6. bölüm · ASR-I EMANET

6

Eylem D

Ertesi sabah, güneş Hasbahçe'nin devasa çınarlarının arasından süzülürken kendimi rutubetli bir taş odada değil, Süveyda Hatun'un zorla giydirdiği o hışır hışır ipek entarinin içinde buldum. Her yerim kaşınıyordu. 17. yüzyılda kumaş yumuşatıcısı olmadığını acı bir yoldan öğrenmiştim.

Hüsnü Ağa'nın talimatıyla, sarayın mutfağına yakın bir taş avluda, gümüş ibrikleri parlatmakla görevlendirilmiştim. Yanımda, benimle yaşıt görünen, yanakları al al, heyecanlı bir cariye vardı. Adı Dilşah'tı. Kız o kadar çok konuşuyordu ki, bir an onun da 2026'daki bir dedikodu grubumdan buraya ışınlandığını sandım.

"Eee, Açalye... Yok, Eçalya mıydı?" dedi Dilşah, elindeki bezi ibriğe sürterek. "Süveyda Hatun senin çok uzaklardan geldiğini söyledi. Ama bu kadar güzel biri beklemiyordum. Şehzade Laçin Hazretleri seni kendi odasına hizmetli seçtiğine göre, sende bir cevher görmüş olmalı."

İbriğin üzerindeki yansımama baktım. Gözlerimin altı şişmişti, saçlarım ise o dönemin doğal sabunlarından dolayı resmen keçeleşmişti. Bunda nefret ediyorum. Neredesiniz canım bakım şampuanlarım?

"Cevher mi? Bence bende sadece akli melekeleri yerinde olmayan birini görüyor," dedim iç çekerek. "Ayrıca adım Açelya."

Dilşah anlamamış gibi bakıp kıkırdadı. "Sen de bir tuhafsın... Ama ne şanslısın bir bilsen! Bu sarayda herkes Şehzade Mehmed'in heybetinden korkar ama Şehzade Laçin... Ah, o başkadır. Hem çok yakışıklıdır hem de pek beyefendidir. Dün gece seninle bizzat ilgilenmiş, yüzüne bakmış diyorlar. Ne kadar centilmen, değil mi?"

Centilmen mi? İçimden bir kahkaha patlattım. Pabucumun centilmeni... Adam dün gece boğazıma kılıç dayıyordu be! "Seni öldürmemem için bir sebep söyle" diye gürleyen adam ne ara centilmen oldu? Sanırsın 17. yüzyılın James Bond'u. Alt tarafı havalı havalı yürüdü diye kızlar hemen eriyip bitmiş. Bakışları bile korkunç onun. centilmenmiş... Peh!

"Öyle mi?" dedim dışımdan, yapmacık bir ilgiyle. "Pek bir centilmendir sorma. Kibarlıktan ölecek neredeyse."

"Öyledir tabii!" dedi Dilşah iyice bana yaklaşarak. Sesini fısıltıya indirdi. "Geçen gün hasbahçede yürürken gördüm onu. Üzerinde erguvan rengi bir kaftan vardı, güneş kılıcının kabzasına vuruyordu... Sanırsın gökten bir melek inmiş. Hem çok bilgiliymiş de. Arada kitaplarla konuşurmuş derler."

Eğer öyle bir şey varsa, artık deli olan sensin Laçin.

"Kitaplarla konuşacağına benimle düzgünce konuşsa keşke," diye mırıldandım.

"Ne dedin?"

"Diyorum ki, kitap okuması güzel tabii. Entelektüel birikim mühim," dedim dalga geçerek.

Muhtemelen söylediğimden tek bir kelime anlamadı.

O sırada Hüsnü Ağa avlunun kapısında belirdi. "Hadi bakalım, lafazanlığı bırakın! Açelya, şehzadenin odasına, kuşluk vakti yaklaşıyor. Süveyda Hatun seni bekler. Git de Şehzade Laçin Hazretleri'nin hizmetini gör!"

Ayağa kalkıp üzerimi silkeledim. Dilşah arkamdan "Yüzüne dikkatli bak, o gözlerin derinliğinde kaybolacaksın!" diye seslendi.

Gözlerimi devirdim. Evet kayboluyorum ama gözlerindeki nefrette kayboluyorum!

Tamam, kabul ediyorum, adamda bir karizma var, boy pos yerinde... Ama 'centilmen' dediğin adam, misafirine en azından bir kahve ikram eder. Türk kahvesinin ana vatanındayız ama ben hala bir yudum kafein alamadım. Bu mu centilmenlik? Taa 385 yıl sonrasından gelmişim ben!

Laçin'in odasına giden o uzun, loş koridorda yürürken, her köşede bir muhafızın beni süzdüğünü fark ettim. Laçin "izleteceğim" demişti, gerçekten de izletiyordu.

Kapının önüne vardığımda derin bir nefes aldım. Bakalım bizim "centilmen" şehzade bugün beni nasıl bir ölüm tehdidiyle karşılayacaktı? Kapıyı vurdum ve "Gelebilir miyim?" diye bağırdım.
İçeriden onun o derin, otoriter ses geldi.

"Gel!"

İçeri girdiğimde Laçin camın kenarında durmuş, dışarıdaki İstanbul silüetine bakıyordu. Üzerinde gerçekten de o Dilşah'ın bahsettiği erguvan rengi kaftan vardı. Ve lanet olsun ki, adam gerçekten resimlerinden bin... hatta bir milyon kat daha etkileyici duruyordu.

Sonunda gözümü ondan ayırmayı başarıp toparlandım ve üzerine yürüdüm. "Konuşmamız lazım!"

"Böyle nâ-münasip hareketlerden sakın! Ne cüretle üzerime yürürsün? Bre edepsiz!"

Ne yaparsam yapayım beni öldüremezsin Laçin. Çünkü benim deli olduğumu düşünüyorsun ve dinimize göre akli melekeleri yerinde olmayan birini öldüremezsin. Ve evet, ben de buna güveniyordum. Bu yüzden bu kadar dik duruyordum. Cesur olduğumdan değil... Başka çarem olmadığı için.

Gözlerimi kısıp ona baktım. "Ne diyorsun sen ya? Ben miyim edepsiz?"

"Hâlâ karşımda konuşurken el pençe divan durmayı dahi bilmezsin! Elbette edepsiz sensin!"

Gözlerimi devirdim. Laçin'in o heybetli duruşu ve "edepsiz" çıkışı karşısında sinir katsayım tavan yapmıştı. Karşımda 1641 model bir ego yığını duruyordu ve ben, 21. yüzyılın özgür ruhlu kadını olarak bu "el pençe divan" lafına acayip kurulmuştum.

"El pençe divan durmak mı?" dedim, sesimi bir ton yükselterek. "Kusura bakma Şehzade Bey, benim geldiğim yerde insanlar birbirinin gözünün içine bakarak konuşur."

Laçin bana doğru bir adım attı. "Hâlâ lisanın kılıç gibi keskin... Karşında bir şehzade olduğunu, dudaklarından dökülecek bir infaz emriyle bu dünya üzerindeki zerrenin dahi silinebileceğini unutursun. Sen hangi cüretle bana kafa tutarsın?"

"Kötü bir şey yapmıyorum!" dedim geri adım atmadan. "Ayrıca, sürekli beni öldürmekle tehdit etmeyi bırakır mısın? Dün gece anlattıklarımı ne çabuk unuttun? Ben sana yardım etmeye çalışıyorum, sen hala 'bre edepsiz' diyorsun. Çok ayıp valla, hiç centilmenliğe sığmıyor."

Laçin duraksadı. "Centilmenlik mi?" kelimesini söylerken sanki ağzında yabancı bir tat varmış gibi yüzünü buruşturdu. "Yine zikr ettiğin o garip kelimelerden biri... Ne demektir bu 'centilmen'?"

"Kibar demek, beyefendi demek," dedim ellerimi iki yana açarak. "Dışarıda senin için 'çok yakışıklı, çok kibar' diye dedikodu yapıyorlar. Ama ben bakıyorum, karşımda sürekli bir kadını ölümle tehdit eden biri var."

Laçin bir an için afalladı. Gözlerini kıstı, beni baştan aşağı tekrar süzdü. Sanki bir insana değil de, başka bir gezegenden düşmüş tuhaf bir yaratığa bakıyordu. Eh, belki doğru olabilirdi. Birkaç saniye süren o gergin sessizliğin ardından, sesi bu sefer gök gürültüsü gibi değil, daha derin ve meraklı çıktı.

"Seninle laf yarıştırmak, koca bir ordusuyla cenk etmekten daha yorucu hatun... Sahi, dünden beri 'adım adım' dersin lakin ismini dahi lütfetmedin. Sen o ahir zaman diyarında kimlerdensin? Adın nedir ki bu kadar pervasızca bağırırsın?"

Nihayet sormuştu! Bir gün sonra da olsa ismimi merak etmesi bir gelişmeydi.

"Açelya," dedim gururla. "Adım Açelya."
Laçin kaşlarını çattı, ismi telaffuz etmeye çalıştı. "A... Açelya? Bu ne biçim bir isimdir? Ne bir manası var kulağımda, ne de bir aşinalığı... Çiçek midir, taş mıdır?"

"Çiçektir," dedim gülümseyerek. "Zor şartlarda açan, inatçı bir çiçek. Tıpkı şu an benim bu saraydaki halim gibi."

Laçin bir an için ismimi fısıltıyla tekrar etti. "Açelya... Tuhaf..." Sonra aniden ciddileşip masasına döndü. "Şimdi söyle bakalım Açelya Hatun, dün gece 'validen zehirlendi' dedin. Bunu bu saraydakilerden başka kimse bilmezdi. Uzak diyarlardan geldin, bunu nasıl biliyorsun? Gerçekten bir büyücü müsün?"

"Sen cidden beni anlamıyorsun," diye ofladım bıkkınlıkla. "Ne büyücüsü? Ben cidden gelecekten geldim! Lütfen inan bana. Beni burada koruyabilecek tek kişi sensin."

Ve seni de koruyabilecek tek kişi benim.

"Neyse sen onu bunu bırak da şey diyeceğim..." dedim, yine direkt ona bakarken. "Sen bana gerçekten inanıyor musun? Yani, gelecekten geldiğime falan... İnanmasan beni sarayın en mahrem yerine, kendi odana almazdın herhalde? Ya da direkt saraya."

Laçin kalemini hokkaya batırdı, başını bile kaldırmadan o sinir bozucu, sakin sesiyle cevap verdi.

"Sana inandığımı da nereden çıkardın? Ben sadece akli melekeleri zayi olmuş bir kadının, saray koridorlarında uluorta sayıklayıp adımızı lekelemesini istemedim. Malum, delinin ne diyeceği belli olmaz. Seni burada tutuyorum ki, saçmalıklarını sadece ben işiteyim."

Ağzım bir karış açık kaldı. "Deliymiş! Pardon da, ben miyim deli? Ben sana tarih diyorum, teknoloji diyorum, istikbal diyorum!"

"İstikbal dediğin şey, zihnindeki hayalhaneden ibaret bir masal da olabilir," dedi ve masadan kalkıp rafların yanına geldi. Beni baştan aşağı süzdü. "Madem buradasın, boş durup çene çalmayasın. Şu sağdaki rafları görüyor musun?"

"Evet, görüyorum?"

"Onların hepsini tek tek indireceksin. Her bir sayfasını havalandırıp tozunu alacak, sonra da dillerine göre yeniden dizeceksin. Önce Arapça kelamlar, sonra Farsça şiirler, en sona da tarih kitapları... Lakin dikkat et, bir tek sayfa dahi kırışırsa, o inatçı çiçek dediğin isminin hakkını veremezsin, solar gidersin."

Şaka yapıyor olmalıydı. Raflarda yüzlerce kitap vardı! Üstelik hava aldırmak mı? Kitapların sayfalarına tek tek hava mı aldıracaktım ben şimdi!?

"Dalga mı geçiyorsun sen ya? Tek tek sayfa tozunu almak nedir? Robot muyum ben?"

Laçin kaşlarını hafifçe çattı. "Robot? Yine ne idüğü belirsiz bir kelime... Her neyse. Madem hizmetlisin, o vakit kütüphanemin nizamından başlayacaksın. Şikayet edersen Süveyda Hatun seni çamaşırhaneye, kazan başına götürür, seçim senin."

Gıcık! Tam bir narsist! Bilerek yapıyor, eminim. Sırf ona muhtaç olduğumu bildiği için beni böyle amele gibi çalıştırıyor. 2026'da yüksek lisans yapacaktım, burada şehzadenin tozlu kitaplarıyla cenk ediyorum. Neymiş, Arapça başa, Farsça sona... Ben ne anlarım Farsçadan be adam!

Hırsla ilk kitabı raftan çektim, bilerek sertçe vurdum mermere. Beni muhtemelen görmemezlikten gelmeye çalışarak masasındaki kağıtla ilgilenmeye başladı.