9. bölüm · ASR-I EMANET
9
Ertesi sabah, Laçin'in dairesine gitmek için erkenden uyandım. Gözlerim hâlâ şişti çünkü gece boyunca ağlamış, böylece uykusuz kalmıştım.
Taş avlunun köşesinden geçerken yolum aniden birkaç cariye tarafından kesildi. Karşımda, başlarında şehzadelerin dairesine girmek için can atan o iddialı cariyelerden üçü duruyordu. Bize göre karşılığı, lisedeki popülee ve zorba kız grubu. Ortadaki - adı sanırım Müfide'ydi- kollarını göğsünde kavuşturmuş, bana tepeden bakıyordu.
"Bak hele, bizim dili pervasız, aklı noksan güzel uyanmış," dedi Müfide, sesindeki zehri damlatarak. "Duyduk ki dün gece Şehzade Laçin Hazretleri senin metruk odana kadar teşrif etmişler. Söyle bakalım Açelya, bir şehzadeyi kendi dairesinden çıkarıp bir hizmetçinin yatağının başına getiren o efsun nedir?"
Derin bir nefes aldım. Gözlerimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak dik durdum. "Efsun falan yok Müfide. Sadece... Konuşuyorduk." dedim kestirip atarak geçmeye çalışırken. Ama diğeri, yılan gibi süzülüp önüme geçti.
"Yalan söyleme! Sen sadece bir hizmetçisin. Süveyda Hatun seni, sana acıdığı için yanına aldı. Ama sen ne yaptın? Şehzademizin aklını çeldin. Söyle bize, ona hangi büyüyü yaptın?"
"Büyü mü?" diye kahkaha attım, sinirlerim çoktan altüst olmuştu. "Evet, çok büyük bir büyü yaptım. Adı 'mantıklı konuşmak'. Ama sizin beyninizde pek bir karşılığı yoktur herhalde."
Müfide üzerime yürüdü, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Bize tepeden bakma! Sen buraya geldiğinden beri Şehzade Laçin'in huyu değişti. Kitaplarından başını kaldırmayan adam, şimdi senin peşinden odalara giriyor. Söyle, hangi büyüyle onu kendine bağladın?"
Diğer cariye de arkadan fısıldadı. "Belki de bir casustur. Gözleri yabancı bakar, lisanı yabancı... Şehzadeyi zehirlemesinden korkarız."
"Bakın," dedim sesimi yükselterek, "Şehzade Laçin ile aramda ne olduğu sizi zerre ilgilendirmez. Ama illa merak ediyorsanız; o, sizin gibi süslü entarilerin içindeki boş laflardan sıkıldığı için benimle konuşuyor. Şimdi çekilin yolumdan, işime geç kalıyorum."
Müfide kolumu sertçe sıktı. "Sen kendini ne sanıyorsun? Bu sarayın bir nizamı vardır. Bir hizmetçi, bir şehzadenin kalbine giden yolu büyüyle, hileyle açamaz. Er ya da geç o büyü bozulur Açelya, o zaman seni bu avlunun ortasında ibret-i alem için kim susturur, bir düşün!"
"Beni kimse susturamaz," dedim kolumu hırsla elinden kurtarırken. "Hele sizin gibi kıskançlıktan gözü dönmüşler asla."
Tam o sırada, avlunun girişinde Hüsnü Ağa belirdi. "Destur! Ne bu gürültü? Dağılın çabuk! Açelya, Şehzade Laçin Hazretleri dairesinde seni bekler, haydi!"
Cariyeler, nefret dolu bakışlarını üzerimde bırakarak iki yana açıldılar. Müfide geçerken omzuma çarptı ve kulağıma fısıldadı. "Dikkat et Açelya, büyücülerin sonu bu sarayda hep karanlıktır."
Tir tir titreyen ellerimi yumruk yaparak gizledim. Saraydaki suikastçı yetmiyormuş gibi, bir de harem kadınlarının nefretiyle uğraşıyordum.
Laçin'in dairesinin kapısına vardığımda derin bir nefes aldım. Dün geceki o dokunuşunu, o yumuşak sesini düşündüm. Acaba nasıl hissediyordur şu an? Bana dokunduğu için pişman mıdır?
Kapıyı vurdum ve içeri girdim. Laçin masasının başında, elinde bir Kur'an-ı Kerim ile duruyordu. Beni görünce bakışları ağır ağır yüzüme tırmandı.
"Geç kaldın Açelya Hatun," dedi, bakışlarını tekrar Kur'an-ı Kerim'e dikerek. "Af buyurun." dedim sadece ve işimi görmeye başladım. Bir anda ayağa kalktı ve bana baktı.
Laçin'in o yoğun bakışları altında ezilirken, aslında beklediğim şey azarlanmaktı. Ama o sadece durdu. Bir şey söyleyecek gibi oldu, dudakları kıpırdadı ama sonra sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi geri çekildi. Bakışlarını tekrar rahlenin üzerindeki mushafa çevirdi.
"İşine dön Açelya Hatun," dedi sesi buz gibi bir mesafeyle. "Gözündeki yaşı da sil, burası matem yeri değildir."
Sinirle toz bezini elime aldım. "Emredersiniz Şehzadem!" diye mırıldandım dişlerimin arasından.
Kitaplıkların tozunu almaya çalışıyordum ama moralim o kadar bozuktu ki, bez elimde döndürüyor, sürekli oflayıp pufluyordum. Üstelik bu üzerimdeki kıyafet o kadar terletiyordu ki, bir noktadan sonra dayanamadım.
Zaten kimse yoktu, Laçin de arkası dönük masasında oturuyordu. "Aman be, sanki ne olacak!" diyerek hırsla feracemin kollarını dirseklerime kadar sıyırdım. Oh be, dünya varmış! Rahatladım ya.
Tam o sırada Laçin bir şey sormak için arkasını döndü ve gözleri doğrudan çıplak kollarıma çarptı. Yüzü bir saniyede kireç gibi bembeyaz oldu, sonra aniden domates kırmızısına döndü. Yıldırım çarpmış gibi kafasını yana çevirdi, eliyle gözlerini siper etti.
"Açelya! Sen ne eylersin? Bu ne biçim haldir!" diye gürledi, sesi odanın tavanında resmen yankılandı. "Kapat şu kollarını! Destursuz, edepsiz hatun! Bir şehzadenin huzurunda bu ne serkeşliktir?"
Benim zaten sigortalarım atmış, Müfide'den yediğim tırnakların acısı bir yandan, gurbet acısı bir yandan... Süveyda Hatun'dan yediğim azar bir yandan!
"Ne varmış kolumda be?" diye bağırdım, inadına kollarımı iyice havaya kaldırıp ona doğru bir adım attım. "Bak, kol işte. İki tane kemik, biraz deri!"
Laçin arkası dönük bir şekilde masaya tutunmuş, resmen öfkeden titriyordu. "Sus! Çarpılacaksın! Edep yahu, edep! Örtün çabuk, yoksa seni falakaya yatırtacağım!"
"Ay aman, çok korktum!" dedim iyice deliren tarafımı serbest bırakarak. "Al sana bak, kol yetmediyse başka bir şey daha tanıştırayım seninle!"
Hırsla kıyafetimin uzun ve oldukça bol eteğini tutup hafifçe dizime kadar kaldırdım. "Bak bu da bacak! Tanıştırayım! Sağ bacak, sol bacak! İnsan anatomisi Laçin, korkma ısırmazlar!"
Laçin tam o an kafasını yanlışlıkla bana doğru çevirdi, bacağımı görünce "Ya Fettah!" diye bağırıp elleriyle gözlerini tamamen kapattı ve masanın arkasına iyice sindi. "Görmedim! Vallahi görmedim! Açelya, seni zindanda çürüteceğim, bu ne büyük bir günahtır!"
Tam o kaosun ortasında, kapı yavaşça aralandı ve Süveyda Hatun elinde bir tepsiyle içeri girdi.
Gördüğü manzara şuydu: Şehzade Laçin masanın arkasına çökmüş, gözlerini elleriyle kapatmış dua ediyor; ben ise eteğimi dizine kadar çekmiş, kollar sıyrık, "Bak bacak!" diye bağırıyorum.
Süveyda Hatun olduğu yerde donup kaldı. Tepsiyi tutan elleri titredi ama saray tecrübesi işte, yüzündeki şoku saniyeler içinde sildi. Hiçbir şey görmemiş gibi boğazını temizledi.
"Şehzadem..." dedi Süveyda, sesi titrese de profesyonelliğinden ödün vermeyerek. "Affedin... Şehzade Mehmed Hazretleri avluya teşrif etmişler. Sizinle atış talimi yapmak istediklerini, kardeşlik hukukuna dayanarak bir müsabaka arzu ettiklerini bildirdiler."
Laçin, Süveyda'nın sesini duyunca "kurtarıcım geldi" edasıyla kafasını masanın altından çıkardı ama hala bana bakmıyordu. Hemen üstünü başını düzeltti, sesini kalınlaştırmaya çalışarak konuştu.
"Hemen geliyorum Süveyda Hatun! Hemen! Sen... sen şu hatunu al ve... ve ona haya dersi ver! Yoksa ben bu gece bunu kendi ellerimle boğacağım!"
Süveyda Hatun bana "yaktın bizi" der gibi bir bakış attı. Ben ise eteğimi hırsla indirip kollarımı örterken arkasından dil çıkardım. Bunu görmedi elbette. Ay canım, bacak gördü diye kalbi duracaktı resmen. Bu eski insanlar da bir garip. Benim 2026'da giydiklerimi görse kalp krizi falan geçirir herhalde.
Süveyda Hatun, Laçin odadan fırtına gibi çıktıktan bir süre sonra beni kapının arkasına çekip öyle bir sarstı ki, beynim kafatasımın içinde yer değiştirdi. "Kız sen delirmiş misin? Sen az önce koca Şehzade'ye bacak mı gösterdin? Vallahi seni kıyma yapıp kedilere dağıtırlar Açelya!"
"Ya Süveyda Teyze, çok terledim, hem o kaşındı. Her şeyi o başlattı..." diye gevelerken, elime gümüş bir tepsi tutuşturdu. Üzerinde buz gibi naneli şerbetler ve kristal kadehler vardı. Of, canım çekti ya. Soylu olmamak berbat bir şey.
"Kes sesini! Şimdi bu şerbetleri alıp Hasbahçe'deki ok meydanına götürüyorsun. Şehzade Mehmed ve Şehzade Laçin orada olacaklar. Sakın ola bir edepsizlik daha yapma, kollarını da kapat!"
"Of, tamam ya..."
Söylene söylene tepsiyi dengeleyip bahçeye doğru yürümeye başladım. Ok meydanı, sarayın en havadar ama aynı zamanda en gergin yeriydi şu an.
Uzaktan havayı delip geçerek hedefe saplanan okların sesini duyabiliyordum. Laçin'i gördüm; üzerinde daha hafif bir atış kaftanı vardı, yayı germiş, bütün asaletiyle hedefe odaklanmıştı. Bu adam cidden yakışıklıydı. Ama önemli olan bu değil tabii ki!
Onun hemen yanında, sırtı bana dönük olan diğer şehzade duruyordu. Bu kişi Şehzade Mehmed olmalıydı.
Laçin oku fırlattı; tam on ikiden vurdu. Karizma adam ya!
"Güzel atış kardeşim," dedi Şehzade Mehmed, sesi tuhaf bir şekilde tanıdık geliyordu. "Lakin zihnin bugün pek yerinde değil gibi. Sanki... bir şey seni huzursuz etmiş?"
Laçin hafif bir öksürük ile boğazını temizledi, muhtemelen aklına az önceki bacak faciası gelmişti. "Hava sıcak."
Ben o sırada yanlarına ulaştım. Tepsiyi masanın üzerine bırakırken, "Şerbetleriniz efendim," dedim, başımı olabildiğince öne eğerek. Süveyda'nın tembihlerini tutmaya çalışıyordum.
Ne de olsa ben oldukça saygılı bir insandım.
Şehzade Mehmed yavaşça bana doğru döndü. "Taze şerbet de gelmiş..."
Başımı hafifçe kaldırıp Şehzade Mehmed'e baktığım an, zaman benim için bir kez daha durdu. Gözlerim fal taşı gibi açıldı, elimdeki tepsi hafifçe titredi.
Bu yüz... Bu ses...
Bu adam, dün çarşıda o kalabalığın içinde birbirimize girdiğimiz, çıkıştığım, hatta "Saraydanım ben, Şehzade Laçin'i tanıyorum!" diye üzerine yürüdüğüm o tatlı yüzlü, hafif alaycı bakan adamdı!
Dün çarşıda üzerinde sıradan bir tüccar kaftanı vardı ama şimdi karşımda, Osmanlı'nın en tehlikeli ve zeki şehzadelerinden biri olarak duruyordu.
