7. bölüm · SON KUĞU

Yolun sonu değil (7. Bölüm)

betul _library

(1 hafta sonra)

Yarışmanın üzerinden tam bir hafta geçmişti.
Ben ise o bir hafta boyunca odamdan neredeyse hiç çıkmamıştım. İçime kapanmış, saatlerce tavana boş gözlerle bakarak öylece yatıyordum. Zaman herkes için akıp gidiyordu ama benim için durmuş gibiydi. Sabah mıydı, akşam mıydı, artık ayırt edemiyordum.
Bu süre boyunca telefonuma bir kez bile bakmamıştım. Kim aramış, kim mesaj atmış, hiç umurumda değildi. Luna birkaç kez eve gelip benimle konuşmak, bana destek olmak istemişti. Ama ben her seferinde onu geri çevirmiştim. Kimseyi görmek istemiyordum. Kimsenin bana acıyan gözlerle bakmasına dayanacak gücüm yoktu.
Annem yalnızca yemek getirmek için odama giriyordu. Sessizce tabağı masaya bırakıyor, bana üzgün gözlerle baktıktan sonra hiçbir şey söylemeden çıkıyordu. Ben de çoğu zaman yemeğe dokunmadan bırakıyordum. Açlık bile hissetmiyordum artık.
Tam yine tavana boş boş bakarken kapımın usulca çalındığını duydum.
Refleksle gözlerimi kapattım ve uyuyormuş gibi yaptım. Konuşacak hâlim yoktu.
Kapı yavaşça açıldı. Bir sandalyenin çekildiğini işittim. Ardından çok yakınımdan gelen sakin ve tanıdık bir ses duyuldu.
"Nehir... Uyumadığını biliyorum."
Abimdi.
İlk kez odama, benimle gerçekten konuşmak için gelmişti.
Yine de gözlerimi açmadım. Sessizliğime sığınmaya devam ettim.
O da beni zorlamadı.
Kısa bir sessizliğin ardından elindeki zarfı hafifçe kaldırdı.
"Nehir... O gittiğin bale okulundan bir mektup geldi."
Kâğıdın hışırtısı odanın sessizliğini böldü. Zarfı dikkatlice yatağımın üzerine bıraktı. Sandalyesi hafifçe gıcırdadı; sanki kalkıp gidecekti. Ama vazgeçti. Yeniden oturdu.
Derin bir nefes aldı.
"Biliyor musun... İnsan bazen tek bir yenilgiyi hayatının sonu sanıyor. Oysa çoğu zaman o yenilgi, bambaşka bir başlangıcın ilk adımı oluyor."
Sessizlik.
"Ne olursa olsun pes etmek yok, Nehir. Sen sadece madalya kazandığın için dans etmiyordun. Seni sahneye çıkaran şey, baleye duyduğun sevgiydi. Bir jüri, bir yarışma ya da tek bir kötü gün bunu senden alamaz."
Sesindeki kararlılık ilk kez bu kadar belirgindi.
"Bizim gözümüzde sen zaten en iyi balerinsin. Çünkü sen defalarca düştün, canın yandı, yoruldun... Ama her seferinde yeniden ayağa kalktın. Seni güçlü yapan şey kusursuz olman değil; vazgeçmemen."
Bir an durup yatağın üzerindeki zarfı gösterdi.
"Belki bu mektubun içinde istediğin şey vardır, belki de yoktur. Ama açıp bakmadığın sürece bunu asla öğrenemeyeceksin."
Ayağa kalktı.
"Hayat bazen kapıları yüzümüze kapatır. Ama bazen de yeni bir kapıyı sessizce önümüze bırakır. Önemli olan, başını kaldırıp o kapıyı görebilmek."
Kapıya doğru yürüdü. Tam çıkacakken durdu ve arkasını dönmeden son kez konuştu.
"Ben sana inanıyorum, Nehir. Annem inanıyor. Babam inanıyor. Luna inanıyor. Ama en önemlisi... bir gün senin de yeniden kendine inanacağını biliyorum."
Kapı sessizce kapandı.
Odada yeniden derin bir sessizlik hâkim oldu.
Ama bu kez, yatağımın üzerinde duran o zarf sanki bütün odadan daha ağır görünüyordu.
Yavaşça sağ tarafıma döndüm.
Gözlerimi hâlâ açmamıştım. Kirpiklerimin arasından süzülen tek bir damla yaş sessizce yastığıma düştü. Ardından bir damla daha...
Boğazımdaki düğüm biraz daha büyüdü. Nefes almak bile zorlaşmıştı. Günlerdir içimde biriken hayal kırıklığı, öfke ve çaresizlik, ilk kez gözyaşlarıma karışıyordu.
Abimin sözleri kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu.
"Biz senden hiç vazgeçmedik."
O cümleyi defalarca düşündüm.
Ben kendimden vazgeçmiştim.
Ama onlar vazgeçmemişti.
Yatağın üzerinde öylece uzanırken gözlerimi yavaşça açtım. Odamın loş ışığında, hemen yanımda duran beyaz zarf dikkatimi çekiyordu. Sanki beni bekliyordu.
Bakışlarımı ondan alamıyordum.
Bir yanım onu hiç açmamak istiyordu.
Çünkü içinde yazacaklardan korkuyordum.
Ya bana artık hiçbir şansımın kalmadığını söylüyorsa?
Ya bütün emeklerimin tek bir başarısızlıkla silindiğini yazıyorsa?
Ama içimde çok küçük bir ses de vardı.
"Ya öyle değilse?"
Günlerdir ilk kez, içimde küçücük de olsa bir merak kıpırdadı.
Belki de o zarfın içinde yalnızca bir mektup değil, yeniden ayağa kalkabilmem için uzatılmış bir el vardı.
Yavaşça doğruldum.
Bir haftadır ilk kez bu kadar hareket etmek bile bana yorucu gelmişti. Sırtımı yatağın başlığına yasladım ve titreyen ellerimle zarfı elime aldım.
Parmaklarım, zarfın pürüzsüz yüzeyinde yavaşça dolaştı.
Kalbim öylesine hızlı atıyordu ki sanki göğsümden çıkacakmış gibi hissediyordum.
Derin bir nefes aldım.
Sonra bir tane daha...
Titreyen parmaklarımla zarfın kapağını dikkatlice açtım.
İçinden özenle katlanmış bir mektup çıktı.
Kâğıdı elime aldım.
Ama açamadım.
Sadece avuçlarımın içinde tutuyor, parmaklarımla köşelerini düzeltiyor, gözlerimi ondan ayıramıyordum.
Sanki o birkaç kat kâğıdın içinde bütün geleceğim saklıydı.
Bir cümle, belki de hayatımı tamamen değiştirecekti.
Boğazımı düğümleyen korkuyla derin bir nefes aldım.
Hazır mıydım?
Kendi kendime sessizce cevap verdim.
Hayır...
Sanmıyordum.
Ama bazı mektuplar, insan hazır olduğu için değil; hayat onu artık bekletemediği için açılırdı.
Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım.
Burnumdan derin bir nefes alıp yavaşça verdim. Kalbimin göğsümde deli gibi çarpmasını bastırmaya çalışıyordum.
İçimden ona kadar saymaya başladım.
Bir...
İki...
Üç...
Her sayıda nefesimi biraz daha düzenlemeye çalışıyordum. Kalbimin atışları yavaş yavaş sakinleşti. Ellerimin titremesi de eskisi kadar belirgin değildi.
Dört...
Beş...
Altı...
Sanki her nefes, bir haftadır omuzlarımda taşıdığım yükün küçük bir parçasını alıp götürüyordu.
Yedi...
Sekiz...
Dokuz...
On...
Gözlerimi usulca açtım.
Titreyen parmaklarımla katlanmış kâğıdın ilk kısmını dikkatlice açtım. Gözlerim satırların üzerinde gezinmeye başladı.
Sayın Nehir,
Gösterdiğiniz disiplin, azim ve sahnedeki etkileyici performansınız jüri üyelerimiz tarafından büyük bir dikkatle değerlendirilmiştir. Bale yalnızca teknikten ibaret değildir; cesaret, duygu ve ruh da bu sanatın ayrılmaz parçalarıdır. Siz bunların hepsini sahneye taşıdınız.
Boğazımdaki düğüm biraz daha çözüldü.
Nefesimi tutarak okumaya devam ettim.
Bu nedenle, ikinci tur değerlendirmelerini başarıyla tamamladığınızı bildirmekten mutluluk duyuyoruz. Final seçmeleri belirtilen tarih ve aynı salonda gerçekleştirilecektir. Sizleri yeniden aramızda görmekten onur duyarız.
Bir anlığına zaman durdu.
Gözlerim satırların üzerinde donup kaldı.
Tekrar okudum.
Bir kez daha...
Sonra bir kez daha.
Yanlış okumadığımdan emin olmak istiyordum.
Geçmiştim...
Gerçekten geçmiştim.
Bir haftadır "her şey bitti" diye düşündüğüm yol, aslında bitmemişti.
Hayallerim elimden kayıp gitmemişti.
Tam her şeyin sona erdiğine inandığım anda, hayat bana yepyeni bir kapı aralamıştı.
Elimdeki mektubu sımsıkı tuttum.
Dizlerimin bağı çözüldü ve yatağın kenarına oturmak zorunda kaldım.
Kalbim bu kez korkudan değil, tarifsiz bir sevinçten hızla çarpıyordu.
Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı.
Bir hafta sonra ilk kez gülümsüyordum.
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı.
Ama bu gözyaşları yenilginin değil...
Umuttu.
Sevinçti.
Yeniden nefes alabilmenin verdiği tarifsiz mutluluktu.
Mektubu göğsüme bastırdım.
"Geçtim..." diye fısıldadım.
Sesim o kadar kısıktı ki neredeyse ben bile duyamadım.
Sonra biraz daha yüksek sesle söyledim.
"Geçtim..."
Bir anda içimde tuttuğum bütün duygular taşıp dışarı çıktı.
Yatağımdan fırladım.
Bir haftadır perdelerini bile açmadığım odamın ortasında, ayaklarım kendiliğinden hareket etmeye başladı.
Önce küçük bir adım...
Sonra bir dönüş...
Ardından bir tane daha...
Günlerdir bedenimi saran o ağırlık sanki bir anda kaybolmuştu.
Küçük adımlarla dönüyor, kah ağlıyor kah gülüyordum.
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken kahkahalarım odayı dolduruyordu.
Belki yaptığım kusursuz bir bale değildi.
Ama uzun zamandır ilk kez gerçekten dans ediyordum.
İçimdeki umutla...
İçimdeki mutlulukla...
Tam o sırada odamın kapısı hızla açıldı.
Annem, babam ve abim telaşla içeri girdiler.
Üçünün de yüzünde aynı endişeli ifade vardı.
Bir haftadır odamdan tek bir ses bile çıkmıyordu.
Şimdi ise içeriden hem ağlama hem de kahkaha sesleri geliyordu.
Doğal olarak korkmuşlardı.
Annem beni gözyaşları içinde görünce bir anda yanıma koştu.
"Nehir! Ne oldu? İyi misin?" dedi telaşla.
Babamın yüzü bembeyaz kesilmişti.
Abim ise bir an bana, bir an elimde sımsıkı tuttuğum mektuba baktı.
Yüzündeki endişe yavaş yavaş yerini meraka bırakıyordu.
Ben konuşamıyordum.
Boğazım düğümlenmişti.
Sadece titreyen elimle mektubu onlara doğru uzattım.
Yüzümden akan gözyaşlarına rağmen kocaman gülümsüyordum.
Sonunda güçlükle tek bir cümle kurabildim.
"Ben... geçtim."
Odanın içindeki sessizlik, bu kez bambaşka bir duyguyla dolup taştı.
Bir an kimse konuşamadı.
Sonra elimdeki mektuba, yüzümdeki gözyaşlarına ve gülümsemeye aynı anda bakan annem gerçeği anladı.
Hiç düşünmeden ona doğru koştum ve sımsıkı sarıldım.
"Geçtim... Geçtim anne! Finale kaldım!"
Sesim heyecandan titriyordu. Ağlıyor, gülüyor, aynı anda konuşmaya çalışıyordum.
Annem beni kollarının arasına aldı, sırtımı usulca sıvazladı.
"Canım kızım..." diyebildi sadece.
Onun da sesi titriyordu.
Sonra başımı kaldırıp abime baktım.
Bana o zarfı getiren...
Pes etmememi söyleyen...
Ben kendime inanmazken bile bana inanan kişiye...
Hiçbir şey söylemeden yanına gidip ona sarıldım.
İlk başta şaşırdı.
Sonra hafifçe gülümsedi ve elini saçlarımda gezdirdi.
"Ben sana söylemiştim, değil mi?" dedi yumuşak bir sesle. "Pes etmediğin sürece gerçekten kaybetmiş sayılmazsın. Bu daha yolun başlangıcı. Finalde de sahneye çıktığında ışığınla herkesi büyüleyeceğine inanıyorum."
Gözlerim yeniden doldu.
Bu kez gözyaşlarımı saklamaya çalışmadım.
Ardından babama döndüm.
Babam beni her zamanki gibi güçlü kollarının arasına aldı ve sımsıkı sarıldı.
"Sen sadece bizim kızımız değilsin." dedi gururla. "Sen bizim en büyük gururumuzsun. Sonuç ne olursa olsun dün de öyleydin, bugün de öylesin, yarın da öyle olacaksın."
İçimdeki bütün korkular, sanki birer birer eriyip gidiyordu.
Titreyen ellerimle mektubu onlara uzattım.
"Bakın... Gerçekten geçtim."
Annem mektubu dikkatlice aldı.
Satırları yavaş yavaş okumaya başladı.
Babam ve abim de omzunun üzerinden yazılara bakıyordu.
Annem son satıra geldiğinde gözleri dolmuştu.
Mektubu kapatıp bana baktı.
Yüzünde öyle sıcak, öyle içten bir gülümseme vardı ki...
Sanki uzun zamandır görmek istediğim ifade buydu.
Gözlerindeki gurur, kazanabileceğim bütün ödüllerden daha değerliydi.
Sessizce yanıma geldi.
Yüzümü iki elinin arasına aldı.
"Ben seninle, ilk bale ayakkabılarını giydiğin gün de gurur duyuyordum, Nehir." dedi.
"İlk kez sahneye çıktığında da... Düştüğünde yeniden ayağa kalktığında da... Bugün ise en çok bununla gurur duyuyorum. Çünkü sen vazgeçmek üzereyken yeniden ayağa kalkmayı seçtin. İşte gerçek başarı budur."
Artık gözyaşlarımı tutamıyordum.
Ama bu gözyaşları, acının değil; yeniden doğan umudun gözyaşlarıydı.
O akşam evin içini yalnızca sevinç doldurmadı.
Umut da geri dönmüştü.
Bir hafta önce sessizliğe gömülen evimiz, şimdi kahkahalarla yankılanıyordu.
Annem mutfağa koşup en sevdiğim tatlıyı hazırlamaya başladı.
Babam, "Bugün kutlama yapıyoruz." diyerek masayı hazırlamaya koyuldu.
Abim ise gülümseyerek omzuma hafifçe vurdu.
"Şimdi sıra finali fethetmekte."
İlk kez ben de aynı kararlılıkla gülümsedim.
"Bu kez pes etmeyeceğim."
Akşam boyunca evin her köşesinden kahkahalar, tabak sesleri ve heyecanlı konuşmalar yükseldi.
Bir haftadır üzerime çöken karanlık, sanki yavaş yavaş dağılıyordu.
Artık geleceğe korkuyla değil...
Umutla bakıyordum.
Çünkü biliyordum ki önümde bir son değil, beni bekleyen kocaman bir final sahnesi vardı.
Kutlamanın heyecanı aşağı katta hâlâ devam ediyordu.
Mutfaktan gelen yemek kokuları, tabakların birbirine çarpan sesi ve ailemin neşeli kahkahaları bütün evi dolduruyordu.
Ben ise birkaç dakikalığına odama çıkmıştım.
Aklım artık bambaşka bir yerdeydi.
Final...
Bu kelime bile kalbimin yeniden hızlanmasına yetiyordu.
Hazırlanmam gerekiyordu.
Bu kez hiçbir ayrıntıyı şansa bırakmak istemiyordum.
Odamın ortasında duran valize baktım.
İyi ki onu yarışmadan döndüğüm gün boşaltmamıştım.
Belki de içten içe bir gün tekrar gitmem gerekeceğine inanmıştım.
Yine de içim rahat değildi.
Her şeyi son bir kez kontrol etmek istiyordum.
Valizi yatağın üzerine koydum.
Derin bir nefes aldım.
Sonra fermuarını yavaşça açtım.
İçeride özenle katlanmış kıyafetlerim, bale ayakkabılarım ve yarışma için hazırladığım eşyalar hâlâ bıraktığım gibiydi.
Parmaklarım bale ayakkabılarıma dokundu.
Onları elime alıp birkaç saniye sessizce baktım.
Bir hafta önce onlara bakmak bile canımı acıtıyordu.
Şimdi ise aynı ayakkabılar bana yeniden umut veriyordu.
Dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme belirdi.
"Bu kez..." diye fısıldadım kendi kendime.
"Bu kez yarım bırakmayacağım."
Bale ayakkabılarımı usulca tekrar valizin içine yerleştirdim.
Sonra içindekileri tek tek gözden geçirmeye başladım. Kıyafetlerimi, saç tokalarımı, makyaj malzemelerimi, su matarımı, not defterimi...
Her şeyi dikkatle kontrol ediyordum.
Gereksiz olduğunu düşündüğüm birkaç eşyayı çıkarıp yerlerine daha işime yarayacak şeyler koydum.
Finale kadar her ayrıntı önemliydi.
Bu kez hiçbir şeyi şansa bırakmayacaktım.
En küçük eksiklik bile sahneye çıktığım anda karşıma çıkabilirdi.
Valizi yeniden düzenlerken fark ettim ki hareketlerim bile değişmişti.
Bir hafta önce aynı valize bakmaya bile dayanamıyordum.
Şimdi ise onu yeniden hazırlarken içimde tarifsiz bir heyecan vardı.
Derin bir nefes aldım.
Hayalini kurduğum o ilk beş kişinin arasında olmalıydım.
Belki kolay olmayacaktı.
Belki yine zorlanacaktım.
Ama artık biliyordum ki korkularımdan kaçmak yerine onların üzerine yürümeliydim.
Bunun için ne gerekiyorsa yapacaktım.
Tam o sırada çalışma masamın üzerinde duran telefonum gözüme ilişti.
Bir anda aklıma Luna geldi.
Bunu ona söylemeden duramazdım.
Bir haftadır beni yalnız bırakmamış, kapımdan dönmesine rağmen her gün hâlâ beni düşünmüştü.
Bu haberi ilk duymayı hak edenlerden biriydi.
Telefonumu elime alıp açma tuşuna bastım.
Ekran birkaç saniye karanlık kaldı.
Sonra yine hiçbir şey olmadı.
Kaşlarımı çatıp derin bir nefes verdim.
"Harika..." diye söylendim kendi kendime.
"Tam zamanıydı."
Telefonun şarjı tamamen bitmişti.
Hemen şarj aletimi aramaya başladım.
En son yatağımın yanındaki çekmeceye koyduğumu hatırlıyordum.
Çekmeceyi açınca rahat bir nefes aldım.
"Neyse ki buradaymış."
Kabloyu elime alıp prize yöneldim.
Sonra yine aynı şeye takıldım.
Odamda sadece iki priz vardı.
Biri çalışma masamın lambasına, diğeri ise gece lambasına bağlıydı.
"Gerçekten iki priz mi?" diye söylenmeden edemedim.
Gece lambasının fişini çıkarıp telefonumu şarja taktım.
Ekranda beliren küçük pil simgesi bile yüzümü güldürmeye yetmişti.
Telefon açılır açılmaz Luna'yı arayacaktım.
Bunu erteleyemezdim.
Bugün içimde tarif edemediğim bir enerji vardı.
Kalbim sanki yerinde durmuyordu.
Bir hafta boyunca odamın duvarları bana dar gelirken, şimdi aynı oda bana yeniden nefes aldırıyordu.
Yüzümde durmadan beliren gülümsemeyi engelleyemiyordum.
Bunun tek sebebi o zarftı.
Hayatımı değiştirecek ilk adım atılmıştı.
Şimdi sıra o adımın devamını getirmekteydi.
Valizimin fermuarını kapatmak üzereydim ki kapım hafifçe çalındı.
"Gel."
Kapı yavaşça açıldı.
Annem içeri girdi.
Elinde küçük, zarif bir kutu vardı.
Kutuyu iki eliyle özenle tutuyordu.
Yüzünde ise her zamankinden farklı, sıcacık bir gülümseme vardı.
Sessizce yanıma geldi ve kutuyu bana uzattı.
"Bu ne, anneciğim?"
Annem birkaç saniye pencereye doğru baktı.
Sanki doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu.
Sonra yumuşak bir sesle konuştu.
"İstediğin bale ayakkabıları..."
Kısa bir an durdu.
"Hep birlikte aldık."
Şaşkınlıkla gözlerim büyüdü.
Ellerim titreyerek kutuyu aldım.
Kapağını yavaşça kaldırdım.
Kutunun içinden, aylardır mağaza vitrinlerinde hayranlıkla baktığım o bale ayakkabıları çıktı.
Bir an nefes almayı unuttum.
İnanamıyordum.
Parmaklarımı yumuşacık saten kumaşın üzerinde gezdirdim.
Onlara dokunmaya bile kıyamıyordum.
"Anne..."
Sesim fısıltıdan ibaretti.
"Bunlar..."
Gözlerim istemsizce doldu.
Ayakkabıları dikkatlice kutunun içinden çıkarıp avuçlarımın arasına aldım.
Hayalini kurduğum şey artık ellerimin içindeydi.
Aylarca vitrinin önünde durup sadece uzaktan baktığım ayakkabılar...
Şimdi bana aitti.
Başımı kaldırıp anneme baktım.
"Seni seviyorum..." dedim, gözyaşlarımı tutamayarak.
"Bunu biliyorsun, değil mi?"
Annem hiçbir şey söylemedi.
Sadece gülümsedi.
Sonra bana doğru bir adım attı ve beni sımsıkı kollarının arasına aldı.
Ben de hiç düşünmeden ona sarıldım.
Başımı omzuna yasladığım anda içimdeki bütün gerginlik yavaş yavaş dağıldı.
Sanki çocukluğuma dönmüştüm.
Ne zaman korksam...
Ne zaman canım yansa...
Ne zaman kendimi yalnız hissetsem...
Sığındığım ilk yer yine annemin kolları olmuştu.
Saçlarımı usulca okşadı.
"Biliyor musun?" dedi yumuşak bir sesle.
"Bu ayakkabılar seni başarılı yapmayacak."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
"Güzel dans etmeni sağlayan şey ayakkabıların değil, içindeki tutku. Biz bu hediyeyi sana, hayallerine yeniden yürürken her adımında yanında olduğumuzu hatırlaman için aldık."
Boğazım yeniden düğümlendi.
Kutudaki ayakkabılara baktım.
Artık onlar benim için sadece yeni bir çift bale ayakkabısı değildi.
Ailemin bana olan inancının...
Vazgeçmemem için uzattıkları sessiz desteğin...
Ve yeniden başlayan hayalimin en güzel simgesiydi.
Dakikalar boyunca birbirimize sarılmış halde kaldık.
Sonunda annem yavaşça geri çekildi. Gözlerindeki yaşları belli etmemeye çalışarak gülümsedi.
Ben de dolabımın kapağını açıp özenle asılı duran bale kostümümü çıkardım.
"Bak."
Tabletimi elime aldım özel dikim yaptıracağım kıyafeti yatağın üzerine koydum hemen yanında yeni bale ayakkabılarını koydum.
Birbirlerine o kadar yakışıyorlardı ki birkaç saniye sadece izledim.
İçimde, final sahnesine çıkacağım anı canlandırıyordum.
Annem de sessizce yanıma geldi.
Tabletteki kostüme uzun uzun baktı.
Fakat yüzündeki gülümseme bir türlü gözlerine ulaşmıyordu.
Koluma usulca dokundu.
"Nehir..."
Sesindeki tereddüdü hemen hissettim.
"İçimde tarif edemediğim kötü bir his var."
Bir tutam kıvırcık saçımı parmağına doladı.
Bunu ne zaman çok endişelense yapardı.
Gözlerini benden kaçırarak devam etti.
"Finale gitmesen... çok mu önemli kızım?"
O cümleyi söylerken sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
Annem beni hiçbir zaman hayallerimden vazgeçirmeye çalışmazdı.
Bu yüzden söyledikleri beni şaşırtmıştı.
Gülümsedim.
Yanına biraz daha yaklaşıp ellerini tuttum.
"Anneciğim..."
"Senin kızın güçlüdür."
"Bugüne kadar ne yaşadıysam hepsinden kalkmayı başardım."
"Bu yarışmadan da korkmuyorum."
"Merak etme. Kendime dikkat edeceğim."
Annem başını hafifçe salladı.
Ama gözlerindeki o açıklayamadığı korku hâlâ duruyordu.
Sanki söylemek istediği başka şeyler vardı.
Yine de hiçbirini söylemedi.
Alnıma küçük bir öpücük kondurdu.
"Ben sadece iyi olmanı istiyorum."
"Olacağım."
Son kez yüzüme baktı.
Sonra sessizce odadan çıktı.
Kapı kapanınca birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
İçimde garip bir his oluşmuştu.
Annemin sözleri aklımın bir köşesine yerleşmişti.
Ama onları daha fazla düşünmek istemedim.
Başımı iki yana sallayıp yatağa oturdum.
Telefonumu elime aldım.
Nihayet biraz şarj olmuştu.
Açılır açılmaz ekran bildirimlerle doldu.
Yirmiden fazla cevapsız arama...
Hepsi Luna'dandı. Birde bir kaçı mertten'di.
Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. Lunadan bu kadar bildirim beklemiyordum.
"Bu kız beni gerçekten rahat bırakmamış."
Mesaj kutusunu açınca daha da şaşırdım.
Lunadan Doksan dokuzdan fazla mesaj...
Mertten işe on mesaj... Onlarda bir hafta önceydi.
Mert'in bildirim kutusuna girmek istemiyordum endişe etmemiş gibiydi klasik mert. Direk lunanın kutusuna girdim İlk birkaç mesaj endişe doluydu.
"Nehir, iyi misin?"
"Lütfen bana cevap ver."
"Kapını açmayacaksan en azından mesaj at."
Sonrakiler ise yavaş yavaş Luna klasiğine dönmüştü.
Market indirimleri...
Kedili videolar...
Komik dans kayıtları...
Hiç alakasız çıkartmalar...
Ve en son gönderdiği mesaj:
"Yaşıyorsan sadece nokta koy."
İstemsizce güldüm.
"Klasik Luna..."
Klavyeyi açıp uzun uzun yazmak yerine sadece iki kelime yazdım.
Luna, ara beni.
Mesajı göndermemin üzerinden beş dakika bile geçmemişti ki telefon çalmaya başladı.
"Luna?"
Karşı taraftan heyecandan çatlayan bir ses yükseldi.
"Alo! Kazanmışsın! Abin söyledi!"
Gülmeden edemedim.
"Kazandım da..."
"Siz bu aralar abimle biraz fazla samimisiniz sanki."
"Hayırdır?"
Karşı taraftan kısa bir öksürük sesi geldi.
"Şey..."
"O kısmı boş ver."
"Bunu kutlamak için dışarı çıkıyoruz."
"İtiraz kabul etmiyorum."
İstemsizce yatağın üzerine oturdum.
"Abim sorun çıkarır."
"O da gelsin."
"Ben de abimi getiririm."
"Nasıl olsa biraz sonra bizi bırakıp kendi muhabbetlerine dalarlar."
Bunu söyler söylemez ikimiz de güldük.
"Tamam."
"Geliyoruz."
Yerimde zıplamamak için kendimi zor tuttum.
"Canımsın benim!"
Bir süre daha konuştuktan sonra telefonu kapattık.
Ayağa kalkıp üzerimi kokladım.
"Off..."
Burnumu buruşturdum.
"Duş alma vaktim çoktan geçmiş."
Valizimin fermuarını kapattım.
Doğruca banyoya girdim.
Ilık su omuzlarıma değdiği anda bütün yorgunluğum akıp gidiyor gibiydi.
Saçlarımı yıkadım.
Her zamanki bakımımı yaptım.
Banyodan çıktığımda aynanın karşısında birkaç saniye durdum.
Uzun zamandır ilk kez aynadaki kıza gülümsüyordum.
Hazırlandıktan sonra odadan çıkıp merdiven boşluğuna doğru seslendim.
"Görkeeem!"
Aşağıdan isteksiz bir ses geldi.
"Ne var?"
"Hazırlan!"
"Dışarı çıkıyoruz."
"Kimler?"
"Sen, ben, Luna ve Kaan abi."
Bir anda ev sessizleşti.
Birkaç saniye sonra Görkem merdivenlerde belirdi.
Şüpheli gözlerle bana baktı.
"Kesin bir iş çeviriyorsunuz."
"Yok canım."
Omzuyla hafifçe bana çarpıp odasına döndü.
Ben de kollarımı bağlayıp kapının önünde beklemeye başladım.
İçimdeki heyecan her geçen saniye büyüyordu.
Birkaç gün sonra hayatımın en önemli yarışmasına çıkacaktım.
Ama bugün...
Bugün sadece sevdiğim insanlarla birlikte olacaktım.
Belki de uzun zamandır ihtiyacım olan şey tam olarak buydu.
Görkem'in hazırlanması neredeyse yarım saat sürdü.
Kapının önünde beklemekten sıkılmış, duvara yaslanmış telefonla oynuyordum.
Tam "Ben tek başıma gidiyorum!" diye bağıracakken kapı açıldı.
Görkem gayet rahat bir şekilde dışarı çıktı.
Onu baştan aşağı süzdüm.
Siyah gömlek, özenle yapılmış saç, parfüm...
"Sanki düğüne gidiyoruz." diye homurdandım.
Görkem omuz silkti.
"Biraz yakışıklı görünmek istedim."
Kaşımı kaldırdım.
"Biraz mı?"
Ben aceleyle hazırlanmıştım.
O ise benden daha fazla hazırlanmıştı.
Gelinin kız kardeşi gibiydi.
Kollarımı bağladım.
"Kutlama benim için ama en şık sensin."
Görkem sırıttı.
"İnsan karizmasını korumalı."
"Tabii..."
Gözlerimi devirip kapıyı açtım.
Birkaç dakika sonra Luna ile Kaan da geldiler.
Luna beni görür görmez çığlık atarak üzerime atladı.
"Tebrik ederim!"
Ben de ona sıkıca sarıldım.
"Teşekkür ederim."
Tam o sırada Kaan ile Görkem göz göze geldi.
İkisi de aynı anda kollarını açtı.
"Kaancııım!"
"Görkemciiim!"
Abartılı hareketlerle birbirlerine doğru koşup sarıldılar.
Ben ve Luna olduğumuz yerde donup kaldık.
Luna bana eğilip fısıldadı.
"Bunlar galiba bizi değil, birbirlerini özlemiş."
Kahkahamı zor tuttum.
Kaan, Görkem'in omzuna kolunu attı.
Sonra kol kasını sıkıp ciddi bir ifadeyle başını salladı.
"Bugün kardeşimizin başarısını kutluyoruz!"
Görkem de aynı ciddiyetle karşılık verdi.
"Bugün hesap kitap yok."
"Sadece eğleniyoruz."
Ben Luna'nın kulağına eğildim.
"Biraz daha yaklaşsalar romantik komedi afişi olacaklar."
Luna dudaklarını ısırarak gülmemeye çalıştı.
"Bir dakika daha böyle devam etsinler, alkış tutacağım."
İkimiz aynı anda kahkahaya boğulduk.
Kaan ile Görkem dönüp bize baktılar.
"Neye gülüyorsunuz?"
Luna hemen ciddileşti.
"Hiç."
Ben de başımı salladım.
"Siz devam edin."
İkisi de birbirlerine bakıp omuz silkti.
"Bunlarda bir gariplik var."
"Kesin."
Biz ise yeniden gülmeye başladık.
Birlikte sahile doğru yürüdük.
Luna yol boyunca neredeyse hiç susmadı.
Bir haftada olan biten her şeyi tek nefeste anlatıyordu.
Kaan ile Görkem ise birbirlerine laf atmayı bırakmıyordu.
"Kaancığım, saçın bugün çok güzel olmuş."
"Estağfurullah Görkemciğim. Senin saçlarının yanında benimki saman gibi kalıyor."
"Yok canım, sen de çok tatlısın."
Bu kez kahkahayı tutamadım.
İkisi aynı anda bana döndü.
"Neye gülüyorsun?"
"Hiç..."
"Sadece sizi dinliyorum."
Akşam ilerledikçe sahil daha da kalabalıklaştı.
Denizden gelen serin rüzgâr saçlarımızı savuruyor, uzaktan gelen müzik sesleri geceye ayrı bir huzur katıyordu.
Deniz kenarındaki küçük bir kafeye oturduk.
Kutlama için tatlılar ve içecekler söyledik.
Luna telefonundan şarkılar açtı.
Bir süre sonra masanın etrafında hep birlikte şarkılara eşlik ediyor, fotoğraflar çekiyor, kahkahalar atıyorduk.
Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım.
Uzun zamandır ilk kez bu kadar hafif hissediyordum.
Bir süre sonra önümde duran meyveli, gazlı içeceğin etkisini hissetmeye başladım.
Biraz fazla hızlı içmiş olmalıydım.
Başım hafifçe dönüyordu.
Luna'nın durumu da benden pek farklı değildi.
Göz göze geldik.
Sonra hiçbir sebep yokken aynı anda gülmeye başladık.
"Ben..." dedim kahkahalarımın arasında.
"Çok mutluyum."
Luna da gülerek başını salladı.
"Ben de..."
Kaan iki elini beline koydu.
Başını iki yana sallayarak derin bir iç çekti.
"Tamam..."
"Bunlar resmen şeker komasına girmiş."
Görkem gülerek düzeltti.
"Yok."
"Sarhoşlar."
Bunu duyunca ben ve Luna birbirimize bakıp yeniden kahkahalara boğulduk.
Çevredeki birkaç kişi merakla bize dönüp bakarken, biz o an bunun farkında bile değildik.
Çünkü uzun zaman sonra ilk kez, sadece o anı yaşıyorduk.
Görkem derin bir iç çekti.
"Şimdi asıl soruya gelelim..."
Kaan kaşını kaldırdı.
"Neymiş o?"
Görkem bizi işaret etti.
"Bunları eve nasıl götüreceğiz?"
Ben tam ayağa kalkmaya çalıştım.
Bir adım attım.
Sonra dengemi kaybedip tekrar kumların üzerine oturdum.
"Dur..." dedim gözlerimi kırpıştırarak.
"Dünya dönüyor."
Luna da yanıma çöktü.
Bir süre etrafına ciddi ciddi baktı.
Sonra bana dönüp büyük bir gizem çözmüş gibi fısıldadı.
"Bence dünya dönmüyor..."
Kısa bir duraksamanın ardından gülmeye başladı.
"...Biz dönüyoruz."
İkimiz de kahkahalara boğulduk.
Kaan iki eliyle yüzünü kapattı.
"Allah'ım, bunlar gerçekten bu kadar mı içki içti?"
Görkem başını iki yana salladı.
"Bir daha ikisine de sınırsız içki yok."
"Katılıyorum."
Luna bir anda ayağa kalkmaya çalıştı.
"Ben dans edeceğim!"
Ayağa kalkar kalkmaz yalpalayıp tekrar oturdu.
"Tamam..."
"Belki biraz sonra."
Bu kez dördümüz de gülmeye başladık.
Yaklaşık yarım saat daha sahilde oturduk.
Rüzgâr iyice serinlemişti.
Kaan telefonundaki müziği kapatıp cebine koydu.
"Tamam."
"Kutlama bitti."
"Şimdi bu iki afacanı eve götürme zamanı."
Ben hemen itiraz ettim.
"Ben gayet iyiyim."
Tam bunu söylerken ayağa kalkmaya çalışıp yine sendeledim.
Görkem kolumdan tuttu.
"Tabii..."
"Çok iyi görünüyorsun."
Luna da ciddi bir ifadeyle başını salladı.
"Ben de gayet..."
Cümlesini tamamlayamadan esnedi.
"...uykuluyum."
Kaan gülerek başını salladı.
"Siz konuşmayın."
İkisi bizi neredeyse sürükleye sürükleye eve götürdüler.
Eve vardığımızda gece iyice ilerlemişti.
Evin ışıkları kapalıydı.
Annemle babam çoktan uyumuş olmalıydılar.
Kapıyı sessizce açıp içeri girdik.
Kimseyi uyandırmamaya çalışıyorduk.
Ben ve Luna parmak uçlarımızda yürüyerek odama çıktık.
Üzerimizi değiştirip kendimizi yatağın üzerine bıraktık.
Luna daha yastığa başını koyar koymaz uykuya daldı.
Ben ise gözlerimi kapatırken aşağıdan gelen boğuk sesleri duyuyordum.
Kaan ile Görkem salondaki koltuklara uzanmış olmalıydılar.
Aralarında hâlâ bir şeylere gülüyorlardı.
Ne konuştuklarını anlayamıyordum.
Zaten anlamaya çalışacak hâlim de kalmamıştı.
Göz kapaklarım ağırlaştı.
Son duyduğum şey, aşağıdan gelen hafif kahkahalardı.
Sonra bütün ev sessizliğe gömüldü.
Telefonumun alarmı kulaklarımı çınlatınca irkilerek gözlerimi açtım.
Birkaç saniye tavana boş boş baktım.
Nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum.
Sonra refleksle telefonumu elime aldım.
Ekrandaki saate bakınca yüzümdeki ifade donup kaldı.
"Saat dokuz mu?"
Bir anda yataktan fırladım.
"Otobüs!"
Perdeyi hızla açıp dışarı baktım.
Hayır...
Binmem gereken otobüs çoktan gitmişti.
"Hayır ya!"
Panikle odanın içinde koşturmaya başladım.
Saçımı alelacele topladım.
Bir elimle tişörtümü düzeltirken diğer elimle valizimi çekmeye çalışıyordum.
Yatağın diğer tarafına baktım.
Luna hâlâ mışıl mışıl uyuyordu.
Yastığa sarılmıştı.
Hiçbir şey umurunda değildi.
"Luna!"
Ses vermedi.
"Lunaa!"
Sadece battaniyeyi biraz daha üzerine çekti.
Başımı iki yana salladım.
"İnanılmaz..."
Valizimi yatağın altından çekip kaptığım gibi odadan çıktım.
Neyse ki hesaplayınca bir sonraki otobüse yetişebileceğimi fark ettim.
Belki de her şey tamamen bitmemişti.
Merdivenlerden hızla inerken salona gözüm takıldı.
Sonra olduğum yerde durdum.
Koltukta iki kişi hâlâ uyuyordu.
Görkem ile Kaan...
Ama görüntü...
Gerçekten görülmeye değerdi.
Kaan kolunu Görkem'in üzerine atmıştı.
Görkem de farkında bile olmadan başını onun omzuna yaslamıştı.
İkisinin üzerindeki battaniye yarıya kadar yere düşmüş, ayakları birbirine dolaşmıştı.
Olduğum yerde birkaç saniye donup kaldım.
Sonra kollarımı bağlayıp kaşımı kaldırdım.
"Vay vay..."
İkisi de derin uykudaydı.
Kıkırdamama engel olamadım.
"Şunların hâline bak..."
Tam o sırada Görkem gözlerinden birini araladı.
"Ne dedin sen?"
Ben sırıtmayı bırakamıyordum.
Valizimi elimden bırakmadan kapıya doğru yürüdüm.
"Hiçbir şey."
Tam kapıyı açacakken arkamdan Kaan'ın uykulu sesi duyuldu.
"Görkemciğim..."
"Beş dakika daha uyuyalım."
Görkem gözlerini bile açmadan cevap verdi.
"Olur canııım..."
Bu kez kahkaham bütün evi doldurdu.
"Tamam..."
"Artık iyice şüpheleniyorum."
İkisi de aynı anda gözlerini açıp bana baktılar.
"Ne demek istiyorsun?"
Ben iki elimi havaya kaldırdım.
"Bir şey demiyorum."
"Ben sadece gördüğümü yorumluyorum."
Görkem koltuktaki yastığı kaptığı gibi bana fırlattı.
Kaan da hiç düşünmeden ikinci yastığı gönderdi.
Son anda eğilip ikisinden de kurtuldum.
"Suçüstü yakalanınca sinirleniyorlar bir de!" diye bağırarak kahkaha attım.
"Kes sesini!" diye bağırdı Görkem.
"Git otobüsünü kaçırma!"
Ben valizimi kaptığım gibi kapıdan dışarı fırladım.
Arkamdan hâlâ onların söylenmeleri geliyordu.
Sabahın serin havası yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım.
Yüzümde kocaman bir gülümseme vardı.
Bugün yeni bir yolculuk başlıyordu.
Bu kez korkuyla değil...
Umutla yola çıkıyordum.
Ve içimde, hayatımın tamamen değişeceğini söyleyen güçlü bir his vardı.