18. bölüm · ASR-I EMANET
18
Kendimi yine o uçsuz bucaksız, sisli ormanda buldum. Hava buz gibiydi. Uzaktan at kişnemeleri ve acı dolu feryatlar yükseliyordu. Koşmaya başladım. Korkmuştum. "Laçin!" diye bağırmak istiyordum ama sesim boğazımda düğümleniyordu.
Sonra onu gördüm. Sarayın avlusu kan kırmızısına boyanmıştı. Kafile dönmüştü ama bu bir zafer dönüşü değildi. Atların üzerindeki heybeler boş, askerlerin başları öne eğikti. En önde, beyaz bir atın üzerinde Laçin duruyordu... Hayır, durmuyordu. Atın üzerine cansız bir gövde gibi yığılmıştı. Göğsündeki o heybetli, vakur duruşundan eser kalmamış; bembeyaz gömleği kalbinin tam üzerinden dışarı taşan koyu bir kızıllıkla kirlenmişti.
"Hayır!" diye çığlık attım rüyamda. Yanına koştum. Atından yere düşerken onu yakalamaya çalıştım ama ellerim bedeninin içinden geçip gitti. Sanki ben bir hayalettim, o ise acı bir gerçek.
Yere yığıldığında başını dizlerime koydum. Gözleri aralıktı ama o her zaman bana bilgece bakan simsiyah gözler artık cam gibi donuktu. "Laçin, bak bana! Bir şey söyle!" diye haykırdım. Ama dudakları kımıldamadı. O meşhur bakışları, ölümün düzensizliğine yenik düşmüştü.
Tam o sırada gökyüzü aniden karardı. Ormandaki bir gölge, sislerin arasından süzülerek yanımızda bitti. Yüzü yoktu, sadece boşluktan ibaret bir karanlıktı. Buz gibi eliyle boğazıma yapıştı.
"Zamanı bükebilirsin Açelya," dedi gölge, sesi yankılandı. "Kaderi erteleyebilirsin. Ama değiştiremezsin. O, tarihin sayfalarında çoktan öldü. Sen ise sadece bu sayfalarda bir lekesin. Onu kurtardığını mı sandın? Sadece can çekişme süresini uzattın."
"Ne... Yaptım... Dedin?" dedim zorlukla konuşarak.
Boğazımdaki eli iyice sıklaştı. Nefesim kesiliyor, akciğerlerim yanıyordu. Gölge diğer elini uzatıp Laçin'in cansız kalbine koydu. "Laçin acı çekiyor, ölmek istiyor. Her zaman böyleydi... Ölüm onun için kurtuluş."
"Bırak onu!" diye bağırdım çaresizlikle.
Gölge kahkahalar atarak üzerime doğru çöktü. Tam boğulmak üzereyken, büyük bir sarsıntıyla ve kan ter içinde yatağımda fırladım.
"Laçin!"
Nefes nefese kalmıştım. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Odanın sessizliği rüyamdaki o korkunç fısıltılardan daha ağır geliyordu. Pencereye koştum, ellerim titreyerek camı açtım. Gece serinliği yüzüme vurdu ama içimdeki yangını söndürmedi.
Gördüklerim sadece bir kabus muydu, yoksa bana bir işaret miydi?
"Laçin acı çekiyor, ölmek istiyor. Her zaman böyleydi... Ölüm onun için kurtuluş."
Bu da ne demekti? Tüm bunların kafamı bu denli karıştırması normal mi? Belki de dikkatimi buna vermemem gerekiyor. Evet, bu küçük oyunların beni etkisi altına almasına izin vermemeliyim.
Ama yine de kafam karışıyordu. Laçin'e cidden bir şey olmazdı, değil mi?
‧͙⁺˚*・༓☾ ☽༓・*˚⁺‧͙
Gözlerimin altındaki morluklar, ruhumdaki o uykusuzluğun ve korkunun birer imzası gibiydi. Sabaha kadar yatakta bir o yana bir bu yana dönmüş, rüyamdaki o kanlı sahneyi zihnimden silmeye çalışmıştım. Parmaklarımın ucunda hala o gölgenin buz gibi dokunuşu, burnumda ise hayali bir kan kokusu vardı.
"Hadi Açelya," diye fısıldadım kendi kendime, titreyen ellerimle ibriği kavrayarak. "İşe gitmen lazım. Odayı temizle, sanki her şey normalmiş gibi davran. Belki o zaman bu delilik son bulur."
Laçin'in dairesinin önüne geldiğimde dizlerim titriyordu. Kapıdaki nöbetçiler, her zamanki o ruhsuz ifadeleriyle ağır kanatları iki yana açtılar. Başım önde, yere bakarak içeri adım attım. "Yine o boş oda, yine o öd ağacı kokusu ve yine o sessizlik..." diye düşünürken burnuma dolan kokuyla donakaldım.
Bu koku... Sadece ona has o safranlı mürekkebin kokusuydu. Yavaşça başımı kaldırdım. Güneş, pencereden içeri süzülüp toz zerrelerini raks ettirirken; masasında, tam karşımda duruyordu.
Laçin dönmüştü.
Üzerinde avda giydiği o sert deri kaftan yerine, ince işlemeli, lacivert bir iç entari vardı. Saçları her zamankinden biraz daha dağılmış, o her daim düzgün duran kakülleri hafifçe alnına, gözlerinin önüne düşmüştü. Sabah güneşinin ışığı, elmacık kemiklerinin keskin hattını ve o mermer gibi kusursuz cildini daha da belirginleştiriyordu.
Önündeki kitaba öyle bir odaklanmıştı ki, uzun ve gür kirpikleri elmacık kemiklerinin üzerine gölge düşürüyordu. Allah'ım, bu adamın bu kadar yakışıklı olduğunu bir an için unutmuşum... ya da rüyamdaki o solgun hali, şu anki bu kanlı canlı güzelliğini bin kat artırmıştı.
Onu orada, o masanın başında, elinde bir kitapla o kadar sağlıklı ve huzurlu görünce; sanki kalbimin üzerindeki o devasa kaya bir anda parçalandı. Göğsümden yukarı doğru kontrol edemediğim bir hıçkırık yükseldi.
"Şehzadem..." diyebildim sadece, sesim bir fısıltıdan öteye gidemedi.
Laçin, geldiğimi ancak o an fark etmiş gibi başını kitaptan kaldırdı. O siyah, derin gözler doğrudan benimkilerle buluştu. "Açelya? Yine mi sormadan içeri..."
Cümlesini bitiremedi. Çünkü ben o an kendimi tutmayı tamamen bıraktım. Rüyamdaki o cansız bedeni, göğsündeki o korkunç kırmızılık ve cansız bakışları bir anlığına şu anki görüntüsünün üzerine bindi. Bir daha uyanmayacak sanmıştım! Onu bir daha hiç göremeyeceğim sanmıştım!
Dudaklarımın arasından koca bir hıçkırık kaçtı, ardından bir diğeri. Ellerimi yüzüme kapattım ve olduğum yere çökercesine sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. Gözyaşlarım parmaklarımın arasından süzülürken, omuzlarım şiddetle sarsılıyordu.
Laçin'in şaşkınlıktan sandalyeyi nasıl geriye ittiğini, adımlarının nasıl telaşla bana doğru yaklaştığını duydum. "Açelya! Ne bu hal?" Sesi hiç olmadığı kadar şaşkın ve panik doluydu. "Neyin var? Bir yerin mi acıyor? Kim... Kim seni bu hale getirdi?"
Yanımda diz çöktüğünü hissettim. O sert, nizam delisi adam gitmiş; yerini ne yapacağını şaşırmış, eli ayağına dolaşmış bir adam almıştı. Elini omzuma koymak istedi ama sonra geri çekti, sonra tekrar koydu. "Cevap ver! Söyle, kim ağlattı seni bu denli?"
Ona rüyamdaki o gölgeyi, Handan Sultan'ın tehditlerini ya da Mehmed'in o ürpertici dokunuşunu anlatamazdım. Sadece onun hayatta olmasına, karşımda o saçları dağılmış haliyle durmasına şükrederek hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim.
"Döndün..." dedim fısıltıyla. Allah'a bin şükürler olsun ki döndün Laçin.
Laçin'in o her zaman mesafeli, "benden uzak dur" diye haykıran duruşu bir anda tuzla buz olmuştu. Karşımda bir Şehzade değil, panik bir adam vardı. Ellerini ne yapacağını bilemez halde havada tutuyor, bir omzuma dokunuyor, bir ellerime uzanmaya çalışıyordu.
"Döndün..." diye sayıkladım tekrar, sesim hıçkırıklarımın arasında boğulurken. "Gerçekten buradasın..."
Ellerimi yüzümden çekip, yaşlarla sırılsıklam olmuş bakışlarımı ona çevirdim. Gözlerimdeki o saf korkuyu ve rahatlamayı görünce Laçin bir an duraksadı. O siyah gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir fırtına koptu. Dudakları titredi, söyleyecek çok şeyi varmış da bir şey ona engel oluyormuş gibi bir hali vardı. Ama o an, saray kuralları, sınıf farkı, korkular odanın dışına itildi.
Ben daha gözyaşlarımı elimin tersiyle silmeye çalışırken, Laçin ansızın öne atıldı. Hiç beklemediğim bir anda, o güçlü kolları bedenimi sıkıca sardı. Beni kendine öyle bir çekti ki, başım sert göğsüne yaslandı. Şaşkınlıktan nefesim kesildi, ağlamam bir anlığına durdu. Kokusu... O öd ağacı kokusu, rüyamdaki kan kokusunu anında silip süpürdü.
"Buradayım..." diye fısıldadı kulağıma doğru. Sesi derinden geliyordu ve hafifçe titriyordu. "Buradayım Açelya. Bu neyin feryadıdır böyle?"
Kollarını belime daha da sıkı doladı, sanki beni bırakırsa rüyamdaki o gölgeye kaptıracakmış gibi bir hali vardı. Ben de dayanamadım, ellerimi onun sırtına koyup sımsıkı sarıldım. O an zaman durdu. Ne saray kalmıştı, ne de aramızdaki o "imkansız" uçurum. Sadece kalbinin o hızlı atışını duyuyordum; rüyamdaki o sessizliğin aksine, gümbür gümbür yaşayan bir kalbin sesiydi bu.
Laçin etrafına ördüğü o sert duvarları ilk kez kendi elleriyle yıkmıştı. Hem de en muazzam şekilde.
