7. bölüm / 7
Beni Benden Dinleme7
Bölümler 7Şu an: 7
- 1 1517 kelime
- 2 1.5944 kelime
- 3 31.603 kelime
- 4 41.005 kelime
- 5 51.807 kelime
- 6 61.995 kelime
- 7 71.597 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Annem cidden benimle kafa buluyordu. Başka açıklaması olamazdı. Yine de o zarfın içinde ne yazdığını fazlasıyla merak ediyordum.
Daha fazla dayanamayarak odama çıktım. Kapıyı açıp içeri girdiğimde gözlerim doğrudan masama, mor zarfa takıldı.
Tam zarfı elime alacakken aklıma bir şey geldi.
Bir saniye…
Dün gece o çocuk benim odama gelmişti.
“Tabii ya!” diye mırıldandım.
Bir anda her şey yerine oturmuştu. Zarfı buraya bırakan büyük ihtimalle oydu.
Sonra annemin söyledikleri aklıma geldi.
“Belki romantik bir hırsızdır.”
İstemeden güldüm.
“Romantik hırsızmış…”
Gerçi dün gece odama kadar gelen birinin masama mor bir zarf bırakması da pek normal değildi.
Zarfı elime aldım ve birkaç saniye boyunca çevirdim. Üzerinde ismim yazıyordu.
Merakım iyice kabardı.
“Peki sen bana ne yazdın bakalım?” diye fısıldadım.
Ve zarfı yavaşça açmaya başladım.
Kalbim resmen çılgınca atıyordu. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşıyordum. Zarfı açmak üzereydim ki telefonum bir anda çalmaya başladı.
“Aman Allah’ım!”
Kalbim resmen yerinden çıkıp başka bir eve taşınacak sandım.
Zarfı hemen masaya bırakıp telefona koştum. Ekrana baktığımda arayanın Bora olduğunu gördüm.
“Şimdi sırası mıydı?” diye söylendim ve telefonu açtım.
“Efendiiim?”
Karşı taraftan Bora’nın kahkaha atan sesi geldi.
“Ne oldu sana böyle? Sesin, üç gündür uykusuz kalmış hayalet gibi geliyor.”
“Bora, ödümü kopardın! Telefon bir anda çaldı.”
“Telefon çaldı diye mi ödün koptu?”
“Evet!”
“Vay be… Demek hâlâ korku eşiğin bu kadar düşük.”
“Kes sesini.”
Bora birkaç saniye sustu, ardından o kendini beğenmiş tonuyla konuşmaya başladı.
“Ee, mor zarfı açtın mı?”
Bir anda olduğum yerde donakaldım.
“Ne?”
Bora güldü.
“Ne oldu? Dilini mi yuttun?”
Gözlerim masanın üzerindeki zarfa kaydı.
“Sen… nereden biliyorsun onu?”
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Bora, sanki az önce hiçbir şey söylememiş gibi:
“Ben mi? Hiçbir şey bilmiyorum.”
“Bora.”
“Efendim?”
“Sen ne biliyorsun?”
Kahkahasını bastırmaya çalıştığını sesinden anlayabiliyordum.
“Önce zarfı aç. Sonra konuşuruz.”
Telefon elimde öylece kalmıştı.
İçimdeki merak, korkunun çoktan önüne geçmişti.
Telefonu yüzüne kapattım.
“Sinir bozucu çocuk,” diye söylendim.
Daha fazla oyalanmadan masama döndüm. Mor zarf hâlâ oradaydı. Birkaç saniye boyunca ona baktım. Sanki içindekileri açarsam geri dönüşü olmayan bir şey başlayacakmış gibi garip bir his vardı içimde.
“Abartma,” dedim kendi kendime.
Zarfı dikkatlice açtım.
İçinden katlanmış, bembeyaz bir kâğıt çıktı.
Kâğıdı elime aldığımda parmaklarımın titrediğini fark ettim. Derin bir nefes alıp yavaşça açtım.
İlk satırı okuduğum anda kaşlarım çatıldı.
“Bunu okuduğunda muhtemelen hâlâ dün geceyi düşünüyorsundur.”
Bir an nefesimi tuttum.
Dün geceyi…
Gözlerim satırların devamına kaydı.
“Ve evet, seni gördüm.”
Kalbim bir kez daha hızlandı.
“Beni… gördün mü?”
Kâğıdı biraz daha açtım.
Altındaki cümleyi okuyunca yüzümdeki bütün ifade değişti.
“Ama sana söylemediğim bir şey daha var.”
Bir süre öylece kaldım.
Sonra kâğıdın en altında tek bir cümle daha olduğunu fark ettim.
“Saat 23.00’te eski yere gel.”
Kâğıdı elimden düşürdüm.
“Eski yer de neresi şimdi?”
hemen borayı aradım.
“Bora, sen zarfı nereden biliyorsun?”
“Ne zarfı?”
“Az önce bahsettiğin zarfı!”
“Ben mi? Ne bileyim ben zarfı?”
“Bora, dalga geçme benimle!”
“Vallahi bilmiyorum, sen neden bahsediyorsun?”
“Az önce mor zarfı açtın mı diye sordun!”
Bora birkaç saniye sustu.
“Eftel, gerçekten bilmiyorum. Belki de tahmin ettim.”
“Sen var ya…”
Sinirden başka bir şey söylemek istemedim. Telefonu tekrar yüzüne kapattım.
“Sinir bozucu!”
Telefonu yatağın üzerine bıraktım. Gözüm yeniden masanın üzerindeki zarfa takıldı. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Ne olduğunu bilmediğim bir şeyin peşinden gitmek istemiyordum ama merakım da yakamı bırakmıyordu.
Sonunda zarfı elime aldım.
“Bunu yanımda götüreceğim.”
Çantama koyup odadan çıktım. Anneme bir şey söylemeden ayakkabılarımı giydim ve kapıyı arkamdan çekerek evden çıktım.
Nereye gittiğimi bile bilmiyordum.
Ama nedense, bugün sıradan bir gün olmayacağını hissediyordum..
Okula da gitmemiştim. Şimdi nereye gidecektim ki?
İstanbul gibi koskoca bir şehirde insanın gidecek yer bulamaması da ayrı bir ironiydi.
Bir süre kaldırımda öylece yürüdüm. Sonra aklıma deniz geldi.
“Sahile gideyim bari.”
Hem biraz hava alır, hem de şu zarf meselesini kafamda toparlardım.
Çantamı omzuma geçirip sahile doğru yürümeye başladım. Ne olacağını bilmiyordum ama en azından birkaç saatliğine annemin garip imaları, Bora’nın sinir bozucu tavırları ve o mor zarfın düşüncesinden uzaklaşabilirdim.
Tabii… bunun gerçekten mümkün olup olmadığını henüz bilmiyordum.
Nihayet sahile gelmiştim. Boş bir banka oturup çantamı yanıma bıraktım. Bir süre hiçbir şey düşünmeden denizin dalga seslerini dinledim.
Hava hafif serindi. Denizden gelen rüzgâr saçlarımı yüzüme savuruyor, ben de arada bir elimle saçlarımı geriye itiyordum.
Sakince etrafıma bakınıyordum. İnsanlar kendi hâlinde yürüyüp gidiyor, bazıları banklarda oturuyor, birkaç çocuk ileride kahkahalar atıyordu.
Her şey normaldi.
Ta ki çantamın içindeki mor zarf aklıma yeniden gelene kadar.
Elimi çantama attım ve zarfı çıkardım.
Bir süre elimde tuttum.
“Sen benim başıma daha neler açacaksın acaba?” diye mırıldandım.
Tam zarfı tekrar çantama koyacaktım ki arkamdan tanıdık bir ses duydum.
“Senin de burada ne işin var?”
Hemen arkamı döndüm.
Karşımda tanıdık bir yüz vardı.
“Ceren?”
Ceren bana doğru gülümseyerek yürüyordu. Eskiden komşuyduk ve bir zamanlar oldukça yakındık. Son zamanlarda yollarımız ayrılmış, birbirimizden iyice uzaklaşmıştık.
“Senin burada ne işin var?” dedi yanıma yaklaşırken.
“Ben de sana aynısını soracaktım,” dedim gülerek.
Ceren bankın diğer ucuna oturdu.
“Tesadüfe bak. Bunca insanın içinde seni burada buldum.”
Omuzlarımı silktim.
“Okula gitmedim bugün. Biraz kafa dağıtmak istedim.”
Ceren yüzüme dikkatlice baktı.
“İyi misin sen?”
“İyiyim ya.”
Bunu söylerken gözlerim istemsizce çantama kaydı.
Ceren bunu fark etmiş olacak ki kaşlarını kaldırdı.
“Ne var çantanda?”
“Hiçbir şey.”
“Eftel…”
“Ceren…”
İkimiz de birkaç saniye birbirimize baktık.
Sonunda gülmeye başladık.
Eski günlerdeki gibi.
Ama nedense içimde, ona mor zarfı anlatmamam gerektiğini söyleyen tuhaf bir his vardı.
Ceren’le konuşmaya devam ettikçe sanki yıllar geriye sarılıyordu. Bir anda kendimizi çocukluğumuzun ortasında bulmuştuk.
Eski mahalleden, okuldan, komşulardan konuşuyorduk. Sonra Ceren bir anda kahkaha atarak:
“Hatırlıyor musun onu?” dedi.
“Şu çocuğu mu?”
“Evet, onu!”
Bir anda çocukluğumuzdan kalma anıları anlatmaya başladı. Meğer ne kadar saçma şeyler yaşamışız.
Bir keresinde beraber yaptığımız o saçma sapan planı anlatırken Ceren kahkahadan konuşamaz hâle gelmişti.
“Sen var ya, o gün gerçekten merdivenlerden kaçmaya çalışmıştın!” dedi.
“Çünkü sen beni yalnız bırakmıştın!”
“Ben mi? Sen kendi başına kaçtın!”
İkimiz de kahkahaya boğulduk.
Ceren anlattıkça benim de aklıma eski günlerden küçük küçük görüntüler geliyordu. O zamanlar hayat ne kadar kolaymış…
Ne mor bir zarf vardı, ne kafamı kurcalayan garip olaylar, ne de kimsenin ne sakladığını düşünmek zorundaydım.
Sadece iki çocuk, koskoca bir mahalle ve bitmek bilmeyen saçma maceralarımız vardı.
Ceren bir an sustu, sonra yüzüme bakıp gülümsedi.
“Çocukluğumuzu bayağı özlemişim.”
Ben de denize doğru baktım.
“Ben de.”
“Aras’ı hatırlıyorsun, değil mi?” diye sordu Ceren.
“Aras…”
İsmi birkaç kez zihnimde yankılandı. Fazlasıyla tanıdık geliyordu ama nereden hatırladığımı bir türlü çıkaramıyordum.
“Evet,” dedim kaşlarımı çatarak. “Aras…”
Tam o sırada gözüm sahilden geçen kırmızı bir arabaya takıldı.
Bir anda içimde bir şey dank etti.
Kırmızı araba.
O görüntü…
Dün gece…
Kalbim bir anda hızlandı.
Ceren hâlâ konuşuyordu ama artık söylediklerini duymuyordum. Gözlerim kırmızı arabanın arkasından kayarken zihnimde yıllardır kapalı duran bir anı yavaş yavaş açılmaya başlamıştı.
“Aras…” diye tekrar fısıldadım.
Bu isim neden şimdi karşıma çıkmıştı?
Ardından Ceren’e soru sormaya başladım.
“Ne zaman gitti?”
“Aras mı?” diye sordu.
Başımı salladım.
“Evet. Ne zaman gitti? Şu an nerede? Ne yapıyor? Buralarda mı? Bir de…” Bir an duraksadım. “Haberim olup olmadığını biliyor mu?”
Ceren yüzüme birkaç saniye sessizce baktı.
“Sen gerçekten hiçbir şey hatırlamıyor musun?” dedi.
Kaşlarımı çattım.
“Neyi hatırlamam gerekiyor?”
Ceren derin bir nefes aldı ve gözlerini denize çevirdi.
“Aras’ın gidişini…”
Neden hatırlamıyordum geçmişimi?
Aras… Aras…
İsmini zihnimde tekrar tekrar söyledim ama her seferinde aynı yere takılıyordum. Sanki hafızamın içinde bir kapı vardı ve ben o kapının önünde duruyordum. İçeride bir şeylerin olduğunu biliyordum ama kapıyı açamıyordum.
Neden her şey bu kadar bulanıktı?
Çocukluğumu, eski günlerimi, Ceren’i hatırlıyordum. Ama bazı şeyler yoktu. Sanki biri geçmişimden birkaç sayfayı koparıp almıştı.
Ve şimdi o eksik sayfaların arasında tek bir isim vardı.
Aras.
“Ben neden hatırlamıyorum?” diye mırıldandım.
Ceren bana baktı ama cevap vermedi.
“Aras kim?” diye tekrar sordum. “Ve neden onu hatırlayamıyorum?”
……
Ceren yüzüme birkaç saniye baktı. Sanki söylemek istediği bir şey vardı ama sonra vazgeçti.
“Eftel, sen bunları boş ver,” dedi birden. Ardından hafifçe gülümsedi. “Günün nasıl geçiyor? Neler yapıyorsun bakalım?”
Konuyu değiştirdiğini anlamıştım.
Ama nedenini anlayamıyordum.
“İyi geçiyor işte…” dedim, gözlerimi denize çevirerek. “Çok bir şey yaptığım yok.”
…………/
Nihayet eve gelmiştim.
Daha kapıdan girer girmez telefonum yine susmamaya başladı.
“Offf, sizin de işiniz gücünüz yok mu böyle?”
Telefonu elime aldım. Aramalar, mesajlar, bildirimler…
“İlin ne var böyle bas bas arıyorsun?” diye söylendim ekrana bakarak.
Gruplara da mesajlar yağmıştı.
“Allah’ım, çıldıracağım!”
Bir yandan ayakkabılarımı çıkarıyor, bir yandan bildirimleri kapatmaya çalışıyordum. Tam telefonu sessize alacaktım ki ekranda bir mesaj gözüme çarptı.
Bilinmeyen Numara.
Tam açacaktım ki telefon kapandı.
“Ya sabır…”
Daha telefonu cebime koyamadan tekrar çaldı.
Bu sefer arayan İlin’di.
Ekrana birkaç saniye baktım, ardından aramayı açtım.
“Efendim İlin?”
“Bomba haberim var!” dedi İlin daha ben bir şey söyleyemeden. “Eftel, okulda balo var ve sen de geliyorsun. Hadi kızım, hazırlan! Alışveriş zamanı!”
“Ne balosu?”
“Balo işte!” diye güldü. “Sakın bana gelmiyorum deme.”
Tam cevap verecekken telefonun diğer ucundan Tugay’ın sesi geldi.
“İlin, kıza biraz nefes aldır!”
Ardından Bora’nın sesi duyuldu.
“Eftel’in geleceğini zaten biliyorduk, niye şaşırmış gibi yapıyorsun?”
“Bir dakika, siz ne ara oraya geldiniz?” dedim şaşkınlıkla.
Üçünün de gülüşü telefondan yükseldi.
Anlaşılan bugün evde sakin bir akşam geçirme ihtimalim daha eve girerken sona ermişti.
sana yazacağım. Bir saat sonra oradayız, seni almaya geliyoruz!”
“Ne? Bir saat sonra mı?”
“Evet kızım, hazırlan!”
Daha cevap vermeme fırsat vermeden telefonu kapattı.
Telefonu elimde tutup birkaç saniye öylece kaldım.
“Benim fikrimi soran oldu mu acaba?” diye söylendim kendi kendime.
Sonra odama doğru koştum.
Bir saat.
Sadece bir saatim vardı.
Yarım saat olmuştu bile.
Duştan çıkmış, üzerime beyaz bir crop, altıma da mavi bir baggy giymiştim. Aynada kendime baktığımda mavi gözlerimin ne kadar solgun göründüğünü fark ettim.
“Harika…” diye mırıldandım.
Hemen makyajımı yaptım, saçımı da hızlıca toparlayıp çantamı aldım. Tam kapıya çıktığımda İlinler de gelmişti zaten.
Kapının önünde Tugay ve Bora da vardı.
İlin beni baştan aşağı süzüp gülümsedi.
“Sonunda hazırlandın demek!”
Bölüm etkileşimi
