25. bölüm · ASR-I EMANET

25

Eylem D

Elimde paketler, kalbimde ise o garip, isimlendiremediğim his vardı. Orada olduğumuz zamanın geri kalanı boyunca ondan kaçmıştım. Alışık değilim ben böyle şeylere. Adam şehzade!

Sarayın eşiğinden adım attığımız an, Laçin sanki o çarşıda elime dokunan adam değilmiş gibi bir zırha büründü. Yine o bitmek bilmeyen nizam ve adap derslerinden birini verip, sanki beni azarlamak ona güç veriyormuş gibi azar yedim. Daha sonra duygusuz bir tavırla talimhaneye doğru uzaklaştı.

"Kılıç sallamak zihnini berraklaştırırmış..." diye homurdandım arkasından. "Git tabii."

Elimdeki paketleri sıkıca kavrayıp odama doğru yürürken, her adımda üzerimdeki o ağır saray kumaşlarını hissetmek sinirimi bozuyordu. Eski kıyafetlerimi özlüyorum...

Tam kapıma varmıştım ki, gölgelerin içinden bir karaltı koptu. Kalbim ağzıma geldi. Karşımda, gözleri korkuyla sağa sola dönen bir harem ağası duruyordu. Hiç konuşmadı. Sadece elindeki buruşuk kağıdı parmaklarımın arasına sıkıştırdı ve bir hayalet gibi karanlıkta yok oldu.

Hızla odaya girip kapıyı sürgüledim. Sırtımı ahşap kapıya yaslayıp nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Avucumun içindeki kağıda baktım bir an. Masadaki mumu titreyen ellerimle bir kibritle yakıp mektubu açtım. Yazı, Laçin'in o düz çizgili hattına benzemiyordu; daha keskin, daha hoyrat ve bir o kadar da mağrurdu.

Merakla mektubu okumaya başladığımda kanımın çekildiğini hissettim.

Açelya Hatun;

Görüyorum ki ağabeyimi etkilemeyi başarıp, gözde cariye olmuşsun. Lakin bilesin ki bunlar canını korumak için yeterli değildir. Elimde, şüpheleri hakikate tebdil edecek, sana ait olan bir nişan vardır.

Eğer bu gece yarısı, Mermer Köşk'ün altındaki metruk sarnıç girişine gelmezsen; şafak sökmeden hünkar babamın emriyle kendini uzak bir sürgün yolunda, bir bilinmeze doğru giderken bulursun. Emanetini bizzat benden teslim almak ve bu saraydaki akıbetini tayin etmek istersen, sessizliğe bürün ve gel.

Mektup parmaklarımın arasından kayıp yere düştü. Dizlerimin bağı çözülmüş, masanın kenarına tutunmasam yere yığılacak gibiydim.

"Sana ait bir nişan..."

Gözlerim odanın içinde delice dönmeye başladı. Bunlar sadece bir komplo olabilirdi. Yalan soylemediyini nereden bilecektim? Ama gitmezsem ölecektim, gitsem de. Zehir içtiğim günkü gibi bir ikilemde kaldım, iyi mi!

Mehmed... Laçin'in kardeşi, beni sürgünle, yani ölümle tehdit ediyordu. Eğer o sarnıca gitmezsem, yarın sabah bu odada olmayacaktım. Laçin'e yapılacak suikastin vakti hala belli değildi ve ölmemem gerekiyordu. Her şeye rağmen hayatta kalmak zorundaydım.

Tam o titreyen ellerimle paketleri masaya bırakıp ne yapacağımı düşünmeye başlamıştım ki, kapı gümbür gümbür vuruldu. Yerimden sıçradım. Mektubu aceleyle eteğimin altına tepip kapıya yaklaştım.

"Açelya Hatun! Şehzade Hazretleri seni bu gece dairesine bekler. Hemen hazırlansın buyurdular!"

Şaka mı bu? Tam da gününü mü buldun Laçin? Bu bir felaketti! Mehmed sarnıçta beni bekleyecekti, Laçin ise odasında. Eğer gitmezsem haremde "Şehzade hevesini aldı, bir gecede kenara attı" dedikoduları başlayacaktı. Ama sarnıca gitmezsem Mehmed kellemi alacaktı.

"Geliyorum!" diye bağırdım, sesimdeki çatlağı gizlemeye çalışarak.

Üzerimdeki elbiseyi bile düzeltmeden, saçım başım çarşıdaki rüzgardan dağılmış halde koridorları koştum. Laçin'in dairesinin önündeki ağalar beni görünce şaşırdı ama kapıyı açtılar. İçeri daldığımda Laçin kılıcını duvara asıyordu, sırtı bana dönüktü.

"Hazırlanman uzun sürer sanıyordum," dedi büyüleyici ses tonuyla. Bana döndüğünde üzerimdeki dağınıklığı fark edip kaşlarını çattı. "Bu halin ne? Çarşıdan geldiğin gibisin."

"Laçin... Yani Şehzadem," dedim nefes nefese. Yanına kadar gidip ellerimi birleştirdim. "Lütfen... Bu gece beni çağırma. Yani, odama dönmeme izin ver."

Laçin elindeki bezi yavaşça masaya bıraktı. O buz gibi bakan siyah gözleri üzerimde kilitlendi. "Neden?" dedi sadece. Sesi sakin ama sorgulayıcıydı.

"Ben... Kendimi hiç iyi hissetmiyorum," dedim, gözlerimi yerden kaldırmayarak. "Başım dönüyor, midem bulanıyor. Sanırım güneş çarptı. Odama gidip dinlenmek istiyorum."

Laçin bir adım yaklaştı. Aramızda çarşıdaki o büyüden eser kalmamıştı, şimdi karşımda sadece sorgulayan bir otorite vardı. Elini alnıma doğru uzattı ama tam değecekken geri çekti.

"Yüzün kireç gibi," dedi, sesi bu sefer hafifçe yumuşamıştı. "Eğer hastaysan bu daha büyük bir mesele. Hekimlere haber vereceğim, gelip baksınlar. Şifahaneden uygun tertipleri hazırlasınlar."

"Hayır!" diye atıldım korkuyla. Eğer hekim gelirse ve benim "hasta" olmadığımı anlarsa, ya da Mehmed'in beklediği saate kadar odamda esir kalırsam biterdim. "Gerek yok, gerçekten. Sadece uyursam geçer. Biraz sessizlik ve yalnızlık... İlacım bu."

Laçin gözlerini kıstı, bir şeyleri sakladığımı hissettiği o kadar belliydi ki. Allah'ım sen bana yardım et, lütfen. Hayır yani, bu kadar zeki olmak zorunda mıydı bu adam?

"Açelya, benden bir şey mi saklıyorsun?" diye sordu, sesi bir bıçak gibi keskindi şimdi. "Eğer birileri seni tehdit ettiyse ya da haremde bir huzursuzluk olduysa..."

"Kimse bir şey yapmadı," dedim yalanın pençesinde kıvranarak. "Sadece yorgunum. Lütfen, sadece bu gece."
Laçin uzun bir süre sessiz kaldı. Lütfen Laçin, kabul et...

En sonunda ağır bir nefes verip arkasını döndü. "Pekala. Git ve dinlen. Sabah olduğunda hala böyleysen, hekimleri bizzat ben getireceğim. Odandan çıkma."

"Teşekkür ederim," diye fısıldadım büyük bir sevinçle ve arkama bakmadan odadan çıktım.

Koridorda yürürken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Laçin'i ikna etmiştim ama asıl kabus şimdi başlıyordu. Gece yarısı olunca o sarnıca gidecektim. Mehmed'in elindeki o "nişan" her neyse, onu almadan geri dönmeyecektim.

Ölümle dans şimdi başlıyordu.

Odama nasıl döndüğümü, o koridorları nasıl geçtiğimi bilmiyordum. Ayaklarım yere basmıyor, sanki boşlukta sürükleniyordum. Laçin'e yalan söylemek, o dürüst bakışlarının altında ezilmek canımı çok sıkıyordu ama başka şansım yoktu.

Dairemin kapısına yaklaştığımda karanlığın içinde bir karaltı kımıldadı. Korkuyla nefesimi tuttum, elim gayri ihtiyari göğsüme gitti. Ama bu, az önce mektubu getiren o harem ağasıydı. Duvara yaslanmış, elinde sönük bir fenerle beni bekliyordu.

"Vakit geldi mi?" diye fısıldadım, sesim bir yaprak gibi titriyordu. "Geldi hatun," dedi ağa, sesi yerin yedi kat altından geliyor gibiydi. "Şehzade Mehmed Hazretleri sabırsızlanır. Eğer bir an daha gecikirsek nöbetçilerin değişim vaktini kaçırırız. O zaman değil sarnıca gitmek, koridordan sağ çıkamayız."

Hızla odama girip üzerime koyu renkli, geceye karışacak bir ferace aldım. Paketlerimi, çarşıdan aldığım o güzelim hatıraları, bir köşeye fırlattım. Şimdi onların hiçbir önemi yoktu. Kapıyı sessizce kapatıp ağanın peşine takıldım.
Saray geceleri bambaşka bir canavara dönüşüyordu. Gündüz o şaşaalı duran sütunlar, geceleri üzerimize devrilecek birer dev gibiydi.

Ağa önde, ben arkada; sadece meşalelerin uzağında kalan karanlık noktaları seçerek ilerliyorduk. Her ayak sesinde, her rüzgar uğultusunda Laçin'in karşıma çıkacağını, "Nereye gidiyorsun?" diye kükreyeceğini sanıyordum.

Harem taşlığından geçip, rutubet kokan dar bir merdivenden aşağı indik. Burası mutfakların ve kilerin altındaki, sarayın dehlizlerine açılan bir yoldu. Soğuk hava tenime çarptığında sarnıca yaklaştığımızı anladım. "Buradan sonrası senin yolun hatun," dedi ağa, paslı bir kapının önünde durarak. "İçeride seni bekliyor. Sakın ışığı uzağa tutma, devriyeler bahçede dolaşır."

Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı. Rutubet ve yosun kokusu genzimi yaktı. Karanlığın içinde, sarnıcın o devasa sütunlarının arasında bir karaltı belirdi. Elindeki tek bir mumun cılız ışığı, Şehzade Mehmed'in o keskin ve hırslı yüzünü aydınlatıyordu.

Korkudan dizlerim titrerken ona doğru bir adım attım. Başımı önce saygıyla eğerek ona selam verdim ve daha sonra başım hâlâ önde eğikken konuştum. "Geldim," dedim, sesimi dik tutmaya çalışarak.

"Yüzüme bak hatun."

Mehmed'in bu dediği şey ile az kalsın küçük dilimi yutacaktım. Nasıl bakardım gözlerinin içine? O bir şehzade. Tamam Laçin'i bundan ayrı tutuyorum, onda sorun olmuyor çünkü o benim sırrımı biliyor. Beni anlıyor ve... Neyse. Ama normal şartlarda bir şehzadenin gözlerinin içine bakmanın cezası ölümdü.

Benden bir cevap gelmeyince çenemden tutup başımı havaya kaldırdı ve ona bakmamı sağladı. "Ağabeyimin yüzüne pervasızca bakarsın ama benden uzak durursun, ha?"