2. bölüm · ASR-I EMANET
2
Göz kapaklarımın ardında patlayan o kör edici beyazlık, yerini yavaş yavaş zifiri bir karanlığa bıraktı. Ama bu karanlık, az önce içinde durduğum türbenin rutubetli sessizliği değildi. Kulaklarımda uğuldayan İstanbul trafiği, ambulans sirenleri ve Soner'in dırdırı bir bıçakla kesilmiş gibi susmuştu.
Burnuma dolan ilk şey, genzimi yakan yoğun bir hanımeli kokusuydu. Hemen ardından taze kesilmiş çimenlerin ve ıslak toprağın o ağır ama huzurlu kokusu geldi.
"Soner?" diye mırıldandım. Sesim, boş bir odada yankılanır gibi tuhaf çıkmıştı.
Gözlerimi yavaşça araladım. İlk gördüğüm şey, masmavi, kirletilmemiş, üzerinde tek bir uçak izi bile olmayan berrak bir gökyüzüydü. Başımın altında hissettiğim şey ise soğuk mermer değil, yumuşak ve nemli çimenlerdi.
Sendeleyerek doğruldum. Başım, sanki bir hız treninden az önce inmişim gibi feci şekilde dönüyordu.
"Oha..."
Ağzımdan dökülen bu tek kelime, içinde bulunduğum durumu anlatmaya yetmezdi. Az önce önünde durduğum o yıkık dökük, asmalarla kaplı türbe gitmişti. Onun yerine, geometrik bir kusursuzlukla dizilmiş selviler, mermer fıskiyelerinden ritmik bir şırıltıyla akan sular ve boyu neredeyse benim kadar olan devasa gül çalılarıyla dolu bir cennet bahçesi gelmişti.
Hemen arkamda, az önce türbenin olduğu yerde, şimdi bembeyaz mermerden yapılmış, üzerinde altın varaklı işlemelerin parladığı küçük ama görkemli bir köşk duruyordu.
Astral seyahat mi yapıyordum şu an acaba? Ya da rüyada mıyım? Rüyada olsam farkında olmazdım herhalde... Her neyse, burada neler oluyordu? En son bayılmıştım ben!
Gördüğüm manzaranın şokuyla bir adım geri atacakken, ensemde buz gibi, keskin bir soğukluk hissettim. Çeliğin o keskin ve ölümcül soğukluğu tenime değdiği an, nefesi boğazında düğümlendi. Bu da neydi böyle?
Hemen kulağımın dibinde, fısıltı kadar alçak ama bir fırtına kadar gürleyen bir ses duydum. Ses tonu o kadar yabancı ama bir o kadar da hükmediciydi ki, bir an için gerçekten öleceğimi falan sandım.
"Destur!" dedi adam. Sesi mermer avluda yankılandı. "Kimsin sen ey gafil? Hangi cesaretle Şehzade Laçin'in hasbahçesine sızarsın?"
Sakin kalmaya çalışarak yavaşça tüm bedenimi konuşan adama çevirmek için döndürdüğümde az kalsın küçük dilimi yutacaktım. Karşımda... Bu ne be!?
Bir boynumdaki kılıcın ucuna bir de karşımdaki adama baktım. Adam yavaşça görüş alanıma girdiğinde yutkunmadan edemedim. Karşımda -Osmanlı dönemi kıyafetleriyle dolaşacak kadar kaçık- bir insan değil, bir heykeltıraşın elinden çıkmış bir sanat eseri vardı sanki.
Güneşin altında parlayan buğday teni, talim yapmaktan terlemiş ve iyice belirginleşmiş kaslı vücuduyla tam bir savaşçı profili çiziyordu. Üzerindeki koyu zümrüt rengi ipek kaftan, omuzlarının genişliğini daha da ortaya çıkarıyor; belindeki altın yaldızlı, yakut işlemeli kuşağı her hareketinde ışığı kırıyordu.
Kaftanının kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı ve ön kollarındaki damarlar, kılıcı tutuşundaki o muazzam gücü ele veriyordu.
Yüzüne baktığımda nefesim kesildi.
Simsiyah, gece kadar koyu saçları alnına hafifçe dökülmüştü. Çene hattı o kadar keskin ve belirgindi ki, sanki bir kılıç darbesiyle şekillenmiş gibiydi. Ve o siyah gözler... O kadar derin ve o kadar sert bakıyordu ki, yutkundum.
Bu kaçık adam bana bir yerlerden çok tanıdık geliyordu ama...
Manyak ama yakışıklı adam kılıcın ucunu hafifçe bastırarak devam etti.
"Bu üzerindeki tuhaf libaslar, elindeki bu garip tılsım... Hangi büyücülerin ulağısın? Cevap ver! Yoksa kelleni bu mermerlere düşürmem bir nefeslik vaktimi alır!"
Salak. Sanki geri çekilsem bir şey yapabilirsin! Yüzüne bomboş bakıp birkaç adım geriye gittim. O kılıcının ucundan kurtulduğumda ellerimi belime yerleştirdim.
"Kimsin sen?"
Adam gözlerini büyütüp hışımla bana yaklaştı. Her adımında üzerime bir gölge gibi çöküyordu. Kılıcını indirmemişti, aksine her an hamle yapacak bir kaplan gibi gerilmişti.
"Sen ne cüretle hünkar oğluna sual edersin be hey hadsiz!" diye gürledi. Sesi öyle bir çıktı ki, bahçedeki kuşlar aynı anda havalandı. "Karşında duran, devlet-i ebed müddetin varisi bir Şehzade'dir! Sen hangi dağın kurdu, hangi sarayın casususun ki destursuz konuşur, bir de karşıma dikilirsin?"
Kılıcının ucunu hafifçe kaldırıp boynumdaki fotoğraf makineme doğru uzattı. "Söyle! Bu garip kisvelerle buraya nasıl sızdın? Şeytanın hangi hilesiyle saray korumalarını aştın?"
Bir an yanaklarımı şişirdim ve yüksek sesli bir kahkaha attım. Bu adam delinin teki olmalıydı! "Muhteşem Yüzyıl yeniden mi çekiliyor? Güzel cosplay ama. Kıyafetlerin de güzelmiş, bayağı gerçekçi."
Bana çatık kaşlarla, sanki az önce ana dilinde değil de uzaylıca konuşmuşum gibi bakarken iç çektim. "Bak Şehzade Bey," dedim parmağımla göğsüne hafifçe dokunarak. Dokunduğum yerdeki kumaşın dokusu o kadar kaliteliydi ki bir an duraksadım. "Prodüksiyon bayağı iyiymiş, kabul ediyorum. Soner mi ayarladı seni? Ama şaka biraz uzamadı mı? Hem o kılıç gerçek mi? Vallahi bir yerimi keseceksin şimdi."
Adam, parmağımın kaftanına değdiği yere sanki orada bir ateş yanmış gibi baktı. Sonra kara gözlerini tekrar yüzüme dikti. Şaşkınlığı o kadar gerçekçiydi ki, bir an durup "Yok artık," dedim içimden.
"Kos... Ne?" diye mırıldandı kelimeleri iğrenir gibi ağzında çiğneyerek. "Sen hangi lisanın uğursuz kelimelerini fısıldarsın? Bana dokunma cüretini nereden alırsın ey mecnun kadın! Karşında duran bu devletin kanıdır!"
"Tamam, tamam. Metne bayağı sadığız, anladık," dedim gözlerimi devirerek. "Ben de Açelya. Memnun oldum. Şimdi söyle bakalım, gizli kameralar nerede? Ayrıca Soner nerede? O gelmeden şu 'tarih kokan' bahçenizden çıkayım ben, cüzdanımda kalan son parayı taksiye verdim zaten, sinirim tepemde."
Arkama dönüp bahçenin çıkışına doğru yürümeye yeltendim. Ama daha iki adım atmamıştım ki, adam devasa bir hızla önüme geçti. O kadar hızlıydı ki sadece rüzgarını hissettim.
"Dur!" diye bağırdı. Bu sefer sesi sadece gürlemiyordu, gerçekten tehditkardı. "Bu bahçeden ancak benim iznimle çıkabilirsin. Ve ben, kim olduğunu, buraya nasıl 'gökten zembille iner gibi' düştüğünü anlayana kadar hiçbir yere gitmeyeceksin."
"Bak cidden şaka kaka olmaya başladı," dedim, önüme set çeken o geniş omuzlara çarpmamak için son anda dururken. "Yolumdan çekilmezsen güvenliği çağıracağım. Ya da Soner'i... Soner! Çık ortaya, vallahi komik değil!"
Deli adamın yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Aksine, o simsiyah gözlerinde daha önce kimsede görmediğim kadar saf bir nefret ve şüphe belirdi. Kılıcını bu sefer boğazıma değil, tam kalbimin üzerine doğru hizaladı.
"Soner dediğin o melun kimdir bilmem ama buraya bir orduyla gelseniz dahi, canımı teslim etmeden önce senin o nifak saçan dilini keserim," dedi buz gibi bir sesle. "Şimdi söyle! Kim gönderdi seni? Sarayın içindeki casus baban mı? Yoksa o koca sarayda başımı isteyen diğer yılanlar mı?"
"Babam mı?" Kahkaha atmakla ağlamak arasında kaldım. "Babam emekli öğretmen beyefendi, şu an evde muhtemelen bulmaca çözüyordur. Saray yılanı falan... Gerçekten rolüne çok kaptırmışsın. Ama bak, o elindeki şey her neyse, titretip durma. Kaza çıkacak."
Kılıcının ucu lacivert sweatshirtümün kumaşına değdi. Adam şaşkınlıkla gözlerini kıstı. Kumaşın dokusu, rengi ve üzerindeki yazıların ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sol eliyle aniden kolumu kavradı. Parmakları koluma dolandığında, hissettiğim tek şey gerçek, sıcak elinin sertliğiydi.
"Bu ne biçim bir kumaştır? Ne biçim bir dildir?" diye gürledi. Boştaki eliyle fotoğraf makinemi sertçe çekip aldı. "Bu kara kutu... İçinde ne saklarsın?
"Hey! O pahalı bir alet, dikkat et!" diye bağırdım ve elinden geri almaya çalıştım. Ama adam beni tek koluyla, sanki bir tüy tanesiymişim gibi kenara itti. Gücü o kadar gerçek, o kadar orantısızdı ki, gerçeğin soğuk nefesi ilk kez ensemde dolaşmaya başladı.
"Cevap ver!" dedi dişlerinin arasından. "Sarayın muhafızları nerede? Bu bahçeye gökten mi düştün? Eğer bir casus isen, işkenceyle konuşturulmadan evvel anlat ki ölümün acısız olsun."
"Ne işkencesi be? İnsan hakları diye bir şey var!" Sesim bu sefer biraz daha titrek çıkmıştı. "Bak, ben sadece fotoğraf çekiyordum. Şehzadebaşı Camii... Hazire... Türbe... Bir anda bir ışık patladı ve kendimi burada buldum. Eğer bu bir film seti değilse..." Duraksadım.
Çevremdeki ağaçlara, gökyüzüne ve adamın kıyafetlerine baktım. Tek bir kamera, tek bir kablo, tek bir asistan yoktu. "Eğer bu bir film seti değilse, ben kafayı yemişim demektir."
Deli adam elindeki makineyi evirip çevirirken tuşlardan birine bastı. Ekran aniden aydınlandı ve vizörden çektiğim son kare -Şehzade Laçin'in türbesi- parlayarak ekranda belirdi.
Adamın gözleri o an fal taşı gibi açıldı. Korkuyla karışık bir hışımla makineyi çimenlerin üzerine fırlattı ve benden iki adım uzaklaştı.
"Sihirbaz!" dedi dehşetle. "O kutunun içine koca bir taş binayı nasıl sığdırdın? Sen... Sen insan değilsin!"
Kılıcını bana daha çok uzatırken göz devirdim. Tımarhaneye mi düştüm ben acaba? Bu geri zekalı herif gece Muhteşem Yüzyıl'ı fazla kaçırmış olmalıydı!
(Bölümden ufak bir kesit 🤍)
