27. bölüm · Aşk Ve Cinayet
…
Akşam, günün son ışıklarını usulca geri çekerken evin içinde biriken o sessizlik artık sadece bir bekleyiş değildi; sanki yılların ağırlığıyla yoğrulmuş, her nefeste biraz daha derinleşen bir andı.
Anastasia pencerenin önünde duruyordu.
Perdenin arasından süzülen ışık yüzünün yarısını aydınlatıyor, diğer yarısını gölgede bırakıyordu. İçinde de aynı şey vardı aslındayarısı dimdik duran bir güç, diğer yarısı yılların yorgunluğu.
Ellerini önünde birleştirmişti.
Parmakları fark etmeden birbirine dolanmıştı.
Düşünüyordu.
Ama bu sefer düşünceleri sadece geçmişte değildi… bugünle de yüzleşiyordu.Marcus’un ilk hâli… sessiz, içine kapanık, gözlerinde taşıdığı o kırık ama inatçı ışık. Kimsenin fark etmediği, ama Anastasia’nın gördüğü bir şey vardı onda. O yüzden bırakmamıştı. O yüzden sabretmişti.
Sonra Valeria…
Küçük, kırılgan ama bir o kadar da inatçı. Ağladığında susmayan, sustuğunda ise içini içine gömen o küçük kız.
İkisini de kendi elleriyle büyütmüştü Anastasia.
Hayat ona ne verdiyse, eksik ya da yarım, hepsini alıp onlara vermişti. Kendi eksikliklerini onların üzerine örtmüş, onların yaralarını kendi içinde taşımıştı.
Ve… istemese de aklına gelen bir başka isim:
Cem.
Bir an kaşları hafifçe çatıldı.
Sonra gevşedi.
Aralarındaki mesafe… eskisi kadar keskin değildi artık.
Ama hâlâ tamamen kaybolmuş da değildi.
Tam o sırada mutfaktan gelen kaşık sesi onu düşüncelerinden çekip aldı.Mutfakta Valeria, ocak başında durmuş kahveyi karıştırıyordu. Ama kaşığın ritmi, kalbinin ritmiyle uyumsuzdu.
Lara kapıya yaslanmıştı.
Bir süre izledi.
Sonra hafifçe konuştu:
“Bu kadar belli etmen şart mı?”
Valeria başını kaldırdı.
“Neyi?”
“Heyecanını.”
Valeria hemen gözlerini kaçırdı.
“Heyecanlı değilim.”
Lara içeri girdi.
“Yalan.”
Valeria kaşığı bıraktı.
“Ya her şey değişirse?”
Lara’nın yüzü yumuşadı.
“Değişecek zaten.”
“Ya kötü olursa?”
“Marcus sana zarar verir mi?”
“Hayır.”
“Seni üzer mi?”
Kısa bir duraksama.
“Hayır.”
Lara başını salladı.
“O zaman korkma.”
Valeria derin bir nefes aldı, Lara’nın göz ucuyla tuza baktığı apaçık ortadaydı.
“Lara.”
“Efendim?”
“O tuzu bırak.”
“Gelenek bu.”
“Ben yapmam.”
“Sen yapamazsın zaten.”
Valeria kaşını kaldırdı.
“Ne demek o?”
“Ben yaparım.”
Ve birkaç saniye sonra…
Tuz kahveye karışmıştı.
Valeria şokla baktı.
“Lara!”
“Az koydum.”
“Mahvolduk…”
Ama o “mahvolduk”un içinde bile bir gülümseme vardı.
Tam o sırada kapı çaldı.Kapının sesi evin içine yayıldı.
Anastasia kapıya yürüdü.Kapı çaldı.
Ev bir anda toparlandı.
Anastasia kapıya yürüdü.
Bir anne gibi.
Ama aynı zamanda…
Yıllarca hem anne hem baba olmuş biri gibi.
Elini kolun üzerinde bir an tuttu.
Sonra açtı.
Marcus ve Cem.
Ellerinde çiçek ve çikolata.
Ama asıl dikkat çeken… gözleriydi.
Cem’in bakışları kısa bir an Anastasia’ya değdi.
Eskisi gibi değildi.
Ne tamamen soğuk, ne de tamamen yakın.
Ama içinde bir şey vardı artık:
Yumuşama.
Anastasia bunu fark etti.
Ve ilk defa…
Gözlerini hemen kaçırmadı.
Kısa bir an bakıştılar.
Sonra Anastasia kapıyı açtı.
“Hoş geldiniz.”
Cem başını hafifçe eğdi.
“Hoş bulduk.”
Sesi sakindi.
Ama bu sefer… daha yumuşaktı.
İçeri girdiler.
Kapı kapandı.
Ve o an, sadece bir isteme değil… başka bir şey de başladı.Salon, onları sessizce karşıladı.Lara arkasından fısıldadı:
“Dökme tamam mı teyzeceğim alt tarafı bir kahve.”
Valeria dişlerinin arasından:
“Sus minik cadı.” Her ne kadar gerginde olsa Lara’nın her lafına gülüyordu minik cadı derken bile iyiki bu kız var diye geçiriyordu içinden.
Valeria kahvelerle geldi.
Ellerinin titrediğini saklayamıyordu.
Marcus fincanı aldı.
Göz göze geldiler.
Zaman kısa bir anlığına yavaşladı.
Sonra…
Marcus bir yudum aldı.
Ve yüzü hafifçe değişti.
Ama öyle bir toparladı ki…
Anastasia bile gülmemek için zor tuttu kendini.
Cem ise artık saklamadı.
Hafifçe güldü.
Ve o an…
Anastasia da güldü.
Cem bunu fark etti. Küçük bir andı
ama önemliydi.
Çünkü ilk defa…
Aynı şeye birlikte gülmüşlerdi.Cem fincanını bıraktı.
Ayağa kalktı.
“Biz bugün buraya…”
Sesi ciddiydi.
Ama artık sert değildi.
“İki sevdalıyı kavuşturmanın ilk adımı için geldik.” Lara hemen mırıldandı:
“Biraz da tuz için.”
Valeria ve Lara gülmemek için kısa bir an arkalarını dönüp hemen önlerine döndüler
Cem’in gözleri Anastasia’ya döndü.
Bu sefer bakışını kaçırmadı.
“Anastasia…”
Kısa bir duraklama.
“Senden kardeşin Valeria’yı… elinde büyüttüğün Marcus’a istiyorum.”
Sessizlik.
Ama bu sefer o sessizlik… ağır değildi.
Anastasia ayağa kalktı.
Marcus’u kaldırdı.
Valeria’yı kaldırdı.
İkisini karşı karşıya koydu.
Ellerini birleştirdi.
Üstüne kendi elini koydu.
“İkinizin birbirinizi ne kadar sevdiğini biliyorum.”
Marcus’a döndü.
“Eğer bana bir şey olursa… kardeşime iyi bak.”
“Söz veriyorum.”
Valeria’ya döndü.
“Onun sevgisinden şüphe etme.”
Sonra ikisine birlikte baktı.
“Kalp bağlarınız kopmamak üzere kurulsun.”
Yüzükleri taktı.Alkışlar, gülüşler…
Ama o anın içinde küçük bir detay daha vardı.
Cem, Anastasia’ya yaklaştı.
Çok belli etmeden.
Sadece onun duyacağı kadar alçak bir sesle konuştu:
“Güzel yönettin.”
Anastasia ona baktı.
Eskisi gibi savunmada değildi.
“Sen de fena değildin.”
Cem hafifçe gülümsedi.
“Fena değil mi?”
Anastasia’nın dudakları kıvrıldı.
“İdare eder.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Ama bu sefer rahatsız edici değildi.
Cem biraz daha yaklaştı.
“Bir dahakine daha iyi olur.”
Anastasia kaşını kaldırdı.
“Dahası mı var?”
Cem gözlerini hafifçe kıstı.
“Olabilir.”
Anastasia bu sefer gözlerini kaçırmadı.
Aksine…
Birkaç saniye daha baktı.
Ve ilk defa…
Aralarındaki buzun gerçekten çatladığını hissetti.Gece ilerledi.
Küçük evde kutlama başladı.
Gülüşler yükseldi.
Ama salonun bir köşesinde…
İki farklı hikâye yavaşça birbirine yaklaşıyordu.
Ve bu sefer…
Kimse geri çekilmiyordu.
…
Sabah, gecenin bıraktığı izleri saklamayı beceremeyen o inatçı aydınlıkla geldi.
Perdelerin arasından süzülen güneş, salonun ortasına kadar uzanmış; dün gecenin telaşını, kahkahalarını ve yarım kalmış cümlelerini olduğu gibi ortaya sermişti. Masanın üzerinde unutulmuş fincanlar, kenara itilmiş tabaklar ve bir sandalyenin sırtına asılı kalan ince bir şal… Hepsi, yaşanmış bir akşamın sessiz tanıklarıydı.
Bu ev, uzun zamandır ilk kez bu kadar dolu görünüyordu.
Ve belki de ilk kez… bu kadar tamam.
Anastasia, her zamanki gibi erkenden uyanmıştı.
Sessizlikle arası hep iyiydi onun. Gürültünün içinde bile kendine bir sessizlik bulabilen, ama en çok sabahın ilk saatlerinde nefes alabilen bir kadındı. Salona adım attığında gözleri bir süre etrafta gezindi. Dün geceye ait küçük izleri toplamak ister gibi baktı ama dokunmadı.
Sadece izledi.
Dudaklarının kenarında fark edilmesi zor, ince bir gülümseme belirdi.
Yıllardır omuzlarında taşıdığı o görünmez yük… ilk kez bu kadar hafiflemişti.
Tam o sırada arkasından sürünen adımların sesi duyuldu.
“Anne…”
“Günaydın bebeğim.”
Sesi uykuyla uyanıklık arasında sıkışmış gibiydi. Saçları dağılmış, gözleri yarı kapalı hâlde kapının eşiğinde duruyordu. Üzerindeki pijama, onun hâlâ çocuk kalan yanını ele veriyordu.
Anastasia başını hafifçe çevirdi.
Lara cevap vermek yerine doğrudan kanepeye yürüdü ve kendini bıraktı.
“Bu saatler insanlık dışı.”
Anastasia fincanlardan birini eline aldı.
“Bu saatler sabah hayatım.”
“Sabah olmak zorunda mı?”
Anastasia gülümsedi.
“Evet aşkım.”
Lara gözlerini kapattı.
“O zaman ben yokum.”
