51. bölüm · ASR-I EMANET
51
Hasbahçe'nin kuytu köşesinde, asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde bir hareketlilik vardı. Şehzade Laçin, zihnindeki devlet meselelerini ve Açelya'nın üzüntüsünü düşünerek yürüyüşe çıkmıştı.
Ancak ileride, saray muhafızlarının en sadıklarından biri olan Karaca'nın, görev yerinde olması gerekirken bir ağacın gövdesine yaslanmış, elindeki kağıda adeta içine düşecekmiş gibi baktığını fark etti.
Karaca'nın yüzü bir an kıpkırmızı kesiliyor, bir an kaşları hayretle yukarı kalkıyordu. Laçin'in bakışları sertleşti. "Bir muhafızın gizli saklı mektup okuması ya ihanettir ya da büyük bir gaflet," diye geçirdi içinden.
Yanına yaklaştığını bile fark etmeyen Karaca, Laçin'in buz gibi sesini duyunca yerinden sıçradı.
"Nedir o elindeki Karaca? Kimden gelir, kime gider?"
Karaca, mektubu alelacele arkasına tıkıştırmaya çalıştı ama Laçin'in keskin bakışları altında donup kaldı.
"Şehzadem... Ben... Sadece bir..."
"Ver onu bana!"
Laçin, kağıdı Karaca'nın titreyen elinden çekip aldı. Önce bir ihanet şüphesiyle satırlara göz gezdirdi ama okudukça yüzündeki ifade öfkeden derin bir şaşkınlığa evrildi.
"...Bu yaptığın resmen red flag yani tehlike sinyalidir! Samimiyetsizliğin love bombing vakasıdır, bilesin. Senin o toksik hallerine pabuç bırakacak değilim..."
Laçin duraksadı. Bu kelimelerin ne lügatta yeri vardı ne de Osmanlı sarayının koridorlarında duyulmuştu. Ancak bu üslup, bu pervasızlık ve bu anlaşılmaz ama bir o kadar da etkili ayar verme biçimi ona tek bir kişiyi hatırlatıyordu.
Kağıdı hışımla katladı. Karaca'ya dönüp gürledi. "Bir hizmetçi cariyeye gönül düşürmek ne zamandan beri yasal oldu Karaca? Hem de Şehzade dairesinin mahremine göz dikmek! Bu mektubu sana kim ulaştırdı?"
Karaca başını yere eğdi, tek kelime edemedi. Laçin'in öfkesi aslında Karaca'ya değil, bu işin arkasındaki asıl ismeydi. Kendi kendine mırıldandı.
"Açelya... Yine yapmışsın yapacağını."
Laçin, mektubu avucunda sıkarak dairesine doğru yürümeye başladı. Karaca'ya sağlam bir ceza vermesi gerekiyordu ama şu an aklındaki tek şey, Açelya'nın karşısına dikilip bu kelimelerin hesabını sormaktı. Tabii bir yandan da içten içe gülmemek için kendini zor tutuyordu; zira hayatında ilk kez birinin "toksik" diye azarlandığını görüyordu.
Açelya'dan;
Handan Sultan'ın o sinsi hediyelerinden sonra ruhum iyice daralmıştı; bana acilen 21. yüzyıl dozunda bir deşarj lazımdı. Esma'nın odasına kendimi attığımda, o her zamanki gibi nakış işliyor, bir yandan da meyve tabağını düzenliyordu.
"Esma, bırak o iğneyi ipliği," dedim, odanın ortasına fırlayarak. "Sana bugün gelecekten bir feryat, bir isyan getirdim. Hazır mısın?"
Esma şaşkınlıkla bana baktı. "Ne oldu? Bir şey mi anlatacaksın?"
"Anlatmayacağım Esma... Yaşatacağım!" Elime masadaki gümüş aynayı aldım, mikrofon niyetine sıkıca kavradım. Saçlarımı bir omuz silkmesiyle öne attım. Hafifçe öne eğilip, zihnimdeki o ağır rock girişini duymaya başladım.
Esma'nın şaşkın bakışları altında başladım Şebnem Ferah'ın o efsane şarkısını okumaya;
"Gidiyorum, gözüm yaşlı
Hatıran har yüreğime
Sen sev yağmurları
Yağmurlar yağsın üzerime..."
Esma elindeki iğneyi parmağına batırıyordu az kalsın. "Açelya! Deli misin, ne yaparsın?" diye bağırdı ama ben çoktan kendimden geçmiştim. Odanın içinde hayali bir sahnede koşturuyor, "Hadi saray ahalisi, eller havaya!" diye bağırıyordum.
"Ah, yine yol, yol üstü
Sen sev yağmurları
Yağmurlar yağsın yüzüme."
Şarkının o en yüksek yerinde, Esma'nın sedirine çıkıp tek dizimi yere koydum, aynayı mikrofon gibi uzatıp ona eşlik etmesi için işaret yaptım. Esma korkuyla karışık bir kahkaha patlattı.
"Kız sus! Vallahi kapıdaki ağalar 'Hatunu cin çarptı' diye içeri dalacaklar!" diye bağırıyordu ama bir yandan da tempo tutmaya başlamıştı.
"Eşlik et Esma! Yağmurlar yağsın üzerimize!" diye gürledim. Bir ara hırslanıp saçlarımı sallarken -headbang yapmaya çalışırken- başımdaki o ağır hotoz yamuldu.
Esma gülmekten iki büklüm olmuştu. "İlahi Açelya! O nasıl bir bağırıştır? Şu sarayda böyle bir şenlik, böyle bir delilik ne görüldü ne duyuldu!"
Nefes nefese kendimi yerdeki minderlere bıraktım. Hotozum bir yana, saçlarım bir yana dağılmıştı ama içimdeki o sıkıntı buhar olup uçmuştu.
"Benim memleketimde biz böyle rahatlıyoruz işte Esma," dedim kıkırdayarak. "Bağırıyoruz, çağırıyoruz, ruhumuzu dışarı atıyoruz."
Esma yanıma gelip saçımı düzeltmeye çalışırken hala gülüyordu. "Senin memleketinde herkes senin gibi deliyse, vay o devrin haline! Ama yakıştı sana... O 'yağmurlar' feryadı, şu mermer duvarları bile titretti vallahi."
Tam o sırada kapı bir anda sertçe açıldı. İçeriye nefes nefese giren Efsun, "Hanımım! Şehzadem... Şehzadem hasbahçeden dönmüş, dairesinde elinde bir kağıtla 'Açelya Hatun tez buraya gelsin!' diye gürlüyor!"
İç çekip Efsun'a döndüm. "Sakin ol, bir şey olmaz."
Laçin de red flag olmaya başlıyor, fark ettiniz siz de değil mi?
Laçin'in dairesine giden o uzun koridor, bu kez sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzadıkça uzadı. Esma'yla ettiğimiz o delice dansın, Şebnem Ferah feryatlarının yarattığı neşe, kapıdaki ağaların buz gibi suratlarını görünce bir anda göğsümde donup kaldı.
Red flag mektubu için çağrıldığımı sanıyordum; içimden Efsun'a verdiğim taktiklerin savunmasını hazırlıyor, Laçin'e modern ilişki koçluğu yapmanın ne kadar elzem olduğunu anlatmak için muzip cümleler kuruyordum.
Ancak içeri girdiğim an, odadaki havanın ağırlığı beni şoka uğrattı.
Laçin masanın başında değil, pencerenin önünde sırtı bana dönük bir heykel gibi dikiliyordu. Omuzları her zamankinden daha dik, ama sanki görünmez bir yükün altında eziliyormuş gibi gergindi. Ellerini arkasında birleştirmişti ve sağ elinde buruşturulmuş, sararmış bir kağıt tutuyordu. Elinin öyle bir titrediğini gördüm ki, az kalsın ağladığını düşünecektim.
"Laçin?" dedim sesimi ultra yumuşatarak. "Geldim... Ne bu hal? Efsun öyle bir anlattı ki, sanırsın sarayı yakmışım. Sakin ol, alt tarafı bir mektup, şaka da denilebilir..."
Yanına doğru birkaç adım attım. Adımlarım yaklaştıkça onun nefes alışverişindeki o hırıltılı, öfkeli ama daha çok yaralı sesi duydum. Bana dönmedi.
"Şaka mı?" dedi. Sesi o kadar derinden ve o kadar soğuk geldi ki, bir an olduğum yerde çakılı kaldım. "Sen buna... Şaka mı dersin Açelya?"
"Laçin, ne oldu? Bir şey mi oldu? Ne bu sinir, ne bu celal?" diyerek yanına sokuldum. Elimle koluna dokunacakken hışımla bana döndü. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Öfkesi Karaca'ya ya da benim absürt terimlerime değildi. Gözlerinde saf bir acı, büyük bir hayal kırıklığı ve dehşet vardı.
Elindeki kağıdı masanın üzerine, o gümüş şamdanın yanına fırlattı.
"Bu nedir?" diye sordu, parmağıyla kâğıdı işaret ederek. "Odandaki gizli bölmede, o mücevher sandığının dibinde ne işi vardı bunun? Ben seni korumaya çalıştıkça, sen benden ne saklıyordun?"
Masaya yaklaştım. Bakışlarım kâğıda düştüğü an kalbim durdu sandım. Bu, Efsun'a yazdırdığım o komik "red flag" mektubu değildi. Bu, günlerdir kalbimin en derin yerine gömdüğüm, vicdanımla aramda bir duvar ördüğüm, Laçin'in annesinden kalan ve o 118 kişilik infaz listesinin ipuçlarını barındıran, o lanetli mektuptu.
Zaman durdu. Odanın içindeki o şen şakrak halim, az önce Esma ile güldüğüm her saniye birer enkaza dönüştü. Mektubun köşesindeki o tanıdık mühür ve annesinin el yazısını görmemle birkaç adım geri çekildim.
"Laçin, ben..." diye başladım ama sesim boğazımda düğümlendi. "Ben onu açıklayabilirim. Sadece... Sadece seni korumak istedim. O mektup... Senin canını yakacaktı."
"Beni korumak mı?" diye kükredi Laçin, masadaki şamdanı eliyle iterek. Şamdan büyük bir gürültüyle yere düştü, mumlar söndü. "Annemin vasiyetini benden saklayarak mı beni koruyacaktın? Sen kimsin Açelya? Sen buraya beni sevmek için mi geldin, yoksa hayatımı bir gölge gibi yönetmek için mi!?"
