55. bölüm · ASR-I EMANET

55 •FİNAL•

Eylem D

Gecenin zifiri karanlığı, Alemdağ'ın sık ağaçları arasında üzerimize çökmüştü. Atların nallarından sıçrayan çamurlar yüzüme çarpıyor, rüzgar bir kamçı gibi tenimi dağlıyordu.

Laçin, hemen yanımda, bir eliyle kendi atının dizginlerini tutarken diğer eliyle sürekli benim dengemi kontrol ediyordu.

"Dayan Açelya!" diye bağırdı rüzgara karşı. Sesi, benim için ormanın uğultusunda bir umut ışığı gibiydi. "Az kaldı, dereyi geçince kurtulacağız!"

Karnımdaki o sızı, her sarsıntıda bir bıçak gibi saplanıyordu. "Daha hızlı gidelim Laçin..." diye inledim. Artık durma veya yavaşlama şansımız yoktu. Arkamızdaki tepelerin üzerinden yükselen o meşale ışıkları, ölümün parmakları gibi bize yaklaşıyordu. Bostancı süvarilerinin nal sesleri, artık ormanın her yerinden yankılanıyordu.

Haber, beklediğimizden daha hızlı sızmıştı sarayın damarlarına. Handan Sultan'ın gölgeleri bizi nefes nefese bırakmaya kararlıydı.

"Destur! Şehzade firar ediyor! Tutun o gafil kadını!"

Bağırışlar sıklaştı. Laçin bir hışımla kılıcını çekti, önümüze çıkan sık dalları birer birer yararken bağırdı. "Bana bak!" dedi, yüzünü bir an omzunun içinden bana çevirdi. simsiyah gözleri ay ışığında çelik gibi parlıyordu. "Sadece dereye odaklan. Diğer atlar bizi karşıda bekliyor olacak. Seni bu cehennemden çıkaracağım, söz veriyorum!"

Dereye ulaştığımızda, suyun şırıltısı karanlıkta yankılandı. Atımız huysuzlanarak suya girdi. Suyun direnci hızımızı kestiğinde, arkamızdaki süvarilerin meşaleleri kıyıda belirdi. Okçular yaylarını germiş, ay ışığında parlayan ölüm uçlarını bize doğrultmuşlardı.

"Şehzadeye dokunmayın! Yanındaki hatunu vurun!" diye bir emir yankılandı gecede.

Hanedan kanı kutsaldı, dökülemezdi; ama benim kanım, Laçin'i durdurmak için feda edilebilir bir bedeldi.

Dereyi geçip çamurlu kıyıya tırmandığımızda, atlar gerçekten de ilerideki çınarın altında bizi bekliyordu. Laçin atından atlayıp bana doğru uzandı. "Geldik Açelya! Bitecek her şey, az kaldı!"

Tam o sırada, havayı yırtan o uğursuz ıslık sesini duydum. Zaman yavaşladı. Laçin'in bana uzanan elini, yüzündeki o umut dolu gülümsemeyi gördüm. Gülümsedim. Bana umutla, aşkla bakan, karnımdaki bebeğin babası olan adama uzattım elimi.

Sonra... Göğsümde patlayan o nefes kesen, sıcak acıyı hissettim. Göğsümden çıkan bir nefes, yerini keskin bir çığlığa bırakamadı bile. Göğsüme tarifsiz bir acı yayılınca bakışlarım önce göğsümü sonra Laçin'i buldu.

Geriye doğru savruldum. Laçin'in kolları beni havada yakaladı ama bedenim bir demir gibi ağırlaşmıştı. Beyaz entarimin üzerine, ay ışığının altında simsiyah görünen o kan, bir mürekkep lekesi gibi hızla yayılmaya başladı.

"Açelya!"

Laçin'in feryadı ormanı titretti. Dizlerinin üzerine çöktüğünde beni göğsüne yasladı. Ellerimle karnımı tutmaya çalıştım ama parmaklarımın arasından sızan o sıcaklık, hem benim hem de o minicik canın hayatının akıp gittiğinin habercisiydi.

"Laçin..." diye fısıldayabildim sadece. Gözlerim kararıyordu. "Bebeğimiz... Ona bir şey olmasın..."

Gözlerimi kapatmadan önce gördüğüm son şey; Laçin'in yüzüne sıçrayan kanım ve o her zaman siyah beyaz olan dünyasının, şimdi kıpkırmızı bir acıya boyanışıydı.

‧͙⁺˚*・༓☾ ☽༓・*˚⁺‧͙

Gözlerimi açtığımda hissettiğim ilk şey, sırtımdaki o yakıcı sancının yerini alan yumuşak bir serinlikti. Geniz yakıcı çam ve kan kokusu gitmiş; yerine o çok özlediğim, deterjan ve lavanta karışımı ev kokusu gelmişti.

"Laçin!" diye haykırmak istedim ama sesim dudaklarımın arasından çıkmadı.

Tavana baktım. Oymalı mermerler, kandiller, altın varaklar yoktu. Onun yerine, bildiğiniz dümdüz beyaz bir tavan vardı. Şaşkınlıkla doğruldum. Altımdaki şey at sırtı değil, taksitlerini hala ödediğim çift kişilik yatağımdı.

"Rüya mıydı?" diye mırıldandım, kalbim yerinden çıkacak gibi atarken. "Hepsini uydurdum mu?"

Ancak elimi karnıma götürdüğümde, parmaklarımın arasında ipek kumaşın o pürüzsüz dokusunu hissettim. Üzerimde hala o beyaz, kan lekesiyle kirlenmiş Osmanlı entarisi vardı. Hemen yanımda ise... Gözlerimi dehşetle büyüten o şey duruyordu.

Saraydan kaçarken yanıma aldığım, içi Padişah Duha Han'ın mücevherleriyle dolu o kadife çıkın, yastığımın hemen dibindeydi. Birkaç yakut kolye çıkından dışarı taşmış, modern yatak örtümün üzerinde 1641 yılının parıltısını saçıyordu. Hızla çıkını açıp telefonumu çıkardım.

Sinyal full çekiyordu.

Sinyal full çekiyordu!

Nefesim kesildi. Ama asıl şok, yatağın diğer tarafına döndüğümde kalbimi durduracak noktaya getirdi.

Laçin.

Bildiğimiz Şehzade Laçin, üzerinde o tozlu ve yer yer çamur olmuş zümrüt yeşili av kaftanıyla, benim yatağımda uyuyordu. O keskin çene hattı, gür siyah saçları ve savaştan çıkmış gibi duran yorgun bedeniyle tam karşımdaydı. Bir eli hala boşluğu kavrıyor gibi sıkılıydı; sanki rüyasında hala atın dizginlerimi tutmaya çalışıyordu.

Onun bu odada, benim komodinimin ve şarj kablolarımın arasında duran o devasa, tarihi varlığı o kadar gerçek dışıydı ki, bir an delirdiğimi sandım.

"Laçin..." diye fısıldadım, elimi titreyerek onun yüzüne uzattım. "Laçin, uyan..."
Parmaklarım onun sıcak ve canlı tenine değdiği an, bunun bir hayal olmadığını anladım. O sadece bir rüya kahramanı değildi; onu ormanda vurulduğum o son saniyede, kendi zamanıma, kendi dünyama beraberimde sürüklemiştim.

Laçin, dokunuşumla birlikte bir asker refleksiyle sıçrayarak gözlerini açtı. Siyah gözleri önce tavanı, sonra odadaki bilgisayar masamı, ardından da şaşkınlıktan donup kalmış beni süzdü. Sonra bir anda beni kendine çekip sarıldı. "Yaşıyorsun... Allah'a bin şükürler olsun ki yaşıyorsun! Bir yerin ağrıyor mu? İyi misin?"

Gülerek ona baktım. "İyiyim, ağrım falan yok."

"Açelya?" dedi boğuk bir sesle, sanki yeni fark etmiş gibi. Hemen belindeki kılıcına elini attı ama kılıcı yanında değildi. "Burası... Burası neresi? Hangi büyücünün zindanındayız? Oklara ne oldu?"

Ayağa fırlamaya çalıştı ama modern yatağın yumuşaklığına alışık olmadığı için dengesini kaybetti. Şaşkınlıkla etrafına bakarken, odadaki boy aynamda kendi yansımasını ve arkasındaki modern dünyayı gördü.

Laçin'in o her zaman hükmeden, sert bakışları ilk kez çocuksu bir çaresizlikle odanın içinde geziniyordu. Masamdaki bilgisayarıma, duvarda asılı duran modern fotoğraflara, pencerenin dışından gelen araba seslerine sanki birer canavarmış gibi bakıyordu.

"Burası..." dedi sesi titreyerek. "Burası senin bahsettiğin o istikbal mi Açelya? Biz... Biz öldük mü?"

"Hayır, hayır ölmedik!" dedim, ellerini sımsıkı tutarak. "Burası benim dünyam. 2026 yılındayız. Ormanda, o ok bana saplandığı an ne oldu bilmiyorum ama bir şekilde buraya, benim evime geldik."

Laçin hala şoktaydı ama benim aklıma bir anda sırtımdaki o yakıcı acı ve bebeğim. Panikle ellerim karnıma gitti. "Bebek!" diye bağırdım. "Laçin, bebeğimiz! O iyi mi? Ok... Ok ona zarar verdi mi? Ben vurulduğumda o hâlâ oradaydı!"

Laçin'in yüzü bir anda kireç gibi beyazladı. Öfkesi ve şaşkınlığı, yerini devasa bir babalık içgüdüsüne bıraktı. "Olamaz..." diye mırıldandı, eliyle karnıma dokunmak istedi ama korkudan titriyordu. "O ok... Az kalsın seni benden alıyordu, ya onu aldıysa?"

"Emin olmam lazım," dedim hızla yataktan fırlayarak. Dolaptan özlediğim geniş sweatshirtümü ve bol pantolonumu alıp ayağa kalktım. "Laçin, dinle beni. Şimdi buradan çıkmam lazım. Bizim dünyamızda 'hekimler' çok farklı. Bebeğimizin iyi olup olmadığını saniyeler içinde anlayabilirler. Ama seni... Seni şu an yanımda götüremem. Bu kıyafetlerle, bu halinle seni kimseye açıklayamam."

Laçin itiraz edecek oldu ama onu omuzlarından tutup yatağa geri oturttum. "Lütfen! Sadece beni burada bekle. Sakın hiçbir şeye dokunma, pencereyi açma, kapı falan çalarsa sakın açma. Hatta yatakta uzan, uyumaya çalış. Gelince her şeyi, bu sihirli dünyayı sana anlatacağım."

Laçin, hayatında ilk kez bir kadına bu kadar teslim olmuş bir şekilde başını salladı. O koca Şehzade, benim yatak odamda, peluş yastıklarımın arasında yapayalnız ve şaşkın kaldı. Hızla banyoya gittim ve kanlı entariyi üzerimden çıkarıp modern kıyafetlerimi giydim. Korkudan ve mutluluktan gözlerimden yaşlar akıyordu.

Hastaneye nasıl gittiğimi, eve nasıl döndüğümü, koridorda nasıl koştuğumu hatırlamıyorum. Kalbim, doktorun o sihirli cümlesini her saniye tekrar ediyordu "Bebek tamamen sağlıklı Açelya Hanım,"

Kapıyı anahtarla açıp içeri daldığımda nefes nefeseydim. Laçin tam bıraktığım yerde, heykel gibi dikiliyordu. Beni görünce şaşkın bakışlar eşliğinde elinde evirip çevirdiği bluetooth kulaklığımı yatağa fırlatıp yanıma koştu.

"Söyle!" dedi, gözlerinde sanki bin yıllık bir bekleyişin yükü vardı. "Hekimler ne dedi? Evladımız... O hayatta mı?"

Gözyaşları içinde gülümsedim ve elini tutup karnımın üzerine koydum. "Çok iyi Laçin. Hekimler baktı, o çok güçlü. Hiçbir zarar görmemiş. Bizimle gelmiş. O da burada, bu zamanda bizimle!"

Laçin dizlerinin üzerine çöktü, başını karnıma yasladı. Gözünden birkaç damla yaş aktığını fark edince gözlerim doldu. Bu seferki gözyaşları saraydaki o acı hıçkırıklar değildi; bu, bir adamın hem sevdiği kadını hem de çocuğunu kurtarmış olmanın verdiği o muazzam şükürdü.

"Hamdolsun..." diye fısıldadı. "Hamdolsun Açelya. Artık ne hanedan var, ne sırlar ne de nizam. Sadece biz... Ve bu garip, ışıklı dünya."

Laçin, sanki hâlâ o ormanın karanlığında beni kaybedecekmiş gibi kollarını belime doladı. "Kurtulduk," diye fısıldadım onun boynuna doğru. "Laçin, yaşıyoruz... Bebeğimiz yaşıyor, biz yaşıyoruz. Bundan böyle sadece biz varız."

Laçin geri çekilip yüzümü avuçlarının arasına aldı. Gözlerindeki o kadim hüzün, ilk kez yerini çocuksu bir hayrete bırakmıştı. Odadaki eşyaları, parlayan ışıkları, duvarda asılı duran saatimi inceledi. "Burası senin sarayın mı Açelya?" dedi sesindeki o asalet dolu tonu kaybetmeden. "Bu garip, ışıklı kutular... Hepsi senin mi? Gökten zembille inen o sihirbaz kadın, şimdi kendi mülkünde mi ağırlıyor beni?"

Gülümsedim. "Burası benim evim. Küçük, sıradan bir ev... Ama güvenli."
Ancak içimdeki o tarih merakı aniden alevlendi. "Bekle," dedim hızla kütüphaneme yönelerek. Üniversite yıllarımdan kalan, o kalın ve tozlu Osmanlı Tarihi ciltlerinden birini çekip aldım. Ellerim titreyerek sayfaları çevirmeye başladım. 1641... 1642...

"Ne yaparsın?" diye sordu Laçin yanıma gelerek. Kitabın üzerindeki yazılara, Latin alfabesine anlam veremeden bakıyordu.

"Kaderimize bakıyorum," dedim ve aradığım sayfayı buldum. Satırları parmağımla takip ederken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Hızla okumaya başladım.

"Şehzade Laçin Vakası, 1642... Padişah Duha Han'ın büyük oğlu Şehzade Laçin, Alemdağ civarındaki bir av seferi sırasında yanındaki gözdesiyle birlikte esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuştur. Günlerce süren aramalara rağmen ne Şehzade'nin ne de cariyesinin cesedine ulaşılamamıştır. Halk arasında Şehzade'nin cinlere karıştığı ya da bulunup denize atıldığı rivayet edilse de, tarihçiler bu olayı Osmanlı tarihinin en büyük faili meçhul sırlarından biri olarak kaydeder."

"Laçin..." dedim fısıltıyla. "Bak... Sen hiç ölmemişsin. Cesedini hiç bulamamışlar. Tarih senin için 'kayboldu' diyor. Sen artık bir efsanesin."

Sayfayı biraz daha çevirdim, gözlerim Handan Sultan'ın ismini aradı. Bulduğumda yüzümde intikamın değil, adaletin verdiği o soğuk ifade belirdi.

"Peki o yılan?" diye sordu Laçin sanki zihnimi okumuş gibi. Sesindeki nefret hala tazeydi. "Validemin katili?"

Kitabı ona doğru çevirdim, okuyamasa da parmağımla o satırı gösterdim. "Handan Sultan... Senin kayboluşundan kısa bir süre sonra, hekimlerin çare bulamadığı, etlerini çürüten bir hastalığa yakalanmış. Yıllarca acı içinde inleyerek, kimsenin yüzüne bakmadığı bir halde yavaş yavaş ölmüş. Kardeşin Mehmed tahta geçmiş ama Handan Sultan o saltanatı görememiş bile."

Laçin derin bir nefes aldı. Omuzlarındaki o ağır yükün, yüzyılların getirdiği o yorgunluğun bir anda boşaldığını gördüm. Pencereye doğru yürüdü, dışarıdaki sokak lambalarının aydınlattığı modern İstanbul'a baktı. Artık bir Şehzade değildi; babasının nizamı, sarayın kanlı yasaları ve annesinin intikamı geride kalmıştı.

"Adalet..." dedi kısık bir sesle. "Geç de olsa tecelli etmiş."

Laçin, tarihin tozlu sayfalarından silinişini dinledikten sonra derin bir nefes aldı. Omuzlarındaki o koca imparatorluğun yükü, yerini sadece bir adamın, bir babanın ve bir sevgilinin huzuruna bırakmıştı.

Parmaklarımın ucunda yükselip ellerimi o her zaman mağrur duran boynuna doladım. O da kollarını belime sardı; bu sefer beni bir yerlere yetiştirmek için değil, sadece sahip olduğu tek dünyaya tutunmak için...

Gözlerinin içine baktım. O simsiyah gözlerde artık saray entrikalarından bıkmış olmanın soğukluğu değil, benim getirdiğim renklerin parıltısı vardı. Zamanın, mekanın ve mantığın ötesinde bir mucizenin tam ortasındaydık.

"Hoş geldin Laçin," diye fısıldadım dudaklarına doğru. "Benim zamanıma, evime, bize hoş geldin."

Eğildi ve dudaklarımızı birleştirdi. O an, 1641 yılının o karanlık ormanı, sırtımdaki o sızı ve tarihin kanlı satırları tamamen silindi. Sadece o ve ben kaldık. Bir Şehzade ile bir modern zaman kadınının değil; birbirini ruhundan tanıyan iki insanın, kaderin en büyük oyununu bozup kendi masallarını yazışının mührüydü bu öpücük.

Kader, bazen bizi ait olduğumuz sandığımız yerlerden söküp alır ve olması gereken yere, bir başkasının kalbine, yanına fırlatır. Şehzade Laçin, tarihin tozlu sayfalarında "kayıp" bir isim olarak kalsa da; benim dünyamda, bebeğimizin ilk tekmelerini duyduğumuz ve her sabah birlikte uyandığımız o güneşli odada yeniden doğmuştu.

Elimizde kalan o mücevher dolu çıkın, bize bu yeni dünyada yeni bir hayat kuracaktı. Ama asıl hazine, 385 yıllık bir boşluğu tek bir dokunuşla kapatan o sarsılmaz aşktı.

Tarih kitapları ne derse desin; biz, zamanın unuttuğu ama sevginin asla terk etmediği o efsaneyi yaşamaya devam edecektik.

Bitti mi? Elbette hayır. Bizim hikayemiz asıl şimdi başlıyor.

‧͙⁺˚*・༓☾ ☽༓・*˚⁺‧͙

Yazar notu: Hiiiççç bir yere gitmiyorsunuzz. Sizin için 5 özel bölümüm varr 💗 yarın sizlerle olacaklar, beklemede kalın!!

Vedalaşma sırası daha gelmedi ahhshahhsh 😎