34. bölüm · Beklenmedik An

29.bolum

Ebarınız Efendım

Hamza'nın Ağzından:
Güvenli odanın o ağır çelik kapısı arkalarından kapandığında, içeride kalan Azra'nın son hıçkırığı kulaklarımda çınladı. O kapı kapandığı an yüzümdeki bütün yumuşaklık, gözlerimdeki bütün mahcubiyet yerini çelik gibi sert bir karanlığa bıraktı.
Arkamı döndüm. Furkan elindeki şarjörü kontrol edip beline taktı; yüzündeki o biraz önceki çocuksu gülüşten eser kalmamıştı. Emir ise gömleğinin düğmelerini çözerken, bir zamanlar adliye koridorlarında dosyalarla kurduğu o strateji zekasını şimdi bu sokak savaşı için zihninde yürütüyordu.
— "Plana sadık kalıyoruz," dedim, salondaki masanın üzerinden silahımı alıp belime takarken. "Dışarı çıkıp çatışmaya girmeyeceğiz. Onlar bizi buraya hapsettiğini sanacak. Emir, polisin ve adamlarımızın sokağa girmesi için kaç dakikamız var?"
Emir kolundaki saate baktı, gözlerinde soğukkanlı bir tüccar ifadesi vardı:
— "Yedi dakika Hamza. Bütün sokak çıkışları tutuldu. Emniyet müdürüyle bizzat konuştum; baskın emri imzalandı. Adamlarımız da arka sokakları tuttu. Bu itler içeri girdiğinde kapana kısılacaklar."
— "Güzel," dedim ceketimi iliklerken. "Furkan, sen üst katın merdiven başını tut. Tek bir adam bile o güvenli odanın koridoruna adım atmayacak."
Furkan sertçe başını salladı: "Canımı alırlar, o merdivenden geçemezler abi."

Dışarıdaki ahşap ve demir karışımı devasa kapımız büyük bir gürültüyle patlatıldığında, bahçedeki korumalarımız geri çekilme taktiğini uyguladı. İçeri giren adımların, gürleyen seslerin hırsı salonun duvarlarında yankılanıyordu.
Yeraltı dünyasında "Gölge" diye bilinen, bu pisliğin en tepe isimlerinden biri olan adam, yanında sekiz sekiz silahlı adamıyla salona daldı.
— "Kaptan!" diye bağırdı adam, etrafa neşeyle ve kibirle bakarak. "Masayı devirip kaçacağını mı sandın?! Bize rest çekmenin bedeli bu evdeki herkesin leşi olacak!"
Salondaki loş ışığın altında, şöminenin hemen yanında tek başıma ayakta duruyordum. Elimi cebime soktum, gözlerinin içine dik dik baktım.
— "Sen buraya bizi öldürmeye gelmedin Gölge," dedim, sesimdeki o rahatlık adamın adımlarını bir anlığına durdurdu. "Sen buraya kendi ayağınla bir tuzağın ortasına geldik."
— "Ne saçmalıyorsun lan sen?!" diye kükredi adam, silahını bana doğrultarak.
Tam o sırada, evin etrafını saran onlarca siren sesi geceyi ve sokağı inletmeye başladı. Kırmızı ve mavi ışıklar malikanenin yüksek camlarından içeri süzüldü. Helikopter pervanelerinin sesi çatıyı titretiyordu.
Dışarıdan gelen megapol sesi salonun içinde patladı:
“İçeridakiler! Etrafınız sarıldı! Silahlarınızı bırakıp teslim olun!”
Gölge’nin yüzündeki o kibirli ifade bir anda yerini devasa bir paniğe bıraktı. Silahını tuttukları elleri titremeye başladı. Adamlarına döndü, dışarıya baktı... Şoka girmişti.
Emir üst kattaki balkondan aşağıya doğru adımlarını attı, elinde tuttuğu mahkeme ve arama kararı kağıtlarını soğukkanlılıkla aşağıya fırlattı.
— "Sizin iki yıldır yürüttüğünüz bütün gayrimeşru sevkiyatların, cinayet azmettirmelerinin dosyası şu an emniyet amirinin masasında Gölge," dedi Emir, sesi bir savcı edasıyla çınlayarak. "Biz bu masadan kalkarken yalnız kalkmadık. Sizleri de o batağın dibine gömerek kalktık."
Adam öfkeyle üzerime doğru hamle yapmaya çalıştı ama tek bir hareketimle belimdeki silahı çekip tam ayaklarının dibine bir el ateş ettim. Mermi mermer zemini patlattı.
— "Silahı bırak!" diye kükredim. "İki yıldır bu şehirde benim kurallarım geçerliydi. Ve son kuralım da şu: Benim sokağıma, benim sevdiklerime dokunan kimse buradan elini kolunu sallayarak çıkamaz!"
Adamlar neye uğradığını şaşırdı. Dışarıdan giren özel harekat timleri saniyeler içinde salonu bastı. Gölge ve adamları yere serilip kelepçelenirken, bizim için o iki yıllık kurgulanmış kabus tek bir kurşun bile sıkılmadan, zekayla ve kararlılıkla sona erdi.
Özel harekat amiri yanıma geldi. Emir’le birbirlerine başlarıyla selam verdiler.
— "İşlem tamam Hamza Bey," dedi amir. "Sizin ve arkadaşlarınızın devlete sağladığı istihbarat sayesinde bu şebeke tamamen çökertildi. Dosyanız temizlendi."Polisler ve suçlular mekandan çekildiğinde, salonda sadece üçümüz kaldık. Silahlarımızı çıkarıp masanın üzerine, o polis tutanaklarının yanına bıraktık. Elbiselerimizi düzelttik.
Merdivenlerden yukarı çıktım. Güvenli odanın önüne geldiğimde kalbim iki yıl sonra ilk defa korkuyla değil, tamamen huzurla atıyordu.
Kapıyı tıklattım.
— "Azra..." dedim. Sesi söylerken dudaklarım titredi. "Aç kapıyı güzelim. Bitti."
Kilit mekanizması tıkırdayarak açıldı. Ağır çelik kapı geriye çekildiğinde, Azra’nın kireç gibi olmuş yüzü belirdi. Gözlerindeki o dehşet, benim yüzümdeki sakinliği ve gülümsemeyi görünce bir anda eridi.
Hiçbir şey söylemedi. Tek bir kelime bile etmeden kendini kollarıma attı. Boynuma sarılışındaki o sıkılık, nefesimin kesilmesine yetti. Yüzünü göğsüme gömdü, elleri ceketimin arkasını sıkı sıkıya kavradı.
— "Geçti..." diye fısıldadım saçlarını öperek. "Geçti bir tanem. Karanlık bitti."
Arkamda Yaren Furkan’ın yüzünü ellerinin arasına almış, şakağındaki hafif çizikten öpüyordu. Göksu ise Emir’in göğsüne başını yaslamış, iki yıldır tuttuğu o gözyaşlarını serbest bırakmıştı.
Aradan altı ay geçmişti...
İstanbul’un o gürültülü, karmaşık ve tehlikeli sokaklarını tamamen geride bırakmış, üç çift olarak doğup büyüdüğümüz o cennet Karadeniz'e temelli yerleşmiştik. Şehrin kaosu yerini Karadeniz’in o çam kokulu, serin havasına ve Karagöl’ün sakinliğine bırakmıştı.
Karagöl’ün hemen kıyısında, ahşaptan yapılmış, sıcak sarı ışıkların süzüldüğü küçük restoranımın mutfağında duruyordum. Üzerimde siyah takım elbiseler değil; beyaz mutfak önlüğüm vardı. Elimdeki tepside yeni pişirdiğim Karadeniz pideleri ve taze çaylar duruyordu.
Dışarıdaki bahçe masasına çıktım.
Masada büyük bir kahkaha tufanı kopuyordu. Furkan, Karadeniz'deki devlet hastanesine transfer olduktan sonraki bir anısını anlatıyor, Yaren ona bakarken gözlerinin içi gülüyordu. Emir, buradaki adliyede üstlendiği yeni davanın detaylarını Göksu’ya anlatırken, Göksu ona avukatlık taktikleri veriyordu.
Tepsiyi masaya bıraktığımda Azra oturduğu sandalyeden kalkıp yanıma geldi. Koluma girdi, başını omzuma yasladı.
Güneş Karagöl’ün arkasındaki dik dağların ardından batarken, kızıl ışıklar suyun yüzeyinde parıldıyordu.
Cebimden çıkardığım o emektar Karagöl bilekliğine baktım. Azra’nın elini tuttum, bilekliği o narin bileğine yavaşça taktım ve klipsini kapattım.
— "Bunu bir daha hiç çıkarmayacaksın," dedim gülümsedim.
Azra gözlerimin içine baktı. O ela gözlerde iki yıl önceki o kırgınlıktan, o korkudan eser yoktu. Sadece sonsuz bir huzur vardı.
— "Zaten hiç çıkarmamıştım ki Hamza," dedi fısıltıyla. "Sen yokken bile o bileklik benim kalbimde takılıydı."
Furkan çay bardağını havaya kaldırdı: "O zaman Karadeniz'e, memleketimize ve hiç bozulmayacak yeni hayatımıza!"
Hep birlikte bardakları tokuşturduk. Rüzgar çam ağaçlarının arasından eserken, Karagöl'ün kıyısındaki o küçük ahşap masada altı kişinin hikayesi, başladığı toprakta —ama bu kez hiç bitmeyecek bir aydınlıkla— son buldu