5. bölüm · ASR-I EMANET
5
"Ben nasıl bir padişahtım?"
Gergin bir biçimde yüzüne baktım. Ona ne demeliydim? Gerçeği söyleyemezdim. Ona, sen hiç padişah olamadın diyemem. Dudaklarımı araladım, sonra geri kapattım. O yüzüme beklentiyle bakarken iç çektim.
"İyi bir padişahtın."
Suikaste uğradın ve öldün, yerine kardeşin Mehmed padişah olacak.
Memnuniyetle başını salladı ve sonunda kılıcını kınına koydu. "O halde Osmanlı'nın akıbeti ne durumda?"
Daha sıkışmayacağım bir soru sorabilir misin acaba?
"Yani, biraz değişti tabii ama iyi sayılır."
Osmanlı yıkılacak ve Türkiye olacak.
Anlıyormuş gibi geri çekildi. Sırtını rutubetli taş duvara yasladı, meşalenin titrek ışığı yüzündeki gururlu ifadeyi bir anlığına parlatıp geçti. "İyi sayılır dersin... Demek ki fethettiğimiz topraklar, kurduğumuz nizam hâlâ ayaktadır. Benden sonra sancağı devralacaklar, ismimizi cihanın her köşesine kazımışlar," dedi.
Sesi, kendi hayalindeki o görkemli geleceğin sarhoşluğuyla yumuşamıştı.
İçim cız etti. Keşke ona 2026'daki İstanbul'un o kaosunu, metroları, gökdelenleri gösterebilseydim. Ya da en azından, o çok güvendiği saltanatın bir gün sadece müze kayıtlarında kalacağını... Ama yapamadım. Tarihçi damarım sızlasa da sustum.
"Öyle... İsimleriniz hâlâ anılıyor," dedim, kelimeleri özenle seçerek. Yalan söylemiyordum; isimleri anılıyordu sonuçta.
Laçin aniden ciddileşti, bakışları tekrar keskinleşti. "Lakin bir muamma var. Madem istikbalden geldin, madem benim ismim kitaplarda zikredilir... Neden az evvel beni gördüğünde Azrail'i görmüş gibi betin benzin attı? Neden bana bir mevta gibi nazar eyledin?"
Yutkundum. Bu adam sandığımdan çok daha zekiydi. En ufak bir mimik hatasını, bir duygu geçişini kaçırmıyordu.
"Çünkü..." dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Sen bir şehzadesin. Kollarına mı atlayayım, ne yapayım? Şaşkınlığım ondandı."
Sessiz kalınca gözlerimi parlatarak ona baktım. "Lütfen bana yardım et. Sokakta kalamam. Burayı bilmiyorum."
Hiçbir şey söylemeden kapıya doğru yöneldi. Harika, beni gerçekten sokağa atacaktı. Tam çıkacakken durdu ve omzunun üzerinden bana baktı.
"Süveyda Hatun sana saray adabını belletecek. Kimseyle kelam etmeyeceksin. Bundan böyle her gün şafak vakti odama gelir, hizmetimi görür ve temizliğini yaparsın. İşin biter bitmez de kimselerin nazarında kalmadan, bir gölge gibi kaybolup gidersin. Lakin sakın ola beni gafil sanma; her adımını izlettirecek, her nefesini takip ettireceğim. Şayet zerre kadar şüpheli bir hareketinde seni bizzat kendi ellerimle cellatlara teslim ederim."
Sert bir tavırla başını çevirip dışarı çıktı. Sürgü büyük bir gürültüyle kapandı.
Zifiri karanlıkta tek başıma kaldım. "Her gün odasına mı gideceğim?" diye mırıldandım ardından.
"Harika. Hem adamın öleceğini biliyorum hem de her gün o yakıcı bakışları altında oda temizleyeceğim. Üstelik bir de peşimde ajanlar olacak!" dedim kendi kendime.
Telefonumun zayıf ışığına bakıp iç çektim. 1641 yılında bir şehzadenin kişisel temizlikçisi ve gizli "kahini" olmuştum. Ama işin kötü tarafı, Laçin her gün bana bakıp "Gelecekte ne oldu?" diye soracaktı. Ve ben her gün ona yalan söylemek zorunda kalacaktım. Çünkü ona "Gelecekte sen yoksun" demek, kendi idam fermanımı imzalamakla aynı şeydi.
‧͙⁺˚*・༓☾ ☽༓・*˚⁺‧͙
"Seni saray kethüdasına götüreceğim. Eğer lüzumsuz bir şey dersen, o dilini keserler, anladın mı?" dedi Süveyda Hatun sert bir sesle.
Çaresizce başımı salladım. Beni devasa mutfakların ve hizmetli koğuşlarının olduğu tarafa götürdü. Etrafta koşturan cariyeler, ellerinde devasa bakır tepsilerle geçen ağalar... Tam o sırada önümüzden geçen bir hizmetli, elindeki un çuvalını hafifçe sallayınca toz bulutu yüzüme geldi.
Burnumun kaşınmasıyla yüksek sesli hapşurdum. Süveyda Hatun dehşetle ağzımı kapattı. "Sus! Ne bu gürültü?"
"Alerjim var benim teyze, toz dokunuyor," dedim burnumu çekerek.
"Alerji mi? O da neyin nesi? Cin falan mı kaçtı içine? Tövbe yarabbim... Yürü, kethüdanın huzuruna çıkacağız."
Bizi karşılayan adam, göbeği kaftanına sığmayan, elinde sürekli bir tespih çeviren ve etrafındakilere emirler yağdıran Hüsnü Ağa'ydı. Süveyda Hatun, o otoriter tavrından eser kalmamış bir biçimde eğilerek selam verdi. Ben ise odun gibi dikiliyordum. Süveyda dizime gizlice bir tekme atınca ben de yamuk yumuk bir reverans yapmaya çalıştım.
"Hayırdır Süveyda Hatun, bu fidan boylu kadın da kimdir? Yeni mi geldi?" dedi Hüsnü Ağa, gözlerini kısarak beni incelerken.
"Yeğenimdir ağam. Kimsesiz kaldı garibim. Şehzade Laçin Hazretleri'nin emanetidir," dedi Süveyda Hatun.
'Şehzade' ismini duyunca Hüsnü Ağa'nın duruşu aniden değişti. Değişir tabii. Oturma organı korkusu hiçbir şeye benzemez!
"Şehzade'nin emaneti mi? Madem öyledir, başımızın üstünde yeri var. Lakin boş oturmak olmaz. Madem geldi, elinden iş gelir mi? Çamaşır bilir mi? Sofra kurmayı, gül suyu hazırlamayı bilir mi?"
Süveyda Hatun bana "evet" anlamında başını sallamamı işaret etti. Ben de çaresizce salladım. İçimden "Daha dün bulaşık makinesini çalıştırmayı becerememiştim, burada kazan mı yıkayacağım?" diye geçiriyordum.
Hüsnü Ağa elindeki tespihi şaklatarak yanındaki cariyeye seslendi. "Alın bunu, has oda temizliğine yardım etsin. Görelim bakalım eli ne kadar hızlıdır?"
Beni sürükleyerek geniş bir salona soktular. Ellerime devasa, ağır bir süpürge verdiler. Süpürge dediğim de bildiğin çalı çırpı! Yerleri süpürmeye başladığımda her yer toz duman oldu. Modern süpürgelere, robot süpürgelere kurban olayım ben be!
"Kız, öyle mi süpürülür o? Yerleri mi dövüyorsun?" diye bağırdı başımdaki cariye.
"Pardon, yani... Alışık değilim de," dedim utanarak. Kız omuz silkip gitti. Rezil oluyordum. Tarih öğrencisi Açelya Akay, 1641 yılında bir süpürgeyle imtihan ediliyordu. Ve işin en kötüsü, her an Şehzade Laçin ile burun buruna gelebilirdim.
Düşününce... Laçin beni çabuk salmıştı. Yani çok sorumsuz gibi davrandı. Sonuçta ben ne idüğü belirsiz bir insanım. Beni nasıl saraya sokabilirdi? Üstelik torpille!
Onun kafasında başka düşünceleri olabilir miydi? Veya bir planı? Çünkü cidden çok çabuk inandı buna. Ben bile bu kadar çabuk kabullenemedim gelecekten geldiğimi.
Bir ara onu sıkıştırıp sormam gerek ama bunu nasıl yapabilirim ki? O bir şehzade.
"Destur!" sesi koridorda yankılandığında, kalbim sanki boğazımda atmaya başladı. Herkes bir anda robot gibi duvara yaslanıp yerle bir oldu. Süveyda Hatun beni kolumdan tutup duvara yapıştırırken fısıldadı. "Başını sakın kaldırma sakın kızım, yere bak!"
"Şehzade Laçin Hazretleri!"
Adım sesleri yaklaştıkça yerdeki mermerin titrediğini hissettim. Deri çizmelerin gıcırtısı tam önümde kesildi. O an dünya durdu. Etrafımdaki cariyelerin nefesini tuttuğunu, hatta birinin korkudan titrediğini hissedebiliyordum.
Başımı nasıl kaldırmayabilirdim ki? Laçin'e kaş göz yapıp ona soracağım tüm soruları sormak için bir köşeye çekebilirdim. Hem bu gayet makul bir yöntemdi bence. Hürrem Sultan da Kanuni Sultan Süleyman'ı öyle etkilememiş miydi?
Tabii benim amacım etkilemek değil! Sadece yöntem aynı.
Başımı milim milim kaldırdım. Önce ağır, işlemeli kaftanının eteklerini gördüm; sonra gümüş miğferini tutan o güçlü elleri... Ve sonunda gözleri. Allah'ım, o gözler! Kitaplar onun ne kadar "sert" olduğunu yazardı ama kimse o bakışlardaki yalnızlıktan bahsetmemişti.
Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. Ne bu ifade şimdi? Hoşuna mı gitmişti sanki? Acaba ben de mi Hürrem Sultan gibi başımı kaldırıp ona seslensem?
"Şehzade Laçin!"
Yok, bu bayağı berbat oldu.
"Ağa! Kimdir bu yeni yüz?" diye sordu. Sesi beklediğimden daha derindi.
Harem ağası, "Süveyda Hatun'un yeğeni yetimdir hünkarım," diye kekelerken, Şehzade bana doğru bir adım daha attı. O kadar yakındı ki, kıyafetine sinmiş olan o keskin öd ağacı kokusunu duydum.
Çenemi yavaşça daha da yukarı kaldırdığında, göz göze geldik.
Gözlerini kısmış, sanki ruhumu okumaya çalışıyordu. Karnım kasılırken yere oturup iki büklüm olmak istedim. Neden bana böyle bakıyordu? Allah aşkına gel öldür de kurtulayım senden!
Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuştu. "Bundan böyle her şafak vakti odama gelecek, tertip edecek. Diğerlerinin hantallığından bıktım, Has odamın tertibini bir de bu hatun denesin."
O yürüyüp giderken ben arkasından bakakaldım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Diğer kızların bana nefretle baktığını hissedebiliyordum; bakışları sanki bana binlerce bıçak batırmak ister gibiydi. Hadi bakalım Açelya, al şimdi başına belayı.
