43. bölüm · ASR-I EMANET

43

Eylem D

Handan Sultan yalnız kaldığında, karşısına çıkan ilk gümüş vazoyu devirmemek için tırnaklarını avuç içlerine geçirdi.

"O hadsiz!" diye kükredi, dairesine girer girmez. "Bana, bu sarayın Valide Sultanı'na dişlerini gösteriyor! Kimin sayesinde o tahtın hayalini kuruyor, unutmuş!"

Hırsını alamıyordu. Laçin'in o sarsılmaz duruşu, Açelya'yı korumak için herkesi karşısına alması... Hepsi birleşince, Handan Sultan'ın zihninde tek bir isim belirdi: Esma.

"Getirin o hatunu bana!" diye bağırdı kalfasına. "Mehmed'in gözdesi olacak o dilsiz yılanı hemen huzuruma getirin!"
Çok geçmeden Esma Hatun, başı önünde, o ürkek ve sessiz haliyle odaya girdi. Handan Sultan, tahtında bir yırtıcı gibi doğrulmuş, gözlerini Esma'nın üzerine dikmişti.

"Esma!" dedi, sesi öfkeyle yankılandı odada. "İşittim ki Has Bahçe'de o yabancı hatunla fıs fıs konuşurmuşsun. Sonra da dairesinde kahve ikram etmişsin. Söyle bana, ne konuştunuz o büyücüyle? Ne paylaştınız?"

Esma, ellerini önünde birleştirmiş, titreyen sesiyle cevap verdi. "Sultanım... Sadece hal hatır sorduk. Şehzade Mehmed Hazretleri'nin gidişinden sonra mahzun olduğumu bildiğinden, teselli vermeye gelmiş."

Handan Sultan, oturduğu yerden fırlayıp Esma'nın tam önünde durdu. Elini sertçe Esma'nın çenesine koyup başını yukarı kaldırdı. Gözlerindeki o sönmeyen ateş, Esma'nın bakışlarını yakıyordu.

"Bana yalan söyleme!" diye bağırdı. "O kadın benim en büyük düşmanımdır! Benim oğlumun sürgününe sebep olan, Laçin'in aklını mühürleyen o yılanla ne konuşabilirsin sen? Yoksa sen de mi onun safına geçtin? Yoksa o uğursuz kadın seni de mi büyüledi?"

Esma'nın gözleri doldu ama Handan'ın o baskıcı gücü altında ezilmemeye çalıştı. "Hâşâ Sultanım... Ben sadece bu sarayın yalnızlığından dert yandım ona. Onun da gönlü yaralıdır, benim de. Başka bir niyetimiz yoktu."

Handan Sultan, Esma'yı sertçe geri itti. "Onun gönlü yaralı değil, onun gönlü hırs doludur! Bak bana Esma... Eğer sen o kadınla iş birliği yapıp bana ihanet edersen, ne senin canını sağ bırakırım ne de bu saraydan sağ çıkmanı sağlarım!"

Odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı, parmaklarını birbirine kenetlemişti. "Herkes Laçin'in etrafında bir kale oluyor... Lala, hizmetçiler, şimdi de sen! Demek öyle Açelya Hatun... Demek etrafına bir ordu toplarsın. Ama bilesin ki, orduların en güçlüsü bile içeriden bir sızıntıyla yıkılır."

Esma'ya tekrar döndü, bakışları bu sefer daha sinsiydi. "Şimdi git. Ama o kadına dair duyduğun her kelimeyi, gördüğün her bakışı anında bana getireceksin. Eğer benden bir şey sakladığını sezersem, seni öldürürüm. Anladın mı beni?"

Esma başını salladı ve izin alarak dışarı çıktı. Kendi odasına vardığında kalbinde bir gram korku hissetmiyordu çünkü o zaten ölüydü. Yaşayan bir ölü.

Handan Sultan ise dairesinde feryat figan "evladım" diye ağlıyordu. "Neredesin Mehmed'im?" çığlıkları yankılanırken yere çöktü.

Açelya'dan;

Ertesi sabah uyandığımda, aynadaki yansımama baktım ve "Açelya, bugün o gün," dedim kendi kendime. Artık yorganın altına saklanıp tarihteki feci sonu bekleyecek halim yoktu. Eğer Laçin'i o "zalim" adam olmaktan kurtaracaksam, önce bu saraydaki yerimi sağlamlaştırmalıydım. Korku sırası bende değildi, onlardaydı.

Muhtemelen bugün Laçin beni çağıracaktı çünkü bir süredir çağırmadığı için insanlar onun benden soğuduğunu düşünebilirdi, o da bunun farkındaydı.

Efsun ve Nurgüzel'e en gösterişli, en "buradayım" diyen kaftanımı hazırlattım. Lacivert, ağır işlemeli kumaşın içinde kendimi bir zırh giymiş gibi hissediyordum. Başımı dik tuttum, omuzlarımı geriye attım ve haremin kalbi olan taşlığa inmeye karar verdim.

"Hanımım, emin misiniz?" diye fısıldadı Efsun arkamdan. "Kurtlar sofrasına kendiniz mi giriyorsunuz?"

"Kimse bana bir şey yapamaz. Siz de kavga çıkarmayın yeter." dedim onları uyararak.

Taşlığa indiğim an sanki bir film seti çekimi durmuş gibi oldu. Fıs fıs konuşan cariyeler, kahve içen kalfalar, halı dokuyan kızlar... Hepsi bir anda sustu. Gözlerindeki o sinsi merakı, "Acaba kısır mı, acaba büyücü mü?" diyen bakışları üzerimde hissediyordum.

Tam orta yerde, Handan Sultan'ın en has cariyelerinden biri olan, dili zehirli Müjgan Hatun'un sesini duydum. Yanındakilere bilerek yüksek sesle, tam benim duyacağım şekilde konuşuyordu.

"Eee kızlar, demek bazıları dairesinden çıkmaya cesaret edebilmiş," dedi kahkaha atarak. "Ama ne fayda? Sarayda hatun dediğin bir fidan gibi meyve vermeli. Meyvesiz ağacı kim ne yapsın? Odun niyetine yakarlar ancak, Sultan babamızın sarayında bereketsizliğe yer yoktur."

Adımlarım o an kesildi. Normalde olsa "Aman Açelya, tartışma, seviyelerine inme" derdim ama burası 21. yüzyıl değildi. Burada susmak, ölümü kabul etmekti.

Yavaşça ona doğru döndüm. Taşlıkta çıt çıkmıyordu.

"Müjgan Hatun muydu adın?" dedim, sesim her köşede yankılandı. "Meyveden, ağaçtan bahsetmişsin. Ama unutma ki, her ağacın vakti başkadır. Kimi çabuk çiçek açar, rüzgar esince dökülür; kimi de öyle bir kök salar ki, fırtına kopsa yıkılmaz."

Müjgan yerinden kalkıp karşıma dikildi. Gözleri nefretle parlıyordu. "Sen kime ders verirsin ey yabancı! Adın sanın belli değil, nereden geldiğin meçhul! Şehzadeyi büyülediğin yetmedi, şimdi de haremin nizamına mı dil uzatırsın? Kısırsın işte! Bir şehzade dairesinde sabahlayıp da hala boş elle gezmek, senin tek vasfının bir 'eğlence' olduğunu gösterir!"

Bu son laf beynimde bir şimşek çaktırdı. Bir adım yaklaştım, aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. Gözlerinin tam içine baktım; o modern kadının özgüveniyle, onun o dar vizyonlu nefretini ezdim.

"Bak Müjgan Hatun," dedim, sesimi daha da alçaltıp tehditkar bir tonla. "Şehzade Laçin'in dairesinde ne olup bittiği sadece onunla benim aramdadır. Eğer bir daha o kirli dilini benim iffetim ya da Şehzade'nin mülkü üzerine uzatırsan; tepkim şimdinden daha farklı olur!"

Müjgan bir an afalladı. Böyle bir çıkış beklemiyordu. "Sen... Sen kim oluyorsun da beni tehdit ediyorsun?" diye kekeledi.

"Ben Açelya'yım," dedim, parmağımı göğsüne bastırarak. "Ve bilesin ki; benim hakkımda tek bir fısıltı daha duyarsam, bunu kimsenin yanına bırakmam. brn Şehzade Laçin'in gözdesiyim, siz kim olursunuz?"

Hırsla yanından geçip giderken, arkamda koca bir savaş meydanı bıraktığımı biliyordum. Kalbim güm güm atıyordu ama başım her zamankinden daha dikti.