26. bölüm · Zihnimdeki Katil
BÖLÜM 26: Ruhun Karanlık Odası
Kang Joon, Shin’in bileğini sıkıca kavramış bir şekilde onu fabrikanın alt katındaki o eski, kullanılmayan depoya benzer odaya indirdi. İçeride sadece kırık dökük sıralar, eski ahşap masalar ve tozlu bir tahta vardı; tıpkı terk edilmiş hayalet bir sınıf gibi.
Kang, Shin’i odanın ortasındaki ahşap bir sandalyeye sertçe oturttu. Arkasından dolanıp kalın bir halat çıkardı ve kızın kollarını sandalyenin arkasına sıkıca bağlamaya başladı.
"Ne yapıyorsun sen?!" diye bağırdı Shin, siyah saçları yüzünün önüne dökülürken kurtulmak için çırpınarak. "Bırak beni Kang!"
Kang, halatın düğümünü buz gibi bir sakinlikle atarken yüzünde tek bir kas bile oynamadı. "Sana güvenmiyorum Do-hee. O yüzden bu gerekli," dedi pürüzsüz sesiyle. "Özellikle de o serseri Choi Hyun-woo ile bu kadar yakınlaşmışken."
Kang, Shin’in tam karşısına geçti. Sıralardan birine hafifçe yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. Gözlerinde o tehlikeli, manipülatif ışık yanıyordu.
"Hala o çocuğun seni koruduğunu, senin için canını tehlikeye attığını sanıyorsun, değil mi?" dedi Kang, acıyan bir gülümsemeyle. "Yoon Ye-rin tam bir zavallı, evet. Ama Choi... Choi sandığından çok daha büyük bir canavar Do-hee. 3 yıl önceki o yetimhane yangınını hatırlıyorsun değil mi? Herkes o yangını senin çıkardığını, ya da Baek'in parmağı olduğunu düşündü."
Kang, Shin’e doğru iki adım yaklaştı, gölgesi kızın üzerine düştü. Sesi adeta bir yılan gibi fısıldıyordu:
"O yangını başlatan aslında kimdi biliyor musun? Choi Hyun-woo. O gece o depoda kapıyı dışarıdan üzerimize kilitleyen, o alevlerin arasında çığlıklarımızı dinleyip arkasını dönüp giden oydu. Benim geçmişte Choi ile geçen öyle korkunç anılarım var ki... O çocuk bir psikopat, Do-hee. İnsanların acı çekmesinden, çaresiz kalmasından besleniyor. Seni de sırf oyun oynamak için, sonunda daha büyük bir uçurumdan aşağı atmak için yanında tutuyor. Baek'in ölümünde bile onun parmağı var. Seni kendine bağlayıp, en sonunda suçu tamamen senin üzerine yıkacak."
Shin’in kulakları uğuldadı. Kang’ın anlattıkları, o kadar inandırıcı, o kadar detaylı ve soğukkanlıydı ki bir an için kalbine korkunç bir şüphe düştü. Ama Choi’nin arabadaki o korumacı hali, merdivenlerdeki o şapşal gülüşü gözünün önüne geldi.
"YALAN SÖYLÜYORSUN!" diye bağırdı Shin, gözlerinden öfke yaşları boşalırken. "Yalan söylüyorsun, Choi öyle biri değil! Beni manipüle etmeye çalışıyorsun!"Kang, Shin’in bu bağırışına karşı sadece omuz silkti. Yüzündeki o ruhsuz ifadeye geri döndü.
"İnanmazsan inanma, umurumda değil," dedi, sesi son derece mesafeliydi. "Zamanı geldiğinde gerçeği kendi gözlerinle göreceksin zaten."
Cebinden geniş, siyah bir bez parçası çıkardı. Shin daha ne olduğunu anlamadan arkasına geçip bezi kızın ağzına doladı ve arkadan sıkıca bağladı. Shin’in çığlıkları bir anda boğuk mırıltılara dönüştü.
Kang, odanın ağır demir kapısına doğru yürüdü. Fenerini yakıp arkasına bile bakmadan odadan çıktı. Kapıyı dışarıdan kilitlediğinde, kütüphane bozması oda tamamen zifiri karanlığa gömüldü.
Shin, o karanlığın ortasında, sandalyeye bağlı bir şekilde yapayalnız kalmıştı. Ağzındaki bez yüzünden bağıramıyordu bile. Kang’ın Choi hakkında söylediği o korkunç, zehirli kelimeler karanlıkta zihninin duvarlarına çarpmaya başladı. Ya doğruysa? Ya Choi gerçekten o canavarsa?
Shin, hem bu şüphenin ağırlığıyla hem de çaresizlikle başını öne eğdi. Siyah saçlarının arkasında, gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını ıslatırken karanlık odada sessizce ağlamaya başladı.
