24. bölüm · ASR-I EMANET
24
Ertesi sabah çarşı günü sonunda geldiğinde sarayın o alışılmış ağır havası bugün yerini tatlı bir telaşa bırakmıştı. Laçin, üzerinde sadeliğiyle bile asaletini haykıran, derin lacivert bir kaftanla atının yanında bekliyordu. Nizamına olan düşkünlüğünden olsa gerek, atının eyerinden üzerindeki kılıcın duruşuna kadar her şey milimetrik bir kusursuzluk içindeydi.
Ben ise Süveyda Hatun'un bütün gece kafama vura vura ezberlettiği edep kurallarıyla, adeta bir kuğu -ya da en azından edepli bir ördek- gibi saray kapısından çıktım. Üzerimde yüzümü hafifçe örten, bir tül; altımda ise her adımda zengin olduğumu iliklerime kadar hissettiren kumaşlar vardı.
Laçin beni görünce elindeki dizginleri hafifçe sıktı. O her zaman buzdan bir duvarı andıran yüzünde, sabah güneşinin bile ısıtamayacağı ciddiyetin altında, bu sefer ilk kez meraklı bir parıltı vardı. "Hazır mısın Açelya?" diye sordu. Sesi, o kadar etkileyiciydi ki her seferinde bayılmak istiyordum.
Başımı, Süveyda Hatun'un santimi santimine öğrettiği gibi usulca öne eğdim. Ellerimi önümde birleştirip, sesimi en uysal, en masum tona ayarladım. "Siz nasıl buyurursanız öyleyim Şehzadem. Siz neresini uygun görürseniz, orası benim için cennetten bir köşedir."
Laçin bir an duraksadı. Tek kaşını kaldırıp beni tepeden tırnağa süzdü. Karşısında dün gece "Ben mal mıyım?" veya "Senden nefret edediyorum diye feryat eden o hırçın kız yoktu; sanki yüzyıllardır bu sarayda yetişmiş en munis cariye duruyordu. Bu halim onu hem şaşırtmış hem de hafifçe gülümsetmişti.
"Güzel," dedi sadece, atına çevik bir hareketle binerken.
O devasa çarşılara daldığımızda sanki başka bir evrene geçmiştik. Baharatçıların geniz yakan kokusu, demirci çekiçlerinin ritmik sesi ve kumaş satıcılarının "Gel vatandaş!" tadındaki Osmanlıca bağırışları her yanı sarıyordu. Laçin atından indi ve hemen yanımda yürümeye başladı. Muhafızlar, uzak bir mesafeden gölgemiz gibi bizi takip ediyordu.
Laçin durup bana döndü. "Eee, Açelya Hatun? Günlerdir 'çarşı' diye sayıklardın. Nereye gitmek istersin?"
Yine o "Süveyda Hatun mağduru" moduna girdim. Başımı utana utana öne eğip, sanki yerdeki taşların her birini ilk kez görüyormuşum gibi masum bir tavırla yeri seyredip parmaklarımla oynadım. Sesimi iyice kısıp, "Siz bilirsiniz Şehzadem..." dedim. "Ben sadece sizin gölgenizde yürümenin, devletli nefesinizi duymanın mutluluğunu yaşarım. Neresi münasipse oraya buyuralım."
Laçin hafifçe güldü. Ama bu o resmi, mesafeli gülüşlerden değildi. Gözlerinin kenarı hafifçe kısıldı, bakışları yumuşadı. "Süveyda Hatun sana ne içirdi Açelya Hatun? Bu uysal hallerin beni bile şaşırtır. Ama itiraf etmeliyim ki, bu mahcup tavırların... Pek bir taze durmuş üzerinde. Böyle devam et."
Ben hâlâ başım eğik, melekler kadar günahsız bir tavırla dururken; bir an dayanamadım. Süveyda Hatun'un "Gözlerini yerden kaldırma!" kuralını tek hamlede çöpe attım. Başımı bir anda kaldırıp tülün altından ona o yaramaz, ele avuca sığmaz bakışımı fırlattım. Dudaklarımda muzip ve zafer dolu bir gülümseme belirdi.
"Çok beklersin. Benimle inatlaşma Laçin."
Kaşları bir an şaşkınlıkla havaya kalktı ve bana garip bir ifadeyle baktı? "Laçin?"
Ona meydan okurcasına bedenimin tamamını ona çevirdim ve doğrudan ona baktım. "Ne o, başka bir adın mı var yoksa?"
"Sen ne dediğinin farkında mısın? Başka birisi bana sadece ismimle hitap etme cüretini gösterseydi, gideceği bir sonraki yer celladın yanı olurdu."
Gözlerimin onunkilerden bir an bile kaçırmadan gülümsedim. "Ne yani, koca şehzadenin bir ismi yok mu sanıyordum? Ayrıca cellat falan deme, sabah sabah nizamımı bozma şimdi."
Laçin, kendisine yapılan bu büyük "hakareti" benim o yaramaz bakışlarımın arkasında öylece eritip bıraktı. Derin bir nefes alıp başını hafifçe yana eğdi; dudaklarının kenarında engel olamadığı o hınzır gülümseme iyice belirginleşti.
"Şanslısın ki gözdemsin," dedi, sesindeki o sertliği kırmaya çalışarak. "Seni bu seferlik affediyorum, lakin bu pervasızlığını düzeltmen için son şansın."
"Aman, ne yasakmış be!" diye atıldım, yanına iyice sokulup koluna hafifçe dokunarak. "Bana özel olsun işte. Lütfen... Arada bir, kimse yokken 'Laçin' desem ne olur? İzin ver."
Laçin, muhtemelen hayatında ilk kez birinin ona karşı bu kadar "normal" ve "insanca" davranmasının verdiği o tuhaf huzurla pes etti. "Pekala, pekala!" dedi gülerek. "Yalnızca biz bizeyken söylemen şartıyla. Yoksa seni bu çarşının ortasında bırakır saraya dönerim."
"Anlaştık!" dedim neşeyle.
Tam o sırada, gümüş işlemeli, üzerinde ince ince işlenmiş mine çiçekleri olan muazzam bir tokanın durduğu tezgahın önünde çivilenmiş gibi kaldım. Resmen büyülenmiştim. 21. yüzyılın o fabrikasyon takılarına hiç benzemiyordu; el emeği olduğu her zerresinden belliydi. Gözlerim parlayarak tokaya dokundum.
Satıcı, karşısındaki lacivert kaftanlı soylu beyi ve zümrüt bakışlı, güzeller güzeli, asil, harika bu güzel hatunu görünce gözleri para hırsıyla parladı. "Gözünüz pek keskin! Halis gümüş, üzerinde cennet çiçekleri vardır. Sizin gibi bir sultana yakışır. Değeri sadece 20 altındır!"
"20 altın mı?" diye bağırdım, bir anda pazarlık refleksimle adamın tepesine binerek. "Beyefendi, dolandırıcılığa ne gerek var? Üstüne tapu mu veriyorsunuz takının? Alt tarafı bir toka bu, 20 altına ben o arkadaki dükkanı satın alırım!"
Laçin arkamda bıyık altından gülerek bu sahneyi izlerken, ben tokayı sertçe tezgaha bıraktım. "Kalsın kardeşim, biz o paraya ülke kurarız. Ay resmen turist kazıklamaya çalışıyor bu adam!"
Laçin'in şaşkın bakışları arasında, adamı öylece dükkanında bırakıp hışımla yürümeye başladım. Laçin adımlarını hızlandırdı ve bana yetişti. En sonunda adımlarını yavaşlattı ve bana baktı. "Ne dedin sen az önce?"
Sahte bir öfkeyle ona baktım. "Ne demişim?"
"Tür... isd? Tabu? Kazık?"
Hepsini tek tek düşünceli bir biçimde sıralayınca güldüm. "Hepsi benim dünyamdan bazı kelimeler. Dilimiz daha çok gelişecek ve daha çok kelimeye sahip olacağız. Bunlar da onlardan biri."
Laçin bir şeyler mırıldanırken az önceki toka satıcısının bizi kazıklamaya çalışmasına söylenerek yürümeue devam ettiğim an burnuma dünyanın en güzel kokusu geldi. Gül suyu, pudra şekeri ve taze kavrulmuş fıstık...
"Olamaz..." diye mırıldandım, gözlerim fal taşı gibi açıldı. Karşıda, vitrini rengarenk, piramit şeklinde dizilmiş lokumlarla dolu o dükkanı gördüm. "Lokumcu!"
Laçin daha ne olduğunu anlamadan, ağır elbiselerimi umursamadan dükkana doğru bir hamle yaptım. "Laçin, nolur şuraya gidelim! Bak şunların renklerine, resmen 'beni ye' diye bağırıyorlar!"
Laçin önce duraksadı, sonra etrafımızdaki meraklı gözlere -bizi uzaktan kollayan muhafızlara- kısa bir bakış fırlatıp hafifçe öksürdü.
"Bir şehzadenin çarşı ortasında lokum peşinde koştuğu nerede görülmüş? Ayıptır, vakarımıza yakışmaz."
Dudaklarımı büzüp ona en yavru kedi bakışımı fırlattım. "Vakarın lokum yemene engel mi yani? Hem cidden çok canım çekti!" dedim muzipçe.
Laçin "Sabır" der gibi iç çekse de, o parlayan gözlerime hayır diyemedi. "Pekala... Madem bu kadar ısrar edersin, girelim bakalım."
Dükkana girdiğimiz an kendimi kaybettim. Tezgâhtaki koca koca kalıpların önünde durup parmağımla işaret etmeye başladım. "Şundan bir tane... Ay şundan da! Bak bak, şu güllü olan kesin harikadır. Bey amca, bir tane de şundan verir misin?"
Lokumcu amca da komik bir şekilde benim neşeme kapılıp ikramları dizmeye başladı. Ben her birini tadıp "Aaa bu harikaymış!", "Ay bu damağıma yapıştı ama çok lezzetli!" diye sesler çıkarırken, Laçin arkada ellerini arkasında birleştirmiş, hafif bir tebessümle beni izliyordu.
En sonunda, içi bütün Antep fıstıklarıyla dolu, üzeri bembeyaz pudra şekeri kaplı bir lokumu elime aldım. "Bak, bu kesin favorim oldu," dedim ve heyecanla Laçin'e döndüm. "Gerçekten, bunu denemen lazım. Hayatında böyle bir şey yememişsindir."
Lokumu parmaklarımın ucunda ona doğru uzattım. "Hadi, aç ağzını!"
Laçin bir an donakaldı. Sarayda yemeği bile gümüş tepsilerde, binbir kontrolden geçerek önüne gelirdi. Bir kadının elinden, çarşı ortasında lokum yemek... Onun için dünyadaki tüm nizamın altüst olması demekti. Ama o zannettiğimin aksine geri adım atmadı. Adeta zaman yavaşladı. Laçin bana doğru bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe bir anda yok oldu.
Öyle yakındık ki, burnunun ucu burnuma değecek gibiydi. Gözlerinin içindeki o simsiyah karanlığın, sabah güneşinin ışığıyla nasıl hare hare parladığını gördüm. Nefesi yüzümü ısıtıyordu. Elim havada, parmaklarımın ucundaki lokumla öylece kalakaldım. Kalbim, o an çarşıdaki tüm gürültüyü susturacak kadar şiddetle göğüs kafesimi dövüyordu.
Laçin gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan, yavaşça eğildi. Elini usulca benim lokumu tutan elimin üzerine koydu. Parmakları tenime değdiğinde, vücudumdan bir elektrik akımı geçti sanki. Gözlerimin içine bakmaya devam ederek, lokumu parmaklarımın ucundan nazikçe, dudaklarıyla aldı. Dudaklarının parmak uçlarıma temas etmesi beni heyecanlandırdığı kadar garip hissettirmişti.
O an dünya durdu. Sadece onun bakışları ve elimin üzerindeki o yakıcı sıcaklık vardı. Lokumu yavaşça çiğnerken bile göz temasını kesmedi. "Haklıymışsın..." dedi sesi, az önceki ciddiyetinden sıyrılmış, tamamen büyülenmiş bir tondaydı. "Gerçekten de... Bugüne kadar tattığım en güzel şeymiş."
Yanaklarımın alev alev yandığını hissedebiliyordum. Laçin elimi yavaşça bıraktı ama etkisi hâlâ oradaydı. Hafifçe boğazını temizleyip lokumcuya döndü, sesi hâlâ biraz titriyordu.
"Alalım şundan birkaç paket." Laçin, lokumcu amcaya döndü. Ona birkaç altın uzattı ve lokumları satın aldı.
Dükkandan çıktığımızda ayaklarım yere basmıyor gibiydi. Hadi ama Açelya, kendine gel lütfen!
