33. bölüm · ASR-I EMANET

33

Eylem D

"Romantik mi dersiniz o istikbalde bilmem..." dedi kulağıma eğilerek. "Lakin bizde buna sadece 'gönül vermek' derler."

Laçin'in parmakları saçlarıma taktığı tokadan yavaşça yanağıma süzüldü. Avucu tenime değdiği an kalbim küt küt atmaya başladı. Beni kendine doğru öyle naif ama öyle sarsılmaz bir güçle çekti ki, nefesimiz birbirine karışmaya başladı. Alnını alnıma yasladığında dünya dışarıda kaldı; sadece onun o öd ağacı kokusu ve kalbinin düzensiz vuruşları vardı.

"Sen..." diye fısıldadı, sesi ruhuma dokunan bir yemin gibiydi. "Sen benim kaderimin en güzel tecellisisin Açelya. Allah'ın bana en güzel hediyesi, şu karanlık dünyamda kaderimin en parlak anısın. Varlığın, aldığım nefese mana katar oldu."

O an, 21. yüzyıldan kalma zekam bir anlık bir tutukluk yaptı. "Ne diyor bu ya?" diye geçirdim içimden. Sonra o ağır Osmanlıca kelimelerin içindeki o saf, katıksız aşkı fark edince jetonum bir anda düştü. Bu adam... Koskoca Şehzade, az önce bana resmen evlenme teklifinden bile öte bir aşk itirafında bulunmuştu.

İçimdeki tüm o utanç duygusu bir anda buharlaştı, yerini tarif edilemez bir sıcaklığa bıraktı. Yüzümde istemsiz, kocaman bir gülümseme yayıldı. "Ben de seni seviyorum Laçin," dedim, sesim kalbimin atışıyla titremişti.

Aramızdaki o milimlik mesafeyi tek bir hamlede yok ettim. Onun o şaşkınlıktan donup kalmış yüzüne bakarken, dudaklarımı dudaklarına bastırdım.
Laçin o an adeta bir heykele dönüştü.

Onun muhafazakar dünyasında, bu kadar ani ve tutkulu bir temas muhtemelen kıyamet gibi bir şeydi. Elleri havada asılı kaldı, nefesi boğazında düğümlendi. Çünkü ona göre bu, sadece çok mahrem bir anda, onun yapması gereken bir hareketti. Dudaklarımın sıcaklığı onunkilere değerken, ilk saniyeler mutlak bir sessizlik ve şokla geçti.

Ancak bu şok hali uzun sürmedi. Tenimden yayılan o sevgi ateşi, onun o sarsılmaz nizamını bir anda yerle bir etti. O kaskatı duran vücudu yavaşça gevşedi; bir elini belime dolayıp beni daha sıkı kendine çekerken, diğer elini saçlarımın arasına geçirdi. O da acemice ama derin bir istekle karşılık vermeye başladı. Dudakları dudaklarımın üzerinde yumuşak bir dansa kalkışırken, zaman bizim için durmuştu.

Öpüşü, bir savaşçının kılıcını bırakıp teslim olması gibiydi; o an sadece dudaklarının tadını ve nefesinin yakıcılığını hissediyordum. Ruhumun onun ruhuna sızdığını hissettim, sanki yüzyıllardır bu anı bekliyormuşuz gibi...

Nefes nefese geri çekildiğimde, kalbim o kadar hızlı atıyordu ki bunu fazlasıyla hissediyordum. Laçin'in gözleri yarı kapalı, dudakları hafif aralıktı; sanki az önce bir rüyadan uyanmış ama hala o rüyanın etkisinden çıkamamış gibiydi. Şaşkındı, büyülenmişti ve muhtemelen hayatının en büyük günahını ya da en büyük sevabını işlediğini düşünüyordu.

Ben ise ortamdaki o ağır romantizmi ve onun o "Eyvah, şimdi ne yapmalıyız?" bakışını dağıtmak için hemen savunma mekanizmama sığındım. "Bakma öyle şaşkın şaşkın!" dedim, yüzümün kızarıklığını gizlemeye çalışarak sessizce kıkırdadım. "Bu sadece aşkın bir ifadesi. Benim geldiğim yerde, birbirini gerçekten seven insanlar duygularını mühürlemek için böyle öperler birbirlerini. Sadece 'seni seviyorum' demenin bir başka yolu bu. Başka bir şey anlama yani, tamam mı?"

Zaten onun gözde cariyesi olarak bu hareket yeterince cüretkardı. Pişman olmaya başlamıştım bile...

Laçin'in gözlerindeki o parıltı bir anda söner gibi oldu. Bakışlarında derin bir hayal kırıklığı ve anlam veremediğim bir boşluk belirdi. "Sadece bir... İfade mi?" diye mırıldandı, eli hala belimdeydi ama parmaklarının tutuşu gevşemişti. "Bunu nasıl bir selamlaşma gibi anlatırsın? Kalbimi böylesine yerinden oynatıp, sonra da 'başka bir şey anlama' demek... Sizin o istikbaliniz meğer ne kadar insafsızmış."

Hafifçe geri çekilip elini kalbinin üzerine koydu. O an, ona büyük bir umut verip sonra o umudu "kültürel fark" bahanesiyle elinden almış gibi hissettim.

Laçin'in o sarsılmış, hayal kırıklığına uğramış hali sadece birkaç saniye sürdü. Ben "başka bir şey anlama" diyerek kendimce durumu toparladığımı sanırken, o kaskatı omuzları bir anda gevşedi ama gözlerindeki o hüzün yerini daha önce hiç görmediğim, insanın içini eriten bir kararlılığa bıraktı.

Geri çekilip elini kalbine koyduğunda gidecek sandım ama o, tam tersine bir adım daha atarak aramızdaki -az önce açılan- o minicik boşluğu da kapattı. Bu sefer elleriyle değil, o yakıcı bakışlarıyla beni hapse aldı.

"Demek sizin usulünüzde bu sadece bir ifadedir, öyle mi?" dedi, sesi o kadar derinden ve etkileyici geliyordu ki, az önceki "modern kız" özgüvenim bir anda tuzla buz oldu. "Lakin burası senin diyarın değildir Açelya. Burası Osmanlı toprağıdır ve burada bir şehzadeye böyle bir mühür vurduysan, o mührün bedelini taşımayı bileceksin."

"Laçin, ben sadece..." diye kekeledim ama cümlemi bitirmeme izin vermedi.

Bir elini yeniden belime yerleştirip beni sertçe kendine çekti, diğer eliyle de çenemi nazikçe kavrayıp başımı yukarı kaldırdı. Gözlerime öyle bir baktı ki, eriyip gidecektim o an.

"Sen 'başka bir şey anlama' dersin ama benim lügatimde bunun manası tektir," diye fısıldadı dudaklarıma doğru. "Benim dudaklarım seninle tanıştıktan sonra artık bundan gayrısını haram bilir. Madem sizin oralarda bu bir sevgi nişanıdır, o vakit ben de senin lisanını öğrenmekte bir beis görmem. Lakin benim usulümde yarım kalmak yoktur."

Hiç beklemediğim bir anda, bu sefer o daha kararlı, daha sahiplenici bir şekilde kapandı dudaklarıma. Bu seferki o ilk saniyelerdeki şoktan eser yoktu; aksine aşırı özgüvenli duruyordu. Öyle bir öptü ki, az önce benim yaptığım o modern öpücük yanında çocuk oyuncağı kaldı. Nefesim kesildi, parmak uçlarımın karıncalandığını hissettim. Bu bir "ifade" değil, resmen bir yemindi.

Nefes almak için ayrıldığında alnını tekrar alnıma yasladı. Gözleri kapalıydı ama yüzünde o az önceki hayal kırıklığından eser kalmamıştı; aksine bir zafer kazanmış gibi hafifçe sırıtıyordu.

"Şimdi söyle bakalım Açelya Hatun," dedi gururla. "Başka bir şey anlamamaya cüretin var mıdır?"

Ben ise kalbimin sesinden kendi sesimi duyamaz haldeydim. "Tamam ya, anladım..." diye mırıldandım teslim olmuş bir şekilde.

Gülümsediğini görünce utanma katsayım daha çok arttı ve ondan kaçmak için geri adım atacağım sırada o bunu fark etmiş olacak ki buna izin vermedi ve bana sımsıkı sarıldı.

O, ellerini nazikçe belime dolarken ben de kollarımı onun boynuna doladım. Kokumu içine çektiğini hissedince bir an buraya gelmeden önce sürdüğüm gül suyu aklıma geldi ve rahatlayarak gözlerimi yumdum. Ne? Bu önemli bir mevzu!

Birkaç dakika sessizce öyle durduktan sonra kulağına doğru fısıldadım. "Uyuyalım mı?"

Laçin'in gözlerinde bir anlık şaşkınlık belirdi. Bir kadının bir şehzadeye bu kadar teklifsizce "uyuyalım" demesi, onun dünyasında ya büyük bir davet ya da akıl almaz bir saflıktı. Ama benim gözlerimdeki o samimi yorgunluğu görünce yavaşça başını salladı.

Yatağa uzandığımızda Laçin'in ne kadar gergin olduğunu fark etmemek imkansızdı. Yanımda kaskatı, bir heykel gibi sırtüstü yatıyordu. Elleri yanlarında, bakışları tavanın karanlığındaydı.

Muhtemelen hayatında ilk kez bir kadınla sadece uyumak için yan yana geliyordu ve nizamı, ahlakı, şehzadeliği zihninde birbirine girmişti. Nefes bile almaya korkuyor gibiydi.

Onun bu hallerine içten içe gülerek yavaşça yanına sokuldum. Başımı o geniş, sert ama güven veren göğsüne yasladım. Sol elimi uzatıp, yatağın üzerinde sımsıkı duran elini kavradım. Parmaklarımı parmaklarının arasından geçirdim.

O an Laçin'in derin bir nefes verdiğini, o kaskatı omuzlarının yavaşça yatağa çöktüğünü hissettim. Elimi tutuşu önce tereddütlüydü, sonra parmakları benimkileri sıkıca mühürledi. Boşta kalan kolunu yavaşça omzumun üzerinden aşırıp beni kendine doğru çekti, eli sırtımda huzurlu bir yer buldu.

"Böyle mi uyursunuz sizin orada?" diye fısıldadı. Sesi gergin değil, huzur doluydu.

"Böyle," dedim gözlerimi kapatırken. "Sevdiğin adamın kalp atışını dinleyerek... En güvenli sığınak burası."

Laçin bir şey demedi ama sırtımdaki elinin hafifçe okşadığını hissettim. O gece, belki de sarayda yine binbir entrika dönerkenve dışarıda tarih akıp giderken; biz iki farklı yüzyılın insanı, tek bir kalp atışında buluşup derin bir uykuya daldık.