5

Vaveyla Yazarı: Valeorian .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 5

Düşüncelerimin arasında ne zaman uyuyakaldığımı hatırlamıyordum.

Sabah olmuştu.

Saat 06.40’tı.

Nedense kafam karmakarışıktı. Gece yaşadığım telefon konuşması aklımın bir köşesinde hâlâ duruyordu ama üzerinde fazla düşünmek istemiyordum.

Yataktan kalkıp aynanın karşısına geçtim.

İlk gözlerimle bakıştım kendime.

Mavi, deniz rengindeki gözlerim uykusuzluktan sanki solmuştu.

Saçlarıma baktım.

Kumral saçlarım…

Ah, benim güzel saçlarım.

O kadar kurumuşlardı ki aynada onları görünce doğrudan banyoya yöneldim.

Duşumu aldım, saçlarıma bakım yaptım. Belime kadar uzanan saçlarımı özenle kurutup şekillendirdim.

Sonra biraz makyaj yaptım.

Üzerime siyah bir kazak, altıma buz mavisi bir pantolon giydim.

Aynanın karşısında son kez kendime baktım.

Fena değildim.

Çantamı aldım.

Ve tabii ki kulaklığımı.

Onu asla unutmazdım.

Evden çıktığımda saat 07.50 olmuştu.

Okula gitmek için yola koyuldum ama bu kez acele etmiyordum.

Sokaklarda öylesine yürüyordum.

Kulaklığım kulağımdaydı, müzik çalıyordu. İnsanlar işe ve okula yetişmek için bir yerlere koşuştururken ben kaldırım boyunca ağır ağır ilerliyordum.

Aslında nereye baktığımı bile bilmiyordum.

Sadece yürüyordum.

Bir yandan da gece duyduğum o sesi düşünmemeye çalışıyordum.

“Ben geldim… yeniden.”

Cümle zihnimin içinde tekrar tekrar yankılanıyordu.

Başımı hafifçe salladım.

“Saçmalama Eftel.”

Kendi kendime söylendim.

Bugün normal bir gün olacaktı.

En azından ben öyle olmasını istiyordum.

Okula geldiğimde sanırım biraz erkendi.

Koridorlar henüz her zamanki kadar kalabalık değildi. Birkaç kişi dışında okul neredeyse sessizdi.

Tam sınıfa doğru yönelmiştim ki dışarıda yağmur atmaya başladı.

Önce birkaç damla düştü, ardından yağmur bir anda hızlandı.

Çantamı başımın üzerine tutup koşarak okula girdim. Saçlarımın birkaç tutamı ıslanmıştı ama pek umursamadım.

Sınıfa çıktığımda doğrudan sırama geçtim.

Çantamı yanıma bıraktım, sandalyeye oturdum ve derin bir nefes aldım.

Dışarıdaki yağmurun sesi sınıfa kadar geliyordu.

Nedense o ses beni rahatlatmıştı.

Başımı sıranın üzerine koydum.

“Beş dakika dinleneyim,” diye düşündüm.

Gözlerimi kapattım.

Dün gece doğru düzgün uyuyamamıştım. Üstelik kafam hâlâ karmakarışıktı.

Yağmurun sesi gittikçe uzaklaşırken, birkaç dakika içinde farkında olmadan uykuya daldım.

Öyle bir uyumuşum ki gözlerimi açtığımda öğle arasına girmemize yalnızca dört dakika kalmıştı.

Ders de tarihti.

Aman Tanrım.

Tarih benim için resmen ninniydi.

Başımı kaldırıp etrafıma baktım. İlk dikkatimi çeken kişi İlin oldu.

O da uyuyordu.

Hahaha.

Ah, benim sarışın çıtırım…

Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Öyle komik bir şekilde uyuyordu ki yüzüne bakınca kahkahayı patlatmamak için dudağımı ısırdım.

Bir ara salyası bile akmıştı.

Tam o sırada öğretmen sesini biraz yükseltti.

İlin bir anda başını kaldırdı.

Sanki az önce derste uyuyan kendisi değilmiş gibi yüzünü toparlayıp ciddi bir ifadeye büründü.

Ben ise önüme bakıp gülmemeye çalışıyordum.

Öğretmen anlatmaya devam etti.

Ben de kalan dört dakikanın geçmesini beklemeye başladım.

Çünkü o an tek düşündüğüm şey vardı:

Zil çalsın.

Sonunda zil çaldı.

İlin’i zor bela uyandırdıktan sonra birlikte terasa çıktık. Hava hâlâ kapalıydı ve yağmurun ardından ortalık serinlemişti.

Bir süre korkulukların yanında sessizce durduk.

Aslında onunla konuşmam gerektiğini düşünüyordum.

Dün gece yaşananları içimde tutmak istemiyordum.

“İlin…”

Bana döndü.

“Ne oldu?”

Derin bir nefes aldım.

“Dün gece sana anlatmam gereken bir şey oldu.”

Yüzündeki ifade bir anda değişti.

“Ne oldu?”

Ben de en başından başladım.

Kafedeki o adamı, bana iki kez çarpmasını, arkasından gidip seslenmemi, sonra göz göze gelmemizi anlattım.

Sonra eve gidince yaşananları…

Ve en sonunda gece telefonuma gelen bilinmeyen aramayı.

“Telefonu açtım,” dedim. “Bir erkek sesi vardı.”

İlin dikkatle yüzüme bakıyordu.

“Ne dedi?”

Bir an sustum.

Sonra kelimeleri olduğu gibi tekrarladım.

“Ben geldim… yeniden.”

İlin’in yüzündeki ifade değişti.

“Eftel…”

“Daha bitmedi.”

Ona telefonda söylediği son cümleyi de anlattım.

“Beni gerçekten hatırlamıyor musun, Eftel?”

Teras bir anda olduğundan daha sessiz gelmişti.

İlin birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.

Sonra bana dönüp:

“Sen bu çocuğu daha önce gördüğünü düşünüyor musun?” diye sordu.

Başımı iki yana salladım.

“Hayır.”

Ama bunu söylerken içimde küçük bir şüphe oluştu.

Çünkü bazı insanları ilk kez görsen bile, sanki onları çok daha önceden tanıyormuşsun gibi bir hisse kapılabilirdin.

Ve ben, o gece o adamın gözlerine baktığımda tam olarak bunu hissetmiştim.
İlin’le bir süre daha düşündük.

İkimizin de aklında aynı soru vardı ama ikimiz de doğru düzgün bir cevap bulamıyorduk.

Tam o sırada Arda ve Bora yanımıza geldi.

Arda benim çok yakın olduğum biri değildi. Bora’nın arkadaşıydı ve benden hoşlandığını biliyordum. Ben ise Arda’ya karşı hiçbir zaman aynı şeyi hissetmemiştim. O da bunu biliyordu ve hiçbir zaman beni bu konuda zorlamıyordu.

İkisi yanımıza oturdu.

Bora, her zamanki gibi rahat davranarak elini saçlarıma götürdü ve onları karıştırmaya başladı.

“Naber, kumru?”

Bir anda elimle saçlarını uzaklaştırdım.

“Bora!”

Gülmeye başladı.

“Ne oldu?”

“Saçımı bozma!”

İlin kahkaha atmaya başladı.

“Eftel, senin saçlarına dokunmak milli mesele zaten.”

“Dalga geçmeyin. Sabah bununla uğraştım ben.”

Gerçekten de uğraşmıştım.

Saçlarımı özenle kurutmuş, bakım yapmış, şekillendirmiştim. Şimdi Bora’nın iki saniyelik şakası yüzünden bütün emeklerim mahvolmuş gibi hissediyordum.

Saçlarımı aynadan kontrol ederken kendi kendime söylendim:

“Çıldıracağım.”

Bora hâlâ gülüyordu.

“Tamam tamam, dokunmam bir daha.”

“İyi.”

İlin hâlâ gülüyordu.

Arda ise sessizce bizi izliyordu.

Ben saçlarımı düzeltmeye çalışırken bir anlığına dün geceki konuşma aklıma geldi.

Bilinmeyen numara.

O ses.

Ben geldim… yeniden.

Kaşlarım istemsizce çatıldı.

İlin bunu fark etmiş olacak ki bana baktı.

“Yine mi onu düşünüyorsun?”

Cevap vermedim.

Çünkü ne kadar normal bir gün yaşamaya çalışsam da, o ses aklımın bir köşesinden çıkmıyordu.

Bora, yüzümdeki ifadeyi fark etmiş olacak ki merakla bana baktı.

“Neyi düşünüyor ki?”

Bir an sustum.

İlin’e baktım. O da bana bakıyordu.

Bora’nın merakı gittikçe arttı.

“Ne oldu Eftel? Az önce iyiydin.”

“Hiç.”

“Hiç diyorsan kesin bir şey var.”

İçimden derin bir nefes aldım.

“Dün gece olanları düşünüyorum.”

Bora’nın yüzündeki gülümseme biraz kayboldu.

“Ne oldu dün gece?”

İlin hemen araya girdi.

“Bana anlattı. Bir çocuk varmış…”

“Çocuk mu?”

Bora’nın kaşları havaya kalktı.

Ben hemen sözünü kestim.

“Öyle bir şey değil. Yanlış anlama.”

“Ben bir şey demedim ki.”

“Yüzünden belli.”

Bora güldü.

“Tamam, anlat bakalım.”

Ben birkaç saniye düşündüm.

O an içimde garip bir his vardı. Sanki anlatsam her şey daha gerçek olacakmış gibi.

Sonunda konuşmaya başladım.

“Dün kafede biri bana iki kez çarptı. Sonra arkasından gittim. Konuştuk. Sonra kayboldu.”

Bora dikkatle dinliyordu.

“Eve gittikten sonra da bilinmeyen bir numara aradı.”

“Ne dedi?”

Başımı kaldırıp ona baktım.

“Ben geldim… yeniden.”

Bora’nın yüzündeki ifade bir anda değişti.

İlin sessizce bana baktı.

Ben ise o cümleyi tekrar hatırlarken istemsizce ürperdim.

Çünkü hâlâ kimin söylediğini bilmiyordum.

Bora, söylediklerimi duyduğu anda resmen sorgu moduna geçmişti.

“Kaçta oldu?”

“Eftel, adamın saçı nasıldı?”

“Boyu kaçtı?”

“Üzerinde ne vardı?”

Arda da Bora’dan geri kalmıyordu.

“Gözleri ne renkti?”

“Yüzünü daha önce hiç gördün mü?”

“Kaç yaşlarında görünüyordu?”

İkisine sırayla baktım.

Sonra İlin’e döndüm.

Yüzümde tek bir ifade vardı:

İmdat.

İlin bunu görünce kahkahayı bastı.

“Çocuklar, biraz yavaş. Kızı sorguya çektiniz.”

Bora hâlâ meraklıydı.

“E ama önemli değil mi?”

“Bilmiyorum!”

Ellerimi havaya kaldırdım.

“Ben sadece bana çarptı diye arkasından gittim. Sonra iki dakika konuştuk. Daha sonra da ortadan kayboldu.”

Arda hemen sordu:

“Peki neden seni tanıyor gibiydi?”

İşte bu soruya cevap veremedim.

Çünkü ben de aynı şeyi düşünüyordum.

Başımı İlin’e çevirip tekrar yardım ister gibi baktım.

İlin bu kez gülümsemesini bastırıp Bora ile Arda’ya döndü.

“Tamam, yeter. Kızı rahat bırakın.”

Ben de derin bir nefes aldım.

Sonunda biri beni kurtarmıştı.

Tugay bugün gelememişti. Hastalanmıştı.

Neyse, biz de günün geri kalanını onsuz geçirdik. Öğle arasında şöyle düzgünce bir şeyler yiyip derse geçtik.

Ve sonunda…

Okul bitmişti.

Çantamı toplarken içimden yalnızca eve gitmek geçiyordu. O gün gerçekten yorulmuştum. Uykusuzluk, dersler, sabahki yağmur, İlin’le konuştuklarımız, Bora ve Arda’nın bitmek bilmeyen soruları…

Hepsi üst üste gelmişti.

Tam çıkacakken İlin yine yanıma geldi.

“Eftel, bugün de plan yaptım.”

Daha ne planı olduğunu bile sormadan çantamı omzuma taktım.

“Bugünlük benden bu kadar.”

“Ya ama—”

“Yarın konuşuruz.”

Arkamı dönüp hızlıca yürümeye başladım.

İlin arkamdan bir şeyler söylüyordu ama artık dinleyecek hâlim yoktu.

Gerçekten çok yorgundum.

Tek istediğim eve gidip odamın kapısını kapatmak, yatağıma uzanmak ve birkaç saat boyunca hiçbir şey düşünmemekti.

Boş sokaklardan eve doğru yürüyordum.

Kulaklığım yine kulağımdaydı.

Müzik çalıyor, ben ise yol boyunca kendimi düşünüyordum.

Beni.

Geçmişimi.

Kişiliğimi.

Karakterimi.

Yalnızlığımı.

Bazen insan kendini başkalarından daha iyi tanıdığını sanıyordu. Ben ise kendimi tanıdıkça daha çok soru soruyordum.

Nasıl biriydim ben?

Kolay kolay kimseye güvenmeyen, kendi dünyasının kapısını herkese açmayan biriydim. İnsanlarla gülebiliyor, saatlerce konuşabiliyor, kalabalıkların içinde bulunabiliyordum ama bütün bunların sonunda yine kendime dönüyordum.

Belki de en büyük alışkanlığım buydu.

Her şeyi içimde çözmeye çalışmak.

Kırıldığımda susmak.

Canım sıkıldığında müzik açmak.

Bir şeyleri anlatmak istediğimde kitaplara sığınmak.

Bazen de hiçbir şey olmamış gibi davranmak.

Edebiyatı bu yüzden seviyordum belki.

Çünkü kelimeler benim söyleyemediklerimi söylüyordu.

Kitaplar, şiirler, şarkılar…

Bazen bir insanın söyleyemediği yüzlerce cümleyi tek bir dize anlatabiliyordu.

Ben de kendimi onların arasında buluyordum.

Çocukluğumdan beri bir şeyleri fazla düşündüğümü söylerlerdi.

Belki doğruydu.

Bir bakışın anlamını, söylenmeyen bir cümlenin neden söylenmediğini, insanların neden değiştiğini düşünürdüm.

Ama kendime gelince…

Kendimi çözmekte o kadar başarılı değildim.

Geleceğim konusunda kafamda binlerce düşünce vardı. Bir meslek sahibi olmak, kendi paramı kazanmak, kendi kararlarımı verebilmek, bir gün kendi evimin anahtarını elime almak…

Bunları istiyordum.

Çünkü kimseye muhtaç olmadan kendi hayatımı kurmanın nasıl bir his olduğunu merak ediyordum.

Yalnızdım belki.

Ama yalnızlığımdan nefret ettiğimi de söyleyemezdim.

Bazen insan kalabalıkların içinde kendini daha yalnız hissederdi.

Ben ise tek başıma yürürken bile kendi içimde koca bir dünya taşıyordum.

Ve o dünyanın içinde herkesin bilmediği bir Eftel vardı.

Güldüğünden daha fazla düşünen.

Konuştuğundan daha fazla susan.

Güçlü görünürken kendi içinde defalarca dağılan.

Ama her sabah yeniden ayağa kalkan.

Belki henüz kim olduğumu tam olarak bilmiyordum.

Ama kim olmak istediğimi biliyordum.

Kendi hayatımın başrolü olmak istiyordum.

Başkasının hikâyesinde unutulmuş bir karakter değil.

Kendi hikâyemi kendim yazmak istiyordum.

O gün eve doğru yürürken bunu düşünüyordum.

Henüz bilmiyordum…

Bazı hikâyelerin insan kendi hayatını yazmaya karar verdiği anda başladığını.

Eve gelmiştim.

Mutfaktan yemek kokuları geliyordu. Masanın çoktan kurulduğunu görünce annem yine seslendi.

“Eftel, gel yemek ye.”

“Tokum anne, birazdan yerim.”

Aslında birazdan da yiyeceğimden emin değildim.

Doğrudan odama geçtim.

Üstümü değiştirdim, saçlarımı topladım ve sonunda kendimi o simsiyah yatağımın üzerine bıraktım.

Günün bütün yorgunluğu sanki yatağa uzandığım anda üzerime çökmüştü.

Sonra en sevdiğim şeyi yanıma aldım.

Tosbiğimi.

Kaplumbağa peluşum.

Onu kollarımın arasına alıp sıkıca sarıldım.

Bazen insanın hiçbir şey anlatmasına gerek kalmıyordu.

Ne yaşadığını açıklamak, neden yorulduğunu anlatmak, neden sustuğunu başkasına izah etmek…

Hiçbirine gerek yoktu.

Odam sessizdi.

Tosbiğim yanımdaydı.

Ben de gözlerimi kapattım.

Bugünü düşünmemeye çalıştım.

Ne kafedeki çocuğu…

Ne o bilinmeyen numarayı…

Ne geleceği…

Ne de kendimi.

Sadece uyumak istiyordum.

Ama insan bazı şeyleri düşünmemeye çalıştıkça zihni onları daha çok önüne getiriyordu.

Gözlerimi biraz daha sıkıca kapattım.

“Yarın düşünürüm,” dedim kendi kendime.

Ve Tosbiğime biraz daha sarıldım.

Uyuyakalmıştım. Saat gece yarısını çoktan geçmiş, üçü çeyrek geçiyordu.

Nedense pencerem açıktı.

Odanın içine dolan soğuk hava yüzüme vurunca istemsizce ürperdim. Gözlerimi yavaşça araladım. Birkaç saniye tavana baktım, nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sonra ağır ağır yataktan kalktım.

Odam karanlıktı. Sadece sokak lambasının perdelerin arasından sızan soluk ışığı duvarın bir köşesine vuruyordu.

Pencereye doğru yürüdüm.

Elimi uzatıp pencereyi kapattım.

Tam o sırada—

Bir el ağzımı kapattı.

Kalbim göğsümün içinde bir anda hızlandı.

Kulağımın hemen yanında alçak bir ses duyuldu.

“Şşş…”

Donup kaldım.

Nefesimi bile tutmuştum.

Sonra başımı yavaşça çevirdim.

Ve yine o gözlerle karşılaştım.

Yeşil gözler.

Gündüz gördüğüm o derin, orman yeşili gözler şimdi odamın karanlığında daha da belirgindi.

Bir an boyunca hiçbir şey söyleyemedim.

O da konuşmadı.

Sadece bana bakıyordu.

Ben ise zihnimde aynı soruyu tekrar tekrar duyuyordum:

Bu çocuk benim evime nasıl girmişti?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.