14. bölüm · ASR-I EMANET

14

Eylem D

Güneş şifahanenin dar pencerelerinden içeri sızıp yüzümü gıdıkladığında, boğazımdaki o demir tadı yerini hafif bir sızlamaya bırakmıştı. Gözlerimi ovuşturarak doğrulmaya çalıştım. Dün gece yaşadıklarım bir an için zehrin yarattığı bir halüsinasyon gibi geldi. Ama hayır, her şey fazlasıyla gerçekti. Peki tüm bunların anlamı neydi ve ben neden şu an bunu düşünüyordum?

Koskoca Şehzade Laçin'in sana aşık olacak hali yok ya, Açelya!

Tam o sırada şifahanenin ağır kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye, üzerinde işlemeli kaftanı, elinde ipek kumaşlara sarılı gümüş bir tepsiyle harem ağası girdi. Arkasında da iki tane hizmetli, ellerinde kutularla onu takip ediyordu.

"Destur! Şehzade Laçin Hazretleri'nin canını kurtaran feraset sahibi Açelya Hatun!" diye gürledi ağa.

Şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. "Efendim? Ben... Buradayım da, bunlar ne?"

Harem ağası yanıma gelip tepsiyi önüme uzattı. Üzerindeki örtüyü kaldırdığında gözlerim kamaştı. "Hünkarımız Padişah Duha Han Hazretleri, Şehzade'mizin hayatını kurtarmanı takdir buyurdular. Bunlar senin sadakatinin mükafatıdır."

Tepsinin içinde parlayan altın paralar, üzerinde ince işçilikle işlenmiş yakut bir kolye ve ipek feraceler duruyordu. Ben hayatımda bir arada bu kadar altını sadece kuyumcu reklamlarında görmüştüm!

"Bunlar ben... benim mi?" diye kekeledim. "Yani, Padişah bizzat mı gönderdi?"

"Öyle ya Hatun," dedi ağa, hafifçe eğilerek. "Lakin mükafat sadece bunlar değil. Hünkarımızın emriyle merteben yükseltilmiştir. Artık sıradan bir hizmetli değilsin. Şehzade Laçin dairesinin 'Kıdemli Hatun'u ve Şehzade'nin şahsi hizmetinden sorumlu baş görevli tayin edildin."

Şok üzerine şok yaşıyordum. "Kıdemli personel mi oldum şimdi ben? Yani bir nevi terfi mi aldım?"

Harem ağası anlamadığım "terfi" kelimesine kaşlarını çatsa da bozuntuya vermedi. "Hayırlı olsun Açelya Hatun. Şehzade Hazretleri seni dairesinde bekler. Sıhhatin el verdiyse yeni vazifene başlaman istenir."

Hizmetliler hediyeleri kenara bırakıp odadan çıkarken ben hala yakut kolyeye bakıyordum. Bu da demem oluyordu ki... Ben zengin olmuştum!

Şu altınlara da bir bakın! Kim bilir neler neler alırım ben onunla. Bu dönemde teknolojinin olmaması çok kötü... Son model bir telefon almak vardı şimdi ya, neyse ama. Sonuç olarak ben artık zenginim.

Kendimi dinç ve iyileşmiş hissediyorum aslında. Bir anda turp gibi oldum maşallah!

Hızla ayağa fırlayıp altınlarımı aldım ve Laçin'in odasına doğru fırladım. Kapıdaki nöbetçilere baktım.

"Şehzade Laçin Hazretleri beni emretti. Hem biliyor musunuz, ben artık baş görevli ilan edildim!" Heyecandan az kalsın yerimden zıplayacaktım. Ancak görevli suratıma ruhsuz bir şekilde bakınca dudaklarımı büzdüm ve onlar Laçin'e haber verdikten sonra açılan kapıdan içeri daldım.

İçeri öyle bir dalış yaptım ki, sanki az önce zehirlenip ölümden dönen ben değilmişim gibiydi. Adrenalinin ve zenginlik hissinin iyileştirici gücü dedikleri bu olsa gerek! Altın kesesini havada şıkırdatarak, Padişah'ın gönderdiği o parıl parıl yakut kolyeyi de boynuma dolamış bir vaziyette Laçin'in karşısına dikildim.

"Terfi aldım! Terfi aldım!" diye bağırdım, odanın o ağır ve kasvetli havasını bir anda dağıtarak. "Gördün mü Şehzade Bey? Artık öyle sıradan bir hizmetçi değilim. Kıdemliyim ben, kıdemli!"

Laçin, masasında her zamanki gibi ciddi bir tavırla bir şeyler okurken başını kaldırdı. Gözlerini kocaman açmış, benim altın kesesini sallayarak kendi etrafımda attığım neşeli turları izliyordu. Ben ise durmuyor, kolyeyi ona doğru sallıyordum.

"Bak, burada ne var? Ben zenginim!" diye şakıdım. Hafiften bir oryantal figürüyle altınları şıkırdatıp dans etmeye başladım. "Telefon alamıyoruz ama olsun, en azından bu dönemin Elon Musk'ı olma yolunda ilk adımımı attım. Bak şu altınların güzelliğine, resmen servet bu!"

Laçin'in suratındaki şaşkın ifade kayboldu, sonra yerini tam bir dehşete bıraktı. Aniden ayağa fırladı, ellerini masaya dayadı.

"Açelya Hatun! Edep! Destur!" diye kükredi ama sesi nedense eskisi kadar öfkeli değil, daha çok ne yapacağını bilemeyen bir adamın çaresizliği gibiydi. Şehzade'yi bile delirttim, iyi mi?

"Hala bir şehzadenin huzurunda olduğunu, devletin en mahrem dairesinde bulunduğunu unutursun! Bu nasıl bir hafifliktir? Bu nasıl bir raks eylemidir? Altın dediğin nedir ki elbet biter gider, asıl olan vakar ve edeptir!"

"Aman be, edep edep diye diye ruhumuzu kuruttun!" dedim, onun nasihatlerini hiç takmadan bir tur daha dönerek. "Bu bebekler biter mi hiç? Bu saf altın, saf! Bak şunların ağırlığına. Hem Padişah baban bizzat göndermiş, sen ne konuşuyorsun? Kıskanma lütfen, senin de var biliyorum ama bunlar benim ilk alın terim."

Laçin tam ağzını açıp "Haddini bil!.." diye söze başlayacaktı ki, benim onun etrafında neşeyle zıplamaya devam ettiğimi, altınları kulağımın dibinde müzik aleti gibi şıkırdattığımı görünce kelimeleri boğazında düğümlendi.

Derin bir nefes aldı, omuzları hafifçe çöktü. Elini alnına koyup "Ya sabır" çeker gibi bir hali vardı. Bir süre boyunca konuşmaya, beni durdurmaya çalıştı ama ne desem, ne anlatsa duymadığımı, mutluluktan uçtuğumu görünce pes etti. Masasına geri oturdu, kollarını göğsünde kavuşturup arkasına yaslandı.

Gözlerinde, o geceki yumuşaklıktan bir kırıntı belirdi ama hemen sonra "Ben bu kadınla ne yapacağım?" der gibi umutsuzca kafasını salladı. Ben odanın ortasında "Zenginim, zenginim!" diye fink atarken, o beni tıpkı evine ilk kez giren vahşi bir kuşu izler gibi, sessizce ve hayretle seyretmeye başladı.

"Senin bu hallerini gören," diye mırıldandı kendi kendine, sesi artık sadece benim duyabileceğim kadar alçaktı, "Zehirden aklını tamamen yitirdiğini sanacak."

"Zehirden aklım falan gitmedi, asıl şimdi yerine geldi!" dedim, dansımı bitirip altın kesesini masanın üzerine tak diye bırakırken. Nefes nefese kalmıştım ama keyfim yerindeydi. "Bak Şehzade Bey, şimdi bu sermayeyle ne işler yapılır biliyor musun? Önce şöyle şanımıza yakışır kıyafetler, sonra ipekli feraceler... Hatta belki çarşıdan dükkan falan mı baksam? Gerçi işletmeyi kime bırakacağım, o da ayrı dert. Aslında dur, çok mantıklı! Dükkan almalıyım."

Elimi çeneme koyup ciddi ciddi düşünmeye başladım. "Neyse ya, ben dünyanın en büyük çarçur uzmanıyım sonuçta. Para dediğin harcamak içindir, mezara mı götüreceğim sanki? 21. yüzyıl genlerim 'indirim' ve 'alışveriş' diye bağırıyor!"

Laçin kaşlarını kaldırıp "Gen mi? Yine ne hezeyanlar savurursun?" der gibi baktı.
Hemen masasına daha çok yanaşıp o masum, kedi yavrusu bakışlarımı takındım. "Şehzadelerin en yakışıklısı, en nizamlısı... Beni çarşıya götürür müsün? Lütfen!"

Laçin bir an duraksadı, sonra yüzü o mermer gibi soğuk haline geri döndü. "Asla olmaz Açelya Hatun. Daha dün ölümün kıyısından döndün, bugün altınlarınla sokaklarda raks mı edeceksin? Hem Süveyda Hatun duysa..."

"İşte o duymasın diye sana söylüyorum ya!" diye araya girdim, ellerimi birleştirerek. "Süveyda Teyze beni artık kapının önüne bile çıkarmaz. 'Aman kızım zehirlendin', 'Aman kızım otur oturduğun yerde' der durur. Ama sen gitsen, desen ki 'Benim mühim bir devlet işim var, Açelya da yanımda gelip bana eşya falan taşıyacak', kim ne diyebilir? Padişah bile terfi verdi bana, düşün!"

Laçin başını iki yana salladı, yüzünde o 'umutsuz vaka' ifadesi hâlâ duruyordu. "Devlet işine seni alet etmek mi? Hem de bu halinle? Sen daha kendi lisanını bu asra uyduramamışken, çarşıda o her zamanki pervasız halinle bağırıp herkesi başına mı toplayacaksın? Hayır dedim, Açelya. Otur oturduğun yerde, vazifeni öğren."

"Ay ne olacak sanki!" diye omuz silktim. "Zaten korumaların var, koskoca Şehzadesin. Hem ben buraları pek bilmiyorum ya, kaybolurum falan mazallah. Beni korumak senin sözüne dahil değil mi?"

Laçin kalemini hırsla hokkaya daldırdı. "Seni korumak sözüme dahil lakin seni şımartmak değil. Git şimdi, temizliğini yapacaksan yap ama dışarı çıkış yoktur. Nokta!"

Dudaklarımı büzüp masasının kenarına iyice yaklaştım. "Nokta dedin ama virgül de koyabiliriz bence... Şöyle güzel bir öğle yemeği de yeriz çarşıda, benim altınlarımla?"

Laçin cevap vermedi ama başını kitabına gömerken hafifçe gülümsediğini görür gibi oldum. Kesinlikle pes etmeyecektim!