40. bölüm · ASR-I EMANET

40

Eylem D

Güneşin ilk ışıkları odanın pencerelerinden sızarken, benim için dünya hala zifiri karanlıktı. Efsun ve Nurgüzel, her zamanki neşeleriyle başucuma geldiklerinde yastığımdan başımı kaldırmaya mecalim yoktu.

Efsun, perdeleri açıp yüzüme baktığı an elindeki gümüş tepsiyi neredeyse düşürüyordu. "Aman Allah'ım! Hanımım, bu ne haldir?" diye feryat etti.

"Gözleriniz kan çanağına dönmüş, yüzünüzde bir damla kan kalmamış! Bir marazınız mı vardır, hekime haber salalım mı?"

"Yok bir şeyim," dedim, sesim çatallı ve ruhsuz çıkarak. "Sadece çok yorgunum."

Nurgüzel hemen yanıma çöküp buz gibi suya batırılmış bezleri gözlerime koymaya çalıştı. "Dik durmalısınız hanımım."

Beni hızla bir şekilde hazırlamaya başladılar. Ben ise aynadaki aksime bakarken sadece o sapsarı saçlı kızı ve Laçin'in kapısının kapanışını görüyordum. Kalbim, göğüs kafesime batan kırık bir cam parçası gibiydi. Tam o sırada dışarıdan İskender Lala'nın o aşina, tok sesi duyuldu.

"Destur! Şehzade Mehmed Hazretleri'nin gözdesi Esma Hatun, Açelya Hatun'u kahve içmeye dairesine davet eder! Hazırlansınlar, bekletmek yakışık almaz."

Kızlarla birbirimize baktık. Esma Hatun mu? Dün bahçede yüzüme buz gibi bakan o kız neden beni şimdi kahveye çağırıyordu? Tehdit falan mı edecekti acaba? Mehmed sürgüne gittiği için bana kızgıb olmalıydı zaten.

"Gitmek istemiyorum," diye mırıldandım. "Hiç halim yok."

Süveyda Hatun olsa eminim "Sarayda davet reddedilmez, hele ki rakibinden gelirse bu bir zayıflık işaretidir" derdi. Eh, mecbur davete icabet edeceğiz.
İskender Lala kapının önünde beklerken, "Pekala," dedim içimi çekerek. "Gidelim bakalım. Zaten daha ne kaybedebilirim ki?"

Üzerime pembe, ağır bir kaftan giydirdiler. Gözlerimin şişliğini kapatmak için bol makyaj yaptılar ama içimdeki o ölü toprağını hiçbir makyaj kapatamazdı. Odadan çıktım, arkamda benim "koruma ordum" ile Esma Hatun'un dairesine doğru yürümeye başladım.

Koridorda yürürken her cariyenin fısıldaşarak bana baktığını hissediyordum. Handan Sultan'ın ektiği tohumlar orman olmuştu bile. "Büyücü", "Kısır", "Yetersiz"... Şimdi bir de "Tercih edilmeyen" etiketi eklenecekti listeye. Harika.

Esma Hatun'un dairesinin önüne geldiğimizde kalbim garip bir hızla çarptı. Bu kız neden beni çağırmıştı? Acaba o da mı benimle alay edecekti? Yoksa Mehmed gittiği için kendine yeni bir müttefik mi arıyordu? En kötü öldürürdü. Yok ya, o kadarını yapamazdı yine de.

Kapılar açıldı. Esma, dairesinin ortasındaki sedirde, önünde dumanı tüten bir kahve tepsisiyle beni bekliyordu. Yüzündeki o donuk ifade hala oradaydı ama gözlerinde sanki ilk kez gördüğüm bir merak, belki de bir acıma vardı.

Birbirimizi usulünce selamladıktan sonra sedirin ucuna, sanki her an kaçmaya hazırmışım gibi emaneten oturdum. İskender Lala kapının dışında bir gölge gibi dikilirken, içeride sadece fincanların tabaklara çarpma sesi duyuluyordu.

Esma, o buzdan maskesinin altından beni süzdü. Bakışları, uykusuzluktan çökmüş gözlerimde ve solgun yüzümde gezindi. Nihayet o mesafeli ama naif sesiyle sessizliği böldü.

"Hoş gelmişsin Açelya Hatun... Lakin çehren bir hazan yaprağı gibi sararmış. Bir kederin mi vardır? Pek iyi görünmezsin," dedi.

"Hoş bulduk Esma Hatun," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Bir marazım yoktur, sadece... Gecenin ağırlığı üzerime çökmüş, uykusuzluk yorgunuyum."

Esma acı bir tebessümle kahvesini bıraktı. "Uykusuzluk değil o, sarayın fısıltılarıdır... Bilirim, kulağına çalınmıştır. Harem taşlığında diller zehir saçar. Senin kısırlığından, Şehzade Laçin'in mühürlenmiş aklından bahsederler. Hatta... Dün gece dairesine giren o yeni hatunu da duymuşsundur elbet. Ne dersin bu işe? Gönlün sızlamaz mı?"

Başımı yere eğdim, boğazımda bir yumru oluştu. "Sızlar elbet... Lakin elimden ne gelir?"

Esma, beklenmedik bir yumuşaklıkla bana baktı. "Üzülme," dedi fısıltıyla. "Bu sarayda düzen böyle işler. Bizler birer çiçek gibiyizdir Açelya; bugün koklanıp baş tacı ediliriz, yarın bir başkası açınca unutulur gideriz. Kendini harap etme, güçlü dur ve kendini, gücünü herkese göster."

O an içimdeki o modern, güçlü kadın duvarı tamamen yıkıldı. Ne protokol umurumda kaldı ne de "Şehzade gözdesi" vakarı... Bir müttefike, bir dosta o kadar ihtiyacım vardı ki; Esma'ya, o soğuk ama aslında yaralı kıza sıkıca sarıldım.

Esma bir an kaskatı kesildi. Şok içindeydi; muhtemelen bu sarayda birinin diğerine karşılıksız, saf bir şefkatle sarılması yüzyıllardır görülmüş şey değildi. Kollarım arasında nefesinin kesildiğini hissettim.

"Neden?" diye mırıldandım. "Neden benden nefret etmiyorsun? Şehzade Mehmed'in Edirne'ye, sürgüne gönderilme sebeplerinden biri de benim. Ben olmasam belki şimdi burada senin yanında olacaktı. Benden tiksinmen, nefret etmen gerekmez mi?"

Esma geri çekilmedi. Aksine, elleriyle sırtımı hafifçe okşadı ve eğilip kulağıma, dışarıdaki muhafızların, cariyelerin bile duyamayacağı bir sesle fısıldadı.

"Nefret mi? Ah Açelya Hatun... Sen bilmezsin. Ben tüm bu taht oyunlarından, bu hırs dolu odalardan, her gece ağlayarak beklemekten bıktım, usandım. Ben bu hayatı yaşamak istemiyorum. Mehmed buralardan gittiğinden beri, sayende ilk kez derin bir nefes alıyorum. O Edirne'de kalsın, ben burada kendi sessizliğimde öleyim, razıyım."

Geri çekilip gözlerine baktım. İkimiz de aynı altın kafesin içinde, farklı acılarla kanayan kuşlardık. O Mehmed'den kurtulduğu için mutluydu, bense Laçin'i kaybetme korkusuyla perişan...

Yüzüne acı dolu bir gülümseme yayıldı. Ellerini, sanki içindeki bir boşluğu korumak istercesine karnının üzerinde birleştirdi. O an anladım ki, o soğuk maskesinin altında sadece bir saray kadını değil, yas tutan bir anne gizliydi.

"Bilir misin Açelya Hatun..." dedi sesi titremişti. "Ben bir vakit evvel evladımı kaybettim. Karnımda can bulan o sabi, vaktinden evvel toprağa düştü. Ben o acıyla, o feryatla ciğerimi dağlarken; baş ucumdaki ebeler, kalfalar ne derdi bilir misin? 'Üzülme, bir sonrakine inşallah' dediler. Sanki giden bir can değil de, kırılan bir testiymiş gibi..."

Boğazı düğümlendi, bir damla yaş yanağından süzülüp kucağına düştü. "O gün anladım ki, bizim bu saraydaki hükmümüz sadece birer 'ana' olana kadardır. Evladımı kaybettiğim gün, benim de ruhumu bu taşların altına gömdüler."

Dayanamadım, buz gibi ellerini tuttum. "Çok üzgünüm Esma... Gerçekten çok üzgünüm. Senin yaşadığın bu acıyı hayal bile edemem."

Esma ellerimi sıktı ve bakışlarını uzaklara, bahçenin en karanlık köşesine çevirdi. Sesi artık bir fısıltıdan farksızdı. "Aslında benim yasım sadece o sabiye değil Açelya. Ben bu saraya getirilmeden evvel, köyümde birini severdim. Adı Yusuf'tu... Birbirimize söz vermiştik. Ben buraya bir eşya gibi satıldığım gün, Yusuf'un kalbini de o köyün toprağına gömdüler. Buradaki her gece, kalbimdeki o hatıraya ihanet etmek gibiydi. Şehzade Mehmed'in gitmesi, üzerimdeki o ağır yükü de alıp götürdü. Sayende artık kimse benden Yusuf'un hatırasını kirletecek bir şey istemiyor. Bu yüzden sana minnettarım."

Duyduklarım karşısında kalbim parçalandı. Esma, sevdiği adamdan koparılmış, tanımadığı bir şehzadeye mahkum edilmiş ve üstüne bir de evladını kaybetmişti. Ben ise burada "Acaba Laçin o kıza baktı mı?" diye kendimi yiyordum.

Esma gözyaşlarını silip derin bir nefes aldı ve bakışlarını tekrar bana çevirdi. "Lakin senin halin başkadır Açelya. Dün gece o kapıda gördüğün kızı dert etme," dedi, sesindeki o kederin yerini bilgece bir tavır almıştı. "Şehzade Laçin'i herkes bilir. O, kardeşi Şehzade Mehmed'e benzemez. Kalbi de ruhu da başka bir kumaştan dokunmuştur."

"Ama o kız..." diye mırıldandım. "O kadar güzeldi ki..."

"Güzellik bu sarayın her köşesinde vardır Açelya, her köşe başında bir huri bekler," dedi Esma hafifçe gülümseyerek. "Lakin o kapıya gelen kızlar birer emirdir, birer dayatmadır. Lakin sen onun gönüllü hapsisin. Şehzade Laçin'in senin için kurduğu o koruma duvarları, kapına diktiği lala... Bunlar sadece korku değil, bir 'vazgeçememe' nişanıdır. Görünen odur ki senin yerin onda çok ayrıdır, bunu sakın unutma. O hatun, sadece bu sarayın bitmek bilmeyen oyunlarından biridir; lakin sen, onun gönlündeki tek hakikatsin."

Esma'nın bu sözleri, dün geceki o kâbusun üzerine serpilen serin bir su gibiydi. Hem kendi acısını hem de benim korkularımı öyle bir harmanlamıştı ki, içimdeki o kaskatı kesilmiş buz kütlesi erimeye başlamıştı.

"Benim Yusuf'um çok uzaklarda kaldı," dedi Esma ellerimi son kez sıkarak. "Ama senin Laçin'in tam karşında. Bu sarayda gerçek sevgiyi bulmak, iğneyle kuyu kazmak gibidir. Madem buldun, sıkı sarıl."

Esma'ya bakarken, belki de bu yüzyıldaki tek gerçek dostumu bulduğumu hissettim. İkimiz de bu karanlık labirentin içinde, birbirimizin feneri olmuştuk.