13. bölüm / 33
Beklenmedik An11. Bolummmmm
Bölümler 33Şu an: 11. Bolummmmm
- 1 Tanıtım71 kelime
- 2 1. Bolum162 kelime
- 3 2. Bolum292 kelime
- 4 3. Bölüm364 kelime
- 5 4. Bölüm263 kelime
- 6 5. Bolummmmm200 kelime
- 7 6.bölüm442 kelime
- 8 7.Bolummmmm479 kelime
- 9 8. Bolummmmm496 kelime
- 10 9.bolum889 kelime
- 11 10. Bolummmm755 kelime
- 12 11. Bolummmmm1.366 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 12.bolumm879 kelime
- 14 13.bolumm891 kelime
- 15 14.bolum520 kelime
- 16 15.bolım479 kelime
- 17 16. Bolum528 kelime
- 18 17. Bolummmmm518 kelime
- 19 18. Bolum333 kelime
- 20 19. Bolum411 kelime
- 21 20.bolum590 kelime
- 22 21.bolum639 kelime
- 23 22. Bolum470 kelime
- 24 23. Bolumm609 kelime
- 25 24.bolum322 kelime
- 26 25.bolum516 kelime
- 27 26.bolum631 kelime
- 28 27. Bolum568 kelime
- 29 28.bolum545 kelime
- 30 29.bolum918 kelime
- 31 30.bolum1.070 kelime
- 32 31.bolummm920 kelime
- 33 32482 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Evin içinde mis gibi taze demlenmiş çay ve kızarmış ekmek kokusu yavaş yavaş yayılıyordu. Hamza, sadece kahveyle yetinmemiş, mutfağa girip basit ama özenli bir kahvaltı hazırlamıştı.
— "Hamza, sen... sen kahvaltı mı hazırladın?" diye sordum, şaşkınlığımı gizleyemeyerek.
Muzipçe gülümsedi. "Karadeniz'de o kadar mıhlama, kuymak yedik; eve dönünce o gelenek bozulmazdı. Mıhlama yapmayı denedim, umarım Rize'deki teyzeler kadar başarılı olmuşumdur."
Mutfaktan gelen o tanıdık, tereyağlı peynir kokusu tüm evi sarmıştı. Birlikte mutfağa geçtiğimizde, masanın üzerine gelişi güzel ama sevgiyle dizilmiş kahvaltılıkları gördüm.
"Şart" Gerçekleşiyor
Masaya oturduğumuzda, güneş ışığı mutfağın içine doluyor, havada uçuşan toz zerrelerini bile altın rengine boyuyordu. Hamza elini masanın üzerine uzatıp, bileğimdeki o Karagöl'de taktığı bilekliğe hafifçe dokundu.
— "Hani dün gece 'her sabah yanında olacağım' demiştim ya..." dedi gözlerimin içine derin derin bakarak. "Bu şartı ömrümün sonuna kadar uzatmayı düşünüyorum Azra. Kabul ediyor musun?"
Kalbim, Karadeniz yollarında olduğu gibi yine göğsümde hızla çarpmaya başladı. Bu sefer ne bir yol yorgunluğu vardı ne de eski sevgililerin gölgesi... Sadece biz, o huzurlu sabah ve gelecek vaat eden bir başlangıç vardı.
— "Kabul ediyorum," dedim, gülümsemem bütün yüzüme yayılırken. "Ömürlük bir şart olsun."
Kahvaltımızı ederken, dün geceki yorgunluğun aksine artık önümüzde bambaşka bir yolun, çok daha uzun bir yolculuğun heyecanı vardı.
Hamza ile kahvaltımızı bitirip mutfağı toparlarken telefonumun ekranı Göksu’nun mesajıyla ışıldadı.
“Kızlar, bugün öğleden sonra sahildeki o kafede toplanalım mı? Karadeniz fotoğraflarını hala telefonlardan seçip duruyorum, artık şu albümleri tamamlayalım!”
Hamza mesajı omzumun üzerinden okuyup sırıttı. — "Galiba fotoğraf seçme işi bu sefer gerçekten bitmeli, yoksa telefonlarımızın hafızası bizi terk edecek," dedi.
Öğleden sonra sahildeki o tanıdık kafede buluştuğumuzda, gruptaki hava Karadeniz’den döndüğümüz o ilk günden bile daha farklıydı. Furkan ve Yaren, el ele kafeye girdi; Furkan’ın gözleri sadece Yaren’in üzerindeydi, Yaren ise çekinerek ama mutlu bir şekilde gülümseyordu. Emir ve Göksu ise masaya geldiğimizde birbirlerine destek olur gibi yan yana oturmuşlardı; Emir’in eli nazikçe Göksu’nun sandalyesinin arkasındaydı.
Masa Sohbetleri ve "Artvin" Gülüşmeleri
— "Valla Artvin’deki o yemekten sonra hiçbir lokanta bizim için aynı tadı vermeyecek," dedi Furkan kahkahasını atarak.
— "Kardeşim, o gün masaya gelen 'istenmeyen misafirleri' bir daha düşününce, Hamza'nın o hali aklıma geliyor da... Helal olsun," dedi Emir, Hamza’ya göz kırparak.
Yaren ve Göksu birbirlerine bakıp kıkırdadılar. — "Sizin o kavgalarınız, eski sevgililerin şaşkınlığı... Vallahi film gibiydi," dedi Yaren. Artık o gerginlik gitmiş, yerini sadece tatlı bir anıya bırakmıştı.
Fotoğraflar ve Gelecek Planları
Sonunda telefonlar masaya konuldu. Binlerce fotoğrafı eliyoruz, en güzel olanları seçiyoruz...
— "Bakın, şu kareye bakın!" diye bağırdı Göksu, Karagöl’de hep beraber çekildiğimiz o fotoğrafı göstererek. — "Yüzümüzdeki o mutluluk... Hiçbir filtreyle yapılmaz bu."
Hamza, elini masanın altından benim elime kenetledi. Fotoğraflara bakarken sadece bir geziyi değil, birbirimizi nasıl daha yakından tanıdığımızı, nasıl bir aile olduğumuzu görüyordum.
— "Peki, bir sonraki durak neresi olacak?" diye sordu Emir aniden, Göksu’nun elini sıkıca tutarak. — "Yani, bu ekip dağılmayacak, değil mi?"
Furkan, Yaren’e bakıp gülümsedi. — "Artık dağılmak yok. Hamza’nın 'şartı' bizi birbirimize bağladı bir kere."
Hamza gülümsedi ve tüm arkadaşlarına baktı. — "Evet," dedi kararlı bir sesle. "Burası bizim yeni başlangıç noktamız. Karadeniz sadece bir başlangıçtı."
Güneş batarken, sahilin o huzurlu havasında birbirimizin yanında olmanın, arkadaşlarımızın aşklarına şahitlik etmenin ve kendi hikayemizin yazılmaya devam ettiğini bilmenin verdiği o eşsiz huzurla oradan ayrıldık.
Harika bir fikir. İlişki, Karadeniz’in o tozpembe büyüsünden çıkıp şehrin gri gerçeklerine dönünce, karakterlerin de sınavı başlar. Hamza’nın bu değişimi Azra’nın kafasında soru işaretleri oluşturmalı.
Karadeniz dönüşü o son kahkahalı kafede buluşmamızın üzerinden sadece üç gün geçmişti ama sanki o neşeli günler aylar öncesinde kalmış gibiydi. Pazartesi sabahı alarmın o sevimsiz sesiyle uyandığımda, kendimi Artvin'deki göl kenarında değil, odamdaki çalışma masasının başında buldum.
Gerçek hayat, tüm ağırlığı ve hızıyla üzerimize çökmüştü.
"Karadeniz"den "Gerçek Hayat"a
Hamza ile o sabah bir kahve içmeye sözleşmiştik ama öğleden sonra saat dört olduğunda mesajlarına ancak "Toplantıdayım, döneceğim" şeklinde kısa cevaplar verebiliyordu. Odamdaki dosyalar, e-postalar, bitmek bilmeyen iş listesi... Karadeniz'de "zaman" kavramımız yoktu, şimdi ise zaman en büyük düşmanımızdı.
Akşam saat yedide buluşmak üzere sözleştik. Otele, yaylalara, göllere o kadar alışmıştım ki, şehrin gri trafiğinde Hamza’yı beklerken içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Hamza geldiğinde her zamanki gibi nazik ama bu sefer yüzünde yorgunluktan ziyade gergin bir ifade vardı.
Kafeye oturduğumuzda telefonu bir an olsun susmadı. Bir müşteri, bir başka iş arkadaşı... Hamza sürekli ekranına bakıyor, masanın altına gizlice gelen bildirimleri kontrol ediyordu.
— "Hamza," dedim bir ara, sesimi biraz yumuşatmaya çalışarak. "Artvin’de, Trabzon’da telefonuna bakmazdın bile. Sanki o Hamza burada değilmiş gibi hissediyorum."
Hamza elindeki telefonu masaya bıraktı ama bakışları hâlâ ekrandaydı. — "Azra, lütfen... Şu an projeyi yetiştirmem lazım. Gezi bitti, sorumluluklar geri geldi. Farkında değil misin?"
Cümlesi o kadar keskin çıkmıştı ki, masadaki fincanın porselen sesi dışında her şey sustu.
— "Farkındayım Hamza, elbette farkındayım," dedim, sesim biraz titreyerek. "Ama o gezide bana 'her şeyden koruyacağım' diyen adamla, şu an karşımda duran adam arasındaki farkı anlamaya çalışıyorum. Sanki o günler, o duygular sadece bir tatil anısıymış gibi davranıyorsun."
Hamza derin bir nefes aldı ve yüzünü ovuşturdu. — "Seninle aramda hiçbir şey değişmedi. Sadece hayat sadece aşktan ibaret değil, bunu anlaman lazım. İş, stres, gelecek... Bunları görmezden gelemem.
O an aramızda ilk kez o "Karadeniz büyüsü"nün bozulduğu o ağır sessizlik oluştu. Artık el ele tutuşmuyor, birbirimizin gözlerinin içine o hayranlıkla bakmıyorduk. Aramızdaki o görünmez bağ, gerçek hayatın o soğuk duvarına çarpmıştı.
— "Sanırım bu gece devam etmesek daha iyi," dedim sandalyemi geri iterek.
Hamza şaşkınlıkla bana baktı, bir şey söyleyecek oldu ama telefonunun tekrar titremesiyle sustu. Aramızda bir uçurum açılmamıştı ama ilk kez "sınandığımızı" hissediyordum. Evin yolunu tutarken, Karagöl'de taktığı o bilekliğe dokundum. Acaba o bileklik sadece tatilin bir hatırası mıydı, yoksa Hamza'nın hayatına gerçekten dahil olmuş muydu?
Eve girdiğimde, o sabah hazırladığımız kahvaltının hayali bile uzak geliyordu. Telefonuma gelen bir mesaj sesi bile içimi ürpertiyordu. İlk kavgamızı etmemiştik belki ama birbirimizi "yabancı" hissetmeye başlamıştık.
O tatsız kahve buluşmasından sonraki iki gün, ikimiz için de sessiz geçti. Hamza arıyordu ama o aramalar, Karadeniz’deki gibi saatlerce süren, her detayı konuştuğumuz aramalar değildi. "İşteyim, yoğunum, sonra konuşalım." Hepsi bu.
İçimdeki o huzursuzluk, bir virüs gibi yayılmaya başlamıştı. Bileğimdeki o Karagöl bilekliğine her baktığımda, o anki bakışlarını hatırlıyordum ama şimdi hissettiğim şey, o bakışlara duyduğum özlemden çok, o bakışların gerçek olup olmadığına dair duyduğum şüpheydi.
"Gerçekten İş mi?"
Üçüncü günün akşamüstüydü. Göksu’nun ailevi meseleleri yüzünden morali çok bozuktu; babasının işleri nedeniyle İstanbul'dan Ankara'ya taşınma ihtimali masadaydı. Emir ile aralarındaki o yeni filizlenen aşk, bir "mesafe" sınavıyla karşı karşıyaydı. Göksu ve Yaren ile kafa dağıtmak için şehir merkezindeki bir alışveriş merkezinde buluştuk.
Tam mağazaların arasından geçerken, camdan dışarıdaki lüks araçların olduğu caddeye baktım. Bir an için duraksadım. Gördüğüm kişi... Hamza’ydı.
— "Azra? İyi misin, neden durdun?" dedi Göksu, kendi dertlerini bir anlığına kenara bırakıp bana bakarak.
Cevap veremedim. Hamza, "şirkette çok önemli bir toplantım var" dediği saatte, şirket binasından kilometrelerce uzaktaydı. Yanında şık giyimli, daha önce hiç görmediğim, oldukça resmi görünümlü bir kadın vardı. Arabasına binerken kadına gülümsedi. O gülümseme... O gülümseme, benimle Karadeniz’deyken paylaştığı o samimi, o sadece bana özel sandığım gülümsemeyle aynıydı.
— "Birini mi gördün?" diye sordu Yaren, sesindeki endişeyle.
— "Bilmiyorum..." diye fısıldadım, kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. "Sanırım Hamza’yı gördüm ama... İş yerinde olduğunu söylemişti."
Göksu derin bir nefes alıp yanıma yaklaştı. "Azra, belki bir iş toplantısıdır? Sonuçta o bir iş adamı, farklı yerlerde olabilir."
"Ama kadına gülümsemesi..." dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. "Yalan söylemek zorunda mıydı? 'Toplantım var' diyip başka bir işi olduğunu söylese anlayabilirdim. Ama neden sakladı?"
O gece eve döndüğümde, Hamza’dan bir mesaj geldi: "Toplantı bitti, eve geçiyorum. Çok yoruldum, bugün görüşmesek olur mu?"
Telefonu elime aldığımda ellerim soğuktu. Cevap vermedim. Odama çekilip Karagöl’de çektiğimiz o fotoğraflara baktım. Her şey o kadar gerçekti ki... O gün, o doğada bizden başka kimse yoktu. Şimdi ise şehir, aramıza aşılmaz duvarlar örmüş gibiydi.
Ertesi gün, Hamza akşamüzeri aradı. Sesinde o Karadeniz’deki yumuşaklık vardı ama ben artık o sesin arkasında başka bir şey arıyordum.
— "Nasılsın Azra? Sesin biraz durgun geliyor," dedi.
— "Dün... Dün neler yaptın Hamza? Çalıştın mı bütün gün?" diye sordum, sesimi olabildiğince düz tutarak.
Sessizlik oldu. Hattın öbür ucundaki o bir saniyelik duraksama, içimdeki kuşkuyu dev bir ateşe dönüştürdü.
— "Evet, şirketteydim," dedi.
Yalan. Göz göre göre yalan söylüyordu. İçimde bir şeyler koptu. Bileğimdeki bilekliğe dokundum ve o an anladım: Karadeniz’deki Hamza, sanki bir tiyatro oyununun başrolüydü ve oyun bitince kostümlerini çıkarıp kendi hayatına dönmüştü. Ben ise hâlâ o sahnede kalmıştım.?
Bölüm etkileşimi
