6. bölüm / 7
Beni Benden Dinleme6
Bölümler 7Şu an: 6
- 1 1517 kelime
- 2 1.5944 kelime
- 3 31.603 kelime
- 4 41.005 kelime
- 5 51.807 kelime
- 6 61.995 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 71.597 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Elini yavaşça çekti.
Tam ona bağıracakken tekrar işaret parmağını dudaklarına götürdü.
“Şşş…”
Kaşlarımı çattım. Ne yaptığını anlamaya çalışırken eliyle yatağı gösterdi.
Oturmamı istiyordu.
İstemeyerek yatağın kenarına oturdum. Birkaç saniye sonra o da karşıma oturdu.
Odanın içinde yalnızca ikimizin nefesi duyuluyordu.
Gözleri gözlerime kilitlenmişti.
Sert bakıyordu.
Hem de öyle sıradan bir bakış değildi bu. Sanki yüzümde yıllardır aradığı bir cevabı bulmaya çalışıyordu. Bazen gözlerime, bazen yüzümün başka bir yerine bakıyor; sonra yeniden gözlerime dönüyordu.
Ben ise tek bir şeyi düşünüyordum.
Bu çocuk kimdi?
Bir süre sonra dayanamayıp fısıldadım:
“Sen… kimsin?”
Cevap vermedi.
Sadece bakmaya devam etti.
Sanki benim soruma değil, kendi zihnindeki başka bir soruya cevap arıyordu.
Ve o an fark ettim.
Bana korktuğum için bakmıyordu.
Beni tanımaya çalışıyordu.
Sanki karşısındaki kişinin gerçekten ben olup olmadığından emin olmak ister gibiydi.
Dudaklarını yavaşça araladı.
“Eftel…”
Adımı söyleyişindeki ton, içimde tuhaf bir ürperti bıraktı.
Elini kaldırdı. Parmakları saçlarıma doğru uzandı; birkaç tutamı hafifçe araladı. Sanki yüzümü daha net görebilmek istiyordu.
Gözleri hâlâ gözlerimdeydi.
“Eftel… sen misin?”
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
Ne demek istediğini anlayamıyordum.
“Ne…?”
Sesim neredeyse fısıltı halinde çıkmıştı.
O ise sanki verdiğim cevabı duymamış gibi yüzüme bakmaya devam etti.
Ben ne olduğunu anlamadan onu izliyordum.
Bakışlarında garip bir şey vardı.
Sanki karşısında ilk kez gördüğü birine değil…
Yıllardır aradığı birine bakıyordu.
Ve ben, onun kim olduğunu bile bilmiyordum.
“Beni nereden tanıyorsun?” diye sordum.
Sesim titremesin diye uğraşıyordum ama içimdeki korku, kelimelerimin arasından sızıyordu.
Beni nereden tanıyordu?
Adımı biliyordu.
Daha önce beni görmüştü.
Beni aramıştı.
Şimdi de gecenin üçünde odamdaydı.
Bütün bunların bir tesadüf olma ihtimali yoktu. Ama zihnim, bunun başka bir açıklamasını bulmak için çaresizce uğraşıyordu.
Belki beni biriyle karıştırmıştı.
Belki…
Hayır.
Beni çocukluğumdan beri tanıyormuş gibi bakıyordu.
Dudaklarımı araladım.
“Beni nereden tanıyorsun?”
Cevap vermedi.
Sadece parmağını dudaklarına götürüp yeniden susmamı işaret etti.
Sonra uzun uzun yüzüme baktı.
O bakışın altında kıpırdayamaz hâle geldim.
Sanki gözlerimin içinde bir şey arıyordu.
Ben de onun gözlerinde bir cevap arıyordum.
Ama hiçbir şey bulamıyordum.
Yalnızca o yeşil gözler…
Ve aklımın içinde gittikçe büyüyen tek bir soru vardı:
Ben onu neden hatırlamıyordum?
Elini saçlarımdan çektim.
O ana kadar yaşadığım şaşkınlık, yerini yavaş yavaş öfkeye bırakıyordu. En azından öyle görünmeye çalışıyordum.
Kaşlarımı çattım, ona mümkün olduğunca sert bakmaya çalıştım.
Başarılı olduğumdan pek emin değildim.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye çemkirdim.
Sesim beklediğim kadar sert çıkmamıştı.
İçimden ise bambaşka bir ses bağırıyordu.
Eftel, gecenin üçünde odanda tanımadığın bir adam var. Biraz daha ciddi olabilir misin?
Ama karşımdaki adamın yaptığı şey hiç beklediğim gibi olmadı.
Gözleri bir anda parladı.
Dudaklarının bir kenarı hafifçe kıvrıldı.
Gülüyordu.
Öyle büyük bir kahkaha değildi.
Sadece belli belirsiz, kendinden emin bir gülümsemeydi.
Ve…
Allah’ım.
Ne kadar güzel gülüyordu.
Hayır.
Bunu düşünmemiştim.
Kesinlikle düşünmemiştim.
Ben şu an karşımdaki yabancının neden odamda olduğunu anlamaya çalışıyordum. Gülüşünü değerlendirmekle ne işim vardı?
Bakışlarımı hemen kaçırdım.
Toparla kendini Eftel.
Tekrar ona baktığımda hâlâ gülümsüyordu.
Sanki benim ne kadar sinirlendiğimi değil, aklımdan geçenleri biliyormuş gibi.
Bu da sinirimi daha çok bozdu.
“Komik olan ne?” dedim.
Gülümsemesi biraz daha belirginleşti.
Ve ilk kez, onun da benim hakkımda sandığımdan çok daha fazla şey bildiğini hissettim.
“Komik olan ne?” dedim.
Gülümsemesi yüzünde birkaç saniye daha kaldı.
Sonra gözlerini gözlerimden ayırmadan, sakin bir sesle konuştu.
“Komik olan… Eftel sensin.”
Kaşlarım çatıldı.
Ne demeye çalışıyordu?
Ardından yüzündeki o hafif gülümseme kayboldu.
“Ama kırıcı olan yine sensin.”
Bir an öylece kaldım.
Cümlesi zihnimin içinde yankılandı.
Kırıcı olan yine sensin.
Yine mi?
Ben onu daha önce tanımış mıydım?
Beni neden böyle konuşuyordu?
“Ne demek—”
Sözümü bitiremeden ayağa kalktı.
Arkasından baktım.
Kapıya doğru yürüdü. Ne acele ediyordu ne de benden izin istiyordu. Sanki buraya gelmesi kadar gitmesi de onun için sıradan bir şeymiş gibiydi.
“Bir dakika…”
Dönmedi.
Kapıyı açtı.
Ve çıktı.
Ben ise yatağın üzerinde öylece kaldım.
Birkaç saniye sonra yerimden fırlayıp kapıya koştum.
Koridora çıktığımda kimse yoktu.
Sessizlik.
Sadece gecenin o ağır sessizliği.
Sağa baktım.
Sonra sola.
Kimse yoktu.
Nasıl?
Üç saniye önce odamdaydı.
Şimdi ise yoktu.
Elimi kapının kenarına koyup derin bir nefes aldım.
Aklımda tek bir cümle dönüp duruyordu:
“Kırıcı olan yine sensin.”
Yine.
Bu kelimeyi neden özellikle söylemişti?
Ve daha da önemlisi…
Ben onu ne zaman kırmıştım?
Bari ismini söyleseydi.
Gerçi bu geceden sonra uyuyabileceğimi de pek sanmıyordum.
Yatağın kenarına oturup birkaç saniye boş boş karşı duvara baktım.
Tamam Eftel.
Gecenin üç buçuğu.
Odamda tanımadığım bir adam vardı.
Adımı biliyordu.
Geçmişten bahsediyordu.
Sonra da hiçbir şey açıklamadan çekip gitmişti.
Gayet normal bir geceydi.
Tabii.
Telefonumu elime aldım ve kuzenim Naz’ı aradım.
Telefon birkaç kez çaldı.
Sonunda uykulu bir ses duyuldu.
“Alooo…”
Sesi o kadar sersem geliyordu ki bir an aradığım kişinin gerçekten Naz olduğundan şüphe ettim.
“Naz, uyandırdım mı?”
“Yok…”
“Uyuyordun yani?”
“Hayır…”
Bir saniye sustum.
“Naz, horluyordun.”
“Eftel sus.”
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
Sonra bütün gece olanları anlatmaya başladım.
Pencereden başlamıştım.
Odanın içine girmesinden, yeşil gözlerinden, bana adımla seslenmesinden, “Sen misin?” demesinden…
Ve en sonunda söylediği o garip cümleden:
“Kırıcı olan yine sensin.”
Naz’ın birkaç saniye sesi çıkmadı.
“Ee?” dedim.
Hâlâ sessizlik.
“Naz?”
Bir anda telefondan öyle bir çığlık yükseldi ki telefonu kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım.
“NE?!”
“Aman Allah’ım!”
Kulaklarımın içi uğulduyordu.
Sanırım bir kulağımı o gece tamamen kaybetmiştim.
“Naz, bağırsana biraz daha. Belki diğer kulağımı da kaybederim.”
“EFTEL SENİN ODANA ADAM GİRMİŞ!”
“Farkındayım Naz!”
“VE SEN BANA BUNU ŞİMDİ Mİ ANLATIYORSUN?”
“Uyuyordun çünkü!”
“UYUMAK MI? BEN ARTIK NASIL UYUYACAĞIM?”
Telefonu elimden indirip birkaç saniye tavana baktım.
İşte.
Ben de tam olarak bunu düşünüyordum.
Bu geceden sonra kim uyuyabilirdi ki?
Naz sonunda konuşmaya başladı.
Ama konuşmak denirse…
Kız resmen sabaha kadar sürecek bir basın toplantısı düzenliyordu.
“Eftel, sana bir şey söyleyeceğim.”
“Söyle.”
“Senin hayatın niye normal değil?”
“Bilmiyorum.”
“Benim kuzenim niye gece üçte odasına gizemli yeşil gözlü adam buluyor?”
“Onu da bilmiyorum.”
“Bir de adam sana ‘Eftel, sen misin?’ demiş.”
“Evet.”
“Ya sen kimsin Eftel?”
“BEN DE ONU BULMAYA ÇALIŞIYORUM NAZ!”
Bir süre ikimiz de sustuk.
Sonra Naz ciddi bir ses tonuyla:
“Bence yarın okula gitme.”
“Neden?”
“Çünkü belli ki kaderin seninle kişisel bir husumet içerisinde.”
İstemeden güldüm.
“Saçmalama.”
“Ben gayet ciddiyim. Senin yerinde olsam şu an evin bütün kapılarını kilitler, pencereye de sandalye dayardım.”
“Zaten pencereyi kapattım.”
“Güzel. Sandalye?”
“Hayır.”
“Eftel…”
“Ne?”
“Ben olsam yatağın üzerine de dua kitabı, tava ve süpürge koyardım. Ne olur ne olmaz.”
Kahkahayı bastım.
Saatin kaç olduğunu fark ettiğimde beş buçuğa gelmişti.
Naz hâlâ konuşuyordu ama artık söylediklerinin yarısını dinlemiyordum.
Gözlerim ağırlaşmıştı.
Telefon ekranındaki görüntüsüne baktım.
Naz’ın uykulu yüzü, dağılmış saçları ve hâlâ bitmeyen konuşmaları…
Sonunda telefonu kapattık.
Odam yeniden sessizliğe gömüldü.
Saat 05.30.
Ekran karardı.
Bir süre öylece oturdum.
Naz’ın görüntüsü aklımda kaldı.
Odanın içinde ise yalnızca gecenin ağır sessizliği ve havaya sinmiş o mayhoş, vanilyaya karışan koku vardı.
Gözlerimi kapattım.
Uyumaya çalıştım.
Ama zihnim yine aynı yere dönüp duruyordu.
Yeşil gözlere.
“Eftel… sen misin?”
Ve ardından o cümleye:
“Kırıcı olan yine sensin.”
İçimden sessizce geçirdim.
“Sen kimsin?”
Düşüncelerimin arasında ne ara karar verdiğimi bile anlamadan okula gitmemeye karar vermiştim.
Telefonumu elime aldım ve bizim gruba girdim.
Grubun adı da ayrı bir rezaletti:
“Dört Beyinsiz ve Bir Mağdur”
Bora, İlin, Tugay ve ben.
Mesaj yazma kısmına geçtim.
“Yarın gelemeyeceğim. Kendime yapacak yeni aktiviteler bulacağım.”
Gönder.
Telefonu hemen sessize aldım.
Bora’nın sabahın köründe atacağı saçma mesajları, İlin’in peş peşe göndereceği ses kayıtlarını ve Tugay’ın muhtemelen sadece “tamam” yazmasını düşünmek bile istemiyordum.
Telefonu yatağın kenarına bıraktım.
Sonra tekrar yatağa uzandım.
Odanın sessizliği üzerime çöktü.
Gözlerimi kapattım.
Tam uykuya dalacakken elim yastığın yanındaki Tosbiğim’e gitti.
Onu kendime çektim.
“Ah benim minik Tosbiğim…”
Yorgunluktan gözlerim kapanıyordu.
“Bu gece seninle nelere şahit olduk böyle?”
Tosbiğim, her zamanki gibi sessizdi.
Zaten başka ne yapacaktı?
Gecenin üçünde odama gizemli bir adam girmişti, kuzenim telefonda kulaklarımı sağır etmişti, ben de sabah okula gitmemeye karar vermiştim.
Bütün bunlara rağmen en mantıklı kişi yine Tosbiğim’di.
Onu sıkıca sarılıp gözlerimi kapattım.
Bu gecenin burada bittiğini sanıyordum.
Ama bazı geceler…
sabah olduğunda bile bitmezdi.
Ne kadar uyumuş olabilirdim ki?
Gözlerimi açtığımda odanın içine öğlen güneşi dolmuştu. Telefonumu aramak için elimi yatağın üzerinde gezdirdim ama bulamadım.
Sonra saate baktım.
13.00.
“Ne?”
Bir anda doğruldum.
Evde çıt çıkmıyordu.
Annem nerede?
Babam?
Kardeşim?
Hepsi nereye gitmiş olabilirdi acaba?
Bir süre yatağın üzerinde oturup evin sessizliğini dinledim.
Hiçbir şey.
“Her neyse…”
Yataktan kalktım. Üzerimi değiştirip saçlarımı toparladım, yüzümü yıkadım ve kendime biraz çeki düzen verdikten sonra mutfağa indim.
Ev hâlâ bomboştu.
Dolabı açıp kendime kahvaltılık bir şeyler hazırlamaya başladım. Bir yandan da dün geceyi düşünmemeye çalışıyordum.
Başarısızdım.
Çünkü aklımın bir köşesinde hâlâ o yeşil gözler vardı.
Tam masaya oturacaktım ki telefonumu odada unuttuğumu fark ettim.
“Harika…”
Tekrar yukarı çıktım.
Odamın kapısını açtım.
İçeri girdim.
Telefonumu almak için masama yöneldim.
Tam elimi uzatmıştım ki gözüm masanın üzerindeki başka bir şeye takıldı.
Mor bir zarf.
Olduğum yerde durdum.
Bu da neyin nesiydi?
Az önce burada yoktu.
Emin değildim… ama yoktu.
Yavaşça yaklaştım.
Zarfın üzerinde ismim yazıyordu.
Eftel.
Elimi uzatıp zarfı aldım.
Bir an açmayı düşündüm.
Sonra vazgeçtim.
İçinde ne olduğunu bilmemek, nedense daha güvenli geliyordu.
Telefonumu da alıp zarfı elimde sıkıca tuttum ve mutfağa indim.
Masaya oturdum.
Mor zarfı önümdeki masaya bıraktım.
Birkaç saniye boyunca yalnızca ona baktım.
Sonra içimden tek bir düşünce geçti:
Bu evde benden başka kimse yoksa… bunu buraya kim bırakmıştı?
Mektubu tekrar masanın üzerine bırakıp mutfağa döndüm.
Karnımın acıktığını yeni fark etmiştim. Sabahın sessizliği hâlâ evin üzerine çökmüş, mutfaktan yalnızca buzdolabının hafif uğultusu geliyordu.
Dolabı açıp birkaç şey çıkardım. Ekmek, peynir, zeytin, yumurta…
Tam tavayı ocağa koymuştum ki arkamdan bir ses geldi.
“Günaydın.”
Elimdeki spatulayı neredeyse düşürüyordum.
Arkamı döndüğümde kapının yanında duruyordu.
“Günaydın,” dedim, sesimi olabildiğince normal çıkarmaya çalışarak.
Masaya oturdu.
“Ne hazırlıyorsun?”
“Kahvaltı.”
Gülümseyerek bana baktı.
“Onu gördüm. Ne hazırlıyorsun diye sordum.”
“Yumurta.”
“Başka?”
“Bilmiyorum. Aç mısın?”
“Fena değil.”
Gözlerimi devirdim.
“Çok yardımcı oldun.”
Güldü.
Bir süre sonra mutfak, uzun zamandır olmadığı kadar hareketliydi. Çay demleniyor, yumurtanın kokusu mutfağa yayılıyor, tabakların birbirine değen sesi sessizliği bölüyordu.
Masaya oturduğumuzda bir an hepimiz sustuk.
Önümüzde kahvaltı vardı.
Ama havada, kimsenin adını koyamadığı tuhaf bir gerginlik de vardı.
Çayımı elime aldım.
“Bugün ne yapacağız?”
Kimse hemen cevap vermedi.
Sonra annem başını kaldırıp bana baktı.
“Önce kahvaltımızı yapalım.”
Kaşlarımı çattım.
“Sonra?”
Bu kez cevap vermeden önce kısa bir süre düşündü.
“Sonra sana anlatmam gereken bir şey var.”
O an beynimden bir anda şiddetli bir elektrik akımı geçmiş gibi oldu. İçime tarif edemediğim bir huzursuzluk çöktü. Ne olduğunu düşünmeye bile fırsat bulamadan, doğrudan anneme döndüm.
“Ne? Nedir o?” diye sordum.
Annem, soruma cevap vermeden kahvaltısına, ona hazırladığım omlete döndü ve hiçbir şey olmamış gibi yemeye başladı.
Benim zihnimdeyse binbir düşünce birbirini kovalıyordu. Ne anlatmak istiyordu acaba? Neden böyle söylemişti? Söyleyeceği şey gerçekten önemli miydi?
Düşüncelerimin içinde kaybolup gitmiş, annemin yüzüne bakarak sessizce dalıp kalmıştım.
Tam anneme tekrar ne söylemek istediğini soracaktım ki çatalını tabağın kenarına bıraktı. Başını yavaşça kaldırıp bana baktı.
“Bunu sana nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum,” dedi.
Kalbim bir anlığına hızlandı. Annemin yüzündeki ifadeyi anlamaya çalışırken içimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu.
“Anne, korkutuyorsun beni. Ne oldu?”
Bir süre sessiz kaldı. Sanki söyleyeceği kelimeleri zihninde defalarca tartıyordu.
“Dün gece… evden çıktıktan sonra bazı şeyler oldu.”
Kaşlarımı çatıp ona doğru biraz daha yaklaştım.
“Ne gibi şeyler?”
Annem gözlerini kaçırdı. Sonra derin bir nefes aldı.
Sanki hayatımın, o kahvaltı masasından önce ve sonra diye ikiye ayrılacağını bilmiyordum henüz.
“Ne oldu?”
Annem elindeki çatalı tabağa bıraktı ve derin bir nefes aldı.
“Tamam, anlatacağım,” dedi. “Ama önce sakin ol.”
“Anne, zaten sakinim. Sadece sen ‘sana anlatmam gereken bir şey var’ deyip sonra omlet yemeye devam edince insan ister istemez geriliyor.”
Annem hafifçe gülümsedi.
“Peki. Dün gece sen uyuduktan sonra odana girdim. Masanın üzerinde bir şey fark ettim.”
“Ne?”
“Mor bir zarf.”
Bir an sustum.
“Eee?”
“İşte onu diyorum ya…”
Annem kaşlarını çattı.
“Ben o zarfı sen uyumadan önce orada görmedim.”
Birbirimize birkaç saniye sessizce baktık.
“Yani?” dedim.
Annem omuzlarını kaldırdı.
“Yani ya sen fark etmeden koydun… ya da eve hırsız girdi.”
Gözlerimi devirdim.
“Anne, hırsız eve girip televizyonu, telefonu falan bırakıp benim masama mektup mu bırakacak?”
Annem düşündü.
“Tamam tamam, kızma. Ama zarfın nereden geldiğini ben de bilmiyorum.”
Annem sanırım benimle dalga geçiyordu. Yüzündeki o belli belirsiz gülümsemeden bunu anlamamak mümkün değildi.
“Anne, ciddi misin sen?”
“Ne bileyim kızım,” dedi, omuzlarını silkerek. “Belki de gerçekten romantik bir hırsızdır.”
İçimden derin bir nefes verdim.
Bu kadının beni korkutmakla eğlenmek arasında ince bir çizgide yürüdüğüne artık emindim.
Bölüm etkileşimi
