3. bölüm · ASR-I EMANET

3

Eylem D

"Soner! Vallahi tadı kaçtı, çık ortaya!" diye bağırdım etrafıma bakınarak. Hala bir kamera, bir mikrofon, bir yönetmen asistanı görmeyi umuyordum.

Adam cevap vermedi. Bakışları bahçenin uzak köşesindeki devasa bir kuleye kilitlenmişti. O an, uzaklardan bir ses duyulmaya başladı. Ama bu bir korna sesi ya da vapur düdüğü değildi. Derinden gelen, yeri göğü inleten devasa bir çan sesi ve ardından başlayan o tüyler ürpertici uğultu...

"Bak Şehzade Bey, bu ses efekti biraz fazla olmuş..." derken sustum.
Çünkü gökyüzünde, az önce masmavi olan o berrak boşlukta, binlerce ama binlerce kuş aynı anda havalandı. Ve ben, bahçenin mermer duvarlarının üzerinden dışarıdaki şehre baktığımda, az kalsın küçük dilimi yutturacak bir şey gördüm.

Vezneciler'in o beton binaları yoktu. İstanbul Üniversitesi'nin o büyük kapısı yoktu. Metrolar, otobüs durakları, reklam panoları... Hepsi silinmişti.
Onun yerine, ufuk çizgisine kadar uzanan, çatısı kiremitli binlerce ahşap ev ve daha yepyeni olduğu belli olan devasa bir cami yükseliyordu. Ve o cami... Kalbim ağzıma geldi. O, Süleymaniye Camii'ydi. Sanki yapılışının üzerinden yüzyıllar gelmemiş gibiydi.

"Olamaz..." diye fısıldadım. "1600'ler..."

Dizlerimdeki derman tamamen kesildi. Ama asıl darbe bu değildi. Bakışlarım, bahçenin girişindeki o devasa çınar ağacına kaydı. Ben az önce taksiden indiğimde o ağaç, belediyenin etrafını çevirdiği, kurumuş, yaşlı bir gövdeden ibaretti.

Şimdi ise... Karşımda duran ağaç, yaprakları gökyüzünü kapatacak kadar gür, gövdesi pürüzsüz ve gencecik bir devdi. O ağaç, benim 2026 yılında önünde fotoğraf çektiğim anıt ağacının 385 yıl önceki haliydi.

O an, az önce yanından geçtiğim fıskiyeli havuzun kenarındaki mermer kitabeye gözüm çarptı. Üzerinde altın varaklı harflerle bir tarih düşülmüştü.

Hicri 1051

Yani Miladi 1641.

"Ben... Ben gerçekten oradayım," diye inledim. Başım öyle bir döndü ki, dünya etrafımda bir semazen gibi dönmeye başladı. "Rüya değil bu. Şaka da değil. Ben öldüm de cehenneme mi geldim?"

Osmanlı Devleti... Ben gerçekten Osmanlı Devleti'ndeydim.

Ama bu nasıl mümkün olabilir? Gerçek değil... Hayır... Gerçek değil! Olamaz! Zamanda yolculuk yapmak imkansız. Bunu yaşıyor olamam.

"Hayır... Birazdan uyanacağım ve her şeyin bir rüya olduğunu göreceğim. Her şey bir rüya... Her şey..." Dedim gözlerimi yumarak.

Gözlerimi hızla açtığımda karşımdaki adamın bana kelimenin tam anlamıyla deliymişim gibi baktığını fark edince kendimi yere atıp ağlamamaya zorladım.

Çünkü deli olan o değildi, bendim!

Yere çökmüş, ellerimle başımı tutarken titriyordum. "Bu imkansız, bu imkansız..." diye sayıklıyordum. Modern mantığım, 385 yıllık bir boşluğa düşmeyi reddediyordu.

Adam, kılıcını kınına soktu ama tetikte beklemeye devam etti. Yavaşça yanıma çömeldi. O az önceki katı, öldürücü bakışlarının yerini derin bir merak ve hafif bir acıma almıştı.

"Deli misin, yoksa deryalardan gelen bir gafil mi, hala çözemedim hatun," dedi, sesi bu sefer daha alçaktı. "Lakin burada böyle yerlere serilip ağlamanın sana bir faydası yoktur. Eğer az önce o aynalı kutunda gördüğüm yer senin türben değilse ve sen henüz ölmediysen, yaşamak için ayağa kalkman gerek."

Kolumdan tutup beni sertçe yukarı çekti. Ayakta durmakta zorlanıyordum, sanki yer çekimi 1541 yılında daha fazlaydı. Acaba bu olabilir miydi? Her şey olabilirdi, her şey!

"Ben... Ben eve gitmek istiyorum," diye inledim. "Taksi... Taksiciyi bulmam lazım."

"Yine anlaşılmaz kelimeler fısıldarsın," dedi Laçin sabır diler gibi kafasını iki yana sallayarak. "Lakin dışarıdaki hengameyi duymaz mısın? Şehzade dairesine destursuz giren o melunlar henüz yakalanmadı. Seni bu garip kisvelerle burada bulurlarsa, adını bile sormadan dâr ağacına çekerler."

Uzaklardan gelen kılıç şakırtıları ve "Yakalayın!" nidaları bahçenin duvarlarında yankılanıyordu. Adam etrafı hızla süzdükten sonra beni sürüklemeye başladı.

"Seni şimdilik kimsenin şüphelenmeyeceği birine götüreceğim," dedi. "Süveyda Hatun seni çekip çevirir. Eğer dilsiz taklidi yaparsan, belki bir müddet hayatta kalabilirsin. Ama sakın unutma..." Durdu ve siyah gözlerini gözlerime dikti. "O kutunun içine dünyayı sığdıran sihrini kimseye göstermeyeceksin. Yoksa seni bizzat ben cellada teslim ederim."

Beni küçük, gizli bir kapıdan geçirip loş, rutubetli ve meşalelerle aydınlatılan bir koridora soktu. Koridorun sonunda, elinde ağır bir gümüş şamdan tutan, yüzü derin çizgilerle kaplı ama gözleri hala çakmak çakmak olan yaşlı bir kadın bekliyordu.

Süveyda Hatun denen kadın, beni gördüğünde şamdanı neredeyse elinden düşürecekti. "Aman şehzadem!" diye feryat etti sessizce. "Bu ne haldir? Bu garip mahluk da kimdir? Üzerindeki bu erkek donu da neyin nesidir!"

Şehzade beni kadının önüne doğru hafifçe itti. "Süveyda, sual etme. Bu hatun gökten zembille mi indi yoksa topraktan mı bitti bilmem. Lakin canı bana emanettir. Onu al, temizle, üzerine insan evladı gibi bir libas giydir. Ve sakın ola ki ağzını açmasına izin verme."

Süveyda Hatun, kemikli parmaklarıyla sweatshirtümün kumaşını çimdikler gibi tuttu. "Tövbeler olsun... Bu ne biçim bir kumaştır? Boynundaki bu asılı alet de ne?"

"O benim kameram..." diyecek oldum ama şehzade beyin uyarısıyla sustum.

"Gidiyorum Süveyda. Saray muhafızlarıyla görüşmem gerek. Bu kızdan kimsenin haberi olmayacak. Eğer biri sorarsa..." Şehzade bey bir an durup bana baktı. "Eğer biri sorarsa, senin dilsiz ve kimsesiz yeğenin olduğunu söyleyeceksin. Anlaşıldı mı?"

Bana ne olacaktı? Ölecek miydim? Ölmek istemiyordum. Burada kimsesiz ve yalnız bir biçimde öldürülecektim... Bu berbat bir şeydi.

"Daha sonra bu hatuna birkaç sualim olacak." dedi şehzade bey bana dik dik bakarken. Bakışlarımı ondan kaçırıp burnumu çektim. Süveyda Hatun da şehzade bey de bana tip tip bakarken başımı öne eğdim.

"Burada öleceğim..."

Sesim rutubetli duvarlarda çarpıp yüzüme geri döndü. Az önce gördüğüm Süleymaniye iskeleti, genç çınar ağacı ve o gerçek Osmanlı kokusu beynimin içinde bir savaş başlatmıştı. Mantığım teslim bayrağını çekmişti, artık sadece hayatta kalmaya çalışan bir organizmaydım.

Ben ne günah işledim ya? Gerçekten, ne günah işledim de bunu yaşıyordum!?

Bir anda aklıma gelen şey ile şehzade beye baktım. "Sen!" dedim, istemsizce yüksek çıkan sesimle. Süveyda Hatun ve şehzade beyin bana olan garip bakışlarını umursamadan birkaç adım geriye gittim. O... Bir şehzadeydi.

1641 yılı... Padişah Duha dönemi...

Bu karşımdaki kişi o zaman kesinlikle Şehzade Mehmed olmalıydı. Bir sonraki tahta çıkacak olan padişah yani!

Karşımda geleceğin Osmanlı Padişah'ı vardı. Ve ben adama bir sürü saygısızlık yapmıştım!

Dudaklarım titrerken ona baktım. "Adın neydi? Sen Şehzade Mehmed olmalısın."

Dudakları hafifçe yukarı kıvrılırken bana doğru eğildi. Yüzünü yüzümle aynı hızaya getirip çekici bir sesle konuştu. Modern dünyada olsak bu adamın peşinden koşar, Instagram hesabını falan isterdim herhalde.

"Kardeşim Mehmed'i bilip beni bilmiyorsun, öyle mi?"

Kardeşi Mehmed mi? Hassiktir. Bu olamaz. Padişah Duha'nın yalnızca iki çocuğu vardı. Ve eğer bu kişi Şehzade Mehmed değilse o zaman... Şehzade Laçin olmalıydı.

1642 yılında, yalnızca 25 yaşında suikaste kurban gidecek olan, tarihin tozlu sayfalarında kaybolacak ve neredeyse adı hiç geçmeyecek olan Şehzade Laçin.

Bu karşımdaki adam yakında ölecekti. Hayır, daha doğrusu öldürülecekti.