an yaşıyorum. Sırıtmama engel olarak elimi Yavuz’un omuzundan çekiyorum. “Geliyorlar.”

“Geliyorlar evet. Ama gerisi bizde, için rahat olsun.” diyorum ciddileşerek. Bu dediğime gülümsüyor.

“İçim her zaman rahat devrem.” Duruyor. “Senden bir şey isteyebilir miyim?” diye soruyor mahcup ve çekingen bir ifadeyle. Onu başımla onayladığımda başımı hafifçe çevirip Yüzbaşıya bakıyorum. Kaşlarını çatmış, Yavuz’un diyeceği şeyi merakla bekliyordu. “Bir sakıncası olmazsa telefon numaranı alsam, gelişme falan olursa bana bilgi verir misin?”

“Çekindiğin şey bu muydu devrem?” diyorum telefonumu çıkartırken. “Söyle kaydedeyim.” Otuz iki diş sırıtmasına ben de sırıtmadan edemiyor. Yüzbaşı, başını sağa sola hafifçe sallayıp yüzünü gizliyor ama sırıttığı belli oluyor.

“Sağ olasın!” diyor Yavuz. Ardından da numarasını söylüyor. Yazıyorum, ardından kaydedip çaldırıyorum. Aynısını Yavuz da yaptığında helikopter de artık iniş yapmaya başlamış oluyor. Yavuz’un tim hazırlıklarını yaparken Yavuz önce benimle, sonra da Yüzbaşı ile tokalaşıyor. “Allah sizi korusun.” demeyi de ihmal etmiyor.

Tim de sırasıyla önce bizimkilerle, sonra ben ve Yüzbaşı ile tokalaştıktan sonra helikoptere biniyorlar. Biz ise onların gidişlerini izliyoruz.

“Onu öldürecek misin?” diye soruyor Yüzbaşı helikopter kalkarken. Sesi soğuktu ancak sesini duyurmak için yanıma yaklaşıp bağırmıştı.

“Öldürmemi söylersen öldürmem.” diyorum onun gibi bağırarak.

“Öldür.”

Bunu dedikten hemen sonra arkasını dönüp yanımdan uzaklaşıyor. Bu dediğine göz deviriyorum. Senin emirlerini dinleyecek değilim. Kendi özgür ve hür irademle onu öldüreceğim. Canlı alıp ne yapayım?

Havadaki helikoptere son bir bakış atıp arkamı dönerek timin yanına doğru ilerliyorum. Emir’e gönderilen koordinatlara çoktan gitmemiz gerekiyordu ancak biz diğer timi yalnız bırakmamıştık, beklemiştik. Kamil Yarbay’a da haber ettiğimizde anlayış göstermişti.

Vedat’ın bulunduğu kamp alanına yürüyerek gidecektik. Helikopter veya tank; araçla gidersek operasyon yapacağımızı anlarlardı. Gizlice sızacaktık içeri. Tek dileğim ise askerlerimizin iyi olmasıydı. Aksi takdirde “Öldürme.” deseler bile pek de umurumda olmayacaktı.

Tim, tek sıra halinde yürümeye başladığında ben de elimde güzel kızım İsimsizle takip ediyordum onları. En arkada olmam ufaktan da olsa sıkıntı yaşatabilirdi ancak kimin umurunda?

Yürürken arada arkama bakıyor, düşman unsurları var mı diye kontrol ediyordum. Dikkatimi çeken bir şey olursa kendimce inceliyordum. Adrenalin yaratmaya gerek yoktu. Önce kendim inceler, tehdit varsa da haber verirdim.

Tim de sessizdi. Özellikle Emre. Timin neşe kaynağı Emre ve onun pampası, canı, ciğeri, tüm şebeklik, şaklabanlık ne bok varsa yapan candaşı Hürkan; sessizdi. Bu rehin alma işleri onların da canını sıkmıştı. Ali, Umut ve Emir aynıydı. Sessi üçlüye devam.

Kaan ve Mert de sessizdi. İkisi genelde takılıyor, konuşuyor olurdu ama yok, herkes sessiz. Canları sıkkın, belli ki herkes intikam istiyordu.

Mert, bu sefer bir değişiklik yapıp nazar boncuklarını sadece bize değil, Yavuz Üsteğmenin timine de vermişti. Bu fazla iyiydi. Masum biriydi Mert. Gerçi hepimiz öyleyiz ama, Mert istese bağırıp
çağıramayacak biriydi. Kıyamazdı çünkü. Belki yaşının küçük olmasından, belki de karakteri böyleydi. Ama iyi çocuktur, bir yanlışı kolay kolay görünmez.

Tamam, yani evet geleli bir hafta olmuş olabilir. Ama bu onları tanımadığım anlamına gelmez. Üstelik keskin nişancıydım ben, gözlem yeteneklerim iyi. Bu da gözlemlediğim kadarıydı. Övünmedim ha! Lütfen öyle algılamayın.

Benim hemen önümde olan Emir, adımlarını hızlandırıp Yüzbaşıya yetişmeye çalışıyor. Yüzbaşı, bir an önce yetişip askerlerimizi almak istiyor. Bu yüzden hızlı ilerliyordu. Biz de anlamış, ses etmemiştik. Aynı zamanda sinirliydi de. Bana “Öldür.” derken sesi fazla kararlı, sinirli çıkmıştı. En az ben kadar o da bu herifin ölmesini istiyordu.

Emir, sonunda Yüzbaşıya yetiştiğinde ikisi kısa süreli bir konuşma yapıyor. Ben de bu fırsattan istifade arkamı dönüp çevre güvenli mi bakıyorum. Bunu tek ben yapmıyordum, arada Kaan da yapıyordu.

Sağa bakıyorum bir şey yok. Sola bakıyorum ve dikkatimi bir şey çekiyor. Durup sola dönüyorum. Bir araç. Sivil mi bilmiyorum lakin hızlılar. Sanki bir şeyden kaçıyorlar. “Komutanım,” diyorum telsizden. Oradan buraya bağırmam Yüzbaşı, kusura bakma!

“Ne?” Göz deviriyorum. Ayı ya, dağ ayısı! Lan harbi hayvan ya.

Ona göre sağ olan yeri “Sağ, saat beş yönü.” diyorum. Dönüp baktı mı diye kontrol ediyorum. Eliyle tüm time dur işareti yapıp tarif ettiğim yöne bakıyor. Tim de o esnada çevre güvenliği alıyor. Geri aracın olduğu yöne dönüyorum. “Jeep. Sivil araç olduğunu düşünmüyorum.”

“Bir şeyden kaçıyor gibiler.” Bingo! Kaan, çok haklısın aslanım. Ben de öyle düşünüyorum.

Telsizlerin hepsinde sessizlik oluyor. Anlıyorum ki Yüzbaşı düşünüyor. “İleride bir şey varsa haklı olabilirsin Kaan.” diyor. “Birazdan anlarız.”

Eliyle tekrar yürümemizi işaret ettiğinde onlara eşlik etmek yerine kısa bir süre durup arkalarından bakıyorum. Şaka mı? Bu kadar mı merak etmedin? “Ya mayınsa?” diyorum onlara doğru adım atarken, bir yandan da telsizle Yüzbaşıya.

“Ya değilse?” diyor. “Ya şahin bakışların yanlış görmüşse?” Sakin ol Zeynep. Bu da senin sınavın. Bilerek yapıyor, seni güçsüz sanıyor. Sakin…

“Ya doğru gördüysem?” diyorum dişlerimi sıkmamak için kendimi zor tutarken. Ancak elim benden izinsiz hareket ediyordu. Elim çoktan yumruk olmuştu bile. “Ya düşmansa, ya bize tuzak kurduysa?” Sessizlik. Alaylı bir sırıtış beliriyor dudaklarımda. “’Sana inanmak istemiyorum.’ demiyorsunuz da!”

“Kes!” diye kesin bir emir verdiğinde sırıtışımı kaybetmeden dudaklarımı birbirine bastırıyorum. İşte şimdi sakin kal Zeynep. Çünkü bunun devamı gelecek. “Telsizden rota verip timi yönetme yetkin yok.”

Sakinliği bu adamın götüne sok Zeynep. “Eğer ileride bir şey yoksa,” diyor ve duruyor. Her anlamda. Yürümeyi bırakınca haliyle tim de, ben de duruyoruz. Bana dönmüyor ancak sinirlediği her halinden belli. “Bu timden siktir olup gidersin.” Pardon? Sana mı kaldı gidip gitmemem?

“Eğer ileride bir şeyler varsa,” diyorum ben de onun gibi. Allah’ım resmen komutanıma meydan okuyorum!.. Gerçi yapmadığım şey değil. “Ve bugün hayatını kurtarırsam, bir gün bana ‘Gitme.’ diyeceksin.” Ben bunu der demez Emre ve Hürkan birbirine bakıp benim bu çıkışıma hayranlıklarını belli ediyorlar.

“Siktir git Zeynep.”

“Bunu sen dedin diye gitmiyorum Yüzbaşı.” Telsizi bırakıyorum. Yüzbaşı, başını hafifçe çevirip bana bakıyor. Ne bakıyorsun lan izmarit? demeyi çok isterdim de sonum önce Kamil Yarbay’da, sonra da Kerem Binbaşının yanında biter diye susuyorum.

Geri önüne dönüp yürümeye başladığında tim de usulca takip ediyor beni. İleride bir şey çıkmazsa ben de mesleği bırakıyorum! Hodri meydan.

Adımlarını yavaşlatan Emre, anlaşılan o ki benimle konuşacaktı. O yavaşlamadan ben ona yetişeyim diye adımlarımı hızlandırıyorum ve ona yetişince onunla aynı hızda yürümeye başlıyorum. Yan gözle ona baktığımda, bana hayranlıkla baktığını görüyorum. Aşık olmasın?

Önüme dönüyorum. “Komutanım,”

“Hı?” diye ona çeviriyorum başımı. Gerçekten aşık olmuş olabilir. Oğlum o nasıl bakış?

“Bak harbiden, yemin ederim hayran kaldım abla!” diyor heyecanla. Benden küçüktü, o yüzden öyle demişti. Bu dediğine sırıtıp önüme dönüyorum. Aramızda kısa bir sessizlik yaşanıyor. “Ömer Yüzbaşı,” demesiyle ciddileşiyorum. “Normal şartlarda böyle yapan birini şikayet etmişti bile, komutanım.” Tamam da bana ne?

“Yani?” diyorum etrafıma göz gezdirirken.

“Yanisi şu ki, seni timin bir parçası olarak gördüğü için sustu, susacak da. Susmazsa benim adım da Emre değil!” diye bana meydan okuyor.

“Evet, aynan öyle!” diyorum sinirle. “O yüzden gitmemi istedi, değil mi?” diye sorduğum esnada başımı Emre’ye çeviriyorum. Susuyor, ancak bakışlarını da kaçırmıyor. “Emre, bak oğlum siz her ne kadar inkar etseniz de, onun gözünde benim bu timde yerim yok.” Gene susuyor. “Normalde istenmediğim yerde durmam. Ama eski timime sözüm var diye duruyorum.”

Yalan da değildi. Onlara çok sözüm vardı. Biri de buydu. “Tamam, olsun.” diyor beklemediğim bir anda. “Biz istiyoruz ama seni!”

“Ne?”

“Ne ne? Biz istiyoruz seni. Emin ol Ömer abi hiçbirimizin umurunda değil, senin de dahil.” Bu dediğine kaşlarımı çatıyorum. Ardından sırıtıp gözlerimi kaçırıyorum. “Rakı masasında senin de kadehin var artık.”

“Sus be!” diye kıkırdayıp omzuna şaplağı atıyorum. Bu yaptığıma o da kıkırdarken önüme dönüyorum. Yüzümdeki sırıtış yavaş yavaş kaybolurken ciddileşiyorum. “Eyvallah Emre.” diyorum omzunu dostça sıkarken. İkimiz de ciddileşirken o, adımlarını hızlandırıp yanımdan ayrılırken ben de en arkaya tekrar geçiyorum.

Şimdi sen söyle Yüzbaşı: Ben mi daha güçlüyüm, yoksa sen mi? Bir gün bana teslim olacaksın.

***

“Yol mayınlı komutanım.” Umut bunu der demez sırıtmadan edemiyorum. Tartışmanın üzerinden yirmi dakika geçmeden dediğim olmuş, jeepteki adamların da niyeti anlaşılmıştı. Yolu tuzaklamışlardı. E ama ben demiştim, bana inanmayan sendin Yüzbaşı.

Yüzbaşı iç çekiyor, sol elini saçlarına daldırıp karıştırıyor. Bir şeyler düşünüyor. Ben, ciddileşerek önüme dönüyorum.

“Komutanım-”

“Sus!” Ooo, reis sinirli. Kime, bana! İçimdeki kahkaha atma isteğini dudaklarımı birbirine bastırarak engelliyorum. Başımı eğiyorum ki görmesin. Ama o tipini görmeye değermiş!

Eğer konuşursam elindeki silahı hiç düşünmeden bana doğrultup tüm şarjörü üzerime boşaltacağı için susup oturmak en mantıklısı. “Üsteğmen Kılıç,” Sıçtık.

Başımı kaldırıp ona bakıyorum. Gözleri bana karşı resmen alev fırlatıyordu ancak kimin umurunda? Umurumda değilsin Yüzbaşı! “Hangi rotayı önerirsin? Neresi daha güvenli?” diye soruyor alaylı bir ses tonuyla. Seni senin silahınla vuracağım.

“Telsizden rota verip timi yönetme yetkim yok, komutanım. Siz bilirsiniz.” diyerek omuz silkiyorum. Bu cevabı beklemeyen Yüzbaşı, suratıma mal mal bakıyor. Kaan ve hatta timin sessiz kıvırcığı Emir bile sırıtırken; Emre, Hürkan ve Mert de kıkırdıyor. Ali ve Umut sessiz olsa da bıyık altından sırıtıyor.

Yüzbaşı, iç çekip gözlerini kapatıyor. Açtıktan hemen sonra da Emir’e dönüyor. “Başka yer bul.” diye kısa ve tez emrini savuruyor. Hodri meydan demiştim yalnız…

“Komutanım, lütfen bir daha yapmayın. Kaldıramıyor.” diyor Hürkan kulağıma eğilip, fısıltıyla. Bu dediğine gülmemek için dudağımı ısırıyorum. Kılıcım daima keskindir, söylemeyi unutmuştum değil mi?

Hepimiz ciddileşirken Emir’in yaptığı, bulmaya çalıştığı yolu dört gözle beliyorduk. Yolun mayınlı olduğunu bilsek de nereden nereye, nereye kadar bilmiyorduk. İşimizi sağlama almakta fayda vardı. Emir işini yaparken tim de bir nebze olsun dinlenmiş oluyor. Su içen mi dersin, soluklanan mı dersin, yoksa bir şeyler atıştıran mı dersin… Herkes dinleniyordu işte.

Yüzbaşı ise bana olan sinirini hala atlatamamış olacak ki beni her gördüğünde söyleniyor. Sanırım fazla ileri gittim ama kimin umurunda?

Kimin umurunda demeye bayılıyorum. İnsanları gıcık, sinir edipte umurumda olmaması fazla iyi ve havalı hissettiriyor. E abim öğretti olacak o kadar!

Kamil Yarbay, yaklaşık on dakika önce adamların bulundukları konumdan gittiklerini söylemişti. Ancak şu anki konumları hakkında bilgimiz yoktu.

“Burada kaldığımız her dakika,” diye söze giren Umut’a çeviriyorum başımı. Fark ediyorum ki Yüzbaşı da dahil herkes ona odaklanmış. “O iki askerimizin aleyhine işliyor.”

“Ne yapalım Umut Bey?” diye bana olan siniriyle Umut’a çıkışıyor Yüzbaşı. “Mayınlara basarak geçelim de hepimiz ölelim, değil mi?” diye de söylenmeye devam ediyor. Bu dediğine iç çekiyorum ve başımı sağa çeviriyorum. Neden bilmiyorum ama istem dışı yapıyorum bunu.

O an ileride bir kulübe dikkatimi çekiyor. Uzaktaydı. Öyle bakınca görünürdü, ancak yürüyerek gitmesi zaman alabilirdi.

“Kötüyü çağıran birisi var zaten, sen de başlama!” diye söylenmeye devam ederken benden bahsettiğini fark ediyorum ancak kulübeye dikkat kesilmiştim.

“Dürbün verin bana.” diyorum kaşlarımı çattığım esnada.

“Ne dürbünü?”

“Normal dürbün Mert!” diye çıkışıyorum. Yüzbaşı bir la havle çekerken göz devirmemek için ben de kendimi zor tutuyorum. “Hadi.” Bunu dememle Kaan, çantasından dürbününü çıkartıp bana uzatıyor. Dürbünü alıp kulübeye doğru tutarak oraya bakıyorum.

İçeride dolanan birkaç adamı fark etmem zor olmuyor. Tetikte gibiler. İçlerinden birisi fazla panikti, kafasını arada kaşıyarak bir sağa bir sola gidip geliyor; arada da söylenip duruyordu.

“Neye bakıyorsun sen?” Aynı adam gene sağa sola giderken fark ediyorum ki adamın belinde silah var. “Sana diyorum Üsteğmen!”

“Bir saniye.” Bunu artık kim dediyse ben de öyle cevap veriyorum. Kulübeye o kadar konsantre olmuşum ki anlamıyorum kimin dediğini.

Panik halindeki adam durup karşısındaki adamlardan birine bakıp tahmin ettiğim kadarıyla bir şeyler diyor. Onu dinleyen adam kısa bir baş onayından sonra hızlı hareketlerle odadan çıktığında, artık gördüklerimi demem gerektiğini fark ediyorum. “Komutanım, saat üç yönü; bir kulübe var. İçerisindeki adamlar fazla şüpheli.”

“Her şeyi fark etmek zorunda mısın?” İşte bu sefer gözlerimi deviriyorum ve dürbünü Kaan’a uzatıyorum.

“Keskin nişancı refleksi.” diye bir cevap veriyorum. Ses etmiyor. Kaan da benim yaptığım gibi kısa bir süre kulübeyi inceliyor.

“Zeynep komutan haklı olabilir, komutanım.” diyor Kaan. Aslanım benim! “Bir gidip baksak? Belki askerlerimiz oradadır?” diye bir fikir sunuyor.

“Haklı olabilirler komutanım. Kamil Yarbay bulundukları yeri değiştirdiklerini söylemişti.” diyor Emir. Helal olsun size, aslanlarım benim!

“İyi.” diyor kararlılıkla. “Zeynep, git yüksek bir yere kurul. Tim, mevzi alın.” diye emirlerini savurmaya başlıyor. “Mayınlara da dikkat edin.”

“Emredersiniz.” Hepimiz hep bir ağızdan bunu der demez dağılıyoruz. Kimisi ağacın arkasına, kimisi bulduğu kaya parçalarının arkasına… Ben ise kulübenin gözüktüğü bir tepeye çıkmaya başlıyorum.

Karlı hava işimi biraz zorlaştırsa da en sonunda tepeye çıkıyorum. Etrafıma bakınıp sırtımdaki çantayı çıkartarak köşeye bırakıyorum. Ardından yere uzanıp güzel kızımı besmele çektikten hemen sonra kurmaya başlıyorum. Dürbünüyle ilgili ayarlamalarımı kaparken hangi marşı söyleyeceğimi de düşünüyorum.

“Zeynep,” Telsizden ismimi duymamla gözümü açıp dürbüne bakmayı bırakıyorum. “İçeriyi gözetle, bir şey yakalarsan söyle.”

“Anlaşıldı.” diyorum ve Yüzbaşıyı onaylıyorum. Dürbünden tekrar bakmadan önce ise “Allah’ım, sen yardım et.” diyorum sadece kendim duyabileceğim bir sesle, sonra da sol gözümü kapatıp kulübeye bakıyorum.

Az önce giden adam yoktu. Panik halindeki adam ise hala aynıydı: panik. Etrafta dolanmıyordu ancak oturduğu yerde salladığı bacağı panikliye işaretti. Askerlerimize ait görünürde bir şey yok gibiydi… Var gibi.

Hemen hemen göremesem de masanın üzerinde durduğu anlaşılan tabancalardan birinin alt kısmında, yani kabzasında bir sticker vardı. Küçüktü belki, ama benim için büyük bir şeydi. Türk bayrağıydı. O hilal ve yıldızı, al rengi nerede görürsem tanırdım.

“Masanın üzerinde birkaç tabanca var.” diyorum telsizden. “İçlerinden birinin kabzasında Türk bayrağı var.” diye de devam ediyorum. “Yani, askerlerimiz içeride olabilir.”

“Onu nasıl gördünüz komutanım?” diye soruyor Ali merakla. Yüzümde bir sırıtış belirirken içeriyi izlemeyi ihmal etmiyorum.

“Nişancı kadına mı soruyorsun bunu?” diyor Hürkan huysuzca.

“Ya burada değillerse?” diye bir teori sunuyor Mert.

“Ağzını hayra aç lan!” Aralarındaki konuşma da burada biterken ciddileşiyorum. Kimsenin görmeyeceğine emindim ancak yüzümde bir mimik dahi oynamıyor. Yine de aklıma babam geliyor.

Onun da tabancasının kabzasında küçük bir Türk bayrağı vardı. Ben yapıştırmıştım hatta. Her gördüğümde sevinirdim. Anlamsız gelirdi dışarıdaki insanlara, ama benim için anlamlı ve özeldi.

Bazen babam elimiz alışsın diye abimle bana, tabancasının şarjörünü çıkarıp emniyetteyken bize verirdi. Nişan alır, sanki önümüzde hedef var gibi ateş ederdik. Bir keresinde abim “Silah emniyette zaten baba. Şarjörü çıkartmadan versen?” diye sormuştu. Babam ise gülümseyip:

“Dolu bir silah, tehdit unsuru yoksa canlı bir hedefe doğrultulmaz çünkü aslanım.” demişti. Bu söz de beni derinden etkilemişti, hayran kalmıştım bu söze. Beni de bahane edebilirdi ancak yapmamıştı, beni bahane etmemişti.

Yüzümde buruk bir tebessüm oluşmuşken timin de kendi arasında konuştuğunu fark ediyorum. “Zeynep,”

“Emredin komutanım.” Allahtan Umay demedi. Sesi de az önceki konuşmalara göre daha sakindi. Kıyamet alameti miydi bu yoksa?

“Bayrak dışında bir şey gördün mü, veya gözüne çarpan bir şey var mı?” diye soruyor Yüzbaşı telsizden.

“Adamın biri çok panik. Diğerlerinin yüzünde mimik oynamadı.” diyorum. Durup odanın içerisine biraz daha göz gezdiriyorum. Dikkatimi çeken bir şey olmadığında ise “Bu kadar.” diyerek de bu odadan bilgi çıkmayacağını belli ediyorum.

“İçeri girmenin bir yolu olsa aslında, belki bir şeyler görürdük.” diyor Yüzbaşı. Aslında bunu kendi kendine diyordu, yani o öyle zannediyordu ancak hepimiz duymuştuk. Yine de ses etmeden duruyoruz.

Panik halindeki adam elini ensesine atıp kaşıyor. Bu panikliğinin anlam veremediğim bir nedeni vardı. Arada telefonu çıkartıyor, ekrana bakıyordu. Saat olmadığı kesindi bunun. Saat olsa her dakika başı bakmazdı buna. Birinden haber bekliyor gibiydi, ama kimden?

İçeride askerlerimize ait bir eşya da yoktu. Türk bayraklı tabanca dışında. Gerçekten de burada olmayabilirler miydi? Diğer odaları görebilsem keşke…

“Üsteğmen Kılıç,” Telsizimden duyduğum tanıdık ses, kapattığım sol gözümü açıp başımı silahtan kaldırmama neden oluyor. Tanıdık bu ses, timden değildi. Ne Emre, ne Hürkan, ne Mert, ne diğerleri, ne de Yüzbaşı. Abime aitti bu ses. Binbaşı Kerem Kılıç’a.

“Binbaşı Kılıç?” diyorum telsize. İstemeden çattığım kaşlarım, tebessüm etmeme engel oluyordu o an. Minik bir sırıtış duyduğumda kesinkes emindim abim olduğuna. “Komutanım, askeri sistemi mi hacklediniz?” diye soruyorum çattığım kaşlarımı eski haline alıp sırıtırken.

“İstersen yaparım.”

Sırıtmam yüzüme biraz daha yayılıyor. “Sizi dinliyorum komutanım.” diyorum sırıtmama rağmen kararlı çıkan sesimle. O hafifçe öksürürken ben de ciddileşiyorum ve sol gözümü kapatıp kulübeyi incelemeye devam ediyorum.

“Diğerleri görmediyse bile sen eminim ki görmüşsündür.” diye konuya giriyor. “Tahminimce yarım saat önce bulunduğunuz güzergahtan bir cip geçti.” Haklıydı. Bunu da ben fark etmiş, yine de Yüzbaşının diline düşmüştüm. “Bu cip ilerlemeniz gereken yola mayın döşemiş, bunu fark etmişsinizdir.”

“Doğrudur komutanım.”

“Güzel.” Lan neresi güzel? Askerlerimiz nerede? “Şu an gene eminim ki siz kulübeyi fark ettiniz, doğru mu?” diye emin olmak için soruyor.

“Evet.”

“Askerlerimiz orada Üsteğmenim. Onları oradan kurtarmanız gerek. Biz yetişmeye çalıştık, ancak cipteki adamları temizledikten hemen sonra destek ekip geldiği için timim onlarla savaşıyor.” diyor. Anlaşılan o, karargahta bekliyor; timinden haber alıyordu. Tüm abimi görme hayallerim suya düştü!

“Yani bizden içeri girmemizi istiyorsunuz?” diye emin olmak için soruyorum
.
“Aynen öyle. O kulübeyi o heriflerin mezarı yapın istiyorum.” Sessizlik. “İçeride dikkatini çeken bir durum oldu mu?”

“Oldu komutanım.” diyorum. “Bir adam fazlasıyla panik, dakika başı da telefonuna bakıp birinden haber bekliyor gibi.” Duruyorum. “Ayrıca, kabzasında Türk bayrağı olan bir tabanca gördüm.” Kerem Binbaşı neşeyle bir kahkaha patlattığında kaşlarımı çatıyorum. “Ne oldu?”

“Salak adam!” dedi gülmeye devam ederken. “Lan öldürdüler senin lideri!” Kaşlarımı daha da çatıyorum. Derin bir nefes alıp verdiğinde göz deviriyorum. “Yani, bu adam askerleri götürmek için Vedat’tan emir bekliyor. Ama benim tim çoktan tahtalı köye gönderdi onu.” diyor daha sakin bir sesle.

Çattığım kaşlarım havalanırken sinirlenmiyor değilim. Lan o benim yemimdi. “Ya ben öldürecektim onu!” diyorum sinirle dişlerimi sıkarken. Kerem Binbaşı, kısa bir süre susuyor.

“Hassiktir,” diyor. “Emir miydi lan yoksa?” diyor hafiften bir panikle.

“Öldürüp öldürmemek bana kalmıştı. Ancak Yüzbaşı ‘Öldür.’ dedi!” Suçu Yüzbaşıya atmanın verdiği gururla biraz olsun sakinleşiyorum. Onlar sanırım konuştuğumuzu duymuyordu. Derin bir iç çekiyorum. “Neyse, sorun yok.” diyorum sakin kalmaya çalışarak.

Kerem Binbaşı ses vermeyince garipsiyorum. Pişmanlık duymadın dimi abi? “Komuta-”

“Yavrum özür dilerim ya,” diye sözümü kesiyor. Nefret ederim, söverim, sonra döverim ama hem komutanım hem de abim; o yüzden susuyorum. Ayrıca Yavrum da dediğine göre tim bizi kesinlikle duymuyordu. Duysalardı ne özür dilerdi, ne de klasik iltifatlarından birini etmezdi.

“Yok,” diyorum ben de onun gibi mahcup bir ifadeyle. Hatta istemeden kekelemiş bile olabilirim. “Yani, önemli değil. Öldü mü öldü, gerisi önemli değil.” diyorum. Yarına kapımda güller, çiçekler olacaktı eminim. E adam öpüp koklayamayınca, kalbimi de kırınca çareyi böyle bulmuştu. O da haklı şimdi.

Gene bir sessizlik olduğunda bana o duyguyu yaşatamadığı için bir pişmanlık yaşıyor, buna emindim. Komutanı, ast-üst ilişkisini bir kenara bırakıp “Abi,” diyorum güven veren bir sesle. “Gerçekten sorun yok.” Sessizlik. “Panik adamı da vururum ben, gerçekten.” Sıkıntılı bir iç çektikten hemen sonra kıkırdıyor.

“Tamam,” diyerek ucundan konuyu kapatıyor. “O halde ikinci tim komutanı olarak şu herifleri öldürmeleri için timine emir ver Üsteğmenim!” diyor ardından da.

“Emredersiniz.”

Sessizlik. O sessizlikte bir şeyler demesini bekliyorum ama susuyor. Destek çıkmasını, Yanandayım demesini bekliyorum ama o susuyor. Herkese hır olan Kerem Binbaşının bana mır olması hoşuma gidiyordu. O kas yığını adam bana destek çıkmayınca ise boşluğa düşmüş gibi hissediyordum…

Mesela tartışırdık, ikimiz de birbirimizin kalbini kırardık. Yüzümüze dahi bakmaz, alttan alttan gönderme yapıp birbirimizi sinir ederdik ancak asla desteklemeyi eksik etmezdik. Bir keresinde ben daha Teğmenim, abim de Yüzbaşı. O dönem aynı karargahtayız, Hakkari. Biz görevden dolayı bir tartışma yaşamışız. İkimiz de haklıyız; o beni korumak istiyor, ben onu… Küsüz işte! Başka bir timde olan Yüzbaşı, birine sinirlenmiş sinirini benden çıkartıyor. Ben hakkımı savundum ama dinleyen kim? Köpürüp duruyor.

O zamanlar Binbaşı olmayan abim el attı olaya. Dedi “Sen kimsin de benim askerime, askeri bırak kardeşime bağırıyorsun lan pezevenk?” Sonrası… Albay’ın odası ama olsun. Destek çıkardık yani demek istediğim o.

“Zeyno,” diyor yumuşak bir sesle. Gülümsüyorum ve gözlerimi huzurla kapatıyorum.

“Komutanım?”

“Bir nefes uzağındayım. Her anlamda.” Gülümsemem buruklaşırken gözlerimi açıyorum. İşte aradığım destek! “Ne olursa olsun hep arkandayım.” Görmese de başımla onaylıyorum. “Görmene gerek yok. Hissetmen yeter.”

“Biliyorum abi,” diyorum. Ciddileşiyorum. Şu an kardeşlik duygularının sırası değil. “İzninizle baskını yapalım biz, komutanım.”

“İzin sizindir.” Sessizlik. Açmam istediğim bir konu var ve ben bu konuyu açarsam o orada rahat edemez, açmazsam da ben edemem. O yüzden sanırım açmam gerek.

“Abi,” diyorum masum bir çocuk gibi. O an asker kimliği yok, kamuflajlar, üniforma, İsimsiz yok. Ben varım: Kerem’in küçük kardeşi. Boynumda bir asker künyem var evet. Ama ben hala onun küçük ve güzel kızıyım.

“Güzelim,” Duruyor. Kesin Söyle gülüm veya güzel kızım diyecek. Bakalım hangisi? “Söyle güzel kızım.” Bingo! Zeynep hanıma bizden yüz bin dolar!.. Keşke…

“Hakkını helal et.” diyorum ciddiyetle, tek bir nefeste; hala kulübeyi kontrol ederken. Adam, Vedat’tan haber alamayınca daha da paniklemiş, etrafındakileri azarlamaya başlamıştı. Görünürde ise askerlerimiz yoktu.

“Helal olsun.” diyor ciddiyetle. “Sen de helal et.”

“Helal olsun.” Telsiz sinyali kesiliyor. Kısa bir süreliğine gözlerimi kapatıyorum. Geri açtığımda ise az önce abimle değil de, Kerem Binbaşıyla konuştuğumun bilincine varıyorum. “Tim,” diyorum tüm ciddiyetimle. “Az önce Kerem Binbaşı irtibata geçti.”

“Kerem Binbaşı mı?” diyor Yüzbaşı telsizden hafif bir panikle. Oğlum tamam, her köşeye nam salmış eyvallah da bu kadar kıçınızı sokacak yer aramayın. Yemez sizi! “Ne oldu? Ne dedi? Bir şey mi var?” diye üç soruyu tek nefeste, ufak bir panikle sormasına sırıtıyorum.

“Korkmayın komutanım,” diyorum hiç de güven vermeyen bir sesle. Sırıtışım yüzümde kaybolurken panik halindeki adamın birini hafifçe ittiğini izliyorum. Ay kaos, en sevdiğim! “Onun timlerinden biri, gördüğümüz cipe pusu kurmuş. Cipte Vedat varmış, tahtalı köyü boylamış.”

“Oha,” diyor Ali. “Kerem Binbaşı hala formunda!” diyor ardından da. Tabii oğlum!

“Askerlerimizi bu kulübedeymiş komutanım. Bize verilen emirse bu kulübeyi teröristlerin mezarı yapmak!” diyorum hırsla. Resmen bir yılan gibi tıslamıştım o an. Bak gene sinirlenmiştim. “Binbaşı Kılıç’ın timi yetişmeye çalışmış ancak pusu sırasında destek ekip geldiği için onlarla savaşıyorlarmış. Öldürme emri bizde.” diye de açıklama yapıyorum.

Derin bir nefes verme sesi duyuyorum. Olayı bir dakikada anlattım adam korkudan nefesini tutmuş ya… Abim kozunu ona karşı oynamam gerekiyordu.

“Tamam.” diyor. Bu mu? “Şu panik halindeki adamı vur sen Üsteğmen. Bozkurt, Üsteğmen Kılıç’ın atışından sonra atış serbest!” diye de bir emir savuruyor. Herkes emri onaylarken ben çoktan dürbünü ayarlamış, panik halindeki adamın kafasına namluyu doğrultmuştum. Her şeyden habersiz, gelip onu avlamamı bekliyordu.

Keyifle sırıttım. Mutluydum. Çünkü uzun bir aradan sonra gerçekten bir operasyon anında abim bana emir verip destek çıkmıştı. Yüzbaşı, Kerem Binbaşıdan korkmuş; askerlerimiz ise buradaydı. Ben daha ne isterim ki?

“Biz dağlara atarız pusu,” diyorum ve tetiğe basıyorum. Silah yankı yaparken adam vurulup yeri boyluyor. “Haram oldu gece uykusu.” diyorum aynı keyifle. Kendime başka bir hedef belirlerken diğerleri de ateş etmeye başlamıştı bile.

Adamlardan biri panikle masanın üzerinde duran Türk bayraklı tabancaya uzanırken ciddileşiyorum. O elini kırarım lan! Namlu bu sefer ona odaklanıyor. “Komandoya bir yudum su.” Tetiğe basmamla adam göğsünden vurulup yere düşüyor. “Vermez misin Konya kızı?” diyorum. Diğer adamlar kulübeden dışarı çıkıp bir yerlere siper alırken bizimkilerle karşılıklı ateş halindeydiler. Siper alıyor, müsait anda ateş edip geri kabuklarına sığınıyorlardı.

“İçeri girmemiz gerek!” diyor Yüzbaşı kendinden emin bir sesle. “Umut, Emir; benimle gelin. Bozkurt, özellikle Zeynep, koruyun bizi!” diyerek kendinden emin bir emir daha veriyor. “Üç dediğimde,” Mermiler havalarda uçuşurken telsizdeki herkes susuyor.

İki adam ağacın arkasına siper alıp boş şarjörleri değiştirmekle vakit harcıyor. Bu ikisi şarjörle oyalanırken dışarıda kaldı yedi adam. Bunu fark eden Yüzbaşı hiç düşünmeden “Üç!” diyor ve bulunduğu yerden hızlıca çıkıp daha tenha yerlerden koşmaya başlıyor. Şarjörünü değiştiren bir adam tam silahını doğrultacaktı ki ben ondan önce davranıp onu radarıma alıyorum.

Namlunun ucunda, sadece nişan alıp daha hareketsiz olmasını bekliyorum ki ıskalamıyorum. Bu isteğimi duymuş gibi kulübeye doğru koşan Yüzbaşıyı hedef alıyor. “Bir elinde el bombası,” Tetiğe basıyorum ve adam yerde. “Bir elinde kasaturası.” diyorum ardından da. Yüzbaşı, yere yığılmakta olan adama kısa bir bakış attıktan sonra önüne dönüyor. Üçü de -Umut, Emir ve Yüzbaşı- sağlam mı diye kısa bir an onlara bakıyorum. İyiler. Ve o an fark ediyorum: Ben Yüzbaşının hayatını kurtardım!

“Boş ver Zeynep şimdi!” diye kendi kendime mırıldanıyorum. Bizim tim dışarıdaki dokuz adamı öldürmeye çalışırken içeriden de duyulan silah sesleri dikkatimi çekmiyor değil. Gitsem, Yüzbaşı sonra ağzıma tükürür! Ama gitmesem, gönlüm razı gelmez… Ne olacaksa olsun, umurumda değil!

“Mert,” diyorum uzandığım yerden kalkarken. Çocuk daha Emredin demeden olaya atlıyorum. “Ben içeri giriyorum, sıkıntılı gibi. Benim İsimsize dokunan olursa anasını ağlat!” diyorum. Tabancamı alıp güvenliği kapatıyorum. Tabancada bir, belimde iki şarjör; toplam kırk beş mermi. İçeride de kırk beş adam yok, kesin yeter!

“Emredersin komutanım.” diye emrimi onaylıyor Mert. Dudaklarımdan mırıltı gibi bir Eyvallah dökülüyor.

“Bozkurt,” diyorum gene telsizden. “Koruyun lan ablanızı!” dememle Emre’nin kahkahasını duyuyorum. Bulunduğum tepeden aşağı doğru inerken kulübenin arka kapısı var mı diye de düşünmeden edemiyorum. Arka kapıya gitmek daha kolaydı aslında, tabii varsa.

“En iyi yol bildiğin yoldur!” diyorum kendi kendime söylenirken. Bulunduğum tepeden inerken hala ismi olmayan tabancam önümde, ilerliyordum. “Sana da isim bulmak lazım emektar.” diyorum gene kendi kendime. Kendi kendime konuşurken şizofren gibi hissediyordum ama iyi geliyordu… Biliyorum saçma.

Tepeden indikten hemen sonra tabancayı önce sola, sonra da sağa çevirip etrafımın temiz olduğuna emin oluyorum. Temiz olmasının verdiği güvenle bir ağacın arkasına siper alırken hemen üç dört adım önümdeki ağaca siper almış adama bakıyorum. Nerede kaldım, nerede kaldım?.. Buldum!

“Sırtında da sırt çantası,” diye mırıldanıyorum arkası dönük hedefe tabancamı doğrulturken. Bir el ateş etmemle adam sırtından vuruluyor, inleyip yere yığılıyor. “İkinci bölük aslanları.” Şaheserime bakarken diyorum bunu. Gururla hem de!

“Komutanım, siz hala sahalarda mısınız?” diyor Hürkan telsizden.

“Her zaman Teğmenim!” Emre’nin neşe ve heyecan karışımı kahkahasını tekrar duymamla göremeyeceğimi bilsem de o yöne çeviriyorum bakışlarımı. Gerçekten de göremiyorum. “Tamam, şimdi saha sırası sizde. Ben yedek kulübesinde yerimi alayım!” diyorum. “Koruyun.”

Bunu dememle hepsi birden ateş açarken ben de hemen solumdaki kulübeye koşup içeri giriyorum. Sağımı ve solumu kontrol edip temkinli ama hızlı adımlarla odaları geziyorum. Salonla birlikte girdiğim dört odanın da içerisinde bizimkilerin olmaması şüphe uyandırmışken ses seda da yoktu ortalıkta. Nereye kaybolmuş olabilirler?

“Zeynep?” Hemen sağımdan duyduğum sesle hızla o yöne dönüp silahımı sesini tanımama rağmen kendisini asla tanıyamadığım Yüzbaşıya doğrultuyorum. “Sen niye geldin?” diye soruyor. Sesi sert değildi, bakışları bana alev topu fırlatmıyordu. Sinirli değildi.

“Gidebilirim?” diyorum da, bu konuşma yaşanmış mıydı ya? Aramızda kısa bir sessizlik oluştuğunda kaşlarını çatıyor. Sanırım o da buna benzer bir konuşma yaşayıp yaşamadığımızı anlamaya çalışıyordu.

Tabancamı yere indirirken etrafıma kısa bir bakış atıyorum. Salondaydık, dakikalardır tüfeğimle izlediğim yerde. Ben izlerken pek de dağınık olmayan salon şu an dağınıktı. Anlaşılan halletmişlerdi. Yani sanırım.

“Ne oldu?” diye soruyorum. Ben bunu sorunca yüzü eski haline dönerken kafasını hafifçe çevirip arkasına bakıyor.

“Askerlerimizi aldık.” Derin bir nefes alıp veriyorum. Yüzbaşı, başını bana tekrar çevirdiğinde göz göze geliyoruz. “Biri hafif yaralı. Emir anlamasa da bakıyor.” diyor. Adam akıllı bana karşı ilk kez uzun bir cümle kurmuştu.

“Adamlar?”

“İki kişi vardı zaten, hallettik.” Başımla onaylıyorum. Gözüm hala masanın üzerinde duran iki tabancaya kayıyor. Şu Türk bayraklı tabanca kiminse alnından öpeceğim onu!

Dışarıdaki silah sesleri azalmaya başladığında bizimkilerin maçı kazandığını anlıyorum. Teslim olan yoksa dışarıdakilerin hepsi ölü. Eğer uğraşmayalım dedilerse kulübedeki iki adam da ölüydü ama bilemem. Belki de şefkatli kollarımızda onları misafir etmek için canlı da olabilirlerdi?

“Daha iyi misin Faruk?” diye soran kişi Teğmen Ersin’di. Kapıdan çıkarken bileklerini ovalasa da gözünü arkadaşı Faruk’tan bir an olsun ayırmıyordu. İkisi odadan çıkarken hemen arkalarında da Umut ve Emir vardı.

“Tamam, vallahi iyiyim ya!” diyor Faruk Asteğmen komutanının omzuna dostça vururken. Komutan-asker ilişkisi değildi bu, arkadaş, dost, kardeş ilişkisiydi. Ersin Teğmen sırıttıktan hemen sonra başını çevirip bizim olduğumuz tarafa bakıyor. Yüzbaşı, ikili beni de görsün diye hafifçe geri çekilirken bu kibarlığının sebebini merak etmiyor değilim.

Ersin Teğmen, benimle göz göze geldiğinde ciddileşiyor. “Siz?” diyor. Rütbemden emin olmadığı için yapmıştı bunu.

“Kıdemli Üsteğmen Zeynep Umay Kılıç.” diyerek kendimi tanıtıyorum.

“Komutanım? Kusura bakmayın, görmedik sizi.” diyor mahcup bir ifadeyle. Az önceki samimi andan bahsediyordu.

Bu dediğine tebessüm ediyorum. “Asıl siz kusura bakmayın Teğmenim, geciktik biraz!” diyorum. İkili tam karşımda dururken onlara doğru bir adım atıyorum ve yüzümdeki tebessümü siliyorum. “İyi misiniz?”

“Sağ olun, komutanım!” diyor ikisi aynı anda. Başımı çevirip Faruk Asteğmene bakıyorum.

“Yaran nasıl?”

“Fena değil.” diyor. “Emir halletti.” Elini hemen yanına gelmiş olan Emir’in omzuna koyuyor. Onu başımla onaylıyorum. Bir anda ciddileşirken kaşlarını çatıyor. Gözleriyle masanın üzerindeki iki tabancayı süzüyor. “Onlar bizim mi?” diye soruyor.

“Evet.” diyerek benden önce cevap veriyor Yüzbaşı. Başımı çevirip ona baktığımda masaya doğru ilerlediğini görüyorum. Kendi silahını omzuna atarken iki eliyle de tabancaları alıp bize doğru yaklaşıyor. Önüme dönüyorum. Silah sesleri artık yokken tim de dışarıdaki adamların son kontrollerini yapıyordu. “Kim kiminki?” diye soruyor Yüzbaşı gözüyle tabanları işaret ederken.

“Kabzasında bayrak olan benim, komutanım.” Bunu diyen Asteğmenden başkası değildi. Helal olsun yiğide!

Yüzbaşı ikisine tabancaları uzattığında ikisi de keyifle tabancalarını alıyor. İkisi bir ağızdan “Sağ olun.”
dedikten hemen sonra kısa bir tabanca kontrolü yapıyor. Hemen ardından da tabancalarını bellerine yerleştiriyorlar.

“Faruk, gidip bir Mert Astsubaya görün. Timin sağlıkçısı. Emir’in görüp fark etmediği bir şey görür belki.”

“Emredersiniz!” diyerek Yüzbaşıyı onaylıyor Faruk. Ersin, Faruk, Umut ve Emir kapıya doğru yönelip usulca kulübeden çıkıyorlar. Umut, çıkmadan hemen önce omzundaki iki sırt çantası ile elindeki Ersin ve Faruk’un emanetlerini -silah, çanta- tutması için Emir’e uzatırken Emir omuz silkerek bunu reddediyor. Bağırış çağırış olmasa da ikili tartışmaya başlıyor. Onların bu haline olumsuzca, hafifçe başımı sallayıp kapıya doğru bir adım atıyorum.

Hemen arkamdaki Yüzbaşının “Üsteğmenim,” demesiyle de duruyorum. Kibardı. Üsteğmen Kılıç veya Üsteğmen demek yerine Üsteğmenim demesi garip hissettirmişti. Durup ona döndüğümde aramızdaki bir adımlık mesafeyi kapatarak tam karşıma dikiliyor. “Sağ ol.” Af edersin ama ne?

“Sağ mı olmamı istersin?” diye soruyorum şaşkınlığımı gizleyemeden. Bu dediğime gülüp sırıtmıyor, mimik dahi oynamıyor yüzünde belki ama bakışları yumuşuyor.

“Yani, olabilir.” diyor. Ben, istemsizce tek kaşımı havaya kaldırırken bir açıklama bekliyordum. Yüzbaşı da bunu fark etmiş olacak ki “Yani,” diye konuya giriyor. “O adamı vurduğun için.” Ha o mesele!

Yüzüm, eski nötr halini alırken bir şey demiyorum. Yüzbaşının ise yumuşak bakışları eski sert ve soğukluğuna bürünüyor. “Yine de ‘Gitme.’ diye yalvarmayacağım.” diyor soğuk bir sesle. Buna da tepki vermiyorum. Sadece omuz silkmekle yetiniyorum. Kapıya dönüp arkamda Yüzbaşıyı bırakarak kulübeden ayrılıyorum…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

223okunma 43beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18