19. bölüm · ASR-I EMANET

19

Eylem D

Laçin'in göğsünde hissettiğim o sarsılmaz güven duygusu, burnumun ucundaki kumaşın kalitesini ve kollarımı doladığım bedenin sahibini yavaş yavaş idrak etmeye başladığında yerini bir anda devasa bir panik dalgasına bıraktı. Beynimdeki mantık devreleri Error! vermeye başlamıştı. Ne yapıyordum ben? 17. yüzyıldayız Açelya! Saraydayız! Adam şehzade! Bir şehzadeye sarılıyorsun!

Bir anda elektrik çarpmış gibi geri sıçradım. Laçin'in kolları boşlukta kalırken, ben ellerimi ağzıma kapatıp üç adım geriye kaçtım. Kollarından kurtulduğum an, yüzümdeki ıslaklığın yerini kor gibi bir sıcaklık aldı. Yüzümün, bir domatesten daha kırmızı olduğuna yemin edebilirdim. Utançtan yer yarılsa da içine girsem, üzerine de 17. yüzyıl mermerlerini döşeseler keşke!

"Ben... Şey... Özür dilerim!" diye kekeledim, ellerimi önümde kenetleyip başımı yere eğerek. Hala utançtan yer yarılsa da içine girsem diye dua ediyordum. "Gözlerim karardı herhalde... yani aslında tamamen tansiyon düşüklüğü!"

Of, tansiyonun ne demek olduğunu da bilmiyordu ki bu adam!

Geri geri gitmeye başladım. Laçin ise hala az önceki o duygusal patlamanın şokundaydı ama ben kaçmaya çalıştıkça o hesaplı, avcı adımlarıyla üzerime gelmeye başladı. "Tansiyon mu? Yine ne saçmalarsın sen Açelya?" dedi, sesi hala biraz boğuk ama otoriterdi. "Söyle, benden gizlediğin nedir? Kim korkuttu seni bu denli?"

Ben "Yok bir şey Şehzadem," dedikçe o üzerime üzerime geliyordu. Geri geri giderken sırtım bir anda o soğuk, taş duvara küt diye çarptı. Kaçacak yerim kalmamıştı. Laçin önümde durdu, ellerini iki yanıma, duvara dayadı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, az önce hıçkıra hıçkıra ağladığım o göğsünün sıcaklığını tekrar yüzümde hissettim. Başını hafifçe eğip doğrudan gözlerimin içine baktı.

"Bana bak Açelya."

Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, yerinden çıkıp Laçin'in avucuna pıt diye düşecek sandım. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, kirpiklerinin her bir telini sayabilirdim. Ama bu sahne fazla tehlikeliydi. Süveyda Hatun'un uçurum konuşması beynimde bir siren gibi çaldı.

Tam o sırada, çeviklik ve kıvraklık genlerim devreye girdi. Laçin o derin bakışlarıyla beni hipnotize ettiğini sanırken, ben bir anda dizlerimin üzerine çöküp onun kollarının altındaki boşluktan yan tarafa doğru faul almak için yerde yuvarlanan bir futbolcu gibi yuvarlanarak kaçtım.

Odanın ortasında, masanın diğer tarafında durup derin bir nefes aldım. Laçin, elleri hâlâ duvarda, öylece boşluğa bakarken şok içinde arkasına döndü. "Ne... Ne yaparsın?"

"Kendimize gelmeliyiz Şehzadem!" dedim, parmağımla aramıza hayali bir çizgi çekerek. "Siz koca bir Şehzadesiniz, bense... bense sadece odanızı süpüren, toz alan bir hizmetçiyim! Az önce yaşananlar... o bir anlık bir zayıflıktı. Ben rüyamda sizi... yani rüyamda kötü bir şey görmüştüm de ondan oldu. Ama bu doğru değil! Bana hep nizam dersiniz, adap dersiniz, işte nizam da adap da tam olarak bu aramızdaki üç metrelik mesafedir!"

Laçin kaşlarını çattı, az önce bana sarılan o yumuşak adamdan eser kalmamıştı. "Mesafeden mi bahsedersin? Az evvel kollarımda ağlayan sen değil miydin?"

"O sayılmaz! O... O bir halüsinasyondu!" dedim savunmaya geçerek. "Lütfen, izninizle ben işime döneyim. Tozlar beni bekler!"

Tam ben titreyen ellerimle masadaki tozları sanki hayatımın en mühim işiymiş gibi silmeye çalışırken, kapıdaki nöbetçinin o gür sesi odada yankılandı.

"Destur! Şehzade Mehmed Hazretleri teşrif ettiler!"

Elimdeki bez neredeyse avucumdan düşecekti. Kalbim, rüyamdaki o karanlık gölgenin baskısını hala hissederken, Mehmed'in gelişiyle iyice sıkıştı. Ama bu sefer içeri giren Mehmed'in yüzünde o nefret ettiğim gülümsemesi yoktu; aksine, abisini görmenin verdiği samimi bir sevinç ve merak vardı.

Mehmed, üzerinde zarif bir kaftanla içeri girdi. Adımları hızlıydı, doğrudan Laçin'e yöneldi. Laçin ise masasından kalkmış, kardeşini bekliyordu.

"Ağabey!" dedi Mehmed, sesi koridorda yankılanan o otoriter tondan tamamen uzaktı. "Hoş geldin! Avdan sağ salim döndüğünü duyunca hemen gelmek istedim. Sensiz sarayın tadı tuzu yok."

Laçin, kardeşinin bu coşkusuna hafif bir tebessümle karşılık verdi. "Hoş bulduk Mehmed. Eksik olma, senin de yokluğun hissedildi elbet."

Mehmed abisine yaklaşıp elini omzuna koydu, onu şöyle bir süzdü. "Yorgun görünürsün ağabey. Av mı yordu seni?" Tam o sırada bakışları, odanın köşesinde adeta görünmez olmaya çalışan bana kaydı.

Ben ise başımı öyle bir eğmiştim ki, mermer zemindeki her bir deseni ezberlemiştim. Ellerimin titremesini engelleyemiyordum; Mehmed'in koridordaki o tuhaf yakınlığı ve annesinin tehditleri zihnimde çığlık atıyordu.

Mehmed beni görünce kaşlarını hafifçe çattı ama bu bir öfke değil, daha çok bir şaşkınlıktı. "Bakıyorum da senin şu sadık hatun, Açelya... O da pek bir bitkin," dedi sesi yumuşayarak. "Ben sen yokken bir ihtiyacı var mıdır diye bakındım, cariyelerin diline düşmesin diye kolladım lakin... Açelya, neyin var senin? Bir hortlak görmüş gibi titrersin."

Mehmed bana doğru bir adım atınca, ben gayriihtiyari bir adım geri kaçtım. Mehmed duraksadı, abisine bir bakış attı. "Ağabey, ben kötü bir şey mi dedim? Sadece iyiliğini istedim, senin emanetindir diye hürmet gösterdim lakin benden bile çekinir olmuş."

Keşke suratına bağıra bağıra küfür edebilsem sana. Keşke! Laçin, Mehmed ile benim aramdaki o tuhaf gerginliği hemen sezdi.

"Mehmed," dedi Laçin, sesi yumuşak ama kararlıydı. "Eksik olma, ona sahip çıkmışsın, bilirim niyetin halistir. Lakin görüyorsun ki o hizmetlinin işleri var. Sen şimdi müsaade et de, akşam yemekte uzun uzun konuşalım."

Mehmed, abisinin bu korumacı tavrını görünce hafifçe gülümsedi. Bu gülüşte bir alay değil, "Demek mesele bu kadar derin" diyen bir anlayış vardı. "Pekala ağabey, madem öyle istersin... Sağlıcakla kal."

Mehmed çıkarken derin bir nefes aldım.
Sonunda gitmişti ya. Laçin, elleri arkasında birleşmiş halde yavaşça masasına doğru yürüdü ama oturmadı. Gözlerini üzerime dikmiş, beni izliyordu.

"Mehmed," dedi Laçin, ismi üzerinde düşünür gibi. "Kardeşimdir, kalbinde kötülük taşımaz lakin kimin gölgesinde yürüdüğünü de bilirim." Sonra bir anda durdu ve bakışlarını doğrudan gözlerimin içine kilitledi. "Söyle bakalım Açelya, bana anlatmak istediğin, lakin dimağında saklayıp durduğun bir hakikat var mıdır?"

Yutkundum. Boğazım düğüm düğüm olmuştu. Handan Sultan'ın "Gölgeni bile bulamazlar" diyen sesi kulaklarımda çınladı. "Yok Şehzadem," dedim, sesimin titremesine engel olamadan. "Sadece... Ben bu saray adabına pek alışkın değilim ya, Şehzade Mehmed ansızın gelince heyecan yaptım. Başka bir şey yok, gerçekten."

Laçin, bu cevabın koca bir yalan olduğunu biliyordu. Gözlerini hafifçe kısıp bana doğru bir adım attı ama bu sefer üzerime gelip beni duvara sıkıştırmadı. Neyse ki.

Sadece masasına yaslanıp derin bir iç çekti. "Pekala," dedi, sesi beklenmedik bir yumuşaklığa bürünmüştü. "Zorlamam seni."

Bir an için her şey bitti sandım. Tam "Kurtuldum!" diye içimden sevinç çığlıkları atacakken Laçin, "Açelya," diyerek beni durdurdu.

"Yarın sabah gün doğarken hazır olasın," dedi, her zamanki o buyurgan ses tonuyla.

Şaşkınlıkla elimdeki bezi masaya bıraktım. "Hazır mı olayım? Niye ki Şehzadem?"

Laçin’in dudaklarının kenarında çok hafif, neredeyse belirsiz bir tebessüm belirdi. Hızlanan kalp atışlarımı umursamadan ona bakmaya devam ettim. İnat değil mi ulan?

"Madem bu sarayın havası seni bu denli sıkar... O vakit yarın sabah çarşıya çıkacağız. Hazırlan, zira saraydan bir süreliğine firar edeceğiz."

Kulaklarıma inanamıyordum. Bu adam şaka yapmıyordu, değil mi!?

"Çarşı mı?" diye bağırdım resmen. "Gerçekten mi? Şaka mı yapıyorsunuz? Yapmıyorsunuzdur ya. Yok artık!"

Laçin başını kaldırmadan "Ben şaka yapmam Açelya," dedi ama sesindeki o yumuşaklık her şeyi ele veriyordu. "Şimdi git, Süveyda Hatun'a haber ver, üstüne başına uygun bir şeyler hazırlasın. Yarın uzun bir gün olacak."

Odanın ortasında sevinçten kendi etrafımda bir tur dönmemek için kendimi zor tuttum. Ancak aklıma gelen şey ile bir an durdum.

"Laçin'in gölgesi seni korur sanma, o gölgenin sahibi benim!"

Handan Sultan... Eğer onun uyarılarına rağmen Laçin'le el ele, kol kola -tamam, muhtemelen mesafeyle- çarşıya gidersem, dönüşte beni gerçekten. Boğaz'ın serin sularında yüzmeye gönderirdi.

Sevincim bir balon gibi söndü. Omuzlarım çöktü, bakışlarımı yere diktim. "Gidemem," dedim fısıltıyla. "Teşekkür ederim Şehzadem ama... gidemem."

Laçin, elinde tuttuğu kitabı masaya yavaşça bıraktı. Duyduklarına inanamıyor gibiydi. Daha geçen hafta "Çarşıyı göreyim, paramı harcayayım," diye başının etini yiyen kız şimdi karşısında "istemem" diyordu. Şaşkınlığı, yerini saniyeler içinde o keskin, her şeyi gören şüpheye bıraktı.

Sandalyeden kalktı, masanın etrafından dolanıp tam önümde durdu. "Ne dersin sen Açelya?" dedi, gözlerini gözlerime dikerek. "Geçen hafta bu kapılarda çarşı diye feryat eden sen değil miydin? Şimdi sana bu kapıları açarım dersin, lakin geri durursun. Bu ne iştir?"

"Fikrim değişti," dedim, yalan söylerken sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Yorgunum. Hem akıllandım artık. Sizin de dediğiniz gibi; bir hizmetli yerini bilmeli."

Laçin bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki hava o kadar gerildi ki, sanki elimi uzatsam o gerginliği dokunarak hissedebilirdim. Somut bir gerginlik olur muydu? Bu adamla oluyordu işte!

"Bana bak hatun!" diye gürledi bu sefer, sesi odayı titretti. "Ben buralarda yokken birileri sana bir şey mi dedi de böyle süt dökmüş kediye döndün? Kim korkuttu seni?"

Bir dur, karıştırma oraları Laçin ya...

"Kimse bir şey demedi," dedim ama gözlerim dolmuştu bile. Hemen ağlak demeyin bana, ölüm korkusu bu! "Sadece... sadece istemiyorum Şehzadem. Lütfen zorlamayın."

Laçin'in bakışları birer ok gibi saplanıyordu ruhuma. "Yalan söylersin! Senin gibi pervasız bir hatun, sebepsiz yere böyle sinmez. Söyle!"

Ona "Handan Sultan beni öldürecek Laçin!" diyemedim. "Mehmed beni koridorda sıkıştırdı." da diyemedim. Öylece durdum, yaşlar yanaklarımdan süzülürken sadece başımı iki yana salladım. Laçin'in şüphesi artık bir yangına dönüşmüştü. Nizamını, adabını bir kenara itmiş; karşısındaki bu gizemli kızın neden böyle kırıldığını çözmeye ant içmiş gibi bakıyordu.

(Yazar notu: Bu kadar yakışan bir çift yok vallahi yok 😭)