3. bölüm / 7
Beni Benden Dinleme3
Bölümler 7Şu an: 3
- 1 1517 kelime
- 2 1.5944 kelime
- 3 31.603 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 41.005 kelime
- 5 51.807 kelime
- 6 61.995 kelime
- 7 71.597 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bugün günlerden salı. En sevdiğim günlerden birisi.
Evden çıktığımda saat henüz sekizi bile geçmemişti. Çantam omzumdaydı, kulaklığım cebimdeydi. Hava ne soğuk ne de sıcaktı; yürümek için tam olması gerektiği gibiydi.
Sokağın başına geldiğimde her zamanki gibi aynı manzarayla karşılaştım. İşe yetişmeye çalışan insanlar, okul kıyafetleriyle hızlı hızlı yürüyen öğrenciler, köşedeki fırından gelen sıcak ekmek kokusu…
Bir süre kaldırım boyunca yürüdüm.
Telefonumu çıkarıp saate baktım.
08.07.
Okula yetişmek için hâlâ vaktim vardı.
Kulaklığımı taktım ve müziği açtım. Şarkı başlar başlamaz yürüyüşümün ritmi değişti. Bazen insanın sabahını değiştirmek için büyük bir şeye ihtiyacı olmuyordu. Güzel bir hava, sevdiğin bir şarkı ve biraz sessizlik yeterliydi.
Yolun karşısındaki marketin önünden geçerken içerideki çalışanların yeni yeni rafları düzenlediğini gördüm. Birkaç adım sonra otobüs durağına ulaştım. Her zamanki gibi kalabalıktı.
Bir grup öğrenci kendi arasında konuşuyordu.
“Bugün hangi ders vardı?”
“Matematik.”
“Of, unutmuşum.”
İstemeden gülümsedim.
Benim de bazen bütün dersleri unutup sadece eve dönmek istediğim oluyordu.
Yürümeye devam ettim.
Okula yaklaştıkça sokak daha da kalabalıklaştı. Tanıdığım birkaç kişiye uzaktan selam verdim. Bir arkadaşım beni görünce yanıma gelip birlikte yürümeye başladı.
“Geç kaldın sandım.”
“Daha zil çalmadı.”
“Sen yine son dakikada yetişeceksin.”
“Benim sistemim bu.”
Gülüştük.
Birkaç dakika sonra okulun kapısı göründü.
İçeri girerken bir an durup gökyüzüne baktım. O sabah her şey olması gerektiği gibiydi.
Ne eksik ne fazla.
Sadece sıradan bir salı sabahıydı.
Ve bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey tam olarak buydu:
Sıradan bir gün.
Okula geldim.
İlk ders edebiyattı.
En sevdiğim ders edebiyattır. Çünkü insanın kendi benliğini hissetmesini sağlayan nadir şeylerden biri olduğunu düşünürüm. Sanırım bu hayatta beni gerçekten anlayan yalnızca edebiyat, okuduğum kitaplar ve şiirlerdi.
Bazen bir kitabın sayfalarını çevirirken, yazarı yıllar önce yaşamış olsa bile sanki tam olarak beni anlatıyormuş gibi hissederdim. Bir cümlede kendimi bulur, bir şiirde söyleyemediğim bir şeyi görürdüm.
İnsanlara anlatamadığım şeyleri kelimeler anlatıyordu.
Belki de bu yüzden edebiyatı seviyordum.
Çünkü kimseye kendimi açıklamak zorunda kalmadan, yalnızca okuyarak anlaşılabildiğimi hissediyordum.
Sınıfa geçip her zamanki yerime oturdum. Öğretmen henüz gelmemişti. Masanın üzerindeki kitabı açtım ve sayfaların arasında rastgele dolaşmaya başladım.
Sınıfın gürültüsü arka planda kalırken gözüm bir cümlede takılı kaldı.
O an yine aynı şeyi düşündüm:
Bazı insanlar seni gerçekten tanımadan hakkında bir şeyler söyleyebilir.
Ama bazı kitaplar, seni hiç tanımadan bile senden bir parça taşıyabilir.
Kendi kendime düşünürken bir anda İlin’in sesini duydum.
“Sen bugün benimle geleceksin.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Nereye?”
İlin, sanki çok normal bir şey söylüyormuş gibi çantasını sıranın üzerine bıraktı.
“Nasıl yani, nereye? Unuttun mu?”
“Benim hiçbir şeyden haberim yok.”
Kaşlarını kaldırıp bana baktı.
“Çünkü sana söylemedik.”
“Ne?”
Gülmeye başladı.
“Bugün plan yaptık. Ders çıkışı beraber gideceğiz. Önce bir yere oturacağız, sonra biraz gezeceğiz. Akşama kadar da beraberiz.”
Bir süre yüzüne baktım.
“Benim fikrim nerede?” Senin fikrini şimdi alıyoruz.”
“Çok düşüncelisiniz gerçekten.”
İkimiz de gülmeye başladık.
Sonra İlin yanıma oturup gün boyunca ne yapacağımızı anlatmaya başladı. Ben de arada itiraz ediyor, o ise beni hiç dinlemeden planına yeni şeyler ekliyordu.
Aslında böyle anları seviyordum.
Bazen insanın bütün gününü önceden planlamasına gerek yoktu. Bir arkadaşının gelip seni kendi planının içine dahil etmesi bile yetiyordu.
Kitabı kapattım.
Edebiyat dersinin başlamasına birkaç dakika kalmıştı.
Az önce düşündüğüm şeyler hâlâ aklımdaydı ama artık yalnız değildim.
Belki de büyümek biraz da buydu.
Bir yandan kendi hayatını kurmaya çalışırken, diğer yandan hiç beklemediğin insanların hayatındaki küçük planlara dahil olmak.
Ve o gün, benim haberim bile olmadan yapılan o planın düşündüğümden çok daha uzun süreceğini henüz bilmiyordum.
Okul çıkışına gelmiştik.
Ben, yani Eftel, en yakın kız arkadaşım İlin ve samimi olduğum erkek arkadaşlarım Bora ile Tugay birlikte yürümeye başladık. Okulun kapısından çıktığımız anda sanki derslerin bütün ağırlığı üzerimizden kalkmıştı.
Yol boyunca hayatımızdan, gelecekten ve yapmak istediklerimizden konuşmaya başladık.
Herkesin kafasında başka bir hayat vardı.
Bora ileride ne yapmak istediğini anlatıyordu. Tugay kendi planlarından bahsediyor, İlin ise arada hepimizin planlarına yorum yapıyordu.
Ben de onları dinlerken kendi geleceğimi düşünüyordum.
Bir meslek edinmek, kendi paramı kazanmak, kendi ayaklarımın üzerinde durmak…
Henüz hiçbir şey kesin değildi. Ama artık geleceğimi düşünmekten korkmuyordum.
Onlar konuşurken ben bazen birkaç adım geride kalıyor, bazen de konuşmanın içine giriyordum.
Tabii bütün bu sohbetin arasında benim sol kulağıma taktığım kulaklıktan Şanışer çalmaya devam ediyordu.
Sağ kulağım arkadaşlarımdaydı.
Sol kulağım ise tamamen kendi dünyamdaydı.
Sanırım beni en iyi anlatan şey de tam olarak buydu.
Bir yanım insanların arasında, konuşuyor, gülüyor ve planlar yapıyordu.
Diğer yanım ise kulaklığın içinde kendi sessizliğine çekiliyordu.
Yürümeye devam ederken bir ara İlin bana dönüp:
“Eftel, sen bizi dinliyor musun?” dedi.
Kulaklığın birini çıkarıp ona baktım.
“Dinliyorum.”
Bora hemen araya girdi.
“Yalan söylüyor. Şanışer’i dinliyor.
Gülmeye başladık.
“İkisini aynı anda yapamaz mıyım?”
“Sen onu yaparsın zaten,” dedi Tugay.
Yolumuza devam ettik.
O gün hiçbirimiz bunun sıradan bir okul çıkışı olduğunu düşünmüyorduk.
Sadece yürüyorduk.
Konuşuyorduk.
Gülüyorduk.
Ve geleceğimiz hakkında, henüz ne kadar değişeceğini bilmediğimiz planlar yapıyorduk.
Ve gelmiştik.
Hem de bir kafeye.
Gerçi buraya tam olarak kafe demek biraz haksızlık olurdu. Çünkü diğer kafelere hiç benzemiyordu.
İçerisi neredeyse tamamen simsiyahtı. Duvarlar, merdivenler, masalar… Her şey karanlığın farklı tonlarından oluşuyordu. Ama bu karanlığın içinde yüzlerce neon ışık vardı.
Tavandan sarkan küçük yıldızlar, duvarlara yerleştirilmiş mor ve mavi ışıklar, bazı köşelerde yanıp sönen tabelalar…
Karanlığın içindeki umudu andırıyordu sanki.
Sanki beni…
Neyse.
İlin, Bora, Tugay ve ben içeri girdik.
Mekân tam dört kattan oluşuyordu. Her katın kendine ait bir havası vardı. Bir katta resim çizmek için masalar ve malzemeler bulunuyordu. Bir başka katta kahve içip uzun uzun oturabileceğin sakin köşeler vardı. Kitap okumak isteyenler için ayrılmış başka bir kat daha vardı.
Ama benim ilgimi çeken yer zemin kattı.
Gizemli olan.
Orası diğer katlardan biraz farklıydı. Daha karanlık, daha sessiz ve daha… kendine özgüydü.
Genellikle dövmeli, sert görünümlü insanların indiği bir yerdi. İlk gördüğümden beri nedense ilgimi çekmişti.
Belki de insanın alışık olmadığı şeylere karşı duyduğu o anlamsız meraktı.
Oraya bakarken yine düşüncelere daldım.
Ta ki İlin omzuma hafifçe dokunana kadar.
“Eftel.”
Duymadım.
“Eftel?”
Yine cevap vermedim.
Sonunda koluma dokundu.
“Yine daldın.”
Başımı ona çevirdim.
“Ne?”
İlin gözlerini devirdi.
“Bak, yine başka bir dünyaya gittin. Beş dakikadır sana bir şey anlatıyorum.”
Gülümsedim.
“Dinliyordum.”
“Tabii.”
Bora arkadan güldü.
“Eftel’in bedeni burada, aklı Allah bilir nerede.”
“Belki zemin kattadır,” dedim.
Tugay hemen güldü.
“Senin o merakın yüzünden bir gün gerçekten oraya ineceğiz.”
Ben de istemsizce zemin kata baktım.
“Belki.”
İlin başını iki yana salladı.
“Önce kahvemizi içelim, sonra gizemli hayatını yaşamaya başlarsın.”
Gülerek masaya doğru ilerledik.
Ama gözüm hâlâ aşağıdaki karanlık merdivenlerdeydi.
Nedenini bilmiyordum.
Sadece orada, henüz adını koyamadığım bir şey varmış gibi hissediyordum.
Sonunda kahvelerimiz geldi.
Ben her zamanki gibi sadece kahve söylemiştim. İlin, Bora ve Tugay ise aç oldukları için hamburger söylemişlerdi.
Bunların yemek aşkı bir gün beni öldürecekti.
Daha kahvelerimiz yeni gelmişti ki masanın üzeri hamburgerler, patatesler ve soslarla dolmuştu.
Bir an kendi kahveme, sonra onların masasına baktım.
“Biz buraya oturmaya gelmedik mi?”
Bora hamburgerinden bir ısırık aldı.
“Ben otururken de yiyebiliyorum.”
“Bunu savunman gerekmiyordu.”
Tugay güldü.
“Sen kahveyle doyuyorsun diye herkes öyle olmak zorunda değil.”
“Benim kahvem gayet yeterli.”
İlin araya girdi.
“Eftel, senin şu kahveyle yaşama düzenin de bir gün bizi düşündürecek.”
“Ben iyiyim.”
“Şimdilik.”
Gülmeye başladık.
Bir yandan onlar yemeklerini yerken ben kahvemi karıştırıyordum. Masanın etrafındaki konuşmalar, fondaki müzik ve tavandan süzülen neon ışıkları mekânı olduğundan daha canlı gösteriyordu.
Başımı kaldırıp etrafa baktım.
Birkaç dakika önce dikkatimi çeken yıldız şeklindeki ışıklara yeniden gözüm takıldı.
Karanlığın içinde parlıyorlardı.
Ve nedense, o görüntü hoşuma gidiyordu.
Belki de bazı şeylerin güzel görünmesi için tamamen aydınlık olmalarına gerek yoktu.
Ardından aklıma bir çılgınlık geldi.
Bir anda kahvemi masaya bırakıp İlin, Bora ve Tugay’a baktım.
“Zemin kata inelim mi?”
Üçü de aynı anda bana döndü.
İlin’in yüzünde şaşkın bir ifade vardı.
“Sen ciddi misin?”
“Gayet.”
Bora hamburgerini bırakıp güldü.
“Az önce oraya bakıp duruyordun zaten.”
“Evet. Merak ediyorum.”
Tugay sandalyesine yaslandı.
“Sonunda başımıza iş açacak fikri buldun.”
Abartma.”
İlin bana birkaç saniye baktıktan sonra başını salladı.
“Tamam. Ama önce şu içeceğimi bitireceğim.”
“Beş dakika beklerim.”
Kahvemi elime aldım. Onlar da kendi içeceklerini alıp toparlanmaya başladılar.
Masadan kalkarken bir kez daha aşağıya baktım.
O karanlık merdivenler hâlâ oradaydı.
Ve bu kez yalnızca uzaktan bakmakla yetinmeyecektim.
Nihayetinde zemin kata iniyorduk.
Merdivenlerden indikçe mekânın havası değişmeye başladı. Üst katlardaki o sakin ve renkli atmosfer geride kalmış, yerini daha yoğun, daha gürültülü bir ortama bırakmıştı.
Tam o sırada en sevdiğim Şanışer şarkılarından biri, “Gel”, çalmaya başladı.
Bir an duraksadım.
Bu şarkının bende garip bir karşılığı vardı. Ne zaman duysam kendimi, kendi benliğimi ve kim olduğumu daha fazla hissederdim. Sanki bazı duygularımı ben söylemeden önce şarkı söylemiş olurdu.
Son basamağa da indik.
Ve tam olarak tahmin ettiğim gibiydi.
Zemin kat diğer katlardan tamamen farklıydı. Karanlık köşelerde oturan insanlar, duvarların üzerinde çeşitli çizimler ve posterler, dövme yaptıranlar, yüksek sesle konuşan gruplar…
Her tarafta birbirinden farklı bir şeyle uğraşan insanlar vardı.
Kimisi kendi dünyasına çekilmişti.
Kimisi arkadaşlarıyla konuşuyordu.
Kimisi ise sanki buraya yalnızca kimsenin kendisine karışmayacağı bir yer bulmak için gelmişti.
Etrafıma bakındım.
“Ben burayı sevdim,” dedim.
İlin bana baktı.
“Buna şaşırmadım.”
“Niye?”
“Çünkü normal olan hiçbir şey senin ilgini çekmiyor.”
Güldüm.
Belki haklıydı.
Ama buradaki insanların farklı görünmesinden çok, kimsenin birbirine karışmaması hoşuma gitmişti.
Herkes kendi hayatının içinde gibiydi.
Ve ilk kez, kalabalığın içinde bu kadar yalnız kalabilmenin güzel bir şey olduğunu düşündüm.
Tam kendime gelmişken İlin bir anda çığlık atıp bir erkeğin üzerine doğru koştu.
Cidden deliydi bu kız.
Bora ve Tugay ise aynı anda birbirlerine bakıp İlin’i hiç tanımıyorlarmış gibi davranmaya başladılar. Sanki az önce yanlarında yürüyen kişi o değilmiş gibi.
Onları izlerken neredeyse gülmekten çatlayacaktım.
“Bunlar ne yapıyor?” diye kendi kendime mırıldandım.
Tam o sırada arkamdan birisi hızlıca geçerken omzuma çarpıp gitti.
Bir an sendeledim.
“Pardon.”
Sesin sahibine dönmek için arkamı çevirdim.
Ama kalabalığın arasında çoktan kaybolmuştu.
Bir saniye boyunca olduğum yerde kaldım.
Sonra başımı iki yana sallayıp İlin’in olduğu tarafa baktım.
“Bugün herkes kafayı yemiş,” diye düşündüm.
Ve hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlarımın yanına doğru yürüdüm.
Bölüm etkileşimi
