39. bölüm · ASR-I EMANET
39
Bahçedeki o garip karşılaşmanın ve Esma Hatun'un buz gibi tavırlarının ardından odama döndüğümde kendimi doğrudan sedire attım. "Valla bu sarayda sosyalleşmek, atomu parçalamaktan daha zormuş," diye söyleniyordum ki kapı çalındı.
İskender Lala'nın dışarıdan gelen o gür sesi odada yankılandı. "Destur! Süveyda Hatun geldi, içeri girmeyi murad eder!"
"Gelsin, gelsin!" dedim hemen toparlanarak. Süveyda Hatun içeri girdiğinde yüzünde öyle bir ifade vardı ki, sanki sarayı az önce Moğollar basmış. İskender Lala kapıyı kapattığında Süveyda Hatun yanıma gelip ellerimi tuttu.
"Kızım, bu ne haldir? Sen burada hiçbir şeyden habersiz oturursun ama harem dairesi yangın yerine dönmüş!"
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. "Ne yangını Süveyda Hatun? Alt tarafı bir kahvaltı yaptık Laçin'le, sonra bahçede iki tur attım. Ne olmuş ki?"
Süveyda Hatun sesini alçaltıp iyice yanıma sokuldu. "Ah Açelya... Handan Sultan'ın cariyeleri her köşe başında fıs fıs konuşur. Ne 'büyücülüğün' kalmış, ne 'kısırlığın'!"
"Ne?! Ne büyücülüğü? Ne kısırlığı?" diye bağırdım, yerimden fırlayarak.
Süveyda Hatun mahcup bir tavırla yere baktı. "Lafın ucu sadece sana değil, Şehzade Laçin Hazretleri'ne de dokunur. 'Şehzade kusurlu mu ki mürüvvetini göremiyoruz' derler. Senin onu büyülediğini, aklını mühürlediğini, bu yüzden başka hiçbir cariyenin yüzüne bakmadığını yayarlar. 'Açelya Hatun dairesinden çıkmaz ama müjdeli haber gelmez' diye tüm harem çalkalanır."
Duyduklarım karşısında donakaldım. Bir an için modern mantığım "Saçmalamayın daha yeni tanıştık!" demek istese de, buranın kurallarını hatırlayınca durumun vahameti yüzüme çarptı.
Üstelik Süveyda Hatun bile bizim Laçin'le birlikte olduğumuzu ama sonuç alamadığımızı sanıyordu.
"Yani..." dedim kekeleyerek. "Onlar şimdi bizim... yani benimle Laçin'in..."
"Elbet öyle sanırlar kızım," dedi Süveyda Hatun elimi sıkarak. "Şehzadenin dairesinde sabahlayan hatunun gebe haberi beklenir. Gelmeyince de böyle zehirli diller devreye girer. Bu dedikodular Şehzade'nin itibarına lekedir. Eğer Hünkârımızın kulağına giderse, 'Oğlumun bir kusuru mu var' diye şüpheye düşerse... İşte o zaman kıyamet kopar."
Olduğum yere yığılıp kaldım. Yatağımda otururken omuzlarım düştü. Herkes benim hamile kalmamı zorunluluk kılmıştı. Ama... Ama bu imkansız. Böyle bir saçmalığı asla yapamazdım.
"Süveyda Hatun," dedim sesim titremişti. "Ben ne yapacağım şimdi? Bu yalanları nasıl durduracağız?"
"Bir evlat vererek durduracaksın. Başka yolu yok. Eğer böyle devam ederse Handan Sultan senin işe yaramadığını düşünüp sürgüne gönderir. Hünkârımız da buna karşı çıkmaz. Burada soyun devamı en önemli şeydir."
Kafayı yemek üzereydim. Bunu yapmazdım, yapamazdım. Ben daha 23 yaşındayım, ne hamile kalması? Ben daha kendime bakamıyorum!
Ben sessiz kalınca Açelya Hatun bana baktı. "Eğer bu ay da senden bir haber çıkmazsa, Laçin'in odasına bir kız girecek ve sen kapıda ağlayarak bekleyeceksin. Kararını ver; ya o korktuğun bu saraya bir can bırakacaksın ya da sevdiğin adamın başka birinden baba olmasını izleyeceksin."
Başka birinden baba olmasını izleyeceksin.
Başka birinden...
Başka...
Dudaklarımın arasından bir hıçkırık kaçtı. Süveyda Hatun'un anlattıkları, her bir kelimesi zehirli birer ok gibi yüreğime saplanırken, odadaki hava bir anda solunmaz hale geldi. Bakışlarım boşlukta asılı kaldı; dünya sanki o an dönmeyi bırakmıştı.
"Süveyda Hatun..." dedim istemsizce fısıldayarak. "Yalnız kalmak istiyorum. Ne olur beni bir müddet yalnız bırakın."
Süveyda Hatun halimi görüp daha fazla üstelemedi. Başını hafifçe eğip Efsun ve Nurgüzel'e sert bir işaret yaptı. Kızlar da ne olduğunu anlamadan, ama havadaki o ağır hüznü iliklerine kadar hissederek dışarı çıktılar. Kapı kapandığında, odadaki o ihtişamlı sessizlikte tek başıma kaldım.
Yatağa doğru sendeledim ve kendimi yorganın o karanlık, sessiz dünyasına hapsettim. Gözyaşlarım yastığı ıslatırken kafamdaki o kaos hiç durmuyordu.
"Nasıl yaparım?" diye fısıldadım hıçkırıklarımın arasından. "Nasıl bir çocuk getirebilirim bu dünyaya?"
Ben buraya ait değildim ki. Her sabah uyandığımda "Acaba bugün geri dönecek miyim?" düşüncesiyle yaşarken, karnımda bu yüzyıla ait bir canı taşıma düşüncesi beni dehşete düşürüyordu. Eğer bir gün o geçit aniden açılırsa, eğer bu rüya -ya da kâbus- biterse bebeğim ne olacaktı? Onu yüzyıllar öncesinde, saray entrikalarının, taht kavgalarının ortasında annesiz mi bırakacaktım? Bu bencilliğin en büyüğü, en zalimcesi olmaz mıydı?
Laçin'in en büyük yarası annesiz büyümesi ve anne sevgisi eksikliğiydi. Bunu çocuğumuza nasıl yapardım?
Ama Handan Sultan... O yılan dilli kadın bunu öyle bir yerden yakalamıştı ki! "Kısır" damgası bu devirde bir kadın için idam fermanından farksızdı. Eğer Padişah "Oğlumun mürüvveti engelleniyor" diye düşünürse, beni bu saraydan canlı çıkarmazlardı. Ya sürgün, ya ölüm...
Daha fenası vardı: Laçin. Eğer benim "yetersiz" olduğuma karar verirlerse, Laçin'in dairesine her gece bir başka cariye göndereceklerdi. Laçin direnebilirdi, evet; ama ne kadar? Bir, iki, üç... Sonunda "Şehzade büyülenmiş" dedikodusu ayyuka çıkınca, o da mecbur kalacaktı. Ve o cariyelerden biri... Biri mutlaka hamile kalacaktı.
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Laçin'in bir bir başkasından çocuğu olduğunu düşünmek göğüs kafesimi parçalıyordu. Statümün düşmesi, unutulmuş bir gözde olmak umurumda bile değildi; ama onun o şefkatli ellerinin bir başka kadının karnında, kendi bebeğini hissedişini hayal etmek... İşte bu, ölümden daha beterdi.
"Ben burada geçiciyim," diye sayıkladım kendi kendime, sanki kalbimi ikna etmeye çalışıyormuş gibi. "Burada kök salmamalıyım. Bir bebeği bu kuyuya atamam."
Hem aşık olup hem de bir gelecek kuramamanın, hem sevilip hem de o sevginin meyvesinden kaçmak zorunda kalmanın ağırlığı omuzlarımı çökertmişti. Modern dünyanın Açelya'sı, bu acımasız saray kurallarının ve biyolojik zorunlulukların arasında sıkışıp kalmıştı.
Ve her şeyden önce benim bir ailem vardı. Annem, babam, arkadaşlarım, okulum... Bunları nasıl görmezden gelebilirdim ki?
‧͙⁺˚*・༓☾ ☽༓・*˚⁺‧͙
Akşamın karanlığı saraya çöktüğünde, yorganın altındaki o boğucu savaştan bitkin bir halde çıktım. Ağlamaktan gözlerim şişmişti ama böyle saklanarak hiçbir şeyi çözemezdim. "Konuşacağım," dedim kendi kendime. "Laçin'le her şeyi konuşmalıyım."
Gözyaşlarımı soğuk suyla yıkadım, üzerime en sade kaftanımı geçirip dairemden çıktım. Arkamda İskender Lala ve kızlar sessiz birer gölge gibi beni takip ediyordu.
Tam Laçin'in dairesinin olduğu koridora saptığımda, adımlarım mermere çivilendi. Kapının önünde, nöbetçilerin arasında duran bir kız vardı. Ama ne kız... Güneşin bu topraklara hiç uğramamış hali gibi bembeyaz bir ten, beline kadar inen sapsarı saçlar ve loş ışıkta bile parlayan zümrüt yeşili gözler. Üzerindeki kaftan öyle ağır işlemeli, öyle özenle seçilmişti ki, belli ki bu sadece bir "ziyaret" değildi. Kız, bir hediye gibi süslenmiş, oraya bir amaç için getirilmişti.
Nöbetçiler kapıyı açtığında kız içeri süzülürken, yüreğime sanki kızgın bir mil çekildi.
"Hanımım, iyi misiniz?" diye fısıldadı arkamdan Efsun.
Cevap veremedim. Sesim boğazımda düğümlendi. Handan Sultan'ın zehri hedefine ulaşmıştı. Dedikodular çoktan Padişah'ın ya da Valide Sultan'ın kulağına gitmiş, "şehzadenin kusuru" şüphesini silmek için odaya o sarışın afeti göndermişlerdi.
O an ne "Konuşalım" diyen Açelya kaldı, ne de o cesur aşık... Arkama bile bakmadan, az önce geldiğim yolları koşarcasına geri döndüm. İskender Lala'nın şaşkın sesini, kızların "Hanımım, durun!" deyişlerini duymuyordum bile. Odama girip kapıyı arkadan kapattım. Arkamdan içeri giren Efsun ve Nurgüzel'i görmemezden gelerek yatağıma yeniden girdim.
Bütün gece... O bitmek bilmeyen, her saniyesi asır gibi gelen gece boyunca sadece o odayı düşündüm. Laçin şimdi ne yapıyordu? O kızın saçlarına mı dokunuyordu?
"Demişti işte," diye hıçkırdım karanlığa doğru. "Mecburiyet dedi, nizam dedi... İşte o nizam şimdi benden onu alıyor."
Bir yanım "Laçin yapmaz, o seni seviyor" diye bağırırken, diğer yanım o sarışın kızın kusursuz güzelliğini ve sarayın acımasız kurallarını hatırlatıyordu. O kız belki de şu an hamile kalacaktı. O zaman da Laçin, "Devletin bekası için bu kızı kabullenmeliyim" diyecekti.
Yorganımın altında sessiz sessiz ağladım. Hem onu bu kadar çok sevdiğim için kendimden nefret ettim hem de bu dünyada geçici olduğum için bu acıya mahkum olmama isyan ettim. Bir bebek veremeyecek olmamın bedeli, sevdiğim adamı başka bir kıza ellerimle teslim etmek mi olacaktı?
Bu yüzyıldan bir kez daha etimle kemiğimle nefret ettim. Bir kadının değerini bu şekilde, "bebek veriyorsa değerlidir," diyerek belirlemeleri midemi bulandırıyordu. Onlar için kadınlar bir araçtı.
Yalnızca bir araç. Ama daha fazlasıydık. Çocuk doğurmaktan başka şeyler de vardı hayatta. Fakat bu yüzyılın gerçekleri buydu. Ne yazık ki buydu.
