32. bölüm · Aşk Ve Cinayet

Anastasia Marshall

Cem’in parmakları Anastasia’nın elinin üzerinde kaldı.
Bu dokunuş… alışılmış bir şey değildi artık.Eskiden düşünmeden yapılan, fark edilmeyen bir hareketti. Şimdi ise her milimi hissedilen, her saniyesi farkında olunan bir temas.
Yıllar önce bıraktıkları bir alışkanlığın, sessizce geri dönüşü gibiydi.
Anastasia gözlerini kapalı tuttu ama eli geri çekilmedi.Hatta parmakları çok hafif… neredeyse tereddüt eder gibi, onun eline karşılık verdi.
Bu bir refleks değildi.
Bu… bir kabuldü.
Cem bunu fark etti.
Ama hiçbir şey söylemedi.
Çünkü bazı anlar konuşulursa bozulurdu.
O an da onlardan biriydi.
Dakikalar geçti.
Hastane odalarında zaman düz ilerlemezdi. Uzardı. Esnerdi. Bazen durur gibi olurdu.
Monitörün ritmi sabitti.Serum damlaları aynı tempoda akıyordu.
Ama odanın içindeki hava değişmişti.
Daha sıcak.Daha yoğun.Daha… gerçek.
Cem başını biraz yana çevirdi.Anastasia’ya baktı.
Yüzü solgundu.Göz altları yorgundu.Teninde hâlâ ameliyatın soğukluğu vardı.
Ama o sert, kırılmaz ifade…
Hâlâ oradaydı.
Sanki ne olursa olsun yıkılmayacakmış gibi duran o ifade…
Ve yine de…
ilk kez bu kadar savunmasız görünüyordu.
Bu çelişki…
Cem’in içini sıkıştırdı.
Onu her zaman güçlü haliyle tanımıştı.Emir veren, yöneten, kontrol eden.
Şimdi ise…
yanında yatıyordu.
Sessiz.
Yavaş.
Ve dokunulabilir.
Cem’in sesi çok alçak çıktı:
“Acıyor mu?”
Anastasia birkaç saniye cevap vermedi.
Sanki soruyu tartmıyordu…sadece saklamaya çalışıp çalışmamaya karar veriyordu.
Sonra gözlerini açmadan konuştu:
“Evet.”
Bu kadar basit.
Ne saklama…Ne güçlü görünme çabası…
Sadece gerçek.
Cem’in kaşları hafifçe çatıldı.
“Niye söylemiyorsun o zaman?”
Anastasia bu kez gözlerini açtı.Yavaşça ona baktı.
Bakışları hâlâ netti.
“Alışırsın.”
Cem başını iki yana salladı.
Hızlı. Kararlı.
“Ben alışmak istemiyorum.”
Bu cevap…
Anastasia’nın içinde bir yere dokundu.
Çünkü bu cümle, onun yıllardır kurduğu düzeni reddediyordu.
Acıya alışmak… onun hayatta kalma yöntemiydi.
Ama Cem…
o yöntemi kabul etmiyordu.
Bakışları birkaç saniye onun yüzünde kaldı.
Sonra çok hafif bir nefes verdi.
“Ben alıştım.”
Cem hemen karşılık verdi:
“Ben alışmayacağım.”
Sessizlik.
Ama bu sessizlik ağır değildi.
İçinde bir şey vardı.
Bir direnç.Bir sahip çıkma.Bir… kalma isteği.
Anastasia gözlerini tekrar kapattı.
Ama bu kez sesi daha yumuşaktı:
“Burada olduğun için…”
Kısa bir duraklama...
Sanki devam etmek zor gelmişti.
“…iyi hissediyorum.”
Bu cümle odanın içinde kaybolmadı.
Direkt Cem’e ulaştı.
Cem’in eli istemsizce biraz daha sıkılaştı.
Parmakları onun elini daha belirgin kavradı.
“Ben hep buradaydım.”
Anastasia hafifçe gülümsedi.
O yorgun, neredeyse görünmeyen gülümsemelerden biri.
“Hayır.”
Gözlerini açtı.
Direkt ona baktı.
“Değildin.”
Bu cümle…
ikisi arasında havada asılı kaldı.
Geçmişin ağırlığı gibi.
Söylenmesi geç kalmış bir gerçek gibi.
Cem’in bakışları bir an kaçtı.
Bu refleks… hâlâ vardı.
Ama bu kez uzun sürmedi.
Tekrar ona döndü.
“Şimdi buradayım.”
Anastasia uzun uzun baktı.
Sanki bu cümlenin gerçek olup olmadığını tartıyormuş gibi.
Sanki bir daha kaybolup kaybolmayacağını ölçüyormuş gibi.
Sonra çok yavaş başını salladı.
“Görüyorum.”
Ne şanstır ki, tam odaya girecekken Lara ve Valeria Anastasia ile Cem’in konuşmalarına şahit oldu.Kapının arkasında duran Lara, Valeria’nın kolunu sıktı.
Fısıldadı:
“Bunlar barışıyor mu?”
Valeria gözlerini silerken cevap verdi:
“Bunlar hiç ayrılmamıştı ki…”
Marcus burnundan sessizce güldü.
“Drama seviyesi: maksimum.”
Ama sesi bile yumuşaktı.
Çünkü o an…
kimse gerçekten dalga geçmek istemiyordu.
Herkes aynı şeyi hissediyordu.
Bu sahne…
kırılgandı. Bir süre sonra kattaki nöbetçi hemşire yanlarına adeta saraydan düşman çıkartmaya geliyormuş gibi geliyordu.

“Ziyaretçi saatimiz doldu,Profesör Anastasia’yı rahat bırakalım da dinlensin öyle değil mi arkadaşlar?” Sesi bir o kadar ciddi, bir o kadar netti.
“Ama annem-“
“Biliyorum tatlım, ama sizin burada olmanız steril değil, lütfen gidin.” Lara yalvarır gözle bakmaya başlamıştı, Marcus ise söylenerek Lara ve Valeria’yı izlemeye başladı, bir saate aşkın “gitmeniz gerekiyor!” “gitmek istemiyoruz!” Atışmasından sonra kaybeden taraf bizimkiler olduğu için istemeye istemeye çıkış kapısının yolunu tuttular.


Bir süre sonra…
yorgunluk ağır basmaya başladı.
Sadece bedensel değil.
Zihinsel de.
Direnmek yorucuydu.
Kontrol etmek yorucuydu.
Güçlü kalmak yorucuydu.
Anastasia’nın nefesi yavaşladı.
Parmakları hâlâ Cem’in elindeydi.
Ama gevşemeye başlamıştı.
Uykuya kayıyordu.
Ama bu sıradan bir uyku değildi.
Bu…
bırakma hâliydi.

Cem onu izledi.
Uzun uzun.
Sessizce.
Sanki gözünü kapatsa…
yine kaybedecekmiş gibi.
Sanki bu anın gerçekliğini gözleriyle tutuyormuş gibi.
Parmaklarını biraz daha sıkı tuttu.
Ama onu uyandırmayacak kadar hafif.
Çok hafif fısıldadı:
“Bu sefer gitme.” Anastasia tam uykuya dalarken…
çok belirsiz bir şekilde mırıldandı:
“Gitmem…”
Bu kelime…
bilinçli miydi?
Yoksa sadece yorgun bir zihnin son cümlesi mi?
Cem bilmiyordu.
Ama inanmak istedi.

Monitör aynı ritimde devam etti.
Serum damlaları düşmeye devam etti.
Gece akmaya devam etti.
Ama artık o ritim…
yalnız bir kalbin değildi.

Cem başını çok hafif eğdi.
Alnı Anastasia’nın saçlarına değdi.
Geri çekilmedi.
Çünkü bu temas…
yanlış gelmiyordu.
Uzun zamandır ilk kez…
hiçbir şey yanlış gelmiyordu.

Gözlerini kapattı.
Ama uyumadı.
Sadece dinledi.
Onun nefesini.Kendi kalp atışını.Aralarındaki sessizliği.

Ve o an anladı.
Bazı insanlar hayatından çıkmaz.
Sadece…
yer değiştirir.

O gece…
ilk kezikisi de gerçekten dinlendi.
Ama asıl olan uyku değildi.

Asıl olan…
kalmalarıydı.

Bir süre sonra Anastasia’nın dudakları hafifçe aralandı.
Uyku arasında konuşuyordu.
“Gitme…”
Kelime neredeyse kaybolacak kadar zayıftı.
Ama Cem duydu.
Net duydu.
Başını hafifçe eğdi.
“Gitmiyorum,” dedi.
Bu kez daha kesin.
Daha gerçek.

Anastasia’nın kaşları yavaşça gevşedi.
Sanki bu cevap bedenine bile ulaşmıştı.
Cem onun yüzüne baktı.
Ve ilk kez fark etti:
Bu kadın sadece güçlü değildi.
Sadece sert de değildi.
Aslında… yorulmuştu.
Çok uzun süredir yorulmuştu. Bu düşünce Cem’in içini sıkıştırdı.
Çünkü onu hep “yıkılmaz” sanmıştı.
Ama yıkılmaz diye bir şey yoktu.
Sadece çok uzun süre ayakta kalanlar vardı.
Anastasia yeniden nefes aldı.
Daha derin.
Daha sakin.
Cem hafifçe elini kaldırdı.
Onun saçlarına dokunmadı.
Sadece havada durdu.
Sonra vazgeçti.
Dokunmadı.

“Sabah ne olacak?” diye fısıldadı kendi kendine.
Ama cevap aramıyordu.
Sadece düşünüyordu.

Anastasia hafifçe kıpırdandı.
Gözlerini açmadan konuştu:
“Sabah gelmezse…”
Cem hemen baktı.
“Ne?”
Anastasia gözlerini açmadı.
“…biz burada kalırız.”

Cem’in yüzünde çok küçük bir değişim oldu.
Bir gülümseme değil.
Ama yumuşama.

“Benim için sorun değil,” dedi.

Anastasia bu kez çok hafif nefes verdi.
Sanki duymuş gibi.
Sanki kabul etmiş gibi.

Sessizlik geri geldi.
Ama bu kez farklıydı.
Daha boş değil.
Daha dolu.

Cem başını Anastasia’nın başına yasladı.
Çok hafif.
Neredeyse fark edilmez.

Ve o an…
hiçbir şey söylemeden şunu düşündü:
“Ben buradayım, yıllar önce yanlış anlayıp bırakıp gittiğim kadının yanındayım. Bana çok kez kendini anlatmaya çalışan, açıklamaya çalışan.. bu gün ben vurulmayayım diye önüme geçen kadının yanındayım, sevgisinden nasıl şüphe ettim? Meğer o beni canını verecek kadar seviyormuş.. ben ne kadar kör müşüm.. ah benim koruyucu meleğim, yanından bu kez hiç gitmeyeceğim sana söz.”
Ve bu kez…
gitmeyecekti. Ne olursa olsun gitmeyecekti.