31. bölüm · SON KUĞU
Bir Kararın Eşiğinde (31. Bölüm)
Sabah uyandığımda birkaç saniye nerede olduğumu anlamaya çalıştım.
Tavana baktım.
Otel odasının açık renkli tavanı.
Perdelerin arasından içeri giren sabah ışığı.
Komodinin üzerinde duran telefonum.
Ve yatağın yanında, artık alışmaya başladığım değneklerim.
Bir süre hiç kıpırdamadan öylece yattım.
Sonra dün geceyi hatırladım.
Annemle konuşmuştum.
Babamla konuşmuştum.
Görkem'i sormuştum.
Ve...
Luna ile Görkem meselesi.
Kaşlarımı çattım.
“Onu sonra düşünürüz.”
Yastığa biraz daha gömüldüm.
“Şimdi onun sırası değil.”
Gözlerimi kapatınca dün geceki başka bir şey geldi aklıma.
Öğretmenim.
Yarın arayacağını söylemişti.
“Bu senin geleceğinle ilgili.”
O cümleyi hatırlayınca gözlerimi tekrar açtım.
İşte şimdi merak etmeye başlamıştım.
Ne söyleyecekti?
Yarışmayla ilgili olmadığını özellikle söylemişti.
O zaman neydi?
Yeni bir çalışma mı?
Başka bir proje mi?
Belki bir gösteri?
Belki de...
Daha uzun vadeli bir şey.
Yatağın içinde doğruldum.
“Geleceğinle ilgili...”
Kendi kendime tekrar ettim.
Bu cümle kulağa hem çok önemli hem de biraz korkutucu geliyordu.
Bir yandan da heyecanlandırıyordu.
Tam telefonumu almak için uzanacaktım ki bugün başka bir şey olduğunu hatırladım.
Bir anda durdum.
“Bugün...”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Kontrolüm var.”
Bir saniye sessiz kaldım.
Sonra yüzümü buruşturdum.
“Of.”
Hem hastane kontrolü vardı...
Hem öğretmenimle konuşacaktım.
İkisini aynı güne koyunca sanki kafamın içinde yapılacaklar listesi bir anda uzamıştı.
Telefonumu elime aldım.
Öğretmenimle konuşmayı düşündüm.
Sonra hastaneyi.
Sonra tekrar öğretmenimi.
“Önce kontrol.”
Kendi kendime söyledim.
“Sonra öğretmenim.”
Böyle düşününce biraz daha kolay gelmişti.
Ama yine de öğretmenimin aramasını aklımda taşıyacaktım.
Bir süre ekrana baktım.
Sonra kısa ve kibar bir mesaj yazmaya karar verdim.
WhatsApp'ı açtım.
Öğretmenimin sohbetini buldum.
Parmaklarım klavyenin üzerinde birkaç saniye bekledi.
Ne yazsam?
Çok resmi olmasın.
Ama fazla samimi de olmasın.
Sonunda yazdım:
“Hocam merhaba, bugün hastanede kontrolüm var. Sonra arama yapsak olur mu?”
Mesaja bir kez daha baktım.
“Gayet normal.”
Gönderdim.
Mesajın altında hemen gönderildi işareti çıktı.
Telefonu elimde tutmaya devam ettim.
Bir dakika.
İki dakika.
Sonra ekranın üst kısmında yeni mesaj belirdi.
Hocam cevap vermişti.
“Tabii, sen kontrolünü ol. Sonra konuşuruz.”
Mesajı okuyunca istemsizce rahatladım.
“Tamam.”
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
En azından artık ikisini aynı anda düşünmek zorunda değildim.
Önce hastaneye gidecektim.
Kontrolümü olacaktım.
Sonra dönecektim.
Ve unutmasam öğretmenimle konuşacaktım.
Bu kadar.
Başımı geriye yasladım.
“Bir şey yok.”
Kendi kendime söyledim.
“Önce kontrol.”
Bir süre sessizce oturdum.
Sonra değneklerimi yanıma aldım ve yavaşça yataktan kalktım.
Bugün nasıl bir sonuç çıkacağını bilmiyordum.
Ama ilk defa birkaç gündür içimde sadece korku yoktu.
Biraz merak vardı.
Biraz heyecan.
Ve belki...
Biraz da umut.
Telefonumu çantama koydum.
Aynaya kısa bir bakış attım.
“Tamam Nehir.”
Derin bir nefes aldım.
“Bugün sadece kontrol.”
Sonra odadan çıktım.
Odamdan çıktıktan sonra koridorda birkaç saniye öylece durdum.
Sanki gerçekten nereye gideceğimi tekrar düşünmem gerekiyormuş gibi.
Sonra çantamı omzuma biraz daha düzgün yerleştirdim.
“Tamam.”
Kendi kendime fısıldadım.
“Hastane.”
Bugün için planım basitti.
Kontrolümü olacaktım.
Sonra otele dönecektim.
Sonra da öğretmenimle konuşacaktım.
En azından teoride her şey çok kolaydı.
Pratikte ise değneklerle hazırlanmak, eskisinden biraz daha uzun sürüyordu.
Odaya tekrar girip üzerime rahat bir şeyler aldım. Saçlarımı topladım, telefonumu, cüzdanımı ve hastaneyle ilgili belgelerimi çantama koydum.
Çantamı açıp bir kez daha kontrol ettim.
Telefon.
Cüzdan.
Belgeler.
Su.
Şarj aleti.
“Tamam.”
Çantayı kapattım.
Sonra yatağın yanındaki değneklerime baktım.
“Ve siz.”
Değneklerden birini elime aldım.
“Maalesef siz de geliyorsunuz.”
Kendi kendime hafifçe güldüm.
Kapıyı kilitleyip koridora çıktım.
Asansöre doğru ilerledim.
Her adımımı dikkatli atıyordum. Artık değneklerle yürümeye biraz alışmıştım ama yine de acele etmiyordum.
Asansör geldi.
İçeri girdim.
Kapılar kapandı.
Aynadaki yansımama baktım.
Saçlarım düzgün.
Çantam omzumda.
Değnekler elimde.
Yüzümde ise garip bir ifade vardı.
Biraz endişeli.
Biraz meraklı.
Biraz da...
Kararlı.
“Bugün halledeceksin.”
Kendime baktım.
“Tek başına.”
Asansör aşağı inerken içimde küçük bir boşluk oluştu.
Annem olsaydı şimdi yanımda olurdu.
Muhtemelen daha asansördeyken:
“Çantanı aldın mı?”
“Su var mı?”
“Doktor ne diyecek acaba?”
“Çok yürüme.”
“Dikkat et.”
gibi en az on şey söylerdi.
İstemeden gülümsedim.
“Annem olsaydı şimdi kesin konuşuyordu.”
Asansörün kapısı açıldı.
Lobiye çıktım.
Sabah saatleri olduğu için otel sakindi.
Resepsiyonda çalışanlar misafirlerle ilgileniyordu. Birkaç kişi valizleriyle çıkış kapısına doğru ilerliyordu.
Ben de yavaşça çıkış kapıya yöneldim.
Dışarı çıktığım anda İstanbul'un sabah havası yüzüme çarptı.
Hava ne çok sıcak ne de soğuktu.
Taksi çağırmak için telefonumu çıkardım.
Bir süre bekledim.
Sonunda ileride duran sarı taksilerden birine doğru yöneldim.
Şoför beni görünce bagaj tarafına doğru baktı.
“Yardım edeyim mi?”
“gerek yok teşekkürler.”
Dikkatlice arka koltuğa geçtim.
“Merhaba.”
“Merhaba kızım. Hastaneye mi?”
“Evet.”
Hastanenin adını söyledim.
Şoför navigasyona baktı.
“Tamam.”
Araba hareket etti.
Ben de camdan dışarı bakmaya başladım.
İstanbul sabahları gerçekten bambaşka görünüyordu.
İnsanlar işe yetişmeye çalışıyordu.
Otobüsler duraklarda bekliyordu.
Kaldırımlarda hızlı hızlı yürüyen insanlar vardı.
Kafelerin önünde birkaç masa hazırlanıyordu.
Bazı dükkânlar yeni açılıyordu.
Binaların arasından güneş vuruyor, camlarda ışıklar oluşuyordu.
Ben ise arka koltukta sessizce bütün bunları izliyordum.
İstanbul'a geldiğimden beri hayatımın büyük kısmı otel, salon ve hastane arasında geçmişti.
Yarışma için geldiğim şehirde yarışmayı tamamlayamamıştım.
Şimdi ise elimde değneklerle bir hastane kontrolüne gidiyordum.
Camdaki yansımama baktım.
Bir an kendi kendime acıdığımı fark eder gibi oldum.
Hemen başımı çevirdim.
“Hayır.”
Sessizce söyledim.
“Bugün öyle düşünmeyeceğim.”
Kontrol için gidiyordum.
Sadece bu.
Yol boyunca birkaç kez telefonuma baktım.
Yeni mesaj yoktu.
Öğretmenimden de bir şey gelmemişti.
Bu iyi bir şeydi.
En azından şu an konuşmayı düşünmek zorunda değildim.
Telefonu tekrar çantama koydum.
Bir süre sonra hastanenin bulunduğu sokağa girdik.
Kalbim biraz daha hızlı atmaya başladı.
Araba hastanenin önünde durdu.
Şoför bagajdan çantamı aldı.
Ben de ücretini ödeyip teşekkür ettim.
“Geçmiş olsun.”
“Teşekkür ederim.”
Taksinin arkasından bir an baktım.
Sonra hastanenin girişine döndüm.
Derin bir nefes aldım.
Kapıya doğru ilerledim.
İçeri girdiğim anda o tanıdık hastane kokusu geldi.
Bir an duraksadım.
Birkaç gün önce buraya geldiğim ilk günü hatırladım.
O gün yanımda annem vardı.
Görkem vardı.
Her şey çok daha karışıktı.
Şimdi ise...
Tek başımaydım.
Bir an etrafa baktım.
Annemin yanımda olmamasına hâlâ tam olarak alışamamıştım.
Normalde kontrol için geldiğimde onun sesi olurdu.
“Şuraya otur.”
“Doktor ne dedi?”
“Bir yerin ağrıyor mu?”
“İyi misin?”
Şimdi bunların hiçbiri yoktu.
Sadece ben vardım.
Ve bu düşünce biraz garip hissettirdi.
Ama sonra kendi kendime başımı salladım.
“Ben halledebilirim.”
Bunu özellikle yüksek sesle söylemedim.
Sadece içimden geçirdim.
Çünkü artık bunu öğrenmem gerekiyordu.
Her kontrolde annemin yanında olması mümkün değildi.
Üstelik annem zaten benim için yeterince endişelenmişti.
Bugünkü kontrolü kendi başıma halledebilirdim.
Kayıt bölümüne gidip gerekli işlemleri yaptırdım.
Görevli birkaç şey sordu.
Ben de cevap verdim.
Sonra bekleme alanını gösterdi.
“Burada bekleyebilirsiniz.”
“Teşekkür ederim.”
Değneklerimle yavaşça ilerledim.
Bekleme alanında boş bir koltuk buldum.
Otururken dikkat ettim.
Çantamı yanıma bıraktım.
Değneklerimi de koltuğun kenarına yerleştirdim.
Sonra arkama yaslandım.
Etrafıma baktım.
İnsanlar bekliyordu.
Kimi telefonuna bakıyordu.
Kimi sessizce oturuyordu.
Kimi yanında biriyle konuşuyordu.
Ben ise tek başıma oturuyordum.
Telefonumu çıkardım.
Ekrana baktım.
Sonra kapattım.
Bugün ne olacağını bilmiyordum.
Doktor ne diyecekti?
Sonuçlar nasıl çıkacaktı?
Tedavi aynı şekilde mi devam edecekti?
Bunları düşündükçe içimde küçük bir heyecan oluşuyordu.
Ellerimi birbirine kenetledim.
Derin bir nefes aldım.
“Tamam.”
Başımı koltuğa yasladım.
“Bekliyoruz.”
Ve ilk kez hastaneye geldiğimdeki kadar korkmadığımı fark ettim.
Hâlâ endişeliydim.
Ama bu kez yalnız değildim.
Yanımda ailem fiziksel olarak yoktu belki.
Ama onların söyledikleri hâlâ aklımdaydı.
Bir şeye ihtiyacın olursa ara.
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
Telefonum yanımdaydı.
Ben de buradaydım.
Şimdi sıra kontrolümdeydi.
Bekleme alanındaki sessizlik bir süre sonra bana iyice alışılmış gelmeye başlamıştı. Tam telefonumu çıkarıp saate bakacaktım ki hastanenin giriş kapısı açıldı.
Başımı kaldırdım.
İçeri bir kız girdi.
Yanında başka biri vardı.
İlk bakışta sporcu olduğu belli oluyordu. Üzerinde kısa tayt vardı, saçları tepeden toplanmış bir şekildeydi ama terden dağılmıştı. Voleybolcuydu galiba,Benim dikkatimi asıl çeken şey yüzündeki ifadeydi.
Ağlıyordu.
Bir eliyle bacağını tutuyordu.
Yanındaki kişi sürekli ona bir şeyler söylüyor, onu sakinleştirmeye çalışıyordu.
Ben olduğum yerde kaldım.
Telefon elimde donmuştu.
Kız birkaç adım attı.
Sonra yüzünü ellerinin arasına götürüp ağlamaya devam etti.
O an hastanenin bekleme alanındaki bütün sesler sanki bir anda uzaklaştı.
Gözlerim onun üzerinde kaldı.
Ve zihnim...
Birkaç gün öncesine döndü.
Ambulansın içi.
Annemin sesi.
Ağlaması.
“Anne, ağlama.”
Sonra onun titreyen sesi.
“Sen böyleyken nasıl ağlamayayım?”
Gözlerimi kırptım.
Ama görüntüler gitmedi.
Doktorun sesi geldi aklıma.
“Şu an yarışmadan önce sen varsın.”
Sonra sahne.
Müzik.
Işıklar.
İnsanların yüzleri.
Ve bir anda her şeyin yarıda kalması.
Final.
Dansım.
Tamamlayamadığım performans.
“Bitti mi?”
O gün aklımdan geçen o cümleyi yeniden hatırlayınca boğazım düğümlendi.
Başımı hafifçe eğdim.
Kendi bacağımı fark etmeden tuttum.
Değneklerim hemen yanımdaydı.
Ben de birkaç gün önce o kız gibiydim.
Hastaneye geldiğimde ben de ne olacağını bilmiyordum.
Ben de korkmuştum.
Ben de ağlamıştım.
Ben de birilerinin bana “geçecek” demesini istemiştim.
Karşımdaki kızın yanındaki kişi onu oturtmaya çalışıyordu.
“Tamam, sakin ol. Doktor bakacak.”
Kız başını salladı ama ağlaması durmadı.
Ona bakarken içimde garip bir acı oluştu.
Çok iyi anlıyordum.
Belki de düşündüğümden daha iyi.
Ama yanına gitmedim.
Ne söyleyeceğimi bilmiyordum.
“Geçmiş olsun” desem yeter miydi?
“Ben de aynı şeyi yaşadım” desem onu daha mı kötü hissettirirdim?
Hem belki benim yaşadıklarımı duymak istemiyordu.
Belki sadece yanında olan kişiyi istiyordu.
Bu yüzden olduğum yerde kaldım.
Sadece uzaktan baktım.
Bir süre sonra gözlerimi yere indirdim.
İçimden tek bir cümle geçti.
Ben de böyleydim.
Bu kadar.
Ama o dört kelime bile içimde bir yere dokundu.
Çünkü birkaç gün geçmiş olmasına rağmen yaşadığım şey hâlâ çok yakındı.
Sanki üzerinden haftalar geçmemişti.
Sanki o ambulansın içindeki sesler hâlâ kulağımdaydı.
Annemin ağlaması...
Babamın sesi...
Doktor...
Yarışma...
Sahne...
Hepsi bir anda zihnimde yeniden belirmişti.
Derin bir nefes aldım.
Kendimi toparlamaya çalıştım.
“Tamam Nehir.”
İçimden söyledim.
“Buradasın.”
Başımı kaldırdım.
Kız hâlâ yanında biriyle konuşuyordu.
Bir görevli gelip onlara yardımcı oldu.
Ben ise tekrar koltuğuma yaslandım.
Kalbim hâlâ biraz hızlı atıyordu.
Az önce hastaneye geldiğimde kendimi güçlü hissetmiştim.
Tek başıma gelmiştim.
Kontrolümü kendim halledecektim.
Bununla gurur bile duymuştum.
Ama o kızı görünce fark ettim ki güçlü olmak, yaşadığım şeyi tamamen geride bıraktığım anlamına gelmiyordu.
Ben hâlâ hatırlıyordum.
Hâlâ bazı şeyler bir anda karşıma çıkabiliyordu.
Ve sanırım bunun kötü bir tarafı yoktu.
Telefonumu elime aldım.
Ekrana baktım.
Sonra kapattım.
Bir kez daha derin nefes aldım.
Bu kez daha sakindim.
Gözlerimi bekleme alanının kapısına çevirdim.
Birazdan benim ismim de söylenecekti.
Ve ben...
Ne olursa olsun içeri girecektim.
Çünkü artık sadece yarışmayı değil, kendimi de düşünmeyi öğreniyordum.
Bekleme alanında birkaç dakika daha oturdum.
Az önce içeri giren voleybolcu hâlâ aklımın bir köşesindeydi ama artık düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum.
Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim.
Sonra koridordan bir hemşire çıktı.
Elindeki dosyaya baktı.
“Nehir?”
Başımı kaldırdım.
“Benim.”
Hemşire gülümseyerek başını salladı.
“Buyurun, doktor sizi bekliyor.”
Kalbim bir anda hızlandı.
Değneklerimi elime aldım.
“Tamam.”
Yavaşça ayağa kalktım.
Hemşirenin arkasından ilerlemeye başladım.
Koridor boyunca yürürken içimde yine o tanıdık heyecan vardı.
Her kontrol öncesinde aynı şeyi yaşıyordum.
Bir yandan sonucu merak ediyordum.
Bir yandan da doktorun yüzüne bakıp bir şey anlamaya çalışıyordum.
Muayene odasına girdiğimde doktor bilgisayarın başındaydı.
Beni görünce sandalyesinden hafifçe döndü.
“Hoş geldin Nehir.”
“Merhaba doktor.”
“Nasıl gidiyor?”
“İyi.”
Sonra küçük bir gülümsemeyle ekledim:
“Sanırım.”
Doktor güldü.
“‘Sanırım’ kısmını birazdan netleştiririz.”
Değneklerimi kenara bırakıp dikkatlice oturdum.
Doktor önce bacağımı genel olarak kontrol etti.
Nerede rahatsızlık hissettiğimi sordu.
Ben de cevap verdim.
Sonra bacağımı belli ölçülerde hareket ettirmemi istedi.
Yavaşça yaptım.
“Burada?”
“Çok değil.”
“Peki burada?”
“Biraz geriliyor.”
Doktor dikkatlice kontrol etmeye devam etti.
Hareket açıklığına baktı.
Bacağımın verdiği tepkileri değerlendirdi.
Sonra bilgisayardaki görüntülere döndü.
Ekrana birkaç saniye sessizce baktı.
Ben de yüzünü izliyordum.
Doktorun kaşları çatılmıyordu.
Aksine yüzünde önceki kontrollerden farklı, daha rahat bir ifade vardı.
Bu bile içimi biraz rahatlattı.
Bir süre sonra sandalyesini bana doğru çevirdi.
“Evet.”
Elindeki dosyayı kapattı.
“Sonuçların iyi gidiyor.”
İçimden kocaman bir nefes çıktı.
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Omuzlarımın gevşediğini hissettim.
“Çok iyi.”
Doktor başını salladı.
“İyileşmen beklediğimizden biraz daha iyi ilerliyor.”
Gözlerim büyüdü.
“Yani... daha iyi mi?”
“Evet. Şu anki durumumuz olumlu.”
Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı çıktı.
Birkaç gündür ilk defa hastanede otururken içimde böyle bir rahatlama hissediyordum.
Sanki göğsümde duran ağırlık biraz hafiflemişti.
“Peki bundan sonra?”
Doktor bir an durdu.
“İşte onu konuşmamız gerekiyor.”
Gülümsemem biraz yavaşladı.
Doktor ellerini masanın üzerinde birleştirdi.
“Şu ana kadar iyileşme sürecin güzel ilerliyor. Ancak bundan sonraki aşama için önümüzde birkaç seçenek var.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Seçenek?”
“Evet.”
Bir an sessiz kaldım.
Doktorun yüzündeki sakin ifade hâlâ duruyordu.
Bu kez sesinde kötü bir haber verecekmiş gibi bir ton yoktu.
Ama belli ki önemli bir konuşma yapacaktık.
Ben de sandalyemde biraz doğruldum.
“Ne gibi seçenekler?”
Doktor bana baktı.
“Bunu sana ayrıntılı olarak anlatacağım. Sonra acele etmeden düşünürsün.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
İçimdeki rahatlama tamamen kaybolmamıştı.
Aksine...
İlk kez önümde sadece beklemekten ibaret olmayan bir yol olduğunu hissediyordum.
Ve şimdi o yolun nasıl devam edeceğini öğrenmek üzereydim.
Doktorun karşısında otururken söylediklerini dikkatle dinliyordum.
“Sonuçların iyi gidiyor.”
Bu cümle hâlâ aklımdaydı.
İçimdeki sıkışıklık biraz olsun azalmıştı.
Ama doktorun “bundan sonrası için bir karar konuşmamız gerekiyor” demesiyle tekrar dikkat kesildim.
“Nasıl bir karar?”
Doktor bilgisayardaki görüntülere son kez baktı.
“Önümüzde iki temel yol var.”
İki parmağını hafifçe kaldırdı.
“Birincisi ameliyat.”
Sonra diğer parmağını kaldırdı.
“İkincisi ise ameliyatsız tedaviye devam etmek ve daha uzun bir rehabilitasyon sürecine girmek.”
Birkaç saniye hiçbir şey söylemedim.
Sonra aklıma gelen ilk soruyu sordum.
“İkisinin arasında ne fark var?”
Doktor sandalyesinde biraz geriye yaslandı.
“Ameliyat tercih edilirse, sonrasında yine ciddi ve düzenli bir rehabilitasyon programın olacak. Yani ameliyat olup ertesi gün dans etmeye başlamayacaksın.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Onu anlamıştım.”
Doktor güldü.
“İyi. Çünkü seni tanıdığım kadarıyla bunu ayrıca söylemem gerekeceğini düşünüyordum.”
Gözlerimi devirdim.
“Ben o kadar sabırsız değilim.”
Doktor cevap vermeden önce hafifçe gülümsedi.
Sonra açıklamasına devam etti.
“Ameliyat sonrası süreç doktorun ve fizyoterapistin belirlediği programa göre ilerler. İyileşmen beklenen şekilde giderse yaklaşık üç ila yedi hafta içerisinde küçük ve kontrollü prova çalışmalarına başlanabilir.”
Gözlerim bir anda büyüdü.
“Üç ila yedi hafta mı?”
“Evet. Ama burada çok önemli bir ayrım var.”
Dikkatle ona baktım.
“Bu, tam anlamıyla dansa geri döneceğin anlamına gelmiyor.”
Yüzüm biraz düştü.
Doktor bunu fark etmiş olacak ki sakin bir şekilde devam etti.
“Kontrollü, sınırlı ve rehabilitasyon sürecine uygun çalışmalar. Vücudunun nasıl tepki verdiğini görmek için. Tam performans, tam prova temposu ya da sahneye dönüş bundan çok daha farklı bir aşama.”
Başımı yavaşça salladım.
“Yani... küçük küçük başlayacağım.”
“Evet.”
“Ve sonra durumuma göre artırılacak.”
“Doğru.”
Bir an düşündüm.
“Peki ameliyatsız olursa?”
Doktor bu kez diğer seçeneğe geçti.
“Ameliyatsız tedavide de rehabilitasyon önemli. Fakat süreç daha uzun olabilir. Özellikle senin yaptığın gibi yüksek düzeyde, teknik ve fiziksel olarak zorlayıcı bir spora geri dönmek istiyorsan daha fazla zaman ve sabır gerekebilir.”
Sabır kelimesini duyunca yüzümü buruşturdum.
Doktor bunu fark etti.
Hafifçe gülümsedi.
“Ama senin sabır konusunda çok başarılı olduğunu söyleyemem.”
Başımı hemen kaldırdım.
“Ben sabırlı biriyim.”
Doktor kaşlarını kaldırdı.
“Değilsin?”
“öyleyim.”
“Üç gün önce değneklerini bırakmaya çalışıyordun.”
Bir saniye sustum.
“...O başka.”
Doktor güldü.
“Tabii.”
“Gerçekten başka.”
“Nasıl başka?”
“Çünkü değneklerle yürümek çok sıkıcı.”
Doktor başını iki yana salladı.
“İşte tam olarak bundan bahsediyorum.”
Ben de istemeden güldüm.
Bir süre sonra yüzüm tekrar ciddileşti.
Çünkü bütün bunların arasında benim için en önemli soru hâlâ cevapsızdı.
Doktora baktım.
“Peki...”
Sesim biraz daha yavaş çıktı.
“Tekrar sahneye çıkabilecek miyim?”
Doktorun yüzündeki gülümseme hafifçe kayboldu.
Ama bu kötü bir ifade değildi.
Daha çok dikkatli bir cevap vermek ister gibiydi.
“Amacımız seni yeniden sahneye döndürmek.”
Kalbim biraz hızlandı.
“Ama sana her defasında dediğim gibi bugün kesin bir tarih veremem.”
Başımı salladım.
“Çünkü bunu iyileşme sürecin belirleyecek.”
Bir süre sustum.
Bu cevap tam olarak duymak istediğim şey değildi.
Ama yine de içinde umut vardı.
Yeniden sahneye döndürmek.
Doktor bunu söylemişti.
Bu bile benim için çok önemliydi.
“Yani tamamen bitmiş değil.”
“Hayır, Nehir.”
Doktor gözlerimin içine baktı.
“Kesinlikle değil.”
İçimde küçük bir rahatlama oldu.
Ama önümde iki yol vardı.
Ameliyat.
Ya da ameliyatsız tedavi ve daha uzun bir rehabilitasyon.
Hangisinin benim için doğru olduğunu bilmiyordum.
Doktor da benden hemen cevap beklemiyordu.
“Bugün karar vermek zorunda mıyım?”
“Hayır.”
“Biraz düşünmek istiyorum.”
“Düşün.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Doktor dosyayı kapattı.
“Bunu ailenle ve istersen ilgili diğer uzmanlarla da konuşabilirsin. Senin için en doğru seçeneği birlikte değerlendireceğiz.”
“Tamamdır haber veririm size.”
Ayağa kalkmak için değneklerime uzandım.
Bir an durdum.
Sonra doktora baktım.
“Üç hafta meselesini fazla düşünmemem gerekiyor, değil mi?”
Doktor gülümsedi.
“Özellikle senin düşünmemen gerekiyor.”
Yüzümü buruşturdum.
“Ben zaten düşünmeyecektim.”
Doktor kahkaha attı.
“Tabii.”
Değneklerimi aldım.
Ben de hafifçe gülerek başımı salladım.
Ama odadan çıkarken yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu.
Çünkü artık önümde gerçekten bir seçim vardı.
Ve bu kez vereceğim karar sadece bugünü değil...
Dansla yeniden buluşacağım yolu da belirleyecekti.
Doktorun son söyledikleri hâlâ kulağımdaydı.
“Bugün karar vermek zorunda değilsin.”
Belki de şu an duymam gereken en doğru cümle buydu.
Çünkü gerçekten de hemen karar verebilecek durumda değildim.
Değneklerimi sıkıca kavrayıp odadan çıktım.
Kapı arkamdan yavaşça kapandı.
Koridora adım attığım anda hastanenin o tanıdık sessizliği yeniden üzerime çöktü. İnsanların ayak sesleri, uzaktan gelen konuşmalar, hemşirelerin hızlı adımları... Her şey normal bir gün gibi devam ediyordu.
Ama benim kafamın içi hiç normal değildi.
Koridorda yavaşça ilerlemeye başladım.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
Değneklerimin çıkardığı hafif sesler koridorda yankılanıyordu.
Ameliyat.
Aklıma ilk gelen buydu.
Sonra hemen diğer seçenek geldi.
Ameliyatsız tedavi.
İki seçenek.
İkisi de kolay değildi.
Birinde ameliyat vardı.
Diğerinde ise daha uzun sürebilecek bir rehabilitasyon süreci.
Başımı hafifçe eğdim.
“Harika...” diye kendi kendime mırıldandım.
“Tam da karar vermeyi çok sevdiğim bir konu.”
Kendi kendime söylendiğimi fark edip kısa bir nefes verdim.
Aslında mesele karar vermeyi sevmemek değildi.
Mesele, yanlış karar vermekten korkmamdı.
Koridorun sonuna doğru ilerlerken camdan dışarı baktım.
İstanbul yine aynıydı.
İnsanlar bir yerlere yetişiyordu.
Arabalar geçiyordu.
Hayat devam ediyordu.
Benim hayatım da devam ediyordu.
Sadece biraz yavaşlamıştı.
Bir süre sonra aklıma yine doktorun söylediği cümle geldi.
“Yaklaşık üç ila yedi hafta içerisinde küçük ve kontrollü prova çalışmalarına başlanabilir.”
Üç ila yedi hafta.
Bu cümle kafamın içinde dönüp duruyordu.
Ama ardından gelen diğer cümleyi de unutmamam gerekiyordu.
“Bu, tam anlamıyla dansa geri döneceğin anlamına gelmiyor.”
Bunu biliyordum.
Gerçekten biliyordum.
Yine de o cümlede bile umut vardı.
Çünkü haftalar sonra bile olsa...
Dansla yeniden küçük bir adım atma ihtimali vardı.
Başımı kaldırdım.
Koridorun sonuna gelmiştim.
Asansörün önünde durup düğmeye bastım.
Beklerken elimdeki değneklerden birine baktım.
Bir süre önce bunlardan kurtulmaya çalıştığım aklıma geldi.
Doktorun yüzündeki o ifade gözümün önüne geldi.
“Üç gün önce değneklerini bırakmaya çalışıyordun.”
Dudaklarım istemsizce kıvrıldı.
“Tamam...” diye fısıldadım.
“Belki biraz sabırsızım.”
Asansör geldi.
Kapılar açıldı.
İçeri girdim ve aynadaki yansımama baktım.
Yorgun görünüyordum.
Ama korktuğum kadar çaresiz görünmüyordum.
Belki de bu önemliydi.
Asansör aşağı inerken düşünmeye devam ettim.
Ben aslında ne istiyordum?
Cevabı bulmak çok uzun sürmedi.
Dans etmek istiyordum.
Hem de gerçekten.
Sahneyi düşündüm.
Müziğin başlamasını...
İlk adımı...
Kendimi müziğin içinde kaybettiğim o anları...
Provalarda aynı hareketi defalarca tekrar etmeyi...
Bir hareket sonunda istediğim gibi olduğunda hissettiğim o küçük mutluluğu...
Hepsini özlemiştim.
Finalde yarıda kalan müzik bile aklıma geldi.
O an her şeyin bittiğini düşünmüştüm.
Şimdi ise önümde yeniden başlama ihtimali vardı.
Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım.
Benim en çok istediğim şey ne?
Cevap yine aynıydı.
Dans.
Ama sadece dans etmek istemem, hemen karar vermem gerektiği anlamına gelmiyordu.
Bunu da biliyordum.
Çünkü ilk kez bir karar verirken sadece ne istediğimi değil, neyin benim için daha doğru olduğunu da düşünmem gerekiyordu.
Asansör durdu.
Kapılar açıldı.
Dışarı çıktım.
Hastanenin girişine doğru ilerlerken kafamda hâlâ aynı iki kelime vardı.
Ameliyat.
Ameliyatsız.
Birini seçmek istiyordum.
Ama acele edip sonradan pişman olmaktan korkuyordum.
Belki eve, yani otele dönüp annemle konuşmalıydım.
Babamla da.
Görkem'le de.
Hepsinin fikrini dinlemeliydim.
Sonra tekrar doktorla konuşurdum.
Belki kafam biraz daha netleşirdi.
Kapıya yaklaştığımda derin bir nefes aldım.
Henüz karar vermemiştim.
Ama en azından ne istediğimi biliyordum.
Ben dansa geri dönmek istiyordum.
Asıl mesele...
Oraya hangi yoldan gideceğimdi.
Hastanenin kapısından dışarı çıktım.
İstanbul'un havası yüzüme çarptı.
Bir an durup derin bir nefes aldım.
Sonra değneklerimi biraz daha sıkı kavrayıp yürümeye başladım.
Bu kez aklımda tek bir şey vardı:
Acele etmeyeceğim.
Çünkü dansa dönmek istiyordum.
Ve bu kez geri dönüşümü doğru şekilde yapmak istiyordum.
Hastanenin kapısından çıktığımda ilk yaptığım şey derin bir nefes almak oldu.
İçerideki o ağır hastane havasından kurtulmak iyi gelmişti.
Ama kafam hâlâ içerideydi.
Ameliyat.
Ameliyatsız tedavi.
Rehabilitasyon.
Dans.
Birbirine giren o kadar çok düşünce vardı ki hangisini önce düşüneceğimi bile bilmiyordum.
Yine de bugün karar vermeyecektim.
Önce ailemle konuşacaktım.
Onların fikrini alacaktım.
Sonra tekrar düşünürdüm.
Hastanenin önünde bir taksi durdurup kapısını açtım.
Değneklerimle dikkatlice arka koltuğa geçtim.
“Merhaba,” dedim.
“Merhaba.”
Otelin adını söyledim.
Şoför başını sallayıp yola çıktı.
Ben de sırtımı koltuğa yasladım.
Camdan dışarı bakmaya başladım.
İstanbul her zamanki gibi hareketliydi.
Bir yerlere yetişen insanlar, trafikte ilerlemeye çalışan arabalar, kaldırımlarda yürüyenler...
Ben ise bütün bunların arasında yine kendi kafamın içinde kaybolmuştum.
Bir süre sonra telefonumu çıkardım.
Ekranı açtım.
Birkaç bildirim vardı.
Mesajlara hızlıca baktım.
Sonra sosyal medya bildirimlerine geçtim.
Parmağım ekranda aşağı doğru kayarken bir bildirim gözüme çarptı.
Yeni takip isteği.
Altında isim yazıyordu.
Bir an öylece kaldım.
Kuzey Yerebakan.
Gözlerim istemsizce büyüdü.
Sonra...
Yüzümde direkt bir gülümseme oluştu.
Hiç düşünmeden bildirim üzerine bastım.
Profil açıldı.
Takip isteği hâlâ oradaydı.
Parmağım neredeyse kendiliğinden hareket etti.
Kabul Et.
Bastım.
Oldu.
Telefonu elimde tutarken birkaç saniye ekrana baktım.
Sonra kaşlarımı çattım.
“Direkt kabul ettin.”
Kendi kendime söylemiştim.
Bir saniye sustum.
Sonra hemen savunmaya geçtim.
“Ne var?”
Sanki karşımdaki biri beni suçlamış gibi.
“Takip isteği göndermiş. Kabul ettim.”
Telefonu biraz aşağı indirdim.
“Bunda ne var yani?”
Bir an düşündüm.
“Normal.”
Başımı koltuğa yasladım.
“Gayet normal.”
Sonra tekrar telefona baktım.
“Zaten tanıyorum.”
Bir an durdum.
“Biraz.”
Sonra kaşlarımı kaldırdım.
“Tamam, tanıyorum.”
Telefonu elimde çevirirken dudaklarımın kenarında hâlâ küçük bir gülümseme vardı.
Neden güldüğümü bilmiyordum.
Ya da biliyordum da kendime söylemek istemiyordum.
Profiline girdim.
İlk baktığım şey profil fotoğrafı oldu.
Kuzey.
Aynı dağınık saçlar.
Aynı umursamaz ifade.
Aynı bakış.
“Gerçekten hiç değişmiyorsun.”
Ekrana biraz daha yaklaştım.
Sonra aşağı kaydırmaya başladım.
İlk birkaç gönderiye baktım.
Sonra bir tane daha.
Sonra bir tane daha.
“Bir dakika...”
Parmağım durdu.
Profilinde düşündüğümden çok daha fazla fotoğraf vardı.
Bazılarında arkadaşları vardı.
Bazılarında dışarıda çekilmiş fotoğraflar.
Bazılarında spor salonundan görüntüler.
Bir videoya denk geldim.
Açıp birkaç saniye izledim.
Sonra hemen kapattım.
“Tamam.”
Telefonu yüzümden biraz uzaklaştırdım.
“Bu kadar yeter.”
Ama birkaç saniye sonra tekrar açtım.
“Bir tane daha bakacağım.”
Kendi kendime söz verip tekrar aşağı kaydırdım.
Bir fotoğraf.
Bir video.
Başka bir fotoğraf.
Sonra başka bir video.
Kuzey'in hayatının benim düşündüğümden çok daha hareketli olduğunu fark ediyordum.
Bir yandan da garip bir şekilde merak ediyordum.
Telefon ekranına bakarken aklımdan tek bir düşünce geçti.
Ben şu an gerçekten Kuzey'in profilini mi inceliyorum?
Cevabı belliydi.
Evet.
Hem de bayağı bayağı.
Dudaklarımı birbirine bastırıp gülümsememi engellemeye çalıştım.
“Ben sadece merak ettim.”
Kendimi tekrar savundum.
“İnsan merak edebilir.”
Sonra bir an durup ekrana baktım.
“Değil mi?”
Cevap gelmedi.
Tabii ki gelmedi.
Ama yine de birkaç saniye sonra parmağım yeniden ekranda aşağı kaymaya başladı.
Bir süre daha profiline baktım.
Fotoğrafların arasında ilerledikçe zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim bile.
Ta ki taksinin yavaşladığını hissedene kadar.
Şoför dikiz aynasından bana baktı.
“Hanımefendi, otele geldik.”
Başımı hemen kaldırdım.
“Ha?”
Sonra camdan dışarı baktım.
Otelin önündeydik.
“Tamam, teşekkür ederim.”
Telefonumu kapattım.
Çantamı toparlayıp değneklerimi aldım.
Taksiden inerken son kez telefon ekranına baktım.
Kuzey'in profili hâlâ açıktı.
Ekranı kapattım.
“Tamam.”
Kendi kendime hafifçe başımı salladım.
“Artık yeter.”
Ama otele doğru ilerlerken yüzümdeki küçük gülümsemeyi fark edince...
Bu söylediğime kendim bile pek inanmadım.
