6. bölüm / 25
Balkan NinnisiAkşam yemeği 4 bölüm
Bölümler 25Şu an: Akşam yemeği 4 bölüm
- 1 Karakter tanıtımı497 kelime
- 2 1 bölüm843 kelime
- 3 2 bölüm1.296 kelime
- 4 Karakter tanıtımı244 kelime
- 5 Şirket meselesi 3 bölüm.1.281 kelime
- 6 Akşam yemeği 4 bölüm2.297 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Balkan Ninnisi 5 BÖLÜM1.057 kelime
- 8 Balkan Ninnisi 6 BÖLÜM1.123 kelime
- 9 Balkan Ninnisi 7 BÖLÜM1.002 kelime
- 10 Balkan Ninnisi nikâh 8 BÖLÜM931 kelime
- 11 Balkan Ninnisi 9 BÖLÜM669 kelime
- 12 Balkan Ninnisi 10 BÖLÜM1.174 kelime
- 13 Balkan Ninnisi 11 BÖLÜM1.380 kelime
- 14 Balkan Ninnisi 12 BÖLÜM2.280 kelime
- 15 Balkan Ninnisi 13 Bölüm858 kelime
- 16 Balkan Ninnisi Doğum 14 BÖLÜM1.757 kelime
- 17 BALKAN NİNNİSİ – DOĞUM SONRASI 15 BÖLÜM618 kelime
- 18 BALKAN NİNNİSİ 16 BöLÜM707 kelime
- 19 BALKAN NİNNİSİ 17 BÖLÜM İÇ SAVAŞ328 kelime
- 20 BALKAN NİNNİSİ 18 BÖLÜM1.001 kelime
- 21 BALKAN NİNNİSİ 19. BÖLÜM900 kelime
- 22 BALKAN NİNNİSİ 20 BÖLÜM650 kelime
- 23 BALKAN NİNNİSİ 21. BÖLÜM Dönüş779 kelime
- 24 BALKAN NİNNİSİ 22 BÖLÜM884 kelime
- 25 BALKAN NİNNİSİ 23. Bölüm – Karahanlı Konağı1.932 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yazardan
Sabah güneş daha tam yükselmemişti. Karadeniz'in o griye çalan gökyüzü altında şantiye, uyku mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışıyordu. Kamyonlar ağır ağır giriş yapıyor, demirci ustaları sabah çaylarını içip malzeme listesini kontrol ediyordu. Ortalıkta hâlâ bir tereddüt, hâlâ bir sessizlik hâkimdi.
Tam o sırada, beyaz bir cip sessizce girişe yanaştı. İçinden lacivert pantolon, beyaz gömlek giymiş, saçlarını toplu bir şekilde arkaya atan Sinem Hanım indi. Adımlarında kararlılık vardı. Herkesin gözü ona çevrildi.
Usta başı Yusuf, çay bardağını elinde tutarken hafif eğildi arkadaşına:
— "O da geldi ha..."
Bir diğeri mırıldandı:
— "Gelecek dediydiler ama bu kadar erken beklemeyiduk."
Sinem, ne sağa baktı ne sola. Doğruca proje masasının kurulduğu konteynıra yürüdü. Ardı sıra bazı mühendisler de harekete geçti. Herkes fark etti ki, oyun yeniden kuruluyordu. Ama bu kez kuralları Sinem belirleyecekti.
İçeri girdiğinde, masanın başında Seçil hazır bekliyordu. Yanında bazı evraklar, dijital planlar açık.
— "Günaydın Sinem Hanım. Hoş geldiniz."
— "Günaydın Seçil. Planları güncelleyip bana mail at. Bugünden itibaren her şey revize edilecek."
Tam o sırada kapıdan içeri Selçuk girdi. Üzerinde gri takım elbisesi, ama yüzü gergindi. Onu gören herkes bir an sustu. Sessizlik ağırlaştı.
Sinem gözlerini kaldırdı, göz göze geldiler.
— "Bu ofiste senin yerin yok artık," dedi sade ama net bir sesle.
Selçuk yutkundu. Pusat'ın sabah erkenden gönderdiği resmi yazı elindeydi ama konuşmadı. Bir şey söylemeye yeltendi ama Sinem onun sözünü kesti:
— "Saygıyı bilmeyenin fikrini de istemem. Kapı orada."
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Selçuk başını çevirip çıktı. Kapı ardından hafifçe çarparken içerideki hava hafifledi. Sinem derin bir nefes aldı. Seçil fark etti:
— "Geçmiş olsun."
Sinem başını kaldırmadan konuştu:
— "Daha yeni başlıyoruz."
O gün, şantiyede yeni bir düzen kuruldu. Planlar yenilendi, işçiler görev yerlerine döndü. Ve herkes anladı ki bu kez şantiyeyi sadece çimento değil, karakter ayakta tutacaktı.
Öğleye doğru, Pusat'ın siyah arazi aracı yavaşça şantiyeye girdi. Araçtan indiğinde üzerindeki lacivert gömlek, tozla buluşmaya hazır gibiydi. Elini cebine atıp hafifçe yürüdü. Şantiye alanında gözleri, hem düzeni hem de havayı yokladı. İşçiler yerli yerindeydi, makineler çalışıyordu, gerginlik dağılmıştı. Güneş, öğle sıcağını göstermeye başlamıştı ama Pusat'ın içi ilk defa biraz serinlemişti.
Konteynır ofisin kapısını tıklatmadan açtı. İçeride Sinem büyük bir planda düzeltmeler yapıyordu. Seçil köşede telefonla konuşuyordu. Sinem, başını kaldırmadan sordu:
— "Kaskınız nerede Pusat Bey?"
Pusat hafifçe gülümsedi.
— "Unutmuşuz hanım, ama kafamız taş gibi sağlamdır. Gerekirse o da korur."
Sinem, göz ucuyla bir bakış atıp planlardan başını kaldırdı.
— "Plana göre sahada üç kolon yeri değişti. Zemin etüdü sabah tekrar yapıldı. Yeni ölçümler burada."
Elindeki kalemle işaret etti.
— "Bu değişiklik maliyeti artırır mı?" diye sordu Pusat, kaşlarını çatmadan.
— "Az biraz. Ama daha sağlam olacak. Yarın sabah raporu önünüze koyarım."
Pusat başını salladı.
— "Tamam. Masraftan kaçmam ama hatadan da hoşlanmam. Eminsen, devam etsinler."
Sinem gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.
— "Eminim."
Pusat biraz yaklaştı.
— "Senin bu tavrın bize lazımdı. İş şimdi yoluna girdi. Ama bir gözüm hep burada olacak, bilesin. Lafla değil, işle yürür bu dağlar."
Sinem hafifçe gülümsedi.
— "Zaten lafla yürüyen iş, Karadeniz'de anca yokuş aşağı kayar."
Pusat başını sallayıp geri adım attı.
— "İyi. O zaman ben şantiyeyi sana bırakıp çıkayım. Ama unutma, bir sıkıntı olursa, ilk beni ara."
— "Olmazsa da aramam zaten," dedi Sinem, gözlüğünü tekrar takarken.
Pusat kapıya yönelip çıkmadan önce durdu:
— "Şu mühendis takımı senden biraz çekiniyo, ama olsun. Hürmet, korkudan iyidir."
— "Bilsinler ki yaptıkları her işte imzam var. Benim adım, binanın temeline karışacaksa... düzgün duracak o temel."
Pusat içten içe bu cevabı beğendi. Kapıyı açarken şöyle dedi:
— "O zaman bu temel sağlam olur. Selametle, mimar hanım "
Pusat çıktıktan sonra ofiste sessizlik oldu. Sinem bir an durdu, dışarıdaki çalışanlara baktı. Herkes işine dönmüştü. Bu kez gerçekten sorumluluk da güç de ondaydı. Ve o da biliyordu: Bu kez pes eden değil, ayakta kalan olacaktı.
Öğleden sonra...
Şantiyede işler hızlanmıştı. Vinçler yük taşıyor, betonyerler harıl harıl çalışıyordu. Sinem konteyner ofisin penceresinden dışarıyı izlerken, Seçil yanına yanaştı.
— "Bu arada sabah gelen o siyah araçlar... Tanımadığımız birkaç kişi şantiyeyi kolaçan etti. Sivil ama ciddi görünüyorlardı."
Sinem'in kaşı hafif kalktı.
— "Kimin adamlarıymış?"
Seçil bir yutkundu.
— "Sanırım Karahanlılar. Biri doğrudan benimle konuştu. 'Burası artık Karahanlı düzenine geçti, hanımefendiye yardımcı olun,' dedi. Parmak izi gibi sözdü, fazlası yoktu."
Sinem başını çevirdi.
— "Pusat'ın yöntemi bu demek..."
O sırada dışarıda bir kargaşa oldu. Şantiyenin girişine siyah bir minibüs yanaşmış, içinden takım elbiseli üç adam inmişti. Ellerinde çanta, gözlerinde güneş gözlüğü vardı. Onlara yol gösteren, daha önce Sinem'in hiç görmediği biriydi — Hafif kambur, ama ayakta kalmayı bilen türden, Pusat'ın sağ kolu sayılan Reis lakaplı bir adam.
Ofise doğru yöneldiler. Kapı üç kez tıklandı.
Sinem başıyla Seçil'e işaret etti, "kal" der gibi. Kapı açıldı, Reis içeri girdi. Bakışları devrildiği her yeri tartıyor, ama kimseye doğrudan bakmıyordu.
— "Selamünaleyküm. Pusat Bey'in selamı var. Bu şantiyenin resmi güvenliği artık bizde. Devletin gördüğü başka, bizim gördüğümüz başka. O yüzden biraz önlem alacağız."
Sinem kaşlarını çattı.
— "Ben burayı inşa etmeye geldim, bir cezaevi değil. Güvenlik için zabıta da yeter."
Reis hafifçe güldü. Dişlerinin arasından çıkardığı bir altın diş parladı.
— "Hanım mimar... Bu memlekette zabıta sadece trafik yazar. Ama biz, yolda yatanı da kaldırımdan sıçrayanı da biliriz. Pusat Bey, sizin rahat çalışmanız için gölge olur; ama unutmayın... gölge, ışıktan uzak duranın dostudur."
Sinem dimdik durdu.
— "Ben ışığı severim."
Reis gözlüğünü çıkardı. Soğuk gözlerle baktı, sonra hafifçe eğildi.
— "O zaman biz de gölgenizi koruruz."
Masaya üç evrak koydu. Biri güvenlik protokolü, biri Karahanlı Şirketler Grubu'nun şantiyeye sponsor desteği, diğeri de... yerel müteahhitlere gönderilmiş bir "dostça uyarı" mektubu. Altında Pusat'ın mührü vardı: "Karahanlı Ailesi"
Reis arkasını dönüp çıktı. Ardından ofiste bir sessizlik oldu. Seçil fısıltıyla konuştu:
— "Bizi gerçekten koruyacaklar mı, yoksa gözetleyecekler mi?"
Sinem evraklara bakarken derin bir nefes aldı.
— "Her ikisi de. Ama önemli olan şu: Biz sağlam durursak, gölge de bizi takip eder."
⸻
Gece vakti...
Pusat, Karahanlı konağının taş duvarlı odasında, eski bir haritanın üzerinde çalışıyordu. Yanında duran adam, çantasından birkaç dosya çıkardı.
— "Sinem Hanım, Selçuk'un bağlantılarını kesmiş. Ayrıca sizin 'usulsüzlük' diye raporladığınız taşeron firmayla sözleşmeyi iptal etti."
Pusat dosyaya baktı. Gülümsedi.
— "Benimkinden daha cesur çıktı. Lakin düşmanlar hâlâ çevrede."
Diğer adam başını salladı:
— "Mirza'ya yakın iki adam şantiyenin çevresinde dolaşmış. Ama bizim çocuklar fark ettirmeden uzaklaştırdı."
Pusat ayağa kalktı. Camdan dışarıya baktı. Karadeniz'in gece silueti, siyah bir örtü gibi yayılmıştı.
— "Sinem'in haberi bile olmayacak. Gerekirse gölgede savaşır, ışığa yol açarız. Ama o bina yükseldiğinde... sadece çimento değil, bizim hikâyemiz de ayakta duracak."
Ertesi gün, sabah erken...
Şantiyeye gri bulutların arasından hafif bir sis çökmüştü. Hava serin, ama içinde tuhaf bir gerilim vardı. Sinem sabah planlarını gözden geçirirken kapı tıklandı. Bu kez tıklama, dün gibi sert değil; ölçülü, nazik.
Kapı aralandı. Reis içeriye girdi. Üzerinde yine siyah kabanı, saçları rüzgârla hafif dağılmış. Elinde bir termos.
— "Çay getirdim. Sabah sabah toplantıdan önce içini ısıtır," dedi, masaya bırakırken.
Sinem kaşını kaldırdı, ama gözleri hafifçe gülümsedi.
— "Çay mı? Yoksa içine bir şey katmadığını nasıl bileceğim?"
Reis hafifçe güldü, alayla karışık bir ciddiyetle:
— "Benim elimden gelen her şey ya korur, ya yakar. Zehir olmaz merak etme. Ama içindeki harareti ben de bilemem."
Sinem termosa baktı, sonra göz göze geldiler. Sinem ilk kez gözlerinin içine tam anlamıyla baktı. Orada beklemediği kadar yumuşak bir şey gördü — belki bir geçmişin kırıntısı, belki bir vicdan gölgesi.
— "Senin gibilerin çayı bile gölgeli oluyor. İnsan içince bir yandan ürperiyor," dedi usulca.
Reis biraz yaklaştı, sesi düşüktü.
— "Karanlıktan gelenin güneşe bakası gelir bazen. Ama her bakışta biraz daha kör olur."
Sinem durdu. Cevap vermedi. Ama bakışını kaçırmadı.
Reis devam etti, sesi bu kez daha kişisel, daha çıplak:
— "Senin gibi dimdik duranlara nadir rastlanır. İnsan ister istemez... gözünün ucunda bekler. Sırf biraz daha görünebilmek için."
Sinem nefesini tuttu, sonra gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.
— "Ben kolay kırılmam Reis. Ama güvene dayanmayan her yakınlık, inşaatta hatalı kolon gibidir. Bir gün mutlaka çöker."
Reis hafif başını salladı.
— "O zaman ben temelden başlayayım... Beklemeyi bilirim."
Sessizlik oldu. Birbirlerine birkaç saniye fazla baktılar. Sonra Reis arkasını dönmeden önce:
— "Termos sende kalsın. İçindekini sevmesen bile, içini biraz ısıtır."
Çıktı. Kapı sessizce kapandı. Sinem, masaya bırakılan termosa baktı. Elini uzattı, kapağı açtı... İçinden buhar yükseldi. Hafif bir gülümseme belirdi dudaklarında.
Belki de bu kez sadece bir bina değil... başka bir şey de temelden inşa ediliyordu.
Pusat'ın Gözünden – Karahanlı Malikanesi, Akşam Yemeği (Karadeniz Ağzı ile)
Evimizin büyük salonuna doğru yürürken içeriden gelen kahkahalar, tartışmalar, çocukların cıvıltısıyla karışıyordu. Tam bir Karahanlı akşamı... Bu evde sessizlik? Hadi ordan!
Kapıdan girerken ilk gözüm dedeme takıldı.
Dursun Karahanlı... 79 yaşına gelmiş, ama hâlâ bastonu bi fırlatsa milleti hizaya dizer. Elinde baston, dilinde laf...
— "Ula Fadime, kadın! Bu lahana dolmasi gene mi az tuzlu oldu ha? Tansiyonumla oynamaktan keyif mi aliyisun nedur?"
Babaanne çatır çatır cevabı yapıştırdı:
— "Senin tansiyonun değil, inadun bu evi yıkayi Dursun! Allah seni bildiği gibi yapsun!"
İkisinin atışması gene başlamıştı. Bi yandan gülümsedim, bi yandan masaya geçtim. Karşıma Harun'la Reşat oturdu.
İkizler... ama geceyle gündüz gibi. Harun sessiz, efendi... nişanlısına kavuşacak günü sayar.
Reşat mı? Bildiğin Karadeniz'in hırçın dalgası.
Masaya otururken telefondaydı, sesi kısık ama tehdit dolu:
— "Bak uşağum, o konteyner limana ulaşmayi sa, ben ulaşirim sana! Akilini başina topla!"
İçimden bi oh çektim. Yanıma Selin fırladı, daha oturur oturmaz şikayete başladı:
— "Abi, vallah billah, bu evde akilli tek benum! Erkeklerin hepsi ya maço, ya kafayi takmiş!"
Selin'in dedikleri de haksız değil hani.
İdris öte yanda Yağız'ı mama sandalyesine oturtuyor, Ela da çocuğun ağzını siliyor. Bi bakışta huzur aktarıyorlar insana.
"Bir gün ben de..." diye geçirdim içimden, ama cümlenin sonunu getiremedim.
Annem Nermin sofrayı son kez kontrol etti. Moda tasarımcısı olabilir ama sofradaki düzen, onun için her şeyden mühimdi.
— "Hadi bakayim uşağlar! Kaşığunuz çatala göre dursun! Karahanlı sofrası dağınık olmaz, duydunuz mi?"
Herkes refleksle çatalını düzeltti.
Babam Şahin... eski efsane. Gözünü bile kaldırmadan sözünü geçirir.
Derin bi sesle konuştu:
— "Ula bakun... bu masa, bu ev... kanımızla, ekmeğimizle, en önemlisi de sözümüzle ayakta durayi."
Bir anlık sessizlik çöktü. Çatal sesleri sustu. Sonra bi ciyaklama:
— "Dedeee! Rüzgar tavuğumu yedi!"
Rüzgar savunmaya geçti:
— "Sanmiydum paylaşmak guzeldur deduydum!"
Kahkahalar salonda patladı. Salih kuzenim karısı Biricik'e göz kırptı. Çocuklar Ceren'le Nur birbirine laf yetiştiriyor, Berra'yla Naz defter karalıyorlar.
Her biri farklı dünya ama hepsi Karahanlı toprağının mahsulü.
Sonra dedem gözlerini bana dikti. Yavaş, ağır bir sesle:
— "Pusat... bi gün bu sofrayi sen yöneteceksun ha. Ama unutma... bu masa saltanatla değil, vicdanla döner!"
Başımı eğdim. Bizde söz verilirken gözlerin içine bakılır.
Ben de dedemin gözlerine baktım, ciddiyetle:
— "Dede, o sofraya ihanet edeni önce sandalyesiz koyarim, sonra sofradan da silerim. Söz veriyrum!"
İçimden bir ses fısıldadı:
Bu aileyi korumak kolay değil... Hele geçmişin gölgesiyle savaşıyorsan.
Ama biz Karahanlı'yız. Dağlar gibi dururuz. Gerekirse dağları deleriz.
Yemekten sonra herkes dağıldı. Çocuklar gülerek odalarına koşturdu, büyükler çay sofrası kurmaya koyuldu. Ama ben terasa çıktım. Hava serindi. Karadeniz'in rüzgârı yüzüme çarpıyordu, içimdeki boşluğu dindiremezdi ama alışmıştım.
Ceketimin cebinden sigarayı çıkardım. Tam çakmağı çakacakken İdris geldi, telefonu uzattı:
— "Abi... bak buna. Haber düştü az önce."
Telefon ekranında Feride'nin bir düğün salonundan çıkarken çekilmiş bir fotoğrafı Yanında bir adam. Mirza ortağım'dı neler oluyor
"Doktor Feride Yılmaz, evleniyor."
Gözlerimi ekrana sabitledim. Kalbim bir anlığına durdu sandım.
Feride...
Ben seni bırakmadım ki.
Sadece... kendimden korumak istedim. Bu dünyanın karanlığından, adımla gelen belalardan, geceleri bastıran silah seslerinden.
Senin ellerine kan bulaşmasın istedim.
Ama demek ki unuttun beni, ha?
Çenemi sıktım. Kalbimden geçen sözleri sadece gökyüzü duysun istedim.
— "Demek... unuttun beni, deniz gözlüm..."
Sigarayı yere attım, ezdim. Parmaklarım titriyordu.
İdris omzuma dokundu:
— "İtalya'da diyorsun ya birkaç gün sonra toplantı var... hâlâ gitmeyi düşünüyor musun?"
Başımı kaldırdım. Gözlerim boşluğa, ama aklım onun gözlerine daldı.
— "Gideceğim ama İstanbula Gönlümde kalan ne varsa, bir tek o anlatır bana... ya gözleriyle... ya susuşuyla."
Sessizlik çöktü. Sadece uzaktan dalga sesleri geliyordu.
Ben hâlâ onun yanındayken, o beni geride bıraktı.
Ya da belki...
Ben kendi karanlığımda kaybolurken, onu ışığa gönderdim.
Ama şimdi...
Ya onu geri alacağım.
Ya da onun gittiği yerde gölge gibi duracağım.
Kimse Feride'me dokunamaz. Kimse.
_"sen bir araştır bakalım neler oldunu "
_"içimden bir ses bu işin içinde bir iş var diyor "
O gece gökyüzü de benim gibiydi; yıldızsız, karanlık, öfkeli.
Odamdaydım. Masamda Feride'nin fotoğrafı... Düğün salonundan çıkarken, yüzünde tuhaf bir gülümseme. Yanındaki adam, Mirza Deren. Benim eski ortaklarımdan biri. Ona defalarca masada yer verdim. Ama meğer benim yerime göz koyduğu şey... Feride'mmiş.
İdris içeri girdi, yüzü düşüktü. Elinde bir zarf vardı, ağırdı.
— "Araştırdık abi. Dediğin gibi bir gariplik vardı o fotoğrafta."
Zarfı açtım. İçinden çıkanlar sadece kağıt değildi... içimden koca bir geçmişi yırttı attı.
Feride... evlatlık. O ailenin kanından değil. O yüzden gözleri hep başka yere bakıyordu. O yüzden hiç aidiyet hissedemedi.
Ve Mirza...
Takıntılı. Yıllardır ona sahip olmanın yollarını aramış. Şimdi aile baskısıyla, mecburiyetle, sözde sevgiyle sıkıştırmış. Feride istemiyor. Direnmiş. Ama onun etrafındaki duvarlar kalın.
Burnumun direği sızladı.
O fotoğraftaki kadın benim Feride'm değil. O, kendini sessizce çaresizliğe gömmüş bir kadındı.
Ayağa kalktım. Aynaya baktım. Karşımdaki adam mafya lideriydi. Yıllardır korkuyla, gölgelerle, ateşle yoğrulmuş biri. Ama şu an tek düşündüğü şey, bir kadının gözyaşıydı.
Telefonumu aldım. Ajandamı açtım. İtalya uçuşumu iki gün erteledim.
Sonra İdris'e döndüm:
— "Yarın İstanbul'a uçuyoruz."
— "Toplantı?"
— "Toplantı ertelendi. Önce kalbimin işini çözeceğim."
İdris şaşkın:
— "Peki ya Feride kabul etmezse? Ya seni görmek bile istemezse?"
Gülümsedim. Kırık bir gülümseme...
— "Ben ona bir teklif sunacağım. Anlaşmalı bir evlilik. Mirza'dan onu kurtaracağım. Onun canı, onun özgürlüğü... karşılığında benden bir çocuk. Varisim olacak."
İdris ne diyeceğini bilemedi. Ama ben zaten devam ettim:
— "Ama asıl mesele o değil. Asıl mesele şu... Ben onsuz yaşayamıyorum. Feride'siz nefes bile acı. Onun haberi yok... ama ben her gece onun sesini özlüyorum."
Camı açtım. Soğuk hava yüzüme vurdu. Ama içimdeki yangın daha güçlüydü.
— "Bu bir aşk değil artık. Bu bir savaş. Onu kendi ailesinden, benim karanlığımdan, her şeyden koruyacağım. Gerekirse... kendimden bile."
İdris başını eğdi. Ben sigaramı yaktım.
Bu kez yakabildim.
Bu kez yanmak kolaydı.
Çünkü artık sebebim vardı.
Feride.
Bölüm etkileşimi
